30 Kasım 2015 Pazartesi

Ermiş - Halil Cibran

Halil Cibran hakkında daha önce yazı yazmadım, uzun zamandır kitaplarından birini okumamıştım. Ancak kısa bir sure önce okuduğum "Ölüm İlanı Yazarı"nda kendisinde bahsedilince okumaya karar verdim. Bildiğiniz üzere, Halil Cibran Lübnan kökenli (Doğum yılı 1883, Osmanlı vatandaşı) bir şair, filozof ve ressamdır. Felsefi esintiler içeren ve nazım biçiminde (farklı bir tarzı var) yazılmış pek çok eseri bulunmasına ragmen en ünlüsü ve en sevileni Türkçeye "Ermiş" olarak tercüme edilen "The Prophet" isimli eseridir (1920 ilk basım). Bu eserin Türkçeye bu isimle tercüme edilmesini uygun bulmuyorum zira hem içeriğinden hem de İngilizce adından anlaşılacağı üzere kitabın ana kahramanı aslında bir peygamberdir. El Mustafa adındaki bu peygamber on iki yıldır yaşadığı Orphalese kentinden ayrılarak kendi doğduğu topraklara doğru yola çıkmak ister. Orphalese halkı ise kendisini yolcu etmeden önce günlük hayatın merkezindeki konular hakkında kendisine sorular sorarlar. Tüm kitap halkın bu sorularına El Mustafa'nın verdiği cevapları içermektedir. Bu cevaplar hem halkı bilgilendirmek hem de yönlendirmek adına aşk, evlilik, güzellik, özgürlük, suç ve ceza, din, ölüm gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Kitaptaki karakterin İslam peygamberi Hz. Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler olduğu gibi, Halil Cibran'ın üslubunu ve işlediği konuların Matta İncil'indeki Hz. İsa'nın vaazlarıyla paralellik gösterdiğini iddia edenler de vardır. Halil Cibran'ın Hz. İsa'yı işaret ediyor olmasının daha yüksek bir ihtimal olduğu belirtilmektedir, zira hem kendisi Hristiyandır hem de diğer kitaplarındaki çalışmalar da Hz. İsa'nın hayatı ile benzerlik göstermektedir. "Ermiş'in Bahçesi" kitabı da bu eserin devamı niteliğinde kaleme alınmıştır.

Daha önce blogda Paulo Coelho'nun bir eserinden söz etmiştim: Akra'da Bulunan El Yazması. Birebir alıntı olması sebebiyle kitaptan çok hoşlanmadığımı da belirtmiştim. Ermiş de tarz olarak bu kitaba benziyor ancak biraz daha şiirsel bir dili var ve açıklamaları daha başarılı yapılmış. Yine de Paulo Coelho'nun Halil Cibran'a bir şekilde gıpta ettiği izlenimi oluştu bende. Ermiş'i okumanızı tavsiye ederim, beğeneceğinizi tahmin ediyorum, ancak iyi bir yayın evinden tercih etmelisiniz, ya da İngilizcesini de okuyabilirsiniz. Doğunun gizemine bir kez daha hayran olacaksınız.

"İnsan yapısı bir zindan kapısına ilişmeden zihninizdeki boyunduruğunuzu kırarsanız, hangi insan yasası size bağlayabilir?
İnsan elinden çıkma hiçbir zincire takılmadan dans ederseniz, hangi yasa korkutabilir sizi?
... Ey Orphalese halkı, davulun senini susturabilir, lirin telini gevşetebilirsiniz, ama tarlakuşu kim alıkoyabilir şakımasından?"

Akra'da Bulunan El Yazması - Paulo Coelho
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/07/akrada-bulunan-elyazmas-paulo-coelho.html

19 Kasım 2015 Perşembe

Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler - Ece Ayhan

İkinci Yenici Akımının öncülerinden olan Ece Ayhan muhtemelen bu akımın en güçlü temsilcilerindendir. Muhtemelen bu sebeple şiirlerinin büyük kısmını anlamadım, dolayısıyla da okuduğum kitaptan diğer şiir kitapları gibi zevk almadım. Ece Ayhan'ı ilk defa okudum, ancak günün birinde ikinci kez okur muyum ondan da emin değilim. Anımsayacağınız üzere, İkinci Yeni akımı Garip Akımına tepki olarak doğan ve şiirde imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan bir akımdır. Benim tabirimle "sözcüklerle resim yapmak"tır. Tabi bu resimler bazen figuratif olduğu gibi, bazen de soyut olabiliyor ve ne anladığınız sizing hayal gücünüze bırakılabiliyor. Bu durum görsel sanatta etkili ancak şiir konusunda beni etkilemedi, daha doğrusu Cemal Süreya'nın eserleri gibi etkilenmedim diyelim. Ece Ayhan'ın alışılagelen kalıpları yıkarak vermek istediği duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmesi bazı kesimlerce bir devrim olarak görülebilir, ancak sanırım ben soyut dille anlatmanın yoğun kullanıldığı bir tarzı tercih etmiyorum. Örnek vermek gerekirse, Ece Ayhan'ın "Gül Gibi Kanto" şiiri üzerinde belki saatlerce tartışılabilir, merak ettiğim bir sonuca ulaşılabilir mi? Siz karar verin: "Dipsiz kuyularda analarının kahrı / Azalmış Galata'da iki deli çocuk/ Bacakları uzamış rıhtımda / Enlemlerle boylamların denzileri geçişi / İki deli çocuğun uyuduğu saatlere rastladığı için / Onları hiç görmeyecekler işte"

Bununla beraber, Ece Ayhan'ın kendine özgü bir tarzı olduğu su götürmez. Bu kitabında 1956'dan 1998'e kadar yazdığı şiirlerden örnekler verildiği için bu gözlemi ve Ece Ayhan'ın yıllar içindeki değişimini daha rahat gözlemleyebiliyorsunuz. İlk şiirlerinde sürrealizmi çağrıştıran kurgular olsa da, zamanla daha karamsar bir bakış (bu şiirlerde bir Sadık Hidayet tadı var), lirik hareketler ve bozulan dilbilgisi de göze çarpmaktadır. Ayrıca politik ideolojilerden de etkilendiğini söylenebilir. Ben eebiyatseverleri olumsuz etkilemek istemem, herkesin şiirden beklentileri farklı olduğundan, bir deneyip karar vermenizi tavsiye ediyorum, beğendiğim bazı şiirleri alıntıladım:

"Duyduk ki, bir daha
Kuş getirnek sınıfa
İntihar olmuş cezası
Hal ve gidiş tüzüğünde

Biz kuşları tutmuyoruz ki
Kapıda koyveriyoruz
Dönüp onlar ceplerimize giriyor
N'apalım?"

---------------------------

"Denize atılmış bir şiirdir bence
Yurtsayan, yurdu bilinmeyen bir yıldız

Şiirin deniz kıyısındaki sesine bırakılmış
Yanacak sarayların kestiği bir, yarım ay."

Cemal Süreya "Üstü Kalsın" hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/06/ustu-kalsn-cemal-sureya.html

16 Kasım 2015 Pazartesi

Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov

Daha once "Gün Olur Asra Bedel" kitabını anlatırken bu kitabın bir bölümünün dönemin şartları gereği basılamadığını ve yazar Aytmatov'un bu bölümü ayrı bir kitapta ve KGB'nin eski gücünü yitirmesinden sonra bastırdığını belirtmiştim: Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yayınlanabilen Stalinizmin ve totaliterliğin güçlü bir eleştirisi... İşte çıkarılan o bölüm bu kitapta okuyuculara sunulmuştır. Okuyanlar anımsayacaktır, anılarını ve Sarı-Özek efsanelerini yazan öğretmen Abutalip Kuttubayev tesadüfen Boranlı'dan geçen bir müfettişin hırsları sonucu KGB'ye ihbar edilmiş ve tutuklanmıştı. Bu kitapta neden tutuklandığını anlamayan Abutalip Kuttubayev'in sorguda geçirdiği işkenceler ve kaleme aldığı eserlerden söz edilmektedir. Aslında bu kitapta aynı anda iki farklı hikaye de yer alıyor diyebiliriz, birisi Kuttubayev'in sorguda geçirdiği günlerin anlatıldığı bölüm diğeri de Kuttubayev'in unutulmaması için kaleme aldığı Cengiz Han ve bulutunu anlatan efsane. Kuttubayev'i sorgulayan askeri savcı bu Cengiz Han efsanesini birinci derecede suç sayarak Kuttubayev'i (geçmişinin de etkisiyle- Kuttubayev daha once Yugoslavya'da esir düşmüştür) millliyetçiliği övme suretiyle devlete ihanet etmek gibi bir gerekçede toplayabileceğimiz çeşitli sebeplerle suçlar. Aslında işin özünde yine insani hırslar ön plandadır, savcı Tansıkbayev bu şekilde kendi rütbesini de arttıracağını düşünmektedir. Tabi kaderin insanlar için neler planladığı ise ayrı bir konudur.

Kitapta anlatılan Cengiz Han ve bulutunun efsanesi de hikayenin geçtiği Sovyet Dönemi ile inceden ilişkilendirilmiştir. Sefere çıkarken insanların doğal dürtülerini yasaklayan Cengiz Han, yasağa uymayanlar için uygun gördüğü cezayı "otoritesini halk nezdinde kaybetmemek için" vermiştir. Aynı şekilde Tansıkbayev de devletin çıkarları için insanların feda edilebileceği vurgusunu devleti sobaya ve insanları oduna benzeterek her fırsatta yapmaktadır. Aytmatov, Sovyet toplumun içinde yerleşmiş bazı unsurları eleştirirken, herhangi bir rejim ayrımı yapmadan, adalete dayanamayan bir sistemin bedelini her zaman halkın ödediğini bu kısa iç içe geçmiş iki hikaye ile anlatmak istemiştir. Cengiz Aytmatov'un üslubu yalın ve akıcı, konuları oldukça derindir. Yine beni şaşırtmadı, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı..."

"Gün Olur Asra Bedel" kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/12/gun-olu-asra-bedel-cengiz-aytmatov.html

6 Kasım 2015 Cuma

Değirmen - Sabahattin Ali

Okurken içimi Sabahattin Ali kadar titreten yazar pek azdır, neden olduğunu anlamadığım şekilde (belkide toplumcu yazar olması ve memleketimi tüm gerçekliğiyle gözlemlemesi sebebiyle) ben Sabahattin Ali'nin roman ve öykülerini çok beğenirim. Bu kitabında yazarın gençliğinde çeşitli mecmualarda yayınlanan hikayeleri bir araya getirilmiştir (hikayelerin sonunda hangi yıl hangi mecmuada yayınlandığı belirtilmiştir). Kitaba adını veren "Değirmen" hikayesi kitabın ilk hikayesidir ve diğerlerinden farkı bir Çingene'nin sesinden şiirsel bir dille aşkın anlatılmasıdır. Diğer hikayelerin büyük kısmı yazarın Anadolu'nun (İç Anadolu ve İç Ege bölgeleri) çeşitli yerlerinde görev yaparken yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılmış gibidir. "Kırlangıçlar" ve "Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi" diğerlerinden farklı olarak daha fantastik unsurları içermektedir, "Viyolonsel" ise kendi hikayesinin altında politik bir eleştiriyi de içermektedir. Tabi toplumcu bir yazarın halk-bürokrasi çatışmalarını da anlatması kaçınılmaz. "Bir Orman Hikayesi", "Kazlar", "Candarma Bekir", "Bir Firar", "Komik-i Şehir" gibi hikayelerinde bu konulara da değinilmiştir ancak bu yönüyle oldukça acıklı hikayelerdir.  Ezilen insanların acıları, sömürülmeleri dile getirilmiş ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrır eleştirilmiştir.

Sabahattin Ali çok başarılı bir gözlemci ve anlatıcıdır, hasbelkader yolunun düştüğü yerlerde yaşayan insanları (köylü-kentli) yazıya olduğu gibi aktarmıştır. Fakat bir şeyi belirtmek isterim, Değirmen okuduğum kitapları arasında genel itibariyle değerlendirdiğimde en az sevdiğim eseridir, zira kendisi de önsözde bu hikayelerin bir kısmını çok erken yaşta yazdığını (1929-1934 yılları arasında) ve aralarında bulunan bazı eserlerden utandığını ancak yine de baskıdan çıkarmadığını belirtmektedir. Ben de bazı hikayelerini "etkileyici yazar olmaya çalışan genç bir adamın sıkıcı yazıları" olarak değerlendirmedim değil, ancan bir kısmını da çok beğendim. Bu kitap Sabahattin Ali'nin yazarlıkta ne kadar yol aldığının somut bir kanıtıdır, okunmasını mutlaka tavsiye ediyorum, tabi kesinlikle bir "Kürk Mantolu Madonna" değil :).

"İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."

Yazarın bu blogdaki diğer kitapları:

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/icimizdeki-seytan-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kamyon
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/11/kamyon-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Sırça Köşk:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/srca-kosk-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/butun-siirleri-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/05/kuyucakl-yusuf-sabahattin-ali.html