28 Mart 2013 Perşembe

Şeker Portakalı - Jose Mauro De Vasconcelos

Şeker Portakalı'nı yıllar önce okumuştum. Ancak, çok sevdiğim kitapları aradan uzun zaman geçince tekrar okumak bana daha farklı bir haz veriyor. Bu kitap gerçekten çok başarılı. Kitabı ve yazarın hayatını okuduktan sonra bu kitabın yazarın kendi çocukluğundan çok derin izler taşıdığını, belki de pek çok olayı kendisinin yaşamış olduğunu fark etmek kolay. Vasconcelos bu kitabı 12 günde yazmış ve aslında yirmi yıldan fazla bir süre yüreğinde taşıdığını belirtmiş (bu kitap hakkında tek bir eleştiri yapılabilir: Bu çocuğun beş yaşında bu kadar farkındalığı yüksek olabilir mi?). Kitap hayal gücü çok gelişmiş oldukça zeki bir çocuğun hayatının bir kısmını anlatıyor. Çok sefillik içinde, babası işsiz ve annesi geceye kadar çalışmak ve bir sürü çocuğuna bakmak zorunda. Ama yine de mutlu bir çocuk, ne de olsa olanla yetinip mutlu olmayı bilen bir çocuk. Yeni taşındıkları evin arka bahçesindeki şeker portakalı fidanını kendi dostu yapıp onunla muhabbet eden Zeze (kahramanımız) zamanla gerçek sevgisini kendisini tek anlayan insana, Portekizli'ye verir. Sevgiyi öğrenen Zeze, zamanla acıyı da öğrenecektir ("Acı insanın birlikte ölmesi gereken şeydi.").
Kitap çok hüzünlü. Pek çok yerde gözlerim dolarak okudum. Zeze'nin saf, masum soruları bazı yerde beni gülümsetti ("Sizce, gelecek hafta büyümüş olur muyum?"). Ayrıca Zeze yaramazlığının da farkındaydı ("Vaftiz babam şeytan beni avucuna aldı mı, yaramazlık yapmaktan güzEl şey olamazdı..."). Aslında henüz beş yaşındaki Zeze, şu an pek çok ebeveynin önem vermediği bir konuya kendisi dikkat ediyordu: küçük çocuklara doğru kelimeleri öğretmek! Anne-babaların konuşmaya başlayan çocuklarına saçma sapan kelimler öğretmeleri benim hiç hoşuma gitmez. Çocuklarla tamamen düzgün ve akıcı bir dille konuşulmasından yanayım. Zeze de 3 yaşındaki kardeşi ile konuşurken telaffuzundan kendisinin de emin olmadığı kelimeleri kardeşi yanlış öğrenmesin diye seçmiyordu ("Küçük kardeşime sözcükleri yanlış öğretmemeliyim!"). Çok sevdiğim bu kitabı okumamış herkese mutlaka tavsiye ederim.
 
"Ağlama yavrum, dedi. Hep böyle duygulu bir çocuk olarak kalacaksın, pek çok ağlama fırsatı bulacaksın hayatta."
".....babanı mı öldüreceksin? 'Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek...Ve bir gün büsbütün ölecek."
"...Yiyecek bir şeyler götürürüz. En çok ne istersin? 'Her şeyi severim. Evde yiyecek bir şey bulduğumuz zaman sevmeyi öğrendik."

25 Mart 2013 Pazartesi

Aşkın ve Şiirin Ölümsüz Kadınları'na Eleştiri

Bu kitabı haftasonu D & R'da çok satanlar bölümünde gördüm. Hem kapağının dizaynı hem de adı itibariyle ilgili çekti ve inceledim. Türkiye'de ve dünyada ünlü on dokuz şairin kadınlara yazdığı aşk şiirleri ve şarilerin kısaca hayatları, resimleri vb. yer alıyor içinde. Henüz alamadım ama almak istiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki henüz okumadığın kitabın ne eleştirisi? Şöyle ki; ben Cahit Külebi'yi ve şiirlerini çok severim. En çok da "Hikaye" şiirini. Bu şiirden daha etkileyici bir aşk şiiriyle henüz karşılaşmadım. Bana çok içten ve sevgi dolu gelir bu şiir. Bu sebeple, bu kitapta önce içindekiler bölümünden Cahit Külebi'nin adını aradım ama bulamadım :(. Eleştirim, bu kadar güzel bir aşk şiirinin neden bu kitapta yer almadığı yönündedir. Ancak, bu kitabı okuyacağım yakın zamanda. Güzel aşk şiirleri konusunda belki benim fikrimi değiştirecektir kim bilir :) Cahit Külebi'nin Hikaye şiirini paylaşmak isterim (1982 yılında Bernard Lewis tarafından İngilizceye çevrilmiştir ve tercümesi de oldukça başarılıdır)
Hikaye:
Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz !
Benim doğduğum köylerde / Ceviz ağaçları yoktu / Ben bu yüzden serinliğe hasretim / Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde / Buğday tarlaları yoktu, / Dağıt saçlarını bebek / Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri / Akşamları eşkıyalar basardı / Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem / Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde / İnsanlar gülmesini bilmezdi / Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım / Gül biraz!
Benim doğduğum köylerde / Kuzey rüzgarları eserdi / Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır / Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin! / Benim doğduğum köyler de güzeldi / Sen de anlat doğduğun yerleri / Anlat biraz!

24 Mart 2013 Pazar

Bütün Şiirleri - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali'yi "Kürk Mantolu Madonna" sını okuduğumdan beri çok seviyorum. Bütün kitaplarını okuma isteği var içimde. İlk olarak bu şiir kitabı dikkatimi çekti, aldım. Bir çırpıda bitti :). Bu kitap şairin "Dağlar ve Rüzgar", "Kurbağanın Serenadı" ve "Öteki Şiirler" şiir kitaplarının birleşimi. Şiirlerinin büyük kısmı yalın bir Türkçe ile ve hece ölçüsü ile yazılmış. Kitabın sonunda bazı yazıları ve şiirleri yer alıyor ki aruz ölçüsüyle ve oldukça zor anlaşılır bir Osmanlıca ile yazılmış. Bu kısmı biraz gözardı ettim maalesef. 
Şiirlerinde biraz kırılganlık var Sabahattin Ali'nin. Umutsuzluk, yalnızlık, hüzün ve doğa sevgisi var. Doğa sevgisi de çaresizliğinden ve yalnızlığından ileri geliyor gibi. Hapishanede yazdığı şiirleri de biraz isyankar. Aslında, şiirlerinden Sabahattin Ali'nin tüm gelgitleri ve karasızlıkları anlaşılıyor. İnsanlara kırgınlığını "Bir gün kadrim bilinirse / İsmim ağza alınırsa / Yerim soran bulunursa / Benim meskenim dağlardır." dizelerinden, mutsuzluğunu "İçiliversem dem gibi / Kırılıversem cam gibi / Şamdanda yanan mum gibi / Sabahı görmeden bitsem." dizelerinden ve "Ne kadar boşmuş hayat / İşte, bana birkaç hat / İhtiyarladın diyor." dizelerinden, karamsarlığını "Ekmeğim bahtımdan katı / Bahtım düşmanımdan kötü / Böyle kepaze hayatı / Sürüklemekten yoruldum." dizelerinden (adamı intihara sürükler bu şiir) anlayabiliyoruz. Kitapta onlarca örnek bulabilirsiniz. Yazdıklarım benim paylaşmak istediklerim. Kurbağanın Serenadı bölümünde bazı şiirleri ilan-ı aşk içeriyor ancak sevgiliyi övmekten çok benim sevmeye hakkım yok ben kimim ki der gibi :). Ayrılık şiirleri de var ama daha ziyade sevmekten vazgeçtiğini vurguluyor Sabahattin Ali: "Kendimi aldırdım gama / Yerleştin kaldın kafama / Unutmak istedim ama / Yar seni unutamadım." Kurbağanın Serenadı'ndan: "Bir paçavra yırtıldı kamışlar arasında / Bak sevgilim haddini bilmeyen bir kurbağa / Başladı yosunlarda serenat çalmaya /...../ Fakat senin karşında bu ne kadar küstahlık / Bir kere kendisine bakmıyor mu bu alık? / Nasıl açıyor sana gönlünün yarasını?"

Sabahattin Ali'nin şiirleri üzerine sayfalarca yazı yazılır aslında. Ben kitabını okumanızı tavsiye ederek gerisini sizin tespitlerinize bırakmak isterim. En sevdiğim şiiri "Çakır"ı da beğeninize sunarak:
"Altın saçlarını sıkıca tarar / Sonra iki örgü yana bırakır / Ayağında pembe dallı mor şalvar / Taze gelin gibi süzülür Çakır...
........
Çakır'sız olamaz hiçbir eğlence / Herkesin gönlünü kaplar çünkü sis / Bazen mal olsa da iki üç gence / Yine Çakır'ını ister her meclis...
Geniş meydanlarda yakılır çıra / Çakır nazlı nazlı dokunur defe / Süt gibi rakıyı sunar Çakır'a / Gür bıyıklı ateş gözlü bir efe...
......
Çakır yılan gibi döner kıvrılır / Sırma saçlarında fildişi tarak / Tabanca çekilir bıçak sıyrılır / O döner elini şakırdatarak...
Yalnız bazı kere taze gelinler / Bize kocamızı ver diye inler / O zaman Çakır'ın gözü doludur / O zaman gözünün önüne gelen / Cepheden şehitlik alıp yükselen / İncecik bıyıklı bir yavukludur..."

21 Mart 2013 Perşembe

Yabancı - Albert Camus

Bu aralar Nobel ödüllü yazarların kitaplarına kafayı taktım niyeyse :). 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Albert Camus, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar. Yabancı aynı zamanda ince bir kitap olması dolayısıyla da yazarın diğer kitapları arasında ilk tercihim oldu. Sonra sevmezsem vakit kaybetmeyeyim diye :). Kitabı beğendim. Cezayir'de yaşayan - ya da bir zamanlar yaşamış - Fransız topluluğundan bir insanın hayatının bir kısmını yine kendi gözünden anlatıyor. Anlatıcı oldukça başarılı ayrıca ne mutluluktu ki kitabın tercümesi de çok iyi yapılmıştı.
Mersault - yani anlatıcımız - kendi halinde yalnız yaşayan, dışarıdan bakıldığından hiçbir vasfı olmayan orta halli bir genç adam. Ancak, o anlatmaya devam ettikçe aslında bu genç adamın toplumun genelinde var olan veya topluma ayak uydurarak yaşayan insanlardan çok farklı yönleri olduğunu keşfediyorsunuz. Nasıl tanımlayacağımı bile bilemiyorum kendisini. Hayata boş vermiş mi, ya da her şeyi kabullenmiş mi? Ama Camus çok başarılı bir sıfat bulmuş: Yabancılaşmış. Yine anlayamadığım bir sebepten bir Arabı öldürdüğünde, yargılama esnasında, hapishanede hissettikleri de Mersault aslında insan değil diye düşünmeme sebep oldu. 
Ancak, karakterin inanılmaz umursamaz oluşu (sanırım en yakın sıfat bu) beni zaman zaman sinirlendirdi. Mesela, sevgilisi (ya da partneri) Marie'nin onunla evlenmek istediğini söylediğinde verdiği cevap:
 
".....Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. "Bence bir, ama istersen evleniriz" dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer söylediğim gibi: "Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur" diye cevap verdim."

İlginç bir bakış açısı var bu adamın :). En sevdiğim ve kendisini özetleyen sözü: Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım.

14 Mart 2013 Perşembe

Rüştü Onur - Salah Birsel

Kitabın tam adı "Rüştü Onur - Şiirleri - Mektupları - Ardından Yazılanlar". Adından da anlaşılacağı gibi, kitapta şairin şiirleri ve bazı mektupları yer almaktadır. Mektuplar Salah Birsel'e yazılmış genel olarak. Ancak, Salah Birsel cevap olarak yazdığı mektupları koymamış niyeyse :). Kitabın yeni baskılarında Rüştü Onur'un iki adet hikayesi de yer alıyor. 

Herkes gibi, ben de bu şairlere Kelebeğin Rüyası filminden sonra ilgi duydum. Uzun zamandır şiir okumadığımın farkındaydım ancak, beni bugünlerde şiir konusunda harekete geçiren etken oldu bu film. Bununla beraber, Rüştü Onur'un şiirleri beni Muzaffer Tayyip kadar etkilemedi açıkçası. Rüştü Onur biraz daha karamsar ve biraz farklı açıdan bakıyor sanki hayata, biraz daha naif. Beğendiğim şiirleri var elbette, paylaşmak isterim: "Benden zarar gelmez / Kovanındaki arıya / Yuvasındaki kuşa / Ben kendi halimde yaşarım / Şapkamın altında / Sebepsiz gülüşüm caddelerde / Memnuniyetimden " (Memnuniyet şiirinden alıntı). "Sen aziz şehrim / Uykusuz yaşadığımı bilmelisin / Bütün işçilerin / Saçak altında uyuduğu bir saatte / Ben mızıka çalarak geçiyorum sokaktan / Sen aziz şehrim / Ellerim gözlerim kadar benimsin." (Nostalji şiirinden alıntı). Rüştü Onur'un ölümünden sonra Behçet Necatigil'in yazmış olduğu bir şiiri de burada paylaşmak isterim:

"Bir şair yaşamıştı Zonguldak'ta / Adı Rüştü Onur'du / Bilseydi hatırlanacağını / Ölümünden sonra / Memnun olurdu."

8 Mart 2013 Cuma

Şimdilik - Muzaffer Tayyip Uslu

Haftasonu Kelebeğin Rüyası filmini izledikten sonra, filmde bahsedilen şairleri merak ettim ve haklarında bazı araştırmalar yaptım. Film, insanlarda bir farkındalık yarattığı için şairlere ve şiirlere olan ilgi artmış olmalı ki, D & R'da ön raflarda yer alıyor  Muzaffer Tayyip'in "Şimdilik"i.
 
Kitabın girişinde bir yazı var Behçet Necati tarafından söylenmiş: "yaşamındaki acılara rağmen, gizli bir üzgünlük içinde yaşamanın güzelliğini yazdı". İşte, Muzaffer Tayyip'in kısacık hayatında ortaya çıkardığı şiir kitabının tek kelime ile özeti budur. Şiirlerini okurken yaşamayı sevdiği, hayatın güzelliklerinden bahsettiği açıkça anlaşılmasına rağmen, gizli bir hüzünlük de seziliyor (bazı şiirlerinde bu hüzün çok açık fark ediliyor). Orhan Veli'yi okuyanlar, şairin Garip akımından etkilendiğini de rahatlıkla gözlemleyebilir. Şiir kitabını okurken bazı şeyleri göz önünde bulundurmak lazım, bu şair 1922'de doğmuş ve 1946'da yani 24 yaşındayken ince hastalıktan vefat etmiştir. Yani genç ve coşkulu ancak henüz tecrübesiz bir şairin kitabını okuyacaksınız :). Kitabın önsözü Muzaffer Tayyip'in ricası üzerine ilk baskısı yapılırken arkadaşı Muzaffer Soysal tarafından yazılmış. Soysal'ın buradaki bir cümlesi benim şiirler hakkında hiseetiğim ancak söyleyemediğim şeyleri söyler gibi: "Şiir üzerinde araba dolusu söz söylemek neye yarar? Şiirin kendisi güzel ve cana yakın olmalıdır ki en katı yüreklilere bile tesir edebilsin.". Ayrıca, "Şimdilik" adından anlaşılacağı üzere bir netice değil başlangıç olacaktır demiş Soysal, ne yazıkki öyle olamamış, keşke olsaymış. Muzaffer Tayyip'in yaşam sevinci ve hüznünden alıntılar:

"...Sen ne söylersen söyle / ben seviyorum insanları / bana benziyor hepsi...."

"Bir ben bilirim / bir de ayaklarım / baharın bana ettiğini / ...../ her bahar böyle olurum / bir kızı severim muhakkak / sarı saçlı /..."

"Ben veremden öldüm / belki ölmezdim / sıkıntım olmasaydı / paradan yana /...."

"... farkındayım / kafayı çekmek şöyle dursun / sigara alacak paran yok / ama sen bulutları seveceksin her zaman / ...."

" Diyecekler ki arkamdan / ben öldükten sonra / o yalnız şiir yazardı / ve yağmurlu gecelerde / elleri cebince gezerdi / yazık diyecek / hatıra defterimi okuyan / ne talihsiz adammış / imanı gevremiş parasızlıktan"

"Bir güzele / güzelliğini söylemek isterdim / aynalardan evvel / bir güzelle / yaşamak isterdim / güzel güzel"


5 Mart 2013 Salı

Alamut Büyücüsü - Judith Tarr

Bilindiği üzere Kartal Yuvası Alamut tüm tarihçiler için muamma. İçinde neler döndüğü gerçekten bilinememekle beraber, tarihle ilgilenen herkesin de merakını cezbetmekte. Ben de nerede Alamut ile ilgili yazılmış bir kitap görsem dayanamayıp alırım. Bu kez, büyücüleri denk geldi :). Ancak, şimdiye kadar okuduğum en az sürükleyici/merak uyandırıcı Alamut kitabı diyebilirim. Öncelikle, kitap Alamut'ta bile geçmiyor, yalnızca birkaç yerde bahsediliyor. Hasan Sabbah'ın adı bile yok. Hasan Sabbah olmadan Alamut kitabı yazılır mı? Üstelik, fantastik ögeler var, gerçekle pek bağlantısı olmadığını tahmin ediyorum. Ama bu kitabın asıl problemi tercümesinin başarılı yapılmamış olmasıydı bence. Anlaşılmayan bölümler veya kötü ifadeler Judith Tarr'ın eksikliği değil sanki :). Çünkü çok araştırma yapmış kendisi, dönemin doğuya has genel özelliklerini iyi yansıtmış, İslamiyet'in şehir ve aile hayatına yansımaları hakkında gerçekten doğru gözlemler yapmış. Aslında yazar fantastik karakterler var etse de, kitabın diğer karakterleri gerçekten bahsedilen dönemde yaşamış kişiler (Selahattin Eyyubi veya Kudüs'ün cüzzamlı kralı vb.).
Kitabın başında yukarıda söylediğim sebepler yüzünden biraz hayal kırıklığına uğrasamda, devam ettikçe olayların içine girdim ve her fantastik kurgu gibi bunu da sevdim. Masyaf'ın Müslüman cini/şeytanı/ifriti (Alamut'a hizmet eden bir fedaiydi ve bu sebeple çok farklı şekillerde hitap ediyordu insanlar) ile Frenk aleminden intikam için gelen Hıristiyan cin/şeytan/ifrit arasında doğan aşk olaylar ilerledikçe daha da ilgimi çekti. Kitabın sonu da bende bir tebessüm meydana getirdi :)
 
Kitapta bazı Türk karakterler var (savaşçı ve memlukler). Ve ilginçtir ki, Frenkler tarafından sevilmiyorlar. Bir şövalye yemininde geçen şu ifadeyi bir de kendi açımızdan değerlendirelim:
"Şövalye, çok şanslısın,
Tanrı şikayetini sana bildirdi,
Türklerden ve Almoravidlerden
Ona karşı alçaklık yapmış olan."