16 Şubat 2017 Perşembe

Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

Bu kitabı 2006 yılında okumuştum, çok beğendiğimi anımsıyorum. Hatta Cengiz Aytmatov'a olan sevgim bu kitap ile başladı. Kitaplıkta kitap elime geçince tekrar okumak istedim, daha önce bu kadar naif ve hüzünlü bir kitap daha okumadım sanırım. Kırgız yazarın elli yıl önce basılmış bu kısa romanında (ya da uzun öykü de denilebilir) Issık Gölü civarında neredeyse sefalet içinde yaşayan bir çocuğun gözünden dönemim rejimine bir eleştiri yapılmaktadır.  Anne ve babası tarafından terk edilen ve dedesi ile neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez ve yalnızca birkaç evin bulunduğu bir orman kıyısında yaşayan çocuğun algıladığı kocaman bir dünyası vardır. Dedesi Mümin, Büke hala, halasının eşi Urazkul ve birkaç komşunun yaşadığı küçücük yerde ne huzur ne de refah vardır, ancak çocuğun zihninde dedesinin anlattığı masal ve efsanelerle zenginleşen hayalleri vardır.  En büyüğü "beyaz gemi"si ile ilgili olandır. Babasının arada sırada Issık Gölü üzerinde uzaktan gördüğü beyaz gemide çalıştığına ve bir gün balık olup bu gemiye yüzerek babasına kavuşacağına inanmaktadır. Hayallerin güzelliği karşısında bir de gerçeklerin acımasızlığı vardır. Dedesi Mümin iyi bir adam olsa da, kimsesiz bir çocuğun hayallerini koruyacak kadar güçlü bir adam değildir. Gelenekçi bir adam olan dedesinin anlattığı masallara yürekten inanan çocuğun yozlaşmış dünyanın gerçekleriyle yüzleşmesi bir çocuğun kaldırabileceğinden daha ağır olacaktır.

Cengiz Aytmatov kitaplarında sevdiğim özellik yazarın eleştirilerini kitabın kurgusu üzerinden çok ince bir şekilde veriyor olması. Kitaplarında sık sık ait olduğu coğrafyada yaşayan insanların kültürel ve tarihi zenginliklerini, efsanelerini ve masallarını anlatan Aytmatov, Sovyet rejimine de mesafeli olduğunu saklamadan söylemeyi tercih ediyor. Bu eserinde de gelenekçilik ile Sovyet rejiminin meydana getirdiği yozlaşmışlığı kişiler üzerinden anlatırken yeni nesillerin kendi geçmişlerini ve atalarını unutmaması gerektiğini vurguluyor. Aytmatov buna bir açıklama kendisi de getiriyor zaten: "Her yazar bir milletin çocuğudur..."

"Beyaz gemi gittikçe uzaklaşıyordu, dürbünle de bakılsa, artık bacaları seçilemiyordu. Biraz sonra gözden kaybolacak. Çocuk, babasının gemisiyle yaptığı hayali gezi sonunda artık bir yere varmalıydı. Masal da bitmeliydi. Buraya kadar her şey güzeldi ama bu masalın sonu nasıl olacaktı? Nasıl balık haline geldiğini, derede nasıl yüzdüğünü, nereden nasıl göle geçtiğini, beyaz gemiyi nasıl bulduğunu ve babasıyla nasıl buluştuğunu düşünmek kolaydı."

14 Şubat 2017 Salı

Mihail - Panait Istrati

Panait Istrati'yi yeni keşfettim, ilk okuduğum kitabını geçtiğimiz aylarda paylaşmıştım. Balkanların Maksim Gorki'sini çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Mihail de kendisinin en sevilen eserlerinden birisidir.

9 Şubat 2017 Perşembe

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

Bugün itibariyle gündemde olmasa da, geçtiğimiz aylarda Türkiye'de tartışılan bir konuya yaklaşık iki yüz yıl önce yapılmış ince bir eleştiri sunuyor Victor Hugo. Kitabın 1829 yılında yazıldığını göz önüne aldığımızda, Fransız toplumunun ideolojik ve siyasal anlamda bizden ne kadar ilerde olduğu anlaşılacaktır (ya da başarılı aydınlar yetiştirdiğinin). Tabi Victor Hugo bu kitabı ilk yayınladığında toplumun bir kesiminin muhalefetiyle karşılaşmış, bu durumu da kitabın yeni baskılarına eklediği önsöz ve trajedi ile eleştirmiştir. Victor Hugo'nun ölümsüz eserlerin birisi olarak kabul edilen roman bir çırpıda okunan yalın bir eserdir. Birinci tekil ağızdan yazılan ilk kitaplardan birisi olan Bir İdam Mahkumunun Son Günü'de konunun tamamı bir suçlunun işlediği bir suç yüzünden idam cezasına çarptırıldıktan sonra cezanın infazına kadar geçen sürede hissettikleri üzerine kuruludur.  İdam cezasına çarptırılan adamın kendi bakış açısından hezeyanlarının anlatıldığı eserde kahramanın adı okuyucuya açıklanmamaktadır. Kitap, öleceği günü bilerek yaşamak ne demektir, geride bıraktıklarının ne halde olacaklarını tahmin etmek, imkansız da olsa bir mucize beklemek ve en küçük bir ümide bile tutunmak ne demektir iliklerinize kadar hissettirmektedir. İdamı izlemeye gelen halkın da bu olaya sanki eğlenceli bir tiyatro varmış gibi ilgi göstermeleri de ayrı bir farkındalık olarak sunulmuştur. Victor Hugo'nun bu sahneyi bizzat yaşadığı başka bir idam cezasında yaşadıklarından esinlenerek anlattığı iddia edilmektedir, ancak halkın bu aymazlığı hepinize tanıdık gelmiyor mu?

Victor Hugo eserde suçun ne olduğunun üzerinde durmuyor, zira verdiği mesaj çok açık: Suçun ne önemi var? İdam cezasının trajik ve saçma yönlerini eleştiren yazar hiçbir suçun cezasının "giyotin" olmaması gerektiğini yaşama hakkı çerçevesinde anlatmaya çalışmış. Peki roman bir bahtsızın son sözleri mi yoksa bu talihsiz insanlar karşılaşan bir filozofun idam düşüncesinden kurtulma yolu mu? İşte Victor Hugo bunu cevaplamadan bu kararı okuyucuya bırakmış. Başarılı bir iç monolog örneği sunan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Eskiden haftaların yıllar gibi geçtiğini hissettiğim için böyle diyorum, diğerleri gibi sıradan bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın ayrı bir düşüncesi vardı; genç ve girişken zihnim beni eğlendirmek için bitmek tükenmek bilmeyen fantezilerini peş peşe, düzensizce önüme yuvarlamaktan keyif alır, hayatın o kaba ve ince kumaşını işlemelerle süslerdi.... Hayal gücüm hep bir şenliğin coşkusu içindeydi; istediğimi düşünebilmekte özgürdüm. Şimdi tutsağım....Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var: Ölüm cezası!"