30 Ocak 2013 Çarşamba

Engereğin Gözü - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin bu kitabını da çok beğendim. Kitap bir haremağasının dilinden anlatılıyor ve anlatıcının oldukça akıcı bir üslubu var. Gerçekten zevkle okudum (Livaneli kitabın başında Evliya Çelebi ve Naima'nın üslubunu kullandığını ve onlardan bazı alıntılar yaptığını yazıyor).
Kitapta, Osmanlı Devleti'nin -belirli- bir dönemindeki iktidar oyunları anlatılıyor. Yıllarca bir hücreye kapatılmış ve öldürülmeyi beklerken birden kendini padişah olarak bulan bir şehzadenin hikayesi... Nasıl bir psikolojik bozukluk yaşadığını tarif etmek çok zor. Zaten tüm iktidarın kendisinde olduğunu öğrendiği anda ilk söylediği cümle bunu kanıtlar gibidir: "İlk önce hanginizi katletsem acaba!"
Kitabın anlatıcısı olan haremağası, padişah efendisine büyük bir aşkla ve sadakatle bağlı. Onun her yaptığının doğru olduğunu düşünmekle beraber, içinde bulunduğu durumu ve yaşadıklarını da anlayabiliyor. Haremağasının da acılı geçmişinden ve eksikliğinden kaynaklanan psikolojik problemleri var ve bazen o da mantıklı olmaktan çıkıp eksikliğini haremdeki güzel kızların üzerinden tatmin etmeye çalışıyor. Bununla, bir insanın yalnızca bir organını kesmekle ondan erkekliğinin alınamayacağını da anlıyoruz. Yine de, hayat tecrübesi çok fazla ve yeri geldiğinde bunu okuyucu ile paylaşıyor: "Hem bizim Zekeriya sofrası dediğimiz şey de "zeker" yani "erkek organı"ndan türememiş miydi? Zeker'i "bereket"in karşılığı olarak kullanmıyor muyduk?"
Valide sultanın küçücük bir çocukken öldürülmesine kıyamayıp koruduğu ve yıllarca hücrede ölümü bekleyen şehzadesinin padişah olmasıyla aralarında meydana gelen anlaşmazlık sonucu onu yeniden hücreye kapattırmayı başarabilmesi kadınların aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündürür haremağasına. Ancak, bu iktidar hırsının insanı nasıl yakıp kavurduğunu da iyi anlamaktadır. Bu öyle bir şeydir ki, engereğin gözünü bile kamaştırmaktadır. Haremağası, padişah efendisinin yeniden hücreye kapatılıp küçük oğlunun padişah yapılmasıyla, efendisine olan sevgisini de sorgulamaya başlar. Yavaş yavaş onun yaptıklarının aslında çok doğru şeyler olmadığı kanaatiyle ona karşı ilgisi de azalır (buradan iktidarın haremağasının da gözünü kamaştırmış olduğunu anlıyoruz ki o da bu sistemin bir parçası aslında). Bu arada kendi iktidarını da düşünmeden edemez tabi. Belki de eski padişahı oradan kurtarırsa -ki bunun tek yolu var: Osmanoğlu ailesinde ondan başka erkek kalmaması- saraydaki itibarının, padişah efendisi sayesinde artacağına inanır. Sizce bu durumu padişah efendisi nasıl karşılar? Belki de, hayatında verdiği en akıllıca kararı vermektedir. İşte tam bu noktada efendisine gerçekten hayran olacaktır haremağası.
 
Kitabın tarihi bir kitap olması dolayısıyla tarih severler için okunulası bir kitap. Ayrıca, haremağası sayesinde ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Bununla beraber, tek eleştirim kitabın adına olacak. Daha önce "Engereğin Gözündeki Kamaşma" olan kitabın adının neden "Engereğin Gözü" yapıldığı açıklaması hiç tatmin edici değil. Zira Livaneli, kitabın adının zor söylendiği veya akılda kalmadığı yönünde eleştiriler almış. Bu sebeple kitabın adını kısaltmış. Ancak, ben de "Kamaşma" kelimesinin isimdeki en önemli metafor olduğunu ve bu değişikliğin gereksiz olduğunu düşünenlerdenim. Okuyunca belki siz de öyle düşüneceksiniz :)
 

20 Ocak 2013 Pazar

Bir Cinayet Romanı - Pınar Kür

Üniversitede iken Pınar Kür'ün "Asılacak Kadın" romanını okumuştum ve gerçekten beğenmiştim. Karakterlerin iç dünyalarında yaşadıkları acıların kitaba çok iyi yansıtıldığını  düşünmüştüm. Açıkçası, "Bir Cinayet Romanı"ndan böyle hoşlandığım söylenemez. Ancak kitap hakkında yorum yapmadan önce geçmişini bilmekte fayda var. Bu roman Türkiye'de kadın bir yazar tarafından yazılmış ilk cinayet romanı olma özelliği taşıyormuş duyduğum kadarıyla (Pınar Kür bu kitabı 1989 yılında yazmış). Yazım tekniği olarak dünyada 19. yüzyılda egemen olan bir akımı kullanmış ve bazı yönleriyle özgün bir kitapmış. Kitabın bu yönlerini benim eleştirilerimden bağımsız değerlendiriniz lütfen :).

Kitapta başına "Y", "E" ve "L" harfleri konulmuş bölümler var ve burada karakterlerin kendi anlatımıyla kitap ilerliyor. Hikaye "Y"nin cinayet itirafı ile başlıyor ve kitapta başka adı "Y" ile başlayan karakterler var (yazar da dahil ve hepsi bayan). Bu sebeple başında "Y" yazan anlatıların kim tarafından yapıldığını en başta anlayamıyorsunuz ve öğrendiğiniz azıcık bilgi de birbirine giriyor. Yazar "Y"lerden ve "L"den (Levent) aldığı günceleri - ileride işlenecek - bir cinayeti çözmesi için çocukluğundan tanıdığı ünlü matematikçi "E"ye veriyor. Yazar aslında tüm karakterleri bir şekilde tanıyor, zaaflarını biliyor ve isteklerini yaptırıyor. Bu olayları daha da kompleks hale getiriyor. Biraz sıkılsam da, kitabı bırakmamak için yavaş yavaş içine girmeye çalıştım. İlerledikçe, gerçekten bir cinayet yaşandı ve hatta beklenmeyen birkaç cinayet daha. Bu süre zarfında günceleri okuyup katili bulacak olan matematik profesörünün biraz paranoyak olduğunu anlıyoruz ama gerçekten zeki bir adam profili çizilmiş. Katili buluyor ve bu arada biz katilin geçmişini ve cinayet sebebini de öğreniyoruz. Olaylar o kadar birbirinin içine girdi ki, katil bulunup kitap bitmesine rağmen hala emin olamadım katilin o olup olmadığından. Açıkçası çok zor anlaşılan ve gereksiz uzatılan anlatımıyla ve mantıksız kurgusuyla kendini bana pek sevdiremedi kitap. Ancak, bir emeğin ürünüdür, polisiye kitap sevenlerin -eğer hala okumadılarsa- bir de bunu okumalarında farklı bir kitabı tanımak adına fayda var. 

"Bir cinayet olayı nerede başlar? Öldürme düşüncesi aklınıza düştüğünde mi? ... Öldürme düşüncesi, öldürme kararına dönüştüğünde mi? Öldürme kararı uygulandığında mı? Hayır. O son oluyor. Karar uygulandığında, olay bitiyor. Ama başlangıcı neresi? Bilemiyorum."

17 Ocak 2013 Perşembe

Gılgamış Destanı

Gılgamış Destanı gibi manzum yazılmış çok destansı eser okudum. Ancak en çok Gılgamış’ı okumaktan zevk aldım diyebilirim. Aslında eserin edebi ve tarihi önemi çok büyük. Tarihte bilinen ilk yazılı destandır ve milattan önce 2000 dolaylarında Akad çivi yazısı ile yazıldığı (ilk örneği) söylenmektedir. Zira işin ilginç yanı, kâğıt yerine kil tablet kalem yerine çivi kullanılan bu dönemde bu eserin birkaç dile daha çevrilmiş olması. Üzücü olan ise, bu kil tabletlerin bir kısmının henüz bulunamamış olması. Dolayısıyla eserde bir akıcılık da olsa, yer yer eksiklikler ve kopmalar olduğu fark ediliyor. Destanın içinde "Tufan" adıyla büyük bir felaketten bahsedilir ki bu Kuran'da ve Tevrat'ta anlatılan Nuh tufanına şaşırtıcı derecede benzemektedir. Ayrıca tanrıların insan formunda olması ve kendi aralarındaki iş bölümü Yunan mitolojisine de çok benziyor. Buradan kültürlerin birbirlerinden nasıl etkilendiklerini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Destan, Gılgamış adı verilen yarı tanrı yarı insan Uruk kralının (Destanda üçte iki tanrısal üçte bir insan diye anlatılır. Tahminimce buradan biraz anaerkil bir toplum yapısı örneği çıkıyor çünkü Gılgamış’ın annesi Tanrıça Ninsun babası ise bir insan.) övülmesiyle başlıyor:

“Biçimlerin en yücesini vermiş Gılgamış’a
Ulu tanrı, yarışmış bütün tanrılar,
En iyi erdemleri verebilmek için ona.”

 Ve sonrasında Gılgamış’ın nasıl güçlü olduğu ve nasıl heybetli bir gövdeye sahip olduğu anlatılıyor. Ancak bu güçlü ve heybetli Gılgamış, sahip olduğu fazla enerjiden halkına biraz fazla sataşmış olsa gerek, halkı tanrılara yalvarıyorlar. Dilekleri Tanrıça Aruru’nun (yaratım tanrısı) Gılgamış gibi bir yiğit daha yaratması. Böylece Gılgamış’ın dikkati halkın üzerinden rakibine yönelecek. Bu isteklerini şu sözlerle dile getiriyorlar:

“Ey büyük Aruru, yarat şimdi de onunla başkoşanı,
Karşı dursun Gılgamış’a dilediğince,
Birbirinin gücünü tartarken bu iki yiğit,
Dinlensin birazcık Uruk ili.”

Tanrıça Aruru bunun üzerine kara çamurdan insan azmanı yabani Engidu’yu yaratır ve yeryüzüne gönderir. Ancak Engidu yol iz bilmez, dolayısıyla dağda hayvanlarla, onlar gibi yaşamaya başlar. Bu dev güçlü varlığı gören avcılar artık korkularından ava çıkamaz olurlar. Gılgamış bunun üzerine kendisinden yardım isteyen bir avcıya öğüt verir:

“Git bir fahişe al görünce yanında,
Güçlü erin yenemediğini kadın yensin orada”

Bu kadının yardımıyla Engidu biraz ehlileştirilir ve kadının ardından Uruk iline gelir. Gılgamış ve Engidu karşılaştıklarında çok fena kapışırlar. Bunun üzerine Gılgamış üstün gelir ve Engidu bükemediği bileği öper, çok iyi arkadaş olurlar (Hatta o kadar yakın ki, aralarında romantik bir ilişki olduğunu düşünmedim değil). Beraberce macera ararlar, katran ormanına gidip ejder yapılı Humbaba'yı öldürürler, yolda aslanlarla savaşırlar. Gılgamış'ın gözüpekliği, heybeti, cesareti bereket, aşk ve savaş Tanrıçası İştar'ın dikkatini çeker ve onu arzular:

 "Gel Gılgamış, benim güveyim ol,
Sun bana tadını, hadi sunsana,
Kocam ol benim, ben de karın olayım senin."

Gılgamış geçmişinde önce sevgisini sonra lanetini verdiği insanları ona hatırlatıp İştar'ı reddeder. Görkemli İştar'ın onuru kırılır ve tanrıların atası Anu'dan gökyüzünün boğasını alıp yeryüzüne indirir. Gılgamış ve Engidu bu boğayı da öldürürler. Ancak Engidu kısa bir süre sonra - sanırım tanrıların lanetine uğradı, belki de İştar yaptı - hastalanır ve ölür. Gılgamış üzüntüden helak eder kendini, ayrıca artık insanı yazgılar yüreğini titretmeye başlar ve bir ölüm korkusu sarar bizim güçlü kralı:

"Ben, ölmeyecek miyim? Engidu gibi ölmeyecek miyim?
Üzüntüyle doldu yüreğim, ölüm korkusu geldi bana,"

Böylece hemen yola koyulur Gılgamış, ölümsüzlüğün sırrını Utna-piştim'den öğrenmek için. Utna-piştim bilge bir rahiptir ve çok uzun yıllardır –tufandan beridir- hayattadır. Gece gündüz durmadan dinlenmeden dere tepe düz giden Gılgamış, Utna-piştim’den ölümsüzlüğün sırrını ister. Utna-piştim Gılgamış’a uzun uzun yıllar önce (belki 1000 yıl gibi bir süre) dünya üzerinde meydana gelen tufanı tüm detaylarıyla anlatır (bildiğiniz Nuh Tufanı). Onu sabırlar dinleyen Gılgamış, isteğinde ısrarcı olur:

“Bana yardım et nereye gideyim?
Bütün üyelerimi kötü ruhlar kuşattı.
Yatak odamda bekliyor ölüm. Nereye baksam ölüm.”

Utna-piştim Gılgamış’a merhamet eder ve ölümsüzlük otunu nerede bulabileceğini söyler. Gılgamış otu bulunca hemen yemek yerine Uruk’a götürüp sevdikleriyle de paylaşmak ister. Ancak suda yıkanırken yılanın biri otu yer ve kaçar. Uruk’a eli boş dönen Gılgamış, şehrinin güzelliğini görüp onu över ve bu destan da burada biter (belki de burada Gılgamış gerçek ölümsüzlüğün geride bir nam ve eser bırakmak olduğunu anlamıştır kim bilir). Destanın sonunda bazı eklemeler var, Engidu’nun yer altından Gılgamış ile iletişimi ve gördüklerini anlattığı bir bölüm. Ancak bu konuda ben de Prof. Dr. Landsberger ile hemfikirim. Bu kısımlar destanın başka dillere çevirisi sırasında eklenmiş olabilir.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları – J. W. Goethe

Bu kitap okumak istediğim kitaplar listesinde yıllarca bekledi. Bu hafta beni harekete geçiren olay, geçen hafta paylaştığım kitapta (Anna Karenina) Vronski’nin annesinin onun Anna aşkı için “Bu normal bir sevgi değil, Werthervari bir aşk.” sözü oldu. Nasılmış şu Werthervari aşk? Aşka düşmüş genç insanları intihara sürükleyen şu kitabın sırrı neymiş bir de ben bakayım dedim.

Başlarken kitabın içine girmekte biraz zorlandım diyebilirim. Werther’in gereksiz şairane tasvirlerini (çok duygusal bir çocuk) biraz sıkıcı buldum ve en başta ne nerede anlamakta zorlandım. Belki de bunun sebebi kitaptaki mektupların 1771 - 74 yıllarında yazılmış olmasıdır. İlerledikçe sevmeye başladım ve bir süre sonra Werther’in sevdiği kadın Lotte (bu kadının ilginç bir cazibesi var sanırım, çünkü ikisini tanıştırmadan önce Werther’e, “dikkat et âşık olma” uyarısı yaptılar) ile tanıştık. Werther bu genç kadının uzaklardaki –mükemmel diye tabir edilen dünya iyisi- nişanlısı gelene kadar onunla gezerek,  sohbet ederek mutlu oluyordu ve sanırım artık onsuz yapamayacağını düşünüyordu. Mükemmel nişanlı Albert döndüğünde Werther’in tabiri caizse sakinliği beni şaşırttı aslında, hatta Albert’le arkadaş oldular ve iyi de anlaştılar. Nasıl yani?
Ancak tahmin edileceği üzere bir süre sonra bu durum Werther için dayanılmaz bir hal alır. Lotte’yi unutmak için yaşadığı yeri terk edip yeni bir hayat kurmaya çalışır fakat koşullar onu tekrar muhteşem manzarası olan bu kırsal yerleşime geri getirir (Werther bu yeri öyle güzel tasvir eder ki hayal etmemek imkânsız. Hayatın başında bir hukukçu olan Werther’in aynı zamanda ressam olması aramızda bir bağ oluşturdu). Werther’in Lotte’yi sık sık ziyaret etmesi artık Albert’i de huzursuz etmeye başlar. Bu huzursuzluğu hisseden Lotte Werther’e kendisini ziyaret etmemesini ve artık görüşmemeleri gerektiğini söylemek zorunda kalınca Werther, onu göremezse artık hayatının bir anlamı olmayacağına kanaat getirip cüretkar bir karar alır.

Goethe yarattığı karakterin hakkını vermiş gerçekten. Sanatsal yönü kuvvetli olan Werther doğayı da bir sanatçı gibi görmektedir ve iflah olmaz bir romantiktir. Yazdığı mektuplar (günce gibi düşünebiliriz bu mektupları ya da aslında hiç kimseye gönderilmeyen mektuplar gibi) ve tasvirler gerçekten bir ressam gözüyle anlatılmıştır. Goethe bu romanı yazdığında Werther gibi çok gençmiş ve denir ki nişanlı bir bayana duyduğu karşılıksız aşk ve bir arkadaşının aşkı uğruna intihar etmesi bu romana ilham olmuş. Kitap basıldığında tüm Almanya’da çok beğenilmiş, Werther’i kendine örnek alan Alman gençleri aşkları uğruna intihar etmişler, onun kitapta anlatılan kıyafetlerini taklit etmişler (Ne insanlar var J). Her neyse, biraz karamsar da olsa okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum, sağlıcakla.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Anna Karenina - Levi Tolstoy

Tolstoy’un en çok beğendiğim klasiğidir Anna Karenina. Bu kadar geç okumuş olmam da benim bir kaybımdır. Bu kitabı yıllarca okuyamamamın sebebi hikayesini lise yıllarımdan biliyor olmamdı. Bir gün değerli bir arkadaşım başka bir kitap için “Sana kitabın sonunu söylerim” esprime “İstersen söyle, sonunu bilmek mühim değil, önemli olan süreçtir” demişti. Benim  söz benim ufkumu açtı. Açık ufkumla ilk okuduğum kitap Anna Karenina oldu. Normal şartlarda haftada bir kitap okurum ancak bu kitabı yirmi günde bitirdim (sebebi: 900 sayfa J ).

Sevgili Anna 19. Yüzyıl Rusya’sında yaşayan aristokrat bir ailenin güzel mi güzel kızıdır. O dönemin aile gelenekleri (muhtemelen yüksek sosyeteye mensup ailelerde böyleydi) kızların ailenin uygun bulduğu damat adaylarıyla evlenmelerini gerektirmektedir. Ancak bu durumda her zaman mutlu evlilikler yaşanamamaktadır elbette. Anna’da veya onun erkek kardeşi Stephan Arkadyeviç’te olduğu gibi. Anna yakışıklı ve genç subay Kont Vronski ile karşılaşmasaydı veya Kont kendisine âşık olup peşine düşmeseydi, belki mutsuz evliliğinin farkına varamayacaktı. Sekiz yaşındaki dünyalar sevimlisi biricik oğluyla mutlu bir hayatı olduğunu bile düşünecekti. Ancak aşkın yakıcılığı Anna’yı da sarınca artık geri dönülemez bir yola girmiş olduğu farkeden Anna uzun süre aşkı ve ailesi arasında bocaladıktan sonra kitabın içinde geçtiği zamanın toplumsal değerlerine ters düşecek ve kendisini mensup olduğu yüksek sosyete içinde küçük düşürecek bir kararla aşkını tercih edecekti. Aslında Vronski’nin bebeğini doğurduktan sonra –ki o zaman öleceğine inanmıştı ve bu inançla neredeyse ölüyordu- yaşadığı vicdan azabıyla eşinden af dilemiş ve bir süre daha devam etmeye çalışmıştı ancak sonuç olarak Anna onunla mutlu değildi. Vronski için eşini ve oğlunu terk edince beraber bütün Avrupa’yı gezip yeniden Rusya’ya döndüklerinde gördüler ki artık yüksek sosyetenin onlara bakışı pek hoş değildi bu durum hayatlarını sıkıcı hale getiriyordu. Çünkü kitaptan anlaşıldığı kadarıyla yüksek sosyetenin vazgeçilmez eğlenceleri vardı: konserler, opera, tiyatro, balolar ve kabul günleri… Takdir edersiniz ki Anna ve Vronski artık bu eğlencelere katılamıyorlardı ve artık misafirleri de pek olmuyordu. Bu durum ilişkilerinde yıpranmaya ve özellikle Anna’yı etkisi altına alacak psikolojik sorunlara sebep olacaktı. Anna günden güne bozulan psikolojisiyle verdiği kararı gözden geçirecek ve daha da saçma kararlar alacaktı.

Ne kadar doğru yaptı bilemeyiz elbette, o kısmı okuyucunun takdirine kalmıştır. Ancak bu kitapta oldukça başarılı psikolojik çözümlemeler gözlemleyebilir, 19. Yüzyıl Rusya’sının soylularının günlük hayatı, yeri geldiğinde yemek ve giyinme kültürleri, döneme has sosyal aktiviteleri, sorunları – aslında Bolşevik ihtilaline giden yolda yaşanılan zorlukların izlerini ve gün gün fakirleşen zengin kesimin sıkıntılarını – hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Dönemin yüksek sosyetesi, gözlemlerime göre çok iyi derecede Fransızca bilen, çocuklarını mutlaka İngiliz veya Fransız dadılarla yetiştiren, bir araya geldiklerinde politika veya sanat gibi entelektüel konularda konuşan kişiler olarak anlatılmış – ki mektupları ve birbirlerine hitapları bile çok kibar - (Belki de Tolstoy olanı değil olması gerekeni yazmıştır J ). Tolstoy ana karakterlerden ziyade diğer karakterleri ve onların hayatlarını da detaylı anlatmayı tercih etmiştir (ki aslında Anna ve Vronski’nin hikâyesi 200 sayfayı geçmezdi). Anna’nın erkek kardeşi Stephan, onun Doli ile artık monotonlaşmış evliliği (ve altı çocukları), Doli’nin kız kardeşi Kiti ve onun toprak ağası Levin ile evliliği (köylülerin yaşamını ve soylu-köylü ilişkisini az da olsa burada anlatılanlardan anlayabiliyoruz), Levin’in erkek kardeşleri ile ilişkisi vb. Ancak onların hayatları da ilginç. Tahminimce sıkılmadan okunabilecek birkaç klasikten biridir. Okumaya fırsatı olmamış herkese tavsiye ederim.