27 Haziran 2013 Perşembe

Su Çürüdü - Ahmet Telli

"Su Çürüdü" Ahmet Telli'nin 1980-1982 yıllarında yazdığı şiirlerinin toplandığı bir kitap. Lise yıllarımda tarih öğretmenimden ilk olarak adını duymuştum, kitap fuarına geldiğini öğrendiğimde de şiir dinletisine katılarak edindiğim bir kitabı kendisine imzalatabildim. Şiirleri okumaya yeni fırsat buldum, beğendim. Tabi, okurken şiirlerin otuz yıl önce yazıldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Zira yaşanılan bazı olumsuzluklar/karamsarlık şiirlere hakim. Aştan bahsettiği bazı dizeler de var: "Hayır! yetmiyor aşkları / ayrılıkları ve büyük / serüvenleri anlatmaya / iyi bir şiir bile bazen.". Pek çok şiirinde bir "SERÜVEN" den bahsedilir. Hep bir serüven yaşamak istiyor gibi şair, sanki yaşadığı hayat ve tecrübeleri kendisine yetmiyor gibi: "...Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta / güneşin batışını görmek ölümdür biraz / ölümdür biraz hep aynı yatakta / aynı kadınla sevişerek sabaha varmak / kitapları hep aynı raflara sıralamak / aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz / soluk soluğa yaşamalı insan / her sabah yeni bir şeyler görebilmeli / ve cehenneme dönse de bütün bir ömür / mutlaka bir şeyler değişmeli her gün..." Kitabın adı ise bir şiirden gelmiyor. Şairin yetmiş iki saat bir hücrede kapalı tutulduğu dönemde yazdığı (su bile çürüdü) kısa bir yazının adı. İnce bir kitap olması dolayısıyla okumanız çok zamanınızı almayacaktır. Tavsiye ederim.
 
Bu kentte sorular yasaklanmıştır
böyle diyorlar fısıldarcasına ve ürkek
ve diyorlar ki gidip anlatılsın bir kez
çare düşünsün tarih denilen bilici
......
ve sen ey bilici de ki:
bu masal çok anlatıldı önceleri
çocuklar da susturuldu her defa
karartıldı evlerin bütün ışıkları
 
ve direnmeyi bilmiyorsanız
kül olun savrulun dağlara taşlara
belki hayat yeniden fışkıracaktır o zaman
bu kentin ışıksız varoşlarından
......

22 Haziran 2013 Cumartesi

Mevlana'dan Yansımalar

Kör cehalet çirkefleştirir insanları !
Suskunluğum asaletimdendir....
Her lafa verilecek bir cevabım var...
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Mevlana Celaleddin Rumi

 

19 Haziran 2013 Çarşamba

1984 - George Orwell

Uzun süredir okumayı istiyordum, nihayet amacıma ulaştım. Hakkında pek çok şey duyduğum kitabı özellikle Türkiye'de son yaşananların da etkisiyle okudum. Bilindiği üzere, 1984 George Orwell'in distopik bir dünyada geçen politik bir romanı. Kitaba ilk başladığımda sayfalarca baş kahraman Sir Winston'un gözlem/duygularıyla başbaşa bırakılıyoruz ancak kitap hep böyle sıkıcı ilerlemiyor. Hatta bazı bölümleri oldukça düşündürücü ve heyecanlı. Okyanusya adı verilen ülke tek bir parti tarafından yönetiliyor ve partinin başında "Büyük Birader" (Big Brother) var. Tele-ekranlar (bu ekranlar hem görüntü verici hem de alıcı - yani izlenebiliyorsunuz da aynı zamanda) mütemadiyen parti propagandası yaparak, yalan haberlerle dış parti üyelerini etkisi altında tutmaya çalışıyor. Her mekanda bu Büyük Birader'in (gerçekten yaşayıp yaşamadığı belli değil) resimleri var ve her posterin altında aynı uyarıcı yazı: Big Brother is watching you!. Kitapta insanlar daha az düşünsün diye kısaltılmış kelimelerden oluşturulan ve yeni söylem adı verilen henüz gelişme çağında yapay bir dil var. Mesela Gerçek Bakanlığı Gerbak, düşünce suçu, suçdüşün ve düşünce polisi, düşpol olarak biliniyor ve bu şekilde kelimeler her geçen sene arttırılmaya devam ediliyor. Kahramanımız Winston Gerbakta çalışan bir dış parti üyesi ve görevi iç parti üyelerinin emriyle gazetelerin arşivlerini geriye doğru tarayarak geçmişte kalan haberleri manipule edip değiştirmek. Böylece geçmiş arşivler değiştiriliyor ve kimse bir daha olayları olduğu gibi anımsayamıyor. Bu durum ger geçen gün Winston'u daha fazla düşünmeye sevk ediyor ve zamanla kendisini partinin isteklerinin tam tersini yaparken buluyor. Ancak hiç kimse yıllardır despot rejim altında içlerine işlemiş korkudan tam olarak sıyrılamıyor. Hikayenin çok iyi kurgulanmış olduğunu düşünüyorum ve okumayı seven ve henüz okumamış herkese tavsiye ediyorum. İşte bu söz de hikayenin ana fikrini oluşturuyor:
 
"Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar." (He who controls the past controls the future. He who controls the present controls the past."

10 Haziran 2013 Pazartesi

Satranç - Stefan Zweig

Tıp okuyan bir arkadaşım yetersiz uyarılmadan bahsederken bu kitabı örnek vermişti. Bu şekilde kitap da ilgimi çekti ve bu hafta sonu okuyup bitirdim. Kitap dünyaca ünlü ve kibirli bir satranç ustasının gemide birkaç hırslı satranç severle yaptığı satranç oyunu ile başlıyor ve oyuna müdahele ederek bu üblü satranç ustasını yenen yaşlı ve tuhaf bir adamın hikayesi ile devam ediyor.  Hikaye, yetersiz uyarılmanın insan psikolojisinde yarattığı yıkım anlatılmaktadır. Dünyada ikinci dünya savaşı yaşanırken Hitler'in Avusturya'yı da işgal etmesi sonucu, mevcut hükümete yakınlığından şüphelenilen Dr. B. da sorgulanmak üzere Gestapo tarafından hapsedilir. Ancak bu hapis diğer insanlara yapılan gibi parmaklıklar arasında değildir ve kendisine fiziksel işkence de yapılmaz. Sadece içinde bir yatak, bir koltuk, bir leğen bulunan bir otel odasına kapatılır ve düzenli aralıklarla sorgulanır. İçerideki hiçlik zaman içinde kendisini rahatsız etmeye başlar ve günler geçtikçe tüm direnci kırılır. Bu sırada sorgu odasında sorgulanmayı beklerken bir asker paltosunun cebinden çaldığı bir kitap (kitap satrançla ilgilidir) kapalı tutulduğu yerde kendisine bir eğlence olur. Önce hayalinda yarattığı satranç tahtasında kendi kendiyle satranç oynar, günlerce devam ettirir ancak zaman geçtikçe bu durumun da sakıncaları ortaya çıkacaktır. Hikayeyi beğendim, okumanızı tavsiye ediyorum.
 
"Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yolula dışardan değil, içeriden yaratılacaktı."

4 Haziran 2013 Salı

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

Kitaba bir arkadaşımın tavsiyesi ile başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse ilginç bir kitaptı, sevdim. Kitapta başından türlü olaylar geçen ve bu sebeple insanlara güveni azalan ve insanlara karşı dokunma fobisi geliştiren bir mühendisin emekli olduktan sonra İstanbul'a bir saat mesafedeki Podima köyündeki mütevazi yaşamı anlatılır. Ahmet olarak bilinen bu mühendisin Podima köyündeki kitaplarıyla olan sessiz yaşamı, yine kendisi gibi şehirden kaçan entellektüel bir çiftin gece davetinden sonra evin hanımı genç ve güzel Arzu'nun öldürülmesiyle biraz değişir. Zira Arzu'nun eşinin Güzel Sanatlar Akademisinde profesör ve belli kesimlerce tanınan bir ressam olması dolayısıyla olay medyanın dikkatini çekmiştir ve köye gazeteciler akın etmiştir. Bu gazeteciler arasında genç ve hırslı bir kız, Arzu ile tanışıklığı sebebiyle bu tuhaf mühendis beyle iletişime geçmeye çabalar. İnsanlarla arası pek iyi olmayan mühendis bey ilk olarak konuşmak istemese de, bu hırslı gazeteci kızdan hoşlanır ve kendisine ilginç hikayeler (kardeşinin hikayesi) anlatarak ve biraz da kendinden bahsederek onu uzun süre yanında tutar. Tabi bu hikayelerden, asıl olayımız gibi görünen cinayetle ilgili bazı ip uçları ediniriz (ben katili tahmin etmiştim mesela). Ancak, kitabın sürprizi bu değil, kaldı ki, cinayet kanaatimce kitabın asıl konusu değil. Asıl çarpıcı olan olay bizi kitabın sonunda bekliyor olacak. Kitabın sonu yazılırken hukukçulardan destek alınması yerinde olmuş :)
 
"Bak bu Anna Karenina, aşk yüzünden intihar; bu Bovary o da aşk yüzünden intihar; bu Werther; o da aynı şekilde; bu Othello, aşk yüzünden cinayet; bu Fuzuli'den Leyla ile Mecnun....Söylüyorum sana, dünyanın en tehlikeli duygusu aşktır. İnsanları felakete sürükler."