30 Temmuz 2016 Cumartesi

Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Puşkin

Rus Klasiklerini fırsat buldukça okuyorum, bu kitabı da uzun bir zaman önce aldığımı ancak okumadığımı fark ettim. Aleksandr Puşkin (1799-1837) 19. Yüzyıl klasik Rus edebiyatının kurucusu kabul edilen yazarlardandır. Yüzbaşının Kızı 1833 yılında yazılan ve Pugaçov ayaklanmasını konu alan bir eserdir. Kitabın başında yazar “Pyotr Andreyiç Grinyov ” anılarından şeklinde bir açıklama yapmış, bu nedenle kitapta anlatılanların gerçekten yaşamış bir Rus askerinin anılarından yola çıkılarak mı yazıldığı şeklinde bir soru beni meşgul etti. Ancak yaptığım araştırmada bu husus teyit edecek bir açıklamaya rastlamadım, belki de yazar dikkat çekebilmek adına öyle bir giriş yapmış olabilir. Kitapta olaylar genç asker Pyotr Andreyiç’in askerliğini yapması için Orenburg’a gönderilmesiyle başlar. Yolda tipiye yakalnınca esrarengiz bir adamla karşılaşan ve kendisinden yardım gören Pyotr Andreyiç Orenburg’a ulaşınca Belogorsky kalesine Yüzbaşı Mironov’un emri altına göreve gönderilir. Burada tesadüfen Yüzbaşının kızı Marya İvanovna (Masha) ile tanışan Pyotr Andreyiç, bir süre sonra bu kıza âşık olduğunu fark eder. Her ne kadar Pyotr Andreyiç’in aşkı karşılıksız olmasa da, kale içinde kendilerinin yakınlaşmalarını istemeyen kişilerden etkilenirler. Bu sırada ülkede büyük bir isyan patlak verince (Kendisinin Rus İmparatoru III. Petro olduğunu ilan eden Yemelyan Pugachev isyanı) genç sevgililer için işler daha da güçleşir.

Kitapta olaylar o kadar hızlı akıyordu ki bir yerden sonra takip edemedim, bu anlamda bazı bölümleri okuyucu olarak beni tatmin etmedi. Ayrıca kitaptaki en önemli olayların tesadüfler zincirine bağlanması da yaşananların bir Rus askerinin anıları olduğu yönündeki inancımı azalttı. Bununla beraber, edebiyat çevreleri tarafından Rus Edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Aleksandr Puşkin’in en önemli eseri “Yüzbaşının Kızı” olarak ifade edilmektedir. Okumanızı tavsiye ederim.
“N…’den otuz kilometre uzakta on kişinin malı olan büyük bir köy vardır. Beylerin evinde duvara asılı camlı, çerçeveli bir mektup görülür. Bu Çariçe  II. Katerina’nın kendi eliyle Pyotr Andreyiç’in babasına yazdığı, ona oğlunun suçsuzluğunu bildiren, Yüzbaşı Mironov’un kızının da zekasını, iyi kalpliliğini öven mektuptur."

Yemelyan Pugaçev İsyanı: II. Katerina döneminde Rusya İmparatorluğu'na karşı bir Kazak liderin ayaklanmasıdır.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Haziranda Ölmek Zor - Hasan Hüseyin

Hasan Hüseyin Korkmazgil toplumcu-gerçekçi şiirin temsilcilerinden birisi olarak kısa hayatına pek çok eser sığdırmış şairlerden! Bestelenen şiirlerini veya bazı ünlü şiirlerini (Haziranda Ölmek Zor gibi) daha önce bir şekilde duymuştum ancak bir şiir kitabını ilk defa okuyorum. Aslında Hasan Hüseyin'in şiirleri birden on beşe kadar seri halinde basılmış, dolayısıyla sekizinci kitaptan başlamış olmam size tuhaf gelecek ama bu kitap bana armağan edildi :). Şiir okumayı ve kendime kitap armağan edilmesini sevdiğim için çok vakit kaybetmeksizin bu hafta sonu bu kitabı okudum.  Hem kitabın başında yer alan hem ilk baskısı için (1976 yılında) ve diğer baskıları için yazılmış (1982 yılında) önsözlerini hem de Hasan Hüseyin'in şiirlerini çok beğendim. Kitabının adını neden "Haziranda Ölmek Zor" olduğuna ilişkin yaptığı açıklamayı sizinle de paylaşmak isterim. Bildiğiniz üzere Nazım Hikmet ve Orhan Kemal haziran ayında vefat etmiş iki şairimizdir. Orhan Kemal'in vefatından sonra her ikisine de ithafen yazılan şiir için yazar, kendi memleketinde (Sivas) uzun geçen soğuk kış aylarından sonra haziran ayının allı-güllü ve bereketiyle gelmesinden bahisle böyle bir ayda hiçbir canlının acı çekmemesini, ölüm yüzü görmemesini dilediğini belirtmektedir: Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/ yaralı bir şahin olmuş yüreğim/uy anam anam/ haziranda ölmek zor! Şairin diğer şiirlerinde dönemin bazı olumsuz koşullarından etkilenerek bazen karamsarlığa düştüğü gözlense de, genel itibariyle yaşama sevincini ve memleketinin haziran kokusunu da almak mümkün. Anadolu'yu anlatmayı sevdiği için belki de, ben buram buram toprak, renk ve umut kokan Hasan Hüseyin'in şiirlerini çok sevdim, okumanızı tavsiye ederim.

Yukarıda size şairin bazı şiirlerinin bestelendiğinden bahsetmiştim. Grup Yorum tarafından söylenen "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin dışında hepinizin bildiği "Acılara Tutunmak" şarkısının da şairi Hasan Hüseyin'dir. 1984 yılında vefat eden şairimizin mizah dergilerinde yayınlanmış mizah hikayeleri, bir gezi yazısı (Bağdat Basra Yollarında - 1974) ve birkaç tane çocuk kitabı bulunmaktadır.

....
Uzun eski satıcıyım sevda satarım
Sevda satar aç yatarım çağlar üstüne
Bileklerim ta ezelden kandan kınalı
Gelinler hey güzeller hey kızlar hey

Fistanı da allı güllü basmadan
Gelin olmuş ondördüne basmadan
Uzat elin karanlıklar basmadan
Çiçek devşir üzerimden sevdiğim
Toprağıma basmadan

-------------
......
Birdenbire anladım
Sabahleyin balkonda gerinmenin güzelliğini
Otobüste göz göze gelip gülümseşmenin
Bir bayram kartpostalında denzile bakışmanın
gidilmemiş korularda yaz akşamları
Çam kokulu yerllerle öpüşüp koklaşmanın
Birdenbire anladım
Eşsiz güzelliğini
....
Ama işte anlamadım nedense
Severken ağlatmanın güzelliğini

22 Temmuz 2016 Cuma

Gerçek Hesap Bu - Nejat İşler

Bir kitaptan son birisi size hayatını anlatıyormuş gibi sıcak ve samimi bir eser bu! Nejat İşler deneyimli bir yazar değil tabi, kendisinden harika bir iş beklememek lazım ancak anılarını anlattığı bu kitabı hem akıcı hem de eğlenceli buldum. Hepimizin hikayesinden bir parça taşıyor bu kitap. Çocukluğunu anlatırken, okul yıllarını anlatırken, sinemeya nasıl giriş yaptğını, ilk aşkını, tatil anılarını anlatırken kendimizden tanıdığımız bir hikayeye rastlamamak mümkün değil. Eyüp'te muhafazakar bir dedenin torunu ve orta yolcu bir ailenin Necat isimli çocuğu olarak başlayan hayatı Anadolu Lisesine başlamasıyla İstanbul'da devam eder. Peki Eyüp İstanbul'da değil mi? Daha önce Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın isimli kitabında da fark ettiğim üzere eskiden (30-40 yıl önce) yalnızca bazı merkezi yerler İstanbul olarak adlandırılıyor, ilçelerde yaşayan insanlar merkeze inmeyi "İstanbul'a gitmek" olarak değerlendiriyorlar. Bu açıklamayla, liseyi kazanarak İstanbul'a gelen Nejat İşler işte o zaman fark eder dünyada ne kadar farklı insanların yaşadığını. Liseden üniversite yıllarına uzanarak oyunculuk kariyerine bir şekilde giriş yapar (bu arada aslında en sevdiği şeyin kitaplar olduğunu ve hayatının ilk dönemlerinde kitap satarak yaşamını sürdürdüğünü öğreniyoruz). Tezgah adındaki bu sahaf anılarından askerlik anılarına, hangi filmlerde ve dizilerde nasıl başladığından gezetelerde okuduğumuz hastalık dönemine doğru hızlı bir hikaye okuyoruz devamında. Şimdi kötü alışkanlıklarını terk ederek Gümüşlük'e yerleşen ve Gümüşlükspor'un kulüp başkanlığını yapan Nejat İşler'e hayatının geri kalan döneminde başarılar dilemekten başka ne yapabiliriz?

Hayat gerçekten beklenmedik sürprizlere gebe, hani eski bir şarkıda olduğu gibi beş dakikada değişiyor her şey. Nejat İşler de bu hikaye ile sürekli değişen hayatını anlatıyor bize. Yazar olarak da bir iddiası olmadığı için yazdıkları ile ilgili bir eleştirim yok, yalnızca Gülbeyaz dizisinden bahsetmemesine üzüldüm. Zira çıkış yaptığı bir projeydi ve biz kendisini bu dizi ile tanıdık, hiç anısı yok muydu acaba bu diziye ilişkin?

"Bu arada babamın dizilerle ilgili çok iyi bir lafı var. Hayatımda duyduğum en güzel tespit: 'Dizileri, insanlar hayatlarına alıyor ancak dizilerde kötü karakterler hiç ölmüyor. İyi karakterler sürekli ölüyor ama dizi bitse bile kötü karakterler hala yaşıyor. Filmde ölüyor ama dizide ölmüyor. Millet de kötüler ölmüyor diye düşünüyor.'"

14 Temmuz 2016 Perşembe

Havva'nın Üç Kızı - Elif Şafak

Elif Şafak'ın bazı kitaplarını sevmişimdir ancak son yıllarda eskiden kendisinde sevdiğim nitelikleri kaybettiğini ve her yeni kitabının bir öncekinden daha kötü olduğunu fark ediyorum. Her ne kadar eleştirsem de ben Elif Şafak okurum, neler yazdığını merak ediyorum ancak her seferinde farklı bir çeşit hayal kırıklığı yaşıyorum maalesef. Şunu söyleyebilirim ki, bu kitap "daha iyi" olabilirdi, ya da ben bu kadarını Elif Şafak'tan beklerdim. Duymaktan sıkıldığım tespitlerin, yaşamaktan sıkıldığım tüm olayların sanki yeni fark ediliyormuş gibi bana sunulmasını pek özgün bir fikir olarak bulmadım (ya da benim farkındalığım yüksektir bilmiyorum). Bir aydının/yazarın içinde yaşadığı dönemin sorunlarını anlatması kaçınılmazdır, yapılması da gerekir diye düşünüyorum. Fakat bunun insanların artık bıktığı bir uslüpla yapılmaması ya da mevcut olan tüm aksaklıkların tek bir kitap içinde sıkıştırılarak verilmesine mecbur hissedilmemesi de gerekir aynı şekilde. Kitapta din ile dinsizlik arasında kalmış Türk kızı Peri, dindar ve dirayetli Mısır kökenli Amerikalı Mona ve inançsız ve inantçı İran kökenli ama kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen Şirin'in Oxford'da kesişen hikayeleri yıllar sonra Peri'nin anımsamaları (dün ile bugün arasında gidip gelen flashbackler) şeklinde anlatılıyor. Anlatıcının Türk olmasından bahisle Türkiye'deki kimlik bunalımı ve oturmayan kişiliklerin yanı sıra ülkenin genel bir panoraması (bu yönüyle az da olsa Konstantiniyye Oteli'ni anısmattı bana) ve Doğu-Batı çatışmasına da değiniliyor. Aslında kendini arayışa dair bir roman ve şimdiye kadar bu konularda düşünmediyseniz, zihninizde kapılar açabilir. Ancak ince kitap zevkleri olan bir kişinin genel itibari ile kitabı çok beğeneceğini de sanmıyorum.

Kitapta özgün bulduğum birkaç tespit ve hoşuma giden bazı durumlar da yaşadım (az da olsa). Özellikle bu blogu açtığım ilk gün yukarıda yazdığım Mesnevi'den sevdiğim bir alıntının kitapta da geçiyor olması beni heyecanlandırdı. Biraz tercüme farkı var ama olsun, bir kitabevinin Mesnevi'ye bu şekilde atıf yapması bana etkileyici geldi. Ayrıca kitapta aralara serpiştirilen bazı eski kelimeler sayesinde anlamını bilmediğim yeni kelimeler de öğrendim, en sevdiğim "zerefşan" oldu. Beğendiğim bir tespit:

"Edebiyata tepkisel yaklaşmayı hiçbir zaman anlayamamıştı. Türkiye gibi kimlik sorunlarıyla cebelleşen ülkelerde insanlar, ne okuduklarından ziyade neyi okumayı reddettiklerini konuşuyorlardı. Dolayısıyla okumadıkları kitapları/yazarları tartışmaya daha çok zaman harcıyorlardı."

Şaif Hafız'dan ilk olarak kitapta okuyup beğendiğim bir şiir:

Ben Tanrı'dan o kadar çok şey öğrendim ki
Artık kendimi ne Hıristiyan, ne Hindu, ne Müslüman,
Ne Budist, ne Musevi addediyorum...
Hakikan bana o kadar çok açıldı ki
Artık kendimi ne erkek, ne kadın, ne melek,
Ne de hatta saf bir ruy sayıyorum...

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Martin Eden - Jack London

Amerikan Edebiyatına ile şimdiye kadar Harper Lee dışında pek ilgi gösterdiğim söylenemez. Aslında özel bir sebebi yok, yalnızca fırsat olmadı diyebilirim. Halbuki Amerikan Edebiyatında da Steinback, Edgar Allan Poe, Hemingway, Jack London gibi birbirinden başarılı yazarlar bulunmaktadır. Hepsini sırasıyla okumaya fırsatım olur diye ümit ederek, ilk tercihimi Jack London'dan yana kullandım. Çocukluğumda yazara ait Beyaz Diş kitabını okumuştum, belki de daha önce bir şekilde tanışmış olduğum için kendisini tercih etmişimdir :). Yazar  1909 yılında tamamlamış olduğu Martin Eden'de bir gemi işçisinin ideallerinin peşinden giderek yazar olma çabasını anlatmaktadır. Aslında Martin Eden kendi sınıfında (işçi sınıfı) sıradan ama mutlu yaşamaktayken bir gün tesadüf eseri bir burjuva kızı (Ruth) ile tanışmasının ardından bu hayallere kapılır. Ruth'un eğitimli ve sevgi dolu yaşamından, tavırlarından, kırılgan ve kültürlü halinden oldukça etkilenen Martin, ona daha da yaklaşmak adına eğitim almayı ve para kazanmayı aklına koyar. Bu motivasyonla başlayan serüven Martin Eden'in kendisini hikaye-makale-roman yazarak çeşitli dergi ve yayınlara gönderirken bulmasıyla neticelenir. Bu süreçte uzunca bir süre sıkıntı çeken Martin, Ruth'un her ne kadar kendisini her haliyle sevse de burjuva geleneklerini de aynı ölçüde sevdiğini fark eder. Aralarındaki sınıf farkı çatışmasına ve toplumda bulunan bazı kalıplaşmış düşüncelere kafa tutan Martin Eden, bu cesur ideallerinin peşinden nereye kadar gidebilecektir acaba? İlaveten bir söylentiye göre bu kitapta anlatılanlar aslında Jack London'un başına gelenlerdir.

Kitapta işçi-burjuva sınıfı çatışması çerçevesinde Amerikan toplumunun izlerini görmek de mümkün. Ekonomiye dayalı bir toplumsal sınıflandırmada, zenginleşen kişilerin sınıf atlamasına şaşırmamak gerek zira aynı olay İngiltere'de yaşansaydı Martin Eden gibi işçi sınıfından birinin soylu bir ailenin kızıyla kendisini birlikte düşünmezi mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ancak Amerika'da hangi meslekten kazanılırsa kazanılsın para ile beraber bir itibarın da gelmesi söz konusu oluyor. İdeallerini aşkı ve tutkusu üzerine kurmuş olan genç bir adamın bu gerçekle yüzleşmesi de pek kolay olmuyor haliyle. 
 
Bu arada, daha önce Dostoyevski - Kumarbaz yazısında bahsettiğim stenografinin bu eserde sık sık kullanılması dikkatimi çekti, bu nedenle biraz bahsetmek istedim. Stenografi harfleri-noktalama işaretlerini-kelimeleri kullanmadan sembol ve bazı temel kısaltmalarla yapılan bir hızlı yazma biçimi olarak açıklanabilir. Günümüzde kullanılıyor mu bilmiyorum eskiden mahkeme veya meclis gibi yerlerde tutanaklar stenograflar tarafından tutuluyormuş.

"...Çok mutluydu. Yaşamaktan hiç bu kadar haz duymamıştı. İflah olmaz bir hummayla yanıyordu. Tanrılara mahsus olduğu sanılan yaratma zevkine ermişti. Çevresindeki tüm hayat, çürük sebzelerin ve sabun köpüklerinin kokuları, ablasının pasaklı hali, Bay Higginbotham'ın alaycı yüzü, hepsi bir rüyaydı. Gerçek hayat kafasının içindeydi, yazdığı öykülerde kafasındaki gerçeğin parçalarıydı."

8 Temmuz 2016 Cuma

Bir Kadının Hayatından 24 Saat - Stefan Zweig

Bu kitabı, birkaç gün önce kitabımı iş yerinde unuttuğumu fark edince aldım. Bir arkadaşımı beklemem gerekiyordu ve bu süreyi kitap okuyarak değerlendirmek istediğim için ve eser de çok uzun olmadığından (100 sayfa) tercihimi Stefan Zweig'dan yana kullandım. Kitap mutlu bir evliliği olduğu tahmin edilen iki çocuk annesi bir kadının bir sabah eşini yeni tanıştığı bir adam için terk etmsiyle başlıyor. Monte Carlo yakınlarında olduğunu tahmin ettiğim bir pansiyonda geçen olayda Madam Henriette'nin genç bir Fransız adamla kaçması pansiyonda kalan diğer misafirler için bir anda önemli bir yuvarlak masa tartışmasına dönüşür. Pansiyon sakinlerinin genç bir adamla kaçan kadını adeta taşa tutarak acımasızca eleştirmelerine karşın, olayın anlatıcısı -yazar- bu olayda kadın ile empati kurarak madamı bu küçük topluluğa karşı savunur. Bu hararetli tartışmada yazarın ifadeleri tartışmaya hiç katılmamış olan yaşlı bir İngiliz hanımın -Mrs. C.- dikkatini çeker ve yazar ile özel olarak görüşme talebini iletir. Bütün gece sürecek olan bu özel görüşmede Mrs. C. yıllar önce başından geçen bir yirmi dört saatin hikayesini yazara anlatır ve yalnızca bir gün de sürse, tutkunun insan hayatını nasıl değiştirdiğini ve bir ömür sürecek şekilde nasıl etkileyebileceğini açıklar. Zweig'in bu eserindeki ruh çözümlemeleri ve karakterlerin derinliği o kadar etkileyicidir ki, bu eseri Freud'un çözümlediği yapıtlar arasında yerini almıştır.

Art arda okuduğum iki kitapta kumar konusunun işlenmesi ve kumarbazların anlatılması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Dostoyevski ve Stefan Zweig gibi iki dev yazarı karşılaştırmak istemem ancak daha kısa bir kitap olmasına ve ana konusu "kumar tutkusu" olmamasına rağmen Stefan Zweig; kumar bağımlılığını, kumarın insanın gözünü kör eden tutkusunu ve pişmanlığını daha etkileyici vermiş kanaatimce. Stefan Zweig'in eserini okurken gerçekten empati yapabildiğimi hissettim. Tabi sizi etkilemiş gibi olmayayım, ikisi de önemli eserler, okumanızı tavsiye ederim.

"...görünüşe göre kendilerini 'kolayca baştan çıkarılabilenler'den daha güçlül, daha edepli ve daha temiz hissetmek insanların hoşuna gidiyordu. Şahsen ben, bir kadının içgüdülerinin peşinden özgürce ve tutkuyla gitmesini, bilinen örneklerdeki gibi kocasını onun kollarındayken, gözlerini kapayarak aldatmasından daha dürüstçe buluyordum."