24 Temmuz 2017 Pazartesi

Gizemli Öyküler - Charles Dickens


Charles Dickens yazarlık yaşamına parlamento muhabiri olarak çalışırken Londra'da yaşam üzerine denemeler yazarak başlamış. Ben Charles Dickens'ı David Copperfield ve Great Expectations/Büyük Umutlar kitabı ile tanımıştım, dolayısıyla Dickens'ın bendeki imajı sosyal eleştirmen olarak kalmıştı.  Bu nedenle, Gizemli Öyküler kitabındaki sıra dışı ve doğaüstü kısa hikayeler beni biraz şaşırttı. Kitap,  gerçeklerin olduğundan farklı göründüğü, hayalet hikayelerine ve gizemli olaylara ilgi duyan ve hayatın korku uyandıran tesadüfleri karşısında cesaretini kaybetmeyen okurların çok hoşuna gideceği hikayeler barındırıyor. Bu kitapta yer alan hikayelerden en ürkünç olanının "Asılmış Adamın Gelini" olduğunu düşünüyorum ancak benim en çok gerildiğim hikaye "Bir Hapishanede Bulunan İtiraflar" hikayesiydi. Belki de çocukların konu edindiği hikayeleri her zaman çok korkutucu bulduğumdandır. Bu arada, Dickens'in kitaptaki "İşaret Memuru" (bu kitaptaki adı Sinyalci) hikayesi yedi ayrı edebiyatçı ile birlikte basılan "Klasik Gizemli Öyküler" kitabında da yer almış, gizemli öykü sevenler için ek bilgi olarak belirteyim. Bendeki kitap cumhuriyetle başlayan aydınlanma dönemine ait dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması amacıyla başlatılan proje kapsamında basılan bir eser, bu nedenle çok eski öyle ki okurken kitap sayfaları bile elimde kaldı. Dolayısıyla yeni baskısı var mıdır bilemiyorum ama bulursanız iyi okumalar şimdiden!


"Üstün bir zeka ve kültür düzeyinde bile olsalar, tanıştığım kişiler, eğer başlarından alışılagelmişin dışında bir olay geçtiyse, bunu aktarırken belirgin bir gerilim içinde oluyorlar. Bu tür kişilerin neredeyse tamamı, karşılarındaki kişilerin özel yaşamında benzeri deneyimler yoksa, anlattıklarının kuşkuyla karşılanabileceği korkusunu taşıyorlar... Bu çekingenliğin nedeninin bu tür konuların içerdiği gizem olduğunu belirtmeliyim."

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 - Mine Söğüt

Kitabın adı çok ilgi çekiyor, herkeste farklı bir kurgunun imasını yapığından da eminim. Bana ilk anda adından dolayı İran İslam Devrimi'nden bahsettiğini düşündürmüştü ancak hikaye tamamen 1979 yılının Türkiye'si üzerinde kurgulanmıştı. Aslında hikayeye 1980'e giden sürecin geriye dönülüp bakıldığında nasıl göründüğüne ilişkin "karamsar bir bakış açısı" da denilebilir. Toplumsal cinnetin zirve yaptığı 1979 yılında yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılan hikayede, bu cinnet hikayeleri ayrı ayrı ama tek bir sonuca bağlanan şekilde Şahbaz'ın ağzından ölmek üzere olan genç bir kadına anlatılmaktadır. Şahbaz'ın kim  veya ne olduğu okuyucunun hayal gücüne bırakılsa da, Şahbaz kendisini insanların aklına girerek onları kandırabilme kudretine sahip bir varlık olarak tanımlamaktadır. Kötülükten beslenen Şahbaz, üç kapılı hanın (işkence yapılan yer) bodrum katında ölmek üzere olan bu kadına Şehrazat'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler gibi ölüm ve cinayet masalları anlatacaktır. Birbirinin tıptatıp aynı ancak karakter olarak tamamen zıttı olan ikiz çocuklar üzerinden şekillenen bu mecazi masallara iyi ile kötünün savaşı da denilebilecektir. Türkiye'nin toplumsal cinnet yılı 1979'da yaşanan kardeş kavgalarına da bu şekilde gönderme yapıldığı da anlaşılmakla beraber, yazarın daha evrensel sorunları gündemine alarak okuyucuyu sorgulamaya çalıştığı da anlaşılmaktadır.


Peki anlatılanlara masal demek ne kadar doğru? Zira masalların mutlu sonla bitmesi gerekir. Ancak yaşananların insan hayalgücünün bile ötesinde korkunç olması okuyucuyu anlatılanların "gerçek olmadığına" inanmaya çalışmasına neden oluyor. Belki de o nedenle "kötü bir masal" olduğuna inanmak istiyorsunuz (kitabın sonundaki almanakı görene kadar). İtiraf etmek gerekirse, bu almanakın yarısını doğru dürüst okuyamadım bile. Amacım kitabı tatil kitabı yapmaktı, ancak şu an size böyle bir şeyi tavsiye edemiyorum. Zira Antalya'nın kırk derece sıcağında bile beni soğuk bir yel esmiş gibi ürpertti. Pek çok kişinin bu kitabı okurken zorlanacağından veya yarım bırakacağından da eminim. Ama eğer acı gerçeklerden kaçmayan ve fantastik unsurları seven biriyseniz seveceğinizi de düşünüyorum. İyi okumalar!


"Şahbaz, her şeyi bilen her şeyi hisseden o olağanüstü sezgileriyle, kadının henüz ölmediğini anlamıştı. Tıpkı donmuş serçeler gibi, avcuna alıp biraz ovalasa, sıcacık tutsa sanki canlanacaktı. Çok uzaklarda, tarifsiz bir ölme isteğiyle, ölerek tüm yaşadıklarını unutmak, başına gelenlerden ve geleceklerden kurtulmak umuduyla ölmeye çalışıyordu. Şahbaz kadının yanına çömeldi. Kısa,, ıslak saçlarını okşadı. Kadın ölümün kıyısında kendinden vazgeçme çabasındayken, saçına değen bu beklenmedik şefkatin rüzgarıyla irkildi. Ölüm o an şefkate yenildi."

30 Haziran 2017 Cuma

Far From The Madding Crowd - Thomas Hardy

Tom Hardy


"...When a strong woman recklessly throws away her strength she is worse than a weak woman who has never any strength to throw away. One source of her inadequacy is the novelty of the occasion. She has never had practice in making the best of such a condition. Weakness is doubly weak by being new."

16 Haziran 2017 Cuma

Bilekkesenler - Etgar Keret / Asaf Hanuka

Bilekkesenler daha önce bu blogda yazdığım "Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü" kitabında yer alan hikayelerden birisiydi (kitaptaki adı "Kneller'in Mutluluk Kampı"). Etgar Keret'in bu kitabından bahsederken bu hikayeyi çok ilginç bulduğumu ve çizgi romanını da okumak istediğimi belirtmiştim (bu kitap Etgar Keret'ten okuduğum ilk kitaptı). Çizgi romanını da bu hafta edindim ve her ne kadar hikayenin acayipliğine tezat oluşturacak şekilde koyu renklerle çizilmiş olsa da çok beğendim. Asaf Hanuka tarafından kurşuni-gri-gümüş çizgilerle çizilen hikaye görsel olarak da muhteşem olmuş. Hikayenin ana kahramanı Mordy, yaşadığı üzücü bir olaydan sonra intihar edince, dünyanın bir kopyası (intihar edenlerin gittiği) ancak dünyadan daha renksiz araf gibi bir yere gider. Burada herkes üzerinde intihar izini taşımaktadır ve dünyadaki umutlarını ve sorunlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Herkesin hareketlerinde isteksizlik, tatminsizlik ve boş vermişlik hissedilmektedir. Burada da dünyaya benzeyen kurulu bir düzen vardır ve Mordy de yeni arkadaşlar edinip bir pizzacıda işe girerek buradaki düzene ayak uydurmaya çalışır, ta ki intihar eden başka bir arkadaşı aracılığı ile önemli bir haber alana kadar. Bu haberle yeni bir gaye edinen Mordy, hayattan vazgeçenlerin dünyasında küçük de olsa bir umut yolculuğuna çıkar.

Bu hikaye için rahatlıkla "okuduğum en ilginç kurgulardan birisi" diyebilirim, aslında Etgar Keret'in kitabındaki tüm hikayeler ilginçti. Çok kısa olmasına rağmen "Ben şu an ne okudum?" diye düşündüren ve kendisini düşündükçe sevdiren hikayeler bunlar. Dolayısıyla hikayelerin çizgi-romana aktarılması kolay ve başarılı olmuş (ve Asaf Hanuka'nın çizimleri). Çizerin çizgilerini gümüş-gri olarak tercih etmesi "arada kalmışlığı" ve "kararsızlığı" çok iyi betimlemiş. Çizgi roman seven biriyseniz, okumanızı tavsiye ederim.

"Buradaki insanlar hiçbir şeyi arzulamıyor. Onlarlayken yarı ölü olduğun halde her şey yolunda sanıyorsun.
- Tanıdığım bütün insanlar, ölmeden öncekiler dahil, zaten ya yarı ya da bütünüyle ölüydü, o yüzden iyi durumda sayılırsın."

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (kitap):

Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi (film):

7 Haziran 2017 Çarşamba

Kar Kokusu - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit beni yine şaşırtmadı ve yine kendini beğendiremedi :). Daha önce yazdığım incelemelerde bahsettiğim gibi, ben Ahmet Ümit'ten ilk okuduğum kitapların tadını artık alamıyorum, sıkıcı buluyorum ve bu fikrim maalesef başka bir kitabını okuduğumda da değişmiyor. Yine de Antalya'dan iki kitap getirdiğim için ilerleyen tarihlerde Bab-ı Esrar kitabını da okuyacağım. Kar Kokusu, ilk olarak 1998 yılında basılmış bir eser, ancak konusu itibariyle 1980'lerde geçiyor. Kitap Sovyetler Birliği'nde (Moskova'da) bulunan bir okulda eğitim gören bir grup Türk devrimcinin (okulda başka ülkelerden gelenler de bulunuyor) başından geçenler üzerine odaklanmaktadır. Aralarında gruptan geriye kalan kimsenin bilmediği bir casus da bulunan Türk grubu, arkadaşlarından birinin öldürülmesiyle kendilerini bir iç hesaplaşmasının ortasında bulurlar. Yalnızca Türkiye'yi veya Komünist Partiyi değil, Moskova'yı ve KGB'yi de ilgilendiren bir konu sessizce dallanıp budaklanmaktadır. Olaylar artık katili bulma meselesinden çoktan çıkmıştır. Hem yakalanma hem de ifşa olma korkusu yaşayan devrimciler, bir süre sonra hem dahil oldukları uluslararası devrimci hareketinin anlamını ve hem de asıl gerçeği kimin temsil ettiğini sorgulamaya başlayacaklardır.

Kitap hakkında tam anlayamadığım ve mantık çerçevesinde oturtamadığım bir durum var: Kitabın arkasında "yarı otobiyografik bir roman" yazıyor. Bu durumda yazarın yaşadığı veya şahit olduğu bazı konulardan esinlenerek bir kronolojik eser ortaya koyması gerekiyor. Bu nedenle 1986 yılında Türkiye'de cunta rejimi olduğunun vurgulanması beni düşündürdü. Bu tarihte Türkiye'de cunta rejimi yok ki ya da biz yanlış mı biliyoruz? Bununla birlikte, derdine düşen ve yıkılma sürecine giren Sovyetler Birliği'nin 1986 yılında hala komünist eğitmesi de bana saçma geldi açıkçası (olaylar değil, bunların 1986 yılında yaşanmış olması?). Ayrıca kitapta parti yapılanması veya komünizm hakkında çok bilgi verilmeye çalışılması ve gereksiz uzayan diyaloglar nedeniyle de biraz sıkıldım. Bu tür konular ilginizi çekiyorsa, okuyabilirsiniz. İyi okumalar!

-Değiştiremedikten sonra ne yararı var ki farkında olmanın?
-Öyle söyleme, gerçeği bilmek bir ayrıcalıktır.
-Mutsuz olma ayrıcalığı!

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Değişen Dünyada Bir Sanatçı - Kazuo Ishiguro

Japon Edebiyatını özellikle meraklıları dışında kimse takip etmiyor galiba, aslında kabul etmek gerekirse takip etmesi de kolay değil. Hem tercüme edilen çok eserin olmaması hem de orijinal dilinde okuma ihtimalimizin olmaması nedeniyle yabancı olduğumuz bir kültür diyebiliriz. Ben de Japon Edebiyatının sıkı takipçisi değilim ancak ilgimi çeken kitaplara rastlarsam mutlaka okuyorum. Bu kitap ikinci dünya savaşının hemen ardından Japonya'nın yaşadığı değişimleri bir sanatçının (ressam) gözünden anlatmaktadır. Herkes gibi savaşta kendisi de maddi & manevi kayıplar veren ressam Masuji Ono'nun flashback (anımsamalar) şeklinde anlattığı savaş yılları ve değişen yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışması kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Masuji Ono, vaktinde tanınan ünlü bir ressam ve kültür kurulu üyesiyken emekli olup evinde geçirdiği zamanlarda geçmişini düşünmeye ve değişen şeyleri idrak etmeye zaman bulmaktadır. İlk kızının evlenmesinden sonra ikinci kızı Noriko'nun miai'sinde (Japonya'da resmi evlilik görüşmeleri) yaşadığı sorunlar nedeniyle Ono, artık kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kalacaktır. Japonya'nın üç kuşağının (dededen toruna) hayatı algılayış şekillerinin farklılaşması ve gelenekçi katı zihinlerden dünya kültüründen etkilenen yeni nesile geçişler kronolojisiyle birlikte ustalıkla anlatılmaktadır. Bu hikayede Ono'nun değişim ve dönüşümleri anlamaya çalıştığı eski ve yeni kültür çatışmasını bir sanatçının gözünden okuyacaksınız.


Bir insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması hiç bir kadar naif olmamıştır diye düşünüyorum. Japon halkının arkadaşlık ve diğer ilişkilerinde koruduğu mesafe ve nazik iletişim şekli gerçekten dikkat çekecek boyutta. Aynı zamanda hikayenin ilerledikçe okuyucuda merak uyandırarak kilit açıklamalarını sona bırakması da ayrıca sevdiğim bir yönü oldu. Kazuo Ishiguro'dan da biraz bahsetmek gerekirse... İngiltere'de yaşayan Ishiguro, 1981 yılında ilk hikayelerinin yayınlanmasından itibaren yalnızca yazarlık yapıyor ve eserlerini İngilizce kaleme alıyor. 1983 yılında en iyi genç İngiliz yazarlar arasında da gösterilmiş ve ardından prestijli ödüller de kazanmış. Bu kitab Ishiguro'dan okuduğum ilk eserdi o nedenle genel bir fikrim olmasa da, bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim. Eğer Japonya'ya ilgi duyuyorsanız tavsiye ederim, iyi okumalar!

"... Tabi bazen ışıl ışıl aydınlatılan barları ve lambaların altında toplanıp belki o dünkü gençlerden biraz daha yaygaracı ama kesinlikle aynı içten edayla gülen insanları hatırladıkça geçmişi ve semtimizin eski halini özlemiyor değilim. Fakat şehrimizin nasıl onarımdan geçirildiğini ve şu geçen yıllarda her şeyin nasıl hızla yoluna girdiğini gördükçe içimi samimi bir sevinç kaplıyor. Milletimiz geçmişte hatalar yapmış olabilir ama belli ki artık daha doğru bir yola girme fırsatını yakaladı. Bize de şimdiki gençlere iyi dileklerde bulunmak düşüyor."

5 Mayıs 2017 Cuma

Işık Bahçeleri - Amin Maalouf

Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasındadır, her yazarın kendi milletinin çocuğu olduğunu kanıtlarcasına doğup büyüdüğü Ortadoğu'yu kitaplarında sıkça konu eder. Konu açısından kendime yakın bulduğum için kitaplarını fırsat buldukça okumaya çalışırım. "Işık Bahçeleri" en sevdiğim eseri olmadı ama kitabı beğendim. Peygamber Mani'yi ve Maniheizm'in doğuşunu anlatan kitap, arkasında özetlendiği gibi "bir karakterin yaşamı üzerinden dünyaya" açılıyor. Bilindiği üzere Maniheizm üçüncü yüzyılda  Pers topraklarında doğan ve büyük bir hızla bu coğrafyada yayılan bir din ve günümüzde de az da olsa temsilcileri bulunduğu söylenmektedir. Mani yeni bir din ya da bazılarının deyimi ile felsefi akım başlatırken ışıkla karanlığın ya da iyilikle kötülüğün dualist bilinirciliğine dayanmaktadır, bu nedenle İran topraklarında her zaman var olmuş felsefi mirastan da bolca faydalanmaktadır. Mani kendisine her zaman destek olan ve ilişkilerinin boyutunun asla bilinmediği Denag ve etkisi altına aldığı Kral Şahpur sayesinde ışık öğretilerini yayabildiği kadar yayar. Fikirlerinden ve destekçilerinin sayılarının hızla artmasından olsa gerek sevmeyenlerinin sayısı da artmaktadır. Kral Şahpur'un ölümünden  sonra eskisi kadar desteklenmeyen Mani için tehlike çanları da yavaş yavaş çalmaya başlamıştır.


Bu kitabı okumadna önce açıkçası Maniheizm dini hakkında herhangi bir bilgim yoktu, halihazırda da "kurgu roman" gibi bir eseri okuduğum için öğretileri hakkında detaylı bilgi edindiğim söylenemez ancak temelde bir ışık/karanlık çatışmasının bulunduğunu ve çok barışçıl bir din olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu sebepten dolayı bu coğrafyada fazla tutunamamıştır. Ancak Alevi/Bektaşilik geleneğinin Mani dininden etkiler barındırdığı da bazı kaynaklarda iddia edilmektedir. Tabi bir teolog bu durumu daha iyi açıklayabilir, ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim.


"...Mani yerden kurumaya yüz tutmuş ama hala yeşil kesik bir dal alıp havada döndürmeye, kırbaç gibi şaklatmaya koyuldu. 'Şu ıslığı dinle! Hava inliyor, çünkü saldırdım ona. Dinlemeyi bilsen ne dediğini duyardın: Şu dünyada daha hafif ol, ayağını vurmadan yürü, sert hareketlerden kaçın, ağaçları da çiçekleri de öldürme. Toprağı işler gibi yap, ama incitme onu, okşa sadece. Ve ötekiler avaz avaz bağırırken dudaklarını oynat, sakın bağırma.'"

25 Nisan 2017 Salı

Eve Dönüş - Ray Bradbury

"Eve Dönüş" edebiyat dünyasında Fahrenheit 451 eseri ile tanınan Ray Bradbury'nin 1946 yılında yayınlanan sıra dışı hikayesidir. Diğer kitaplarına göre daha genç yaşlarda yazdığı bir hikaye olduğundan kanaatimce diğer kitapları kadar başarılı bir kurgusu yok ancak fantezi edebiyatı severlerinin hoşuna gideceğinden eminim. Her ne kadar kurgusu için başarılı değil demiş olsam da, kitabın yazıldığı yıl itibariyle değerlendirildiğinde çok özgün olduğu bile söylenebilir. Sanki fani insanların ön planda olduğu korku hikayelerine alternatif olarak yazılmış gibi. Kitapta hortlaklarla dolu bir evde, belli periotlarda yapılan Cadılar Bayramı toplantısı için dünyanın farklı yerlerinde yaşayan tüm hortlak ailesinin bir araya gelmesi ve bu toplanmanın evin hortlak olmayan küçük oğlu üzerindeki etkileri anlatılmaktadır. Diğerleri gibi olmayan ve dolayısıyla ailesinin diğer üyelerinin hoşlandığı şeylerden hoşlanmayan küçük Timothy, onların arasında girebilmek ve onlar gibi olabilmek için elinden gelen çabayı göstermektedir. Her ne kadar fani olsa da, ailesinin diğer üyeleri gibi ölümsüz olmadığı veya bedenden bedene atlayamadığı için kendisini çok garip ve yalnız hissetmektedir.

Bazı edebiyat eleştirmenlerine göre, Eve Dönüş'te anlatılan yalnız, mutsuz ve "diğerleri gibi olamayan" çocuk Ray Bradbury'nin kendi çocukluğunun hikayesidir. Eğer yazar kendi çocukluğunu bu şekilde metaforik anlattı ise başarılı bir gözlemci ve aynı zamanda acımasız bir eleştirmen olsa gerek. Ailesinin kendisini tüm farklılıklarına rağmen kabul etmesi ve annesinin koşulsuz sevgisine rağmen hissettiği yalnızlık duygusu muhtemelen kendisinin de farkında olduğu olumsuz bir özelliği. Bununla beraber, çizgi roman gibi resimlendirilen kitabın çizimlerini Sandman serisinden de tanıdığımız ünlü illustrator David McKean yapmış. Renklerin soluk sarı olması ve çizimlerin keskinliği hoşuma giden detaylardan. Ayrıca kitabın anlatım dili de çok şiirsel, bu kitaba ayrı bir akcılık kazandırmış. İlginizi çeken bir tür ise okumanızı tavsiye ederim.


Ray Bradbury'nin bu blogda bulunan Fahrenheit 451 kitabı hakkında:

17 Nisan 2017 Pazartesi

Baragan'ın Devedikenleri - Panait İstrati

Son zamanlarda Panait İstrati'nin (1884-1935) kitapları ile sıkça karşılaşmaya başladım. Kira Kiralina ile Mihail'den sonra, halka açık bir kütüphanede Baragan'ın Devedikeleri'ni görünce okumak için aldım. Panait İstrati bazı kitaplarını Fransızca yazdığı için bu kitap da onlardan birisi mi bilmiyorum ancak tercümesi pek iyi yapılmamıştı. Basım yılı 1991 olduğundan, kitabın üzerinde orijnal dili yazılmamış ama eğer Fransızca ise daha başarılı bir tercüme yapılabilirdi diye tahmin ediyorum. Kitap baştan aşağıya hüzün, sefalet ve açlık üzerine kurgulanan bir hikaye anlatmaktadır. Baragan'ın kıraç ve sonsuz toprakları arasında yaşayan bir çocuğun gözünden dönemin Romanya'sında kırsalda yaşayan insanların tüm sorunlarıyle yüzleşilmektedir. Sürekli Baragan'ın kısır topraklarından kaçma ve yeni yerler görmek peşinde olan çocuğun hayal ettiği hayat ile Baragan toprakları dışında kendisini bekleyen gerçek hayat hiç de birbirine benzememektedir. Bir lokma mamaligaya (Mısır unundan yapılan Romen yemeği) muhtaç insanlar, yorgun ve çaresiz köylüler, zalim kolluk kuvvetleri, acımasız boyarlar (feodal beyler) her yerdedir ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de doğanın acımasızlığı (krivatz rüzgarları ve devedikenleri ile kuşatılmış topraklar) ortalığı kasıp kavurmaktadır.

Kitap kırsal kesimde yaşayan insanlar bir lokma ekmeğe muhtaçken hükümetin ve boyarların refah içinde yaşamasını eleştiren Panait İstrati, bu kitabını da Romanya hükümeti tarafından öldürülen binlerce kişiye ithaf etmiştir. Panait İstrati de Cengiz Aytmatov gibi, kendi halkını ve kültürünü anlatmayı seçenlerden, tıpkı Aytmatov'un dediği gibi, her yazar bir milletin çocuğudur ve  o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır.

"Ah bana çılgınlıklar anlatacak, yalan söyleyecek, ama beni biraz düşlere daldıracak, yüreklendirecek biriyle konuşmayı öyle istiyorum ki! Ve devedikenleri yalnızca düş ve ataklık, var olanı olabilecekle değiştirmeye çağrıydı; en kötüsü olsundu bu, çünkü bütün yeryüzünü sevenler için kokuşmuşluktan daha kötü bir şey olamazdı. Uçsuz bucaksız denek Baragan, bizim çocuk gözlerimize göre <bütün yeryüzü> demekti..."

10 Nisan 2017 Pazartesi

Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal


Memduh Şevket Esendal'ın (Meşe) ilk romanı olan bu eser, hem Türk Edebiaytının hem de yazarın en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Kitabın dili yalın olmasına rağmen günümüz Türkçesinden baya farklı ancak Meşe'nin bu kitabı 1934 yılında yazdığı düşünülürse bunu normal karşılayabiliriz. Kitapta Cumhuriyetin ilk yıllarında, genç bir banka memurunun (o dönemde banka memurluğunun sevilen bir meslek olduğu anlaşılıyor) Ankara'da dokuz odalı bir apartman dairesinin bir odasını kiralamasının ardından yaşadıkları anlatılıyor. Apartman dairesini günümüzdeki gibi düşünmemek gerekiyor, sanki bir pansiyon ya da han gibi bir yaşayış söz konusu. Kiralayan da dahil herkesin bir odası ve kendi yaşantısı vardır fakat pek tabi olarak dönen dedikodular çerçevesinde herkes başkasının hayatına hakimdir. Odaları kiralayan Ayaşlı İbrahim Bey, pansiyonun sakinlerinden kumarcı Turan Hanım, ahlaki değerleri düşük biri olan kocası Haki Bey, cimri komşuları Şefik Bey, zayıf karakterli bir kadın olan İffet Hanım, kocası Abdülkerim, Ayaşlı'nın kızı Faika Hanım ve damadı Fuat, pansiyonun hizmetçileri Halide, Raife, Ziynet herkes ayrı bir dünyadır. Anlatıcı banka memuru mekanda yaşayan kişileri tanımaya başladıkça insanların ne kadar dedikoducu, çıkarcı, bencil, paraya düşkün ve asla göründüğü gibi olmayan kişiler olduğunu fark edecektir.

Kitabın 1989 - 1990 sezonunda TRT'de yönetmenliğini Tunca Yönder'in yaptığı bir TV dizi uyarlaması yapılmış. Benim çok küçük olduğum yıllar söz konusu olduğu için diziye dair hiçbir şey anımsamıyorum ama izleyenler beğeni ile söz etmekteler. TRT şimdi eski arşivlerini online erişime açtığı için, izlemek isteyenler için de bir fırsat doğmuş olabilir diye düşünüyorum (ben henüz TRT arşivine bakmadım). Durum öykücülüğünü seviyorsanız ya da 1930'ların Ankara'sına göz atmak isterseniz bu kitabı mutlaka tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Doğrusu da gitmek istemiyordum. Bilmem böyle bir kırgınlığım var. Her yer bana boş ve hüzünlü geliyor. Yeryüzü bana eskimiş görünüyor, her yeri toz kaplamış. Bundan evvel özenip yazmaya başladığım bir eserin müsveddeleri de masanın üstünde tozlanıyor. Sevmek, sevilmek de boş! İnsan korkunç bir yalnızlık içindedir. Kimsenin ne düşündüğünü bilemezsiniz! Bu yalnızlığı ben her zaman duymam."

Ekte kitap hakkında güzel bir inceleme bulabilirsiniz:
http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/sebahattin_yum_memduh_sevket_esendal_mizah.pdf

28 Mart 2017 Salı

Üçüncü Kız - Agatha Christie

Uzun zamandır polisiye kitap okumuyordum, bazen yorulunca veya bir yenilik arayışında iyi gidiyor. Dedektif romanlarının fanı veya sürekli okuyucusu değilim ancak yılda birkaç kez okuyunca hoşuma gidiyor. Bir de hikayeye kendinizi kaptırırsanız, eski okuma heyecanınızı tekrar kazanıyorsunuz. Aslında başarılı bir dedektif romanı okuyucusu değilim, özellikle Agatha Christie söz konusu olunca, zekice ve anlaşılması zor kurgularını çözemiyorum ve genelde katilin kim olduğunun açıklanmasını yazara bırakıyorum :). Ancak dedektif romanı sevenlerin bir süre sonra yazarın tarzına uyum göstererek kolaylıkla tahminde bulunduklarını tahmin ediyorum. Yine de katili tahmin edebilme açısından Üçüncü Kız hikayesi biraz karmaşıktı. Tüm hikaye genç bir kızın Belçikalı dedektif Hercule Poirot'un ofisine gelerek bir cinayet işlemiş olabileceğinden söz etmesi ile başlıyor. Her ne kadar genç kız ile yıldızları barışmasa da, adını bile söylemeden ortadan kaybolan kızın hikayesi Poirot'un dikkatini cezbediyor. Londra'da yaşan zengin bir adamın kızı olan Norma Restarick'ein kimliğine kadim dostu ve roman yazarı Ariadne Oliver aracılığı ile erişiyor ve yine her zamanki havalı tarzıyla Norma'nın ne demek istemiş olabileceğinin peşine düşüyor. Poirot'un cevaplaması gereken sorular bu kez çok çetrefilli oluyor: Ortada gerçekten bir cinayet var mı? Norma nerede?

İlk olarak 1966 yılında yayımlanan romanın orijinal adı Third Girl olmasına rağmen Türkiye'de ilk baskıları "Tavuskuşu Cinayeti" adı altında yapılmış. Belki bu başlıkla kitabı daha önce okumuş olabilirsiniz. Benim Agatha Christie kitapları ile ilk tanışmam ilk baskısı 1945 yılında yapılmış olan "Şampanyadaki Zehir" romanıydı. Çocukluğumda bu kitabı ilk okuduğumda çok beğendiğimi anımsıyorum. Ancak hiçbir zaman yazarın hayranı olmadım, yine de zeki kurgular yapan başarılı bir dedektif romanı yazarı olduğu da su götürmez bir gerçek. Okumaktan hoşlananlara iyi okumalar!

"Belçikalı dedektifle yaptığı konuşmayı ve onun yaptığı uyarıyı hatırladı. Saçma... Hercule Poirot ile paylaştığı meseleyle uğraşmaması için bir neden var mıydı? Belçikalı dört duvar arasında bir koltuğa oturup parmak uçlarını birbirine yaslayarak, gri hücrelerini çalıştırmayı yeğlerdi. Ama bu yöntem Bayan Oliver'e göre değildi. Kendi kendine bir şeyler yapması gerektiğini vurguladı..."

Yazarın Sonunda Ölüm Geldi kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/01/sonunda-olum-geldi-agatha-christie_10.html 

21 Mart 2017 Salı

Bana Bir Şans Ver - Sadık Başkaya

Galatasaray Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptığım için, kütüphaneden çıkış yapılan eserler arasında (alıp okuyabiliyorsunuz) bu kitabı da gördüm ve dersin başlamasını beklerken meraktan okumaya başladım. Zaten fazla uzun olmadığı ve dialoglarla hızlı ilerlediği için kitabı geri bırakmadım ve zaten ertesi gün bitirdim. Kitap için büyük beklentilere girilmemesi gerekiyor, zaten bir başkasının ses kayıtlarının yazıya geçirilmesi şeklinde olduğu içerikte belirtiliyor. Bu nedenle olsa gerek sık sık benzer şeyler tekrar ediliyor. Kitabın konusu üniversite eğitimi sırasında aynı üniversiteden genç bir kadına aşık olan ve yıllar boyunca kendisinden olumlu yanıt bekleyen bir gencin karşılıksız aşkının kendi açısından anlatılması şeklindedir. Üniversitenin ilk yılında laboratuvar çalışmaları sırasında karşılaştığı genç kadının (Hümeyra) dikkatini çekmek için yapabileceği her şeyi deneyen Mahmut, hiç ümidini kesmeden yıllarca beklemeyi seçiyor. Aslında sevilen kadının mesajı en baştan beri çok açık; "Mahmut Abi" olarak mesajı veriyor. Yine de karşı tarafa kendisini arkadaş olarak gördüğüne ikna edemeyince kibarca kendisinden uzaklaştırma yoluna gidiyor. Tipik bir platonik aşk macerasının yanında her şey kahramanların başına gelen başka olaylarla devam eden dört-beş yıllık bir hikayeye dönüşüyor.

Kitabın yazarı Sadık Başkaya Galatasaray Üniversitesi'nde uzun yıllar memurluk yapmış birisi (hala memur olarak çalışıyor mu bilmiyorum). Bu nedenle sanırım kitaplarından okunması için kütüphaneye bırakmış. Başka bir yerde bulabilir misiniz bilmiyorum ama sanırım kitap internette satışta. Ben kendi adına kitabı çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim, anlatmaya değer bir hikaye bulamadım karşımda. Tabi bunun yazarla bir ilgisi olmayabilir ancak hikaye sıradandı ve çekici bir yönü de yoktu. Aşık ve yalnız bir adamın (hatta psikolojik olarak biraz rahatsız bir adamın) kendi kafasında yazıp oynadığı hezeyanlarından başka bir şey bulamadım karşımda (aşağıdaki alıntıdaki gibi). Hiç farkına vardı mı bilmiyorum ama Mahmut'un yaptıkların bir kısmı gerçekten psikolojik bir baskı hatta taciz olarak bile değerlendirilebilir. Muhtemelen kitap aşk romanı kategorisine giriyordur, zaten blogumu takip edenler bilecektir ki tarzım da bu tür kitaplar değil, sevenleri okuyabilir.

"..Son bir gayret bir mesaj daha atacağım. Yine cevap gelmezse yapacağım bir şey yok artık. Zaten yarın cumartesi sonrası pazar. Üç gün ancak görüşebilirim. Kafamdaki soruların sonu gelmiyor. Matematik çalıştığımız gün ne kadar da samimiydik. Şimdi ne oldu da sessiz sedasız bıraktı beni..."

13 Mart 2017 Pazartesi

Arakçı - Michael Cho

Türkçede shoplifter'ın (dükkanlardan mal aşıran kimse) tam bir karşılığı olmadığı için çevirmen bu eseri "Arakçı" olarak çevirmeyi uygun bulmuş (kleptomaniye kayan bir yönü de var). Arakçı, Kanadalı illüstratör ve karikatürist Michael Cho'nun ilk grafik romanı (daha önce Yarım Dünya'nın illüstratörünün de Kanadalı olduğunda söz etmiştim, çizim Kanadalılar için bir tutku sanırım). Bu çizgi romanın baş kahramanı çizimlerden Asya kökenli olduğunu tahmin ettiğim Corrina Park. Corrina modern dünyada şehirli ve beyaz yakalı kadınların sıklıkla yaşadığı bir bunalımdan muzdarip: Gerçekten sevdiğim işi mi yapıyorum ve gerçekten buna ihtiyacım var mı? İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu Corrina'nın hayata atılırken planı roman yazmak ve yazar gibi yaşamak olmasına rağmen birdenbire kendini öğrencilik yıllarında staj yaptığı reklam şirketinde metin yazarken bulur. Burada yaklaşık beş yıl geçirince sanırım yavaş yavaş kendisini ve mesleğini sorgulamaya başlar. Bir taraftan para kazanırken bir taraftan kendisine vakit ayırmaya çalışan Corrina günün birinde hayatına daha fazla şeyler katması gerektiği kanaatinde varır. Derin arkadaşlıklar kuramayan ve neredeyse kedisinden başka kimsesi olmayan Corrina hayatından bunaldığı zamanlarda tahmin edileceği üzere "arakçı"lık yapar. Bütün hikayeleri hayal kırıklığı ile sonuçlanmaya başlayınca belki de radikal kararlar alma zamanının artık geldiğini düşünür.

Kitabın çizimlerinin tasarımlarını ve renklerini çok beğendim. Corrina'nın gençlik hayalleri gibi toz pemde renge boyanmış her şey, tüm şehir. Ancak Corrina karakterinin çok özgün olduğunu düşünmüyorum zira sosyal medyada çok karşılaştığım için artık bu şekilde şikayetler okumaktan  sıkılır oldum. Bu nedenle halihazırda bu hikayenin romanlaşmış olmasındaki tek özgün yön "çizgi roman" olması. Resimler çok akışkan ve belirttiğim gibi pembe renkli olması ayrı bir albeni katıyor. Çizgi roman severlere bir kadını konu alan ve Halil Cibran'a atıf yapmayı da ihmal etmeyen bu eseri okumasını tavsiye ederim.

9 Mart 2017 Perşembe

Yarım Dünya - Hiromi Goto

Uzun zamandır fantastik bir hikaye okumamıştım, o nedenle bu kitap bana çok iyi geldi. Fantastik hikayeleri üniversite yıllarımdam bu yana ara ara okuyorum ve genel olarak beğeniyorum. Okuyucuyu çok yormadan, pek çok unsuru okuyucunun hayal gücüne bırakıp hareketli bir konu çerçevesinde akan bir hikayesi olduğu için Yarım Dünya'yı da beğendim. Aslında itiraf etmek gerekirse, fantastik edebiyat müptelalarının bu kitabı özgün bulacağını düşünmüyorum, ama sizi yormayacak bir doğaüstü hikaye arıyorsanız, illüstrasyonları ile birlikte bu kitap yerinde bir seçim olacaktır. Kitapta olaylar on dört yaşında ve çevbresi tarafından pek sevilmeyen genç kız Melanie Tamaki etrafında şekilleniyor. Annesinden başka kimsesi olmayan ve okulda kimseyle anlaşamayan Melanie'nin rutin hayatı bir gün annesinin aniden ortadan kaybolmasıyla değişir. Annesinin Ten Alemi'nden yarım hayatların yaşandığı Yarım Dünya'ya geçtiğini ve Bay Tutkal tarafından alıkonulduğunu öğrenen Melanie annesinin peşinden gidip gitmemek arasında kalır. Belki de kaybedecek bir şeyi olmadığı için, annesini kurtarmak üzere Yarım Dünya'ya doğru yola çıkar. Yarım Dünya'ya yaptığı karanlık ve korku dolu yolculukta Ruh Alemi, Ten Alemi ve Yarım Dünya arasındaki dengenin bozulması ve yeniden kurulması üzerine yapılan kehanetler içinde bulur kendini.

Kitabın illüstrasyonları Kanadalı çizimci Jillian Tamaki tarafından yapılmış. Jillian  Tamaki kuzeni Mariko Tamaki'nin romanlarına yaptığı illustrasyonlarla tanınmış ve daha büyük işlem yapmış bir çizer, belki de bu yüzden kitaptaki baş kahramanın soyadı Tamaki (sadece bir tahmin). Bu kitabı okumamı sağlayan nedenlerden birisi de Neil Gaiman'ın (kendisini çok severim) hikaye hakkında olumlu şeyler söylemiş olması. Yarım Dünya, 2010 yılında Kanada Fantastik Edebiyat Ödülü'nü kazanmış bir eserdir, fantasik edebiyat sevenlere Japon mitolojisinden de beslenen bu eseri okumalarını tavsiye ederim.

"İmkansız olan gerçekleştiğinde, Yarım Dünya'da canlı bir bebek doğduğunda, işte ancak o zaman Alemlerin kaderinin değişeceği söyleniyor. Doüumun ve ölümün olmadığı, kimsenin gerçekten yaşamadığı bu alemde daimi acı döngüleri canavarlar yarattı. Bu değişmek bilmez karabasanda herhangi bir şey doğabilir mi? Canlı bir çocuğun doğumu Yarım Dünya'nın kıyameti ve umudu olacak."

16 Şubat 2017 Perşembe

Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

Bu kitabı 2006 yılında okumuştum, çok beğendiğimi anımsıyorum. Hatta Cengiz Aytmatov'a olan sevgim bu kitap ile başladı. Kitaplıkta kitap elime geçince tekrar okumak istedim, daha önce bu kadar naif ve hüzünlü bir kitap daha okumadım sanırım. Kırgız yazarın elli yıl önce basılmış bu kısa romanında (ya da uzun öykü de denilebilir) Issık Gölü civarında neredeyse sefalet içinde yaşayan bir çocuğun gözünden dönemim rejimine bir eleştiri yapılmaktadır.  Anne ve babası tarafından terk edilen ve dedesi ile neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez ve yalnızca birkaç evin bulunduğu bir orman kıyısında yaşayan çocuğun algıladığı kocaman bir dünyası vardır. Dedesi Mümin, Büke hala, halasının eşi Urazkul ve birkaç komşunun yaşadığı küçücük yerde ne huzur ne de refah vardır, ancak çocuğun zihninde dedesinin anlattığı masal ve efsanelerle zenginleşen hayalleri vardır.  En büyüğü "beyaz gemi"si ile ilgili olandır. Babasının arada sırada Issık Gölü üzerinde uzaktan gördüğü beyaz gemide çalıştığına ve bir gün balık olup bu gemiye yüzerek babasına kavuşacağına inanmaktadır. Hayallerin güzelliği karşısında bir de gerçeklerin acımasızlığı vardır. Dedesi Mümin iyi bir adam olsa da, kimsesiz bir çocuğun hayallerini koruyacak kadar güçlü bir adam değildir. Gelenekçi bir adam olan dedesinin anlattığı masallara yürekten inanan çocuğun yozlaşmış dünyanın gerçekleriyle yüzleşmesi bir çocuğun kaldırabileceğinden daha ağır olacaktır.

Cengiz Aytmatov kitaplarında sevdiğim özellik yazarın eleştirilerini kitabın kurgusu üzerinden çok ince bir şekilde veriyor olması. Kitaplarında sık sık ait olduğu coğrafyada yaşayan insanların kültürel ve tarihi zenginliklerini, efsanelerini ve masallarını anlatan Aytmatov, Sovyet rejimine de mesafeli olduğunu saklamadan söylemeyi tercih ediyor. Bu eserinde de gelenekçilik ile Sovyet rejiminin meydana getirdiği yozlaşmışlığı kişiler üzerinden anlatırken yeni nesillerin kendi geçmişlerini ve atalarını unutmaması gerektiğini vurguluyor. Aytmatov buna bir açıklama kendisi de getiriyor zaten: "Her yazar bir milletin çocuğudur..."

"Beyaz gemi gittikçe uzaklaşıyordu, dürbünle de bakılsa, artık bacaları seçilemiyordu. Biraz sonra gözden kaybolacak. Çocuk, babasının gemisiyle yaptığı hayali gezi sonunda artık bir yere varmalıydı. Masal da bitmeliydi. Buraya kadar her şey güzeldi ama bu masalın sonu nasıl olacaktı? Nasıl balık haline geldiğini, derede nasıl yüzdüğünü, nereden nasıl göle geçtiğini, beyaz gemiyi nasıl bulduğunu ve babasıyla nasıl buluştuğunu düşünmek kolaydı."

14 Şubat 2017 Salı

Mihail - Panait Istrati

Panait Istrati'yi yeni keşfettim, ilk okuduğum kitabını geçtiğimiz aylarda paylaşmıştım. Balkanların Maksim Gorki'sini çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Mihail de kendisinin en sevilen eserlerinden birisidir.

9 Şubat 2017 Perşembe

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

Bugün itibariyle gündemde olmasa da, geçtiğimiz aylarda Türkiye'de tartışılan bir konuya yaklaşık iki yüz yıl önce yapılmış ince bir eleştiri sunuyor Victor Hugo. Kitabın 1829 yılında yazıldığını göz önüne aldığımızda, Fransız toplumunun ideolojik ve siyasal anlamda bizden ne kadar ilerde olduğu anlaşılacaktır (ya da başarılı aydınlar yetiştirdiğinin). Tabi Victor Hugo bu kitabı ilk yayınladığında toplumun bir kesiminin muhalefetiyle karşılaşmış, bu durumu da kitabın yeni baskılarına eklediği önsöz ve trajedi ile eleştirmiştir. Victor Hugo'nun ölümsüz eserlerin birisi olarak kabul edilen roman bir çırpıda okunan yalın bir eserdir. Birinci tekil ağızdan yazılan ilk kitaplardan birisi olan Bir İdam Mahkumunun Son Günü'de konunun tamamı bir suçlunun işlediği bir suç yüzünden idam cezasına çarptırıldıktan sonra cezanın infazına kadar geçen sürede hissettikleri üzerine kuruludur.  İdam cezasına çarptırılan adamın kendi bakış açısından hezeyanlarının anlatıldığı eserde kahramanın adı okuyucuya açıklanmamaktadır. Kitap, öleceği günü bilerek yaşamak ne demektir, geride bıraktıklarının ne halde olacaklarını tahmin etmek, imkansız da olsa bir mucize beklemek ve en küçük bir ümide bile tutunmak ne demektir iliklerinize kadar hissettirmektedir. İdamı izlemeye gelen halkın da bu olaya sanki eğlenceli bir tiyatro varmış gibi ilgi göstermeleri de ayrı bir farkındalık olarak sunulmuştur. Victor Hugo'nun bu sahneyi bizzat yaşadığı başka bir idam cezasında yaşadıklarından esinlenerek anlattığı iddia edilmektedir, ancak halkın bu aymazlığı hepinize tanıdık gelmiyor mu?

Victor Hugo eserde suçun ne olduğunun üzerinde durmuyor, zira verdiği mesaj çok açık: Suçun ne önemi var? İdam cezasının trajik ve saçma yönlerini eleştiren yazar hiçbir suçun cezasının "giyotin" olmaması gerektiğini yaşama hakkı çerçevesinde anlatmaya çalışmış. Peki roman bir bahtsızın son sözleri mi yoksa bu talihsiz insanlar karşılaşan bir filozofun idam düşüncesinden kurtulma yolu mu? İşte Victor Hugo bunu cevaplamadan bu kararı okuyucuya bırakmış. Başarılı bir iç monolog örneği sunan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Eskiden haftaların yıllar gibi geçtiğini hissettiğim için böyle diyorum, diğerleri gibi sıradan bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın ayrı bir düşüncesi vardı; genç ve girişken zihnim beni eğlendirmek için bitmek tükenmek bilmeyen fantezilerini peş peşe, düzensizce önüme yuvarlamaktan keyif alır, hayatın o kaba ve ince kumaşını işlemelerle süslerdi.... Hayal gücüm hep bir şenliğin coşkusu içindeydi; istediğimi düşünebilmekte özgürdüm. Şimdi tutsağım....Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var: Ölüm cezası!"

30 Ocak 2017 Pazartesi

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin son eserini satışta görünce hemen alıp bir solukta okudum. Zaten Konstanyiniyyle Oteli gibi değil, hem daha kısa hem de daha akıcı olduğu için kısa sürede okunabilecek bir eser yaratmış bu kez. Livaneli'nin Mutluluk eserine benzeyen tarzda ancak farklı bir anlatım biçimiyle ortaya konulan bir eser olmuş Huzursuzluk. Yazarın güncel konuları ele aldığı romanda olaylar İstanbul'da gazetecilik yapan İbrahim'in bir gün çalıştığı gazetenin üçücü sayfa haberinde çocukluk arkadaşı Hüseyin'in Amerika'da nefret cinayetine kurban gittiğini öğrenmesiyle başlar. Arkadaşının cenaze töreni için ata toprağı Mardin'e giden İbrahim, çocukluk anılarının da etkisiyle bu kızıl kumla kaplı şehrin gizemine kendini kaptırır. Gazeteciliğin de verdiği bir merak duygusuyla Hüseyin'in cinayetinin altında yatan nedenleri araştırmaya başlayan İbrahim, cinayetin gizeminin araştırdıkça yıldız çiçeği gibi kat kat açıldığını fark eder. Hüseyin'in ailesinden göçmen kamplarına, Süryani rahip Gabriel'den IŞİD zülmünden kaçan Ezidi kızı Meleknaz'a uzanan bir olaylar silsilesinin içinde bulur kendini. Hikaye bir anda herkesin acı dolu hikayelerinin iç içe girdiği büyük bir girdapa dönüşür. Bütün bu acıların karşısında İbrahim, yaşadığı hayatın ona ne kattığını, hayatından neler götürdüğünü ve dertlerinin aslında ne kadar anlamsız olduğunu sorgulayacaktır.

Kitapta sanki Zülfü Livaneli kendisinden bahsetmiş gibi bir izlenim oluşuyor. Bir gazetecinin gözlemleri ve geçmiş anıları anlatıldığından, yazarın başından geçen bir hikaye gibi akıp gidiyor olaylar. Kitabın anlatım dili de bu şekilde, roman, hem yazarın gazeteci gibi anlatımıyla hem de konuştuğu kişilerin tapeye kaydedilmiş gibi konuşmalarının aynen aktarılmasıyla oluşturulmuş. Kitabın adı da okurken hissettiğiniz duyguyu aynen tanımlıyor: Huzursuzluk. Tam olarak sizi neyin huzursuz ettiğini anlayamasanız da, İbrahim gibi, modern dünyanın tüm "yüz"lerinden rahatsız olduğunuzu yoğun bir şekilde hissediyorsunuz. Sevdiğim bir diğer özellik de Mardin ve Ezidilik hakkında okuyucuda bir merak uyandırması, bilmediğiniz pek çok şey öğreneceğinizi tahmin ediyorum. İyi okumalar!

"Bu dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti, diye tekrarlıyorum durmadan. Felsefe bundan başka nedir ki diyorum; raf çökerten onca kitap, onca üniversite, anlı şanlı felsefe profesörleri, sözümona varlığı sorgulayanlar bundan başka bir şey söyleyebilirler mi? Ya o din alimi geçinenler? Din alanlar, din staanlar, laf kalabalığından başka ne söylüyorlar? Onların bütün laflarını da bir Karadeniz türküsünün iki dizesi açıklıyor: Bu dünya yalan dünya / Öteki de şüpheli."

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

19 Ocak 2017 Perşembe

Semaver - Sait Faik Abasıyanık


Uzun zamandır Sait Faik’e ait bir kitap okumadığımı fark ettim, hatta bu blogda daha önce paylaşmadığım düşünülürse ne kadar uzun bir süre olduğu anlaşılabilir. Sait Faik’i çok severim, çağdaş Türk hikâyeciliğine önemli katkılarda bulunmuş bir yazardır. Öyle ki, Türk edebiyatında kendi tarzı ile bilinen bir yazar olarak tanındı ve kendisinden sonra gelen yazarlara da tarzı ile öncülük etti. Sait Faik bir şiir ve iki romanı dışındaki tüm eserlerini hikâye türünde vermiştir ve edebiyat çevrelerince hikâyeciliği konu ve biçimlerine göre üç dönemde incelenmektedir. Semaver, yazarın ilk hikâye kitabı olup, 1936 yılında ilk basımı yapılmıştır. Dolayısıyla eğer daha önce yazarın başka hikayelerini okuduysanız bu kitap size daha acemi gelecektir. Sait Faik bu kitaptaki hikayelerinin büyük kısmında günlük yaşamdan seçtiği karakterlerin hayatlarından kısa kesitler sunmaktadır. Burgazadada'ki Rum balıkçıların, adanın çocuklarının ve sıradan insanlarının ve işçilerin yaşamı, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikayesi, İpekli Mendil, Kıskançlık hikayesi gibi değişik açılardan anlatılan hikayeler  dikkat çekmektedir. En akılda kalan hikaye hem ilk sırada olması hem de acıklı içeriği nedeniyle olsa gerek, Semaver hikayesidir, tabi sonlarda yer alan ve daha uzun yazılmış İhtiyar Talebe'yi de unutmamak gerek. Durum hikayelerini (Çehov tarzı hikaye de denir) seven okuyucular bu kitabı da seveceklerdir.

Sait Faik hikayelerinde en sevdiğim özellik, giriş-geliş-sonuç gibi unsurlara vakit harcamadan bir durumu tıpkı bir ayna tutar gibi aktarmasıdır. Öyle ki bazı anlarda yorumları dahi okuyucuya bırakmayı tercih etmesi de okuyucuyu düşünmeye sevk etmektedir. Hüzünlü konuları seçse de, "ayna tutma"nın bir sonucu olarak, daha olağan, daha hayatın içinden olası bir konu anlatılmış hissi yaratılmaktadır. Ben Anton Çehov hikayelerini daha önce okumadım, belki Sait Faik'den aldığım ilhamla, onu da okumaya başlarım diye umut ediyorum, iyi okumalar!

Yazar Hakkında Not: 1906-1954 yılları arasında yaşamış olan yazar, modern Türk hikayeciliğinin öncülerinden kabul edilir. Hayatının uzun bir bölümünü Burgazada'da geçirmiştir, ölümünün ardından Burgazada'daki evi müzeye dönüştürülmüştür, yolunuz düşerse bir uğrayın derim. Ayırca Kalpazankaya'yı da unutmayın :)

11 Ocak 2017 Çarşamba

Rubailer - Mevlana (Hasan Ali Yücel çevirisi)

Mevlevi tarikatının kurucusu olan Mevlana Celaleddin Rumi Belh şehrinde doğmuş ve Konya'da yaşamış şair ve düşünce adamıdır (1207-1273). Mevlana düşünce adamlığının yanında edebi yönüyle de tanınan bir mutasavvıftır. Yaklaşık yirmi altı bin beyitten oluşan Mesnevi'si, Divan-ı Kebir'i, Vaazları (Mecalis-i Seba'a) ve Mektubat'ları (Mektuplar) ile tanınır. Pek çok şairin mesnevisi olmasına rağmen bu tür ile tanınan, diğer bir deyişle Mesnevi denince akla gelen kişidir Bununla beraber Mevlana'nın aynı zamanda yine Farsça yazmış olduğu Rubaileri de vardır. Tabi rubai denince ilk akla Ömer Hayyam gelmektedir ancak Mevlana'nın rubailerinin de en az Hayyam'ınkiler kadar iyi olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyet döneminde Yahya Kemal Beyatlı veya Arif Nihat Asya gibi rubai türünde şiirler yazmaya devam eden şairler de olmuştur. Yeri gelmişken belirteyim, "rubai" aruz ölçüsü ile yazılan ve dört dizeden oluşan bir divan edebiyatı nazım biçimidir. Lisede edebiyat derslerinde aruz ölçüsü ile yazılan nazımların genelde beyitten (iki dizeden) oluştuğunu öğrenmiştik anımsarsanız, rubai bu biçime istisna teşkil eden bir türdür. Genelde mahlas olmadan yazılır ve çıkışı İran Edebiyatı'dır. Bu nedenle olsa gerek, gördüğüm tüm rubailerin özgün dili Farsçadır. Mevlana'nın bu eserde bulunan rubaileri de Farsça yazılmıştır ancak bu ülkenin gördüğü en aydın kişilerden birisi olan ve telif ve çevirileriyle de son derece nitelikli bir kültür insanı olan Hasan Ali Yücel tarafından Türkçeye çevrilmiştir (rubailerin Farsçaları da eserde yer alıyor bilenler veya öğrenmek isteyenler için). 

Rubailerde, aşk, şarap, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, tasavvuf gibi konular işlenir. İlk iki dize fikrin hazırlayıcısı olup, üçüncü veya dördüncü dizede de verilmek istenen asıl düşünce verilir. Mevlana'nın rubailerinden aldığım örnekler aşağıdadır, yanınıza bu kitabı alın ve canınız sıkıldığında birer dörtlük okuyun derim. İyi okumalar!

Başımı koyduğum her yerde secde edilen odur
Dört köşe ve altı bucakta tapılan hep odur
Bağ, gül, bülbül, sema, sevgili...
Bunlar hep bahanedir; yalnız ve asıl masut odur

Ben göklerin her birinde birtakım insanlar
Ve onların üzerinde de melekler görüyorum
Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan,
Ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum

Ey can, haberin var mı ki cananın kimdir?
En gönül farkında mısın kin mihmanın kimdir?
En ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun;
Halbuki o seni çekiyor, dikkat et seni arayan kimdir?