27 Ocak 2014 Pazartesi

Yokyer (Neverwhere) - Neil Gaiman

İşte bu bir acayip hayal gücü! Her ne kadar Londra'nın kanalizasyonlarında, yaşayanların tesadüfen hayatta kaldığı ve  koşulların biraz ürkütücü olduğu bir yerde geçse de okurken hiç rahatsızlık hissetmedim. Öyle ki, yer altının (yani Yokyer'in) en acımasız ve işkenceci katilleri bile espriliydi (İngilizler buna "sense of humour" der) :). Daha önce de bahsettiğim gibi, fantastik edebiyatı ve fantastik ögelerin işlendiği kitapları çok severim. Ancak bu "Yokyer" bildiğimiz fantastik ögelerin dışına çıkarak bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor: Fark edilmeyenler! Kitapta yer üstünde yaşayan kişilerin hiç fark etmediği veya birkaç saniye içinde yok saydıkları yer altı toplumu ("Aşağı Taraf)" ve bir tesadüf eseri aralarına düşen Richard Mayhew'in trajikomik hikayesi anlatılmaktadır. Richard aslında işinde başarılı, güzel bir nişanlısı ve özenilecek bir düzeni olan biriydi, ta ki nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken yerde kanlar içinde bir kız görünceye kadar. İşte bu noktada, durup düşünmek gerekiyor. Önemli bir yemeğe gidiyorsunuz ve yerdeki kanlar içindeki kızı kucaklayıp evinize götürür müsünüz? (Eğer bu hareket size düzeninizi ve nişanlınızı kaybettirecekse). Eminim bazılarımız polis veya ambulansı aramakla yetiniriz tabi ki yanından bakmadan geçecek bir grubun olduğunu da itiraf etmemiz lazım (Özellikle Londra'da). Peki Richard neden yardım etmeyi bu denli abarttı? İşte bu hareket bazen neden yaptığımızı anlamadığımız ama içimizden bir sesin bunu yapmamızı söylediği bir hareket galiba. Richard'ın yardım ettiği yaralı kız yer altı dünyasının kapı açma ustası olarak bilinen bir ailesine mensuptur (Leydi Door) ve peşinde tehlikeli kişiler vardır. Sevgili Richard'ın başına gelenler bununla kalsa keşke! Bir sabah uyanır ve kendisini Aşağı Taraf'ın bir mensubu olarak bulur, kimse kendisini tanımamaktadır ve yer üstündeki dünyadan tamamen silinmiştir. Ayrıca yer altı dünyası da pek öyle tekin bir yer değildir hani, Richard bu dünyada hayatta kalmayı başarabilecek midir?

Kitap okumaya alıştığım fantastik eserlerden oldukça farklıydı. Hatta Gaiman nasıl olur da iki eserinde bu kadar değişik bakış açıları kullanır diye de düşünmedim değil. Sonuç itibariyle kendisine olan ilgim arttı ve diğer eserlerini okuyacağım günü de merakla beklemekteyim (Sandman isimli bir fantastik serisi var, bir sonraki hedefim). Kitabı fantastik edebiyat seven herkese tavsiye ederim! Çok farklı bir kurgu ile karşılaşacaksınız (Delicatessen filmini izlemiş miydiniz? Size fikir versin.) Ayrıca kitabın 6 bölümlük bir dizi olarak yayınlanmış olduğunu da belirtmek isterim.

"'Neden gidip de kendini öldürttün, bunu bilmek istiyorum' dedi İhtiyar Bailey.
'Bilgi' diye fısıldadı Marquis. 'Tam ölmek üzere olduğunda insanlar sana çok daha fazla şey anlatır. Öldüğünde de etrafında konuşurlar.'" 

22 Ocak 2014 Çarşamba

Midak Sokağı - Necib Mahfuz

İşte bu kitap iyi bir yazar nasıl olurun güzel bir örneğiydi! Bildiğiniz üzere Necib Mahfuz 1988 yılına ait Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Mısırlı bir yazar. Ortadoğu'da pek çok kaliteli insanın başına geldiği gibi, yazarımızın da kitapları bir dönem Mısır'da yasaklanmış ve adına ölüm fetvası bile yayınlanmış. Neyse ki, Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bu yasak kaldırılmış ancak hala Mısırlıların Necib Mahfuz kitapları okuyup okumadıkları konusunda merakım söz konusu (pek okunduğunu sanmıyorum niyeyse). Nobel Edebiyat ödüllerinde gelenek olduğu üzere, Necib Mahfuz da kitabında hayatını geçirdiği Mısır'ı, Kahire'yi ve başkentte modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan insanları Midak Sokağı gözleminden yola çıkarak anlatmaktadır. Duyduğum kadarıyla, diğer kitaplarında da aynı temayı işlemiş. Bu durum beni şaşırtmadı zira "gelenek olduğu üzere" Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar hep aynı temayı kullanırlar :). Necib Mahfuz'u tekrar okuma fırsatım olur mu yakın zamanda bilmiyorum ancak bir sonraki okuyacağım kitabı şimdiden merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle şu açıklamasından sonra: "Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirirdim."

Gelelim hikayeye, aslında Midak Sokağında yaşayan insanları (esnaf ve sakinler) anlatsa da, hikayenin temelinde hırslı ve güzel bir genç kız var: Hamide. Hamide ve çevresindeki insanlar: dilenmek isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, Hamide'ye aşık olan genç berber Abbas, zengin şirket sahibi Elvan Salim, kahveci Kirşa, Hamide'nin çöpçatan annesi Ümmü Hamide ve diğerleri arasında akıp giden bir hayat. Daha fazlasını bahsetmeye gerek olmadığı kanaatineyim.

Yazara ve hikayeye lafımız yok ancak şu kitabın arkasına kim (---- spolier alert ----) "para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide" diye yazdı, onu sorgularım. Bu olay hikayede büyük heyecanlar yaratacak ve merak uyandıracak bir olayken, bunu daha kitabı okumaya başlamadan öğrenmemizi sağlayan sevgili editöre (artık yazan her kimse) teşekkürlerimi iletirim. Sana da okuduğun kitabın kilit noktasını hep birileri söylesin, hoş oluyor.

"Midak Sokağı'nda hayat çevresindeki faaliyetten neredeyse tamamıyla yalıtılmış bir şekilde sürer, kendine özgü, özel bir hayattır. Özde ve temelde hayatın bütünüyle birleşit kökleri, ama aynı zamanda sokak artık geçmişte kalmış bir dünyanın bazı sırlarını da barındırır."

16 Ocak 2014 Perşembe

Yıldız Tozu - Neil Gaiman

Okuma şenliği kapsamında sinemaya uyarlanmış bir kitap kategorisinde Hobbit'i okuyacaktım ancak bu kitap bana değer verdiğim biri tarafından armağan edilince hemen öncelik verdim. Bu arada küçük armağanlar almayı severim ancak anımsatacak bir şey katılması çok daha hoşuma gider (içine bir not bırakılması, altına tarih yazılması, bir zamanlar olduğu gibi gagasını sevdiğin bir arkadaşının kırdığı bir oyuncak kuş, ya da üstüne çok sevdiği kırmızı rujuyla öperek imza atmış olan bir arkadaşın armağanı - her ne olursa). Konuyu dağıtmadan, zaten fantastik hikayeleri çok severim. Yıldız Tozu'nu yıllar önce Almanya'dayken izlemiştim fakat aradan üç-dört yıl geçtiği için detayları pek anımsamıyordum. Bu nedenle kitap hiçbir zevkini kaybetmedi. Neler yaşanıyor? Uzak uzak diyarlarda bir Duvar Köyü var ve çevresindeki duvarda bu köyü Perili Ülke ile bağlayan bir delik bir de köyden kimse Perili Ülkeye geçmesin diye burada yedi yirmi dört bekleyen bekçiler. Her dokuz yılda bu duvarın diğer tarafında bir panayır yapılmakta ve bu panayırda tuhaf, eğlenceli, büyülü pek çok olay yaşanmaktadır. İşte kahramanımız bu büyülü dünyada bir şekilde var olmuş ve bebekken Duvar Köyüne bırakılmış ateşli bir genç: Tristran Thorn. Dünyanın en güzel kızı olduğuna inandığı Victoria Forester'in elini ve kalbini kazanabilmek için ona bir söz verir: O gece Perili Ülkeye düşen yıldızı bulup ona getirmek. Bir şekilde duvarın diğer tarafına geçmeyi başaran Tristran'ı burada gizemli olaylar beklemektedir elbette. Ancak olayı dramatikleştiren durum; zavallı yıldızın peşinde başkaları da vardır.

Gökten düşen bir yıldızın Perili Ülkede genç ve hoş bir hanım şeklinde vücut bulması yaratıcı bir düşünce olmasa da çok mantıklı :). Tam tersi de olsa keşke, dünyada belirli bir misyonu tamamlayınca genç hanımlar da gökyüzüne yükselse ve bir yıldız olsa. Oradan nasıl görünür acaba yeryüzü? Hırçın güzel yıldızımızın bahsettiği gibi, dünya yukarıdan bakılınca zarif ve dost canlısı, ferah  bir yer mi? Yoksa negatif enerjilerin toplanıp yayıldığı mavi bir panorama mı? Peki benim son zamanlarda anlam yüklenmiş yıldızları takıntı yapmam ne olacak? :)

"Yıldızlara dikti gözlerini ve o anda heybetli ve zarif, sonsuzca karmaşık bir dansı gerçekleştiren dansçılar gibi göründüler ona. Yıldızların yüzlerini görebildiğini hayal etti; solgundular ve tatlı tatlı gülümsüyorlardı, sanki altlarında, dünyanın yüzeyindeki insanların itişip kakışmalarını ve hazzını ve de acısını izleyerek öylesine çok zaman geçirmişler de bir diğer küçük insanoğlunun her birimizin yaptığı üzere kendisinin dünyanın merkezi olduğunu sandığı her defada gülmekten kendilerini alamazlarmış gibi."

13 Ocak 2014 Pazartesi

Küçük Prens - Antoine De Saint-Exupéry

Yok, bu kitaptan aldığım hazzı o kadar az kitaptan aldım ki hayatımda (Belki Şeker Portakalı veya Parfümün Dansı veya Simyacı). Bu kitap muhteşem, gerçekten öyle! Her okuduğumda yeni bir şey keşfediyorum, her okuduğumda yeni bir tat alıyorum. Cumartesi günü çantamda iki kitap vardı (resim kursundan sonra arkadaşlarla Jolly Joker'e gidecektik, onları beklerken okumak için). Neden bu kitaplardan birisi Küçük Prens'ti? İnanın hiçbir fikrim yok :). Ama bu işin üzerine çok düşünmek istemiyorum ve şu an sadece arkadaşlarımı beklerken bu kitabı okuyup bitirecek kadar vaktimin olmasına memnunum! Hikayeyi ana olaylarıyla hepimiz biliyoruz zaten: Kitapta Sahra Çölüne düşen bir pilotun burada altın saçlı küçük bir çocukla karşılaşması ve uçağını tamir edip geri dönene kadar bu çocukla yaptığı sohbet anlatılmaktadır. Küçük Pren'sin olayları en basit haliyle çocukça kavrayışı ve yaptığı galaksiler arası yolculukta öğrendikleri biz büyüklerin ne kadar aptal olduklarını ortaya çıkarmaktadır: Büyükler hiçbir şeyi asla kendi başlarına anlayamıyorlar; onlara her şeyi açıklayıp durmaksa, çocuklar için gerçekten çok yorucu...

Peki bu kendi kendinin prensi Küçük Prens'in derdi neydi kocaman yüreğiyle minicik gezegeninden kaçıp gezegen gezegen dolaşarak dünyaya, Büyük Sahra'nın tam ortasına geldi? Öncelikle belli ki kendi gezegeninde kafasını karıştıran bir şey vardı: Bir gün günbatımını tam kırk dört kez izledim! ...Biliyor musun.. İnsan günbatımlarını çok kederliyken seviyor..." Aslında aşıktı prensimiz. Çiçek olarak seslendiği (gezegeninde bir tanecik olan) ama aslında Dünya'ya geldiğinde binlercesiyle karşılaştığı bir Gül'e aşıktı. Ama bu çiçek kafasını karıştırmıştı ve o nedenle gezegeninden kaçarcasına uzaklaşmıştı: O zamanlar ne anlayışsızmışım! Onu davranışlarıyla değerlendirmeliymişim, dedikleriyle değil. Benim için kokuyor, benim için parlıyordu. Ondan kaçmamalıydım. Onun gülünç numaralarının ardındaki sevecenliği anlamalıydım. Çiçeklerin bir anları bir anlarına uymuyor. Bense onu sevmeyi bilemeyecek kadar gençtim o zaman." Ah Prens'im, sen ağlama ben ağlarım ikimizin yerine diyorum sana! Artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin. Artık mutlu olmaya bak.

Neler öğrendi bu astral yolculukta bu kendi kendinin prensi? Bir kralla, bir kibirliyle, bir ayyaş, bir iş adamı, bir fenerci, bir coğrafyacıyla karşılaştı ve insanların kötü özelliklerini bu insanlarda gördü: aç gözlülük, hırs, kuralcılık, şüphecilik, kendi kendiyle çelişme... Sonra bu yolculuktan nefret etmesine sebep olacak ve asıl mutluluğun kendi gezegeninde ve oradaki küçücük dünyasındaki huzurda olduğunu anlayacağı bir yere ulaştı: Dünya denen gezegen. "Ne tuhaf bir gezegen bu! diye düşündü... Kupkuru, sipsivri ve çok tuzlu. İnsanlarda da hayalgücü diye bir şey yok. Ne söylense tekrar ediyorlar...Halbuki, gezegenimde bir çiçeğim vardı. Her zaman söze o başlardı...." Yine mi o çiçek? Bak kıskanıyorum onu :). Prensim, nedir senin çiçeğini Dünya'daki binlerce gülden farklı kılan? "Elbette, yoldan geçen sıradan biri gülümü gördüğünde, size benzediğini sanacaktır. Ama, o tek başına hepinizden daha önemli, çünkü, benim suladığım gül o. Çünkü üzerini cam fanusla örttüğüm o....Çünkü sızlanmalarına, böbürlenmelerine, hatta suskunluklarına kulak kesildiğim de o. Çünkü o benim Gülüm!" Tatlım, bu işin sırrı çok basit: En iyi yüreğiyle görür insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez! Dünyadan bakınca yıldızlar bir farklı mı göründü Prens'ime? Yıldızlar gözlerden uzak bir çiçek sayesinde güzeller: "Kendi kendime sorarım hep, dedi, Günün birinde herkes kendi yıldızını bulabilsin diye mi parlaktır yıldızlar? Bak benim gezegenime. Tam üstümüzde. Ama öyle uzaklarda ki!" O yıldızlardan birinde ben yaşıyor, ben gülüyor olacağım...İşte bu yüzden, geceleri gökyüzüne baktığın zaman, bütün yıldızlar gülüyor gibi gelecek sana. Yalnız senin gülmeyi bilen yıldızların olacak. Tatlım, günün birinde üzüntün geçince (bil ki üzüntüler günün birinde mutlaka geçer) beni tanımış olduğuna sevineceksin.

Şu dünyada keşke tanışıp kendileriyle birkaç cümle konuşabilsem dediğim bazı insanlar oldu (bir kısmıyla tanışıp konuşabildim). Yazarımız Antoine'de bunlardan birisi ancak kendisi bu dünyadan Küçük Prens'in gezegenine 1944 yılında gitmiş olduğu için böyle bir şansım hiç olmayacak. Sevgili Kırgız yazarım Cengiz Aytmatov'u da göremeyecek olmak şu an aklıma gelmeseydi, iyiydi!

Peki bu olayların tümü aslında çölün ortasında 8 gün geçiren pilotun o ıssızlıkta hem sıcağın hem de susuzluğun etkisiyle gördüğü halüsinasyonlarsa? Sevgili Küçük Prens'im aslında yoksa ve asteroid B612 diye bir gezegen yoksa o sonsuz galakside?  O zaman nasıl seyrederiz yıldızları? Bu işte büyük bir gizem var. Tıpkı benim için olduğu gibi, Küçük Prens'i seven sizler için de, bir yerlerde hiç görmemiş olduğunuz bir koyun, bir gülü yemişse ya da yememişse, hiçbir şey eskisi gibi olmaz... Gökyüzüne bir bakın. Sonra da kendi kendinize sorun... Göreceksiniz, her şey nasıl da değişecek... Son üç gündür hayatıma giren yıldızlar bana "kendi kendimin yıldızı" olduğumu bir kere daha anımsattı :). (İnsan doksan sayfalık kitap için sayfalarca yazabilir mi? Evet, kendimi devam etmemek için çok zor tuttuğumu size belirtmek isterim, sevgilerimle!)

"'O halde, kendi kendini yargılarsın sen de' diye yanıt verdi kral. 'En zoru budur. Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir."

10 Ocak 2014 Cuma

Sonunda Ölüm Geldi - Agatha Christie

Kış okuma şenliği kapsamında Altın Kitaplar'dan yayınlanan bir kitabı okumak gerekiyordu. Agatha Christie'yi yıllardır okumadığımı fark edince seçimimi bu yönde kullandım :). Bu kitabı tercih etme sebebim eski Mısır'da geçiyor olmasıydı. Konusunda uzman bir dedektif yoksa eğer olaylar nasıl çözülecek diye merak ettim. Ancak şunu de fark ettim ki -öğrendiğim birkaç mitolojik bilgi bir yana- Agatha Christie'nin okuduğum diğer kitaplarını bu kitabından daha çok sevdim. Olaylar milattan önce 2000 yıllarında Mısır'da Nil Nehri'nin batısında yer alan bir kentte geçmektedir. Neredeyse kendi halinde yaşayan Ka Rahibi İmhotep (Ölenlerin mezarlarından sorumlu olan rahipler, zenginler ve toplum içinde ayrıcalığa sahipler) iş amaçlı kuzeye gittiği bir gezi sonrasında yanında genç ve güzel bir kızla gelir: Nofret. Bu durum evde beraber yaşadığı annesinin (romandaki en bilge karakter), ikisi evli ve çocuklu olan üç oğlunun (ve onların eşlerinin) pek hoşuna gitmez. Ne de olsa, oğullar babalarının kendilerini bir birey saymasını umarak ölümünden sonra onun yerine geçmek istemektedirler. Eve yıllardır hizmet eden yaşlı ve kötü kalpli Henet'in ortalığı karıştırması da eklenince evde olaylar çığırından çıkar. Olaylara temkinli yaklaşan tek kişi İmhotep'in sağ kolu ve sekreteri Hori'dir (ki her şeyi çözecek olan da odur). Bir de iyi kalpli Renisenb'i unutmamak gerekir (İmhotep'in kızı ve kocasının ölümünden sonra baba evine geri dönüyor). İmhotep'in tekrar iş için kuzeye gitmesiyle gizemli olaylar baş gösterir. Önce güzel Nofret'in ölü bedeni anıt mezara çıkan patikanın dibinde bulunur. Olay önce kaza olarak aksettirilip üstü kapatılmak istense de, İmhotep'in eve dönmesiyle, cinayetlerin burada son bulmayacağı ortaya çıkar. Ancak Nofret de öldüğüne göre, kim, neyin peşindedir?

 Kitap yine bir Agatha Christie klasiği: ya aşk ya da maddiyat için işlenen cinayetler... Zaten sahip olduğumuz en kuvvetli duygular da aşk ve nefret olduğuna göre, abartacağımız herhangi bir davranışın sebebinin bunlara dayanması mantıksız değil. Bir şey dikkatimizi çekmiştir umarım: aradan 4000 yıl da geçse, bu duyguların insanları ele geçirme şekli yine aynı. Milattan önce 2000 yıllarındaki insan ilişkileriyle günümüz insan ilişkileri arasında neredeyse bir fark yok. Ama bu kitapla yeni bir şey öğrendim. Agatha Christie'nin eşinin arkeolog olduğunu ve Ortadoğu'daki pek çok kazıya onunla beraber katıldığını. Bu bana daha önce öğrendiğim başka bir bilgiyi anımsattı.

"..Senin kafan ... ailenin diğer bireylerinden çok farklı çalışıyor. Onlar gibi daracık duvarların arasına kapanıp kalmamış. Senin kafan da benimki gibi çalışıyor, sonsuza dek akıp gidecek şu Nil'e bakıyor, değişen dünyayı, değişen fikirleri görüyor. Cesur ve görüş sahibi olanlar için her şeyin mümkün olduğu bir dünyayı... Yaşamına nasıl yön verebileceğini sana ben söyleyemem ... Çünkü bu senin yaşamın!"

9 Ocak 2014 Perşembe

Cemal Süreya ("Bizim İkinci Yenicilerden")

Bugün Cemal Süreya'nın ölüm yıl dönümü olduğunu öğrendim. Aslında sevdiğim şair/yazarların ölüm yıl dönümlerini takip etmiyorum ancak sosyal medya sağ olsun :). Bir şekilde öğreniyoruz. Cemal Süreya'nın yeri bende ayrı olduğu için ölüm yıl dönümünde ben de yazmak istedim. Herkes gibi adını bir şekilde duysak da, muhtemelen hakkında en çok bilgiyi lisede öğrendik (edebiyat dersleri). Cumhuriyet Dönemi şairlerinden ve ikinci yenici akımında etkilenen şairlerden olduğunu biliyoruz. Ancak benim Cemal Süreya'da en çok dikkatimi çeken, kendine özgü şaşırtıcı söyleyiş biçimiydi. Zaten değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş amacında olan ikinci yenici akımının da öncüsüdür kendisi. Bu anlatım benim gözümde şiiri soyutlaştırarak bir resim özelliği kazandırıyor, belki de bu yüzden Cemal Süreya bu kadar ilgimi çeken şairlerden. Cemal Süreya şiirleriyle resim yapıyor. Şöyle ki, ilk okuduğum şiiri adından dolayı olsa gerek "Üvercinka" dır. O zamanlar böyle bir kelimenin var olup olmadığını araştırdığımı anımsıyorum. Elbette ki böyle bir kelime yok, ancak bu kelimenin sende çağrıştırdığı bir anlam var. Üvercinka denildiğinde aklımıza ilk gelen? Benim o zamanlar "Güvercin" gelmişti, hala öyle. Ve bu şekilde Cemal Süreya'nın çağrışımlarla anlamsız bir kelimeden aklımızda bir imge yarattığını fark ettim. Bu kelimelerle resim yapmak değil de nedir? Ve bir daha Cemal Süreya hayatımdan çıkmadı :).

Bugünün anısına Cemal Süreya'nın ölüm için yazdığı bir şiiri tekrar okuyalım:

"Ölüyorum tanrım / Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum tanrım
Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir
Üstü kalsın..."

Bu noktada bir diğer ikinci yenici olan Ülkü Tamer'in Cemal Süreya için yazdığı -adeta bir tablo gibi olan- şiirini de yazmak isterim. Bu şiiri yazmadan önce, Ülkü Tamer'e ilişkin çocukluğumda edindiğim bir izlenimi paylaşayım. Çocukken bir şekilde Ülkü Tamer'in "Alleben Öyküleri" kitabı geçmişti elime (Ben o zamanlar kendisini adından dolayı olsa gerek bayan sanıyordum). Alleben'de yaşayan sıradan insanları anlatan birkaç öykü vardı kitapta. O sıralarda eserin ne kadar iyi olduğunu anlamamış olacağım ki hikayeler pek aklımda kalmamış (tekrar mı okusam?) ancak kitabın kapağını bir türlü unutamıyorum: Genç mi yaşlı mı olduğu anlaşılamayan bir hanımın yağlı boya portresi, saçları gri ama sanki bir genç kız gibi örülmüş, karanlık ama içinde yıldızlar parlayan devasa gözler (var gibi yok gibi sanki sonsuz galaksi gibi)...O kadar uzun zaman geçti ki neler hissettiğimi anımsayamasam da, bu gözleri bir türlü unutamadım. Kimdi acaba o ince yüzlü, iri gözlü, hüzünlü bakışlı narin kız? (Aşık olmuş olabilir miyim :) ? ) Konuyu dağıtmadan, Ülkü Tamer'in şiiri:

Tanrı
Bin birinci gece şariri yarattı,
Bin ikinci gece Cemal'i

Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı.

3 Ocak 2014 Cuma

Ölümüne Sadakat - Nick Hornby

Bu kitaba tamamen tesadüfi bir şekilde başladım diyebilirim. Okumayı öğrendiğim yıl (ki bu 1995 yılı) ilk olarak yayınlanmış bir kitap peşindeydim. Kitaptaki bilgi bombardımanından ara ara sıkılsam da (müzikler, plaklar, kasetler, ses sanatçıları vb) yazarın iyi bir gözlem yapmış olduğunu düşünüyorum (zaten erkekleri anlatan bir erkek yazar) :). Kitabın adına ilişkin eleştirimi daha sonra yapacağım ama şu anda biraz hikayesinden bahsetsem iyi olacak. Kahramanımız Rob işleri bir türlü rast gitmeyen bir plak dükkanı sahibi ve insanları müzik zevklerine göre sınıflandıran biri (Şöyle ki, ben nasıl kkitap okumayan bir insana elimde olmadan anlaşamam gözüyle bakıyorsam, Rob da kendi sevdiği müziklerden hoşlanmayan veya hiçbir şekilde müzik dinlemeyen insanların hiçbir şeyi hak etmeyen insanlar olduğuna inanıyor - biraz uç bir örnek). Rob'un hem sosyal hem de aşk hayatı berbattır. Son sevgilisi Laura da kendisini terk ettiğinde bir durup düşünme ihtiyacı hisseder. Birkaç ay psikopat gibi sevgilisini takip etse de, aslında hataları çok daha geçmişinde yaptığını fark edip kendisine en çok acı çektiren eski sevgililerini arayıp nerede hata yaptığını tespit etmeye karar verir: "Laura, beni gerçekten darmaduman etmek için benimle çok önceden beraber olman gerekirdi." Tabi bu arada kendisini terk eden Laura hayatında yaşanan ani değişikliklerin de etkisiyle yaptıklarını tekrar gözden geçirmeye karar verir: "Canım sevişmek istiyor. Üzüntü ve suçluluk duygusu dışında bir şeyler hissetmek istiyorum. Ya bunu yaparız ya da eve gidip elimi ateşe sokarım. Tabi eğer kolumda sigara söndürmek istemiyorsan?" Tehlikeli, is not it?

Ayrılık sonrası erkekler ne hisseder? Ya da daha doğrusu terk edilme diyelim. Kitabın yazarı bu konuda yeterince açık olduysa, biraz saçma davranıyorlar, evet! Bir kadın nasıl olurdu? O daha da saçmalardı, o kesin."Reddedilmeye dair en kötü şey nedir biliyor musunuz? Kontrolünüzün elinizde olmayışı."

Rob neler yapıyor? Laura'yı düşünürken başka bir şarkıcı hatun Marie LaSalle'ye aşık oluyor: "Böyle şeyler olur. Her türden adamın başına gelir. Ya da özellikle benim başıma gelir. Bazen." Peki, sürekli bir kendini karamsarlığa bırakma sevdası nereden kaynaklanıyor? Laura'nın hayatına giren erkeğin cinsel olarak kendisinden daha iyi olup olmadığını merak etmek nasıl bir marazi merak duygusudur? "Ama seks farklı; halefinizin yatakta sizden daha iyi olduğunu bilmek dayanılmaz bir şey, nedendir bilmem." Çünkü her şeyde sen en iyisisin ondan. Bu nasıl bir tatmin duygusudur? Yazılanlar (her ne kadar) Rob'un kendini anlatması şeklinde olsa da, ben bu adamın tam bir baş belası (en hafif ifade buydu) olduğuna kanaat getirdim. Kitabın ismine yapacağım eleştiriye gelince, karakterimiz hiç de öyle sadık bir adam değil, kaldı ki kitabın adıyla bir alakası bile yok. Kitabın orijinal adının "High Fidelity" olması dolayısıyla, ben tercüme hatasından kaynaklanan bir durum olduğunu düşünüyorum (belki de bu adın daha çok dikkat çekeceğini düşünmüşlerdir, kim bilir?). Ancak High Fidelity, yüksek duyarlılıklı veya sesi gerçeğine çok yakın ve doğal bir şekilde veren hoparlör veya müzik setleri için kullanılan bir terim. Rob da müzisyen olduğu için ve kitabın bir itiraflardan oluşması itibariyle "Yüksek Doğruluk/Duyarlılık" daha mı iyi olurdu acaba?

"Bu şarkıların bazılarını ........ yaşından beri ortalama haftada bir kez dinledim (İlk ayda üç yüz kez, sonraları aklıma geldikçe). Bunun içinizde bir yerde yaralar açmaması mümkün mü? Sizi ilk aşkınız hüsranla sonuçlandığında paramparça olmaya yatkın birine dönüştürmemesi mümkün mü? Hangisi önce başladı, müzik mi, ıstırap mı? Istırap çektiğim için mi müzik dinliyordum? Yoksa müzik dinlediğim için mi ıstırap çekiyordum? Tüm bu şarkılar insanı melankolik mi yapıyor?"