28 Aralık 2014 Pazar

Yüzüncü Ad - Amin Maalouf

Kış Okuma Şenliği için hazırladığım okuma listemdeki ilk kitabı okudum. Aslında bu kitabı yıllar önce satın almıştım ve uzun süredir aklımdaydı. Bu vesileyle okuma fırsatı bulduğum için de mutluyum. Her ne kadar merakımı gidermiş olsam da, kitap beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Kitabın ihtişamı ve gizemine karşılık sonu biraz sönük kaldı kanaatimce (ayrıca merak ettiklerim de gölgede kaldı). Kitap Doğu'nun Lübnan'da antikacı dükkanı işleten son Cenevizlilerinden Baldassare Embriaco'nun kaybettiği bir kitabı bulmak için yollara düşmesiyle başlar (1665 yılı). Baldassare yıllar önce dükkanına gelerek antika bir kitabın peşide olan Moskovalı bir hacının aklına düşürdüğü "1666 - Canavarın Yılı" kehanetini aklından çıkaramaz - her ne kadar umursamaz görünse de. Kehanete göre 1666 yılında dünyada büyük değişiklikler olacak ve kıyamet kopacaktır. Tek kurtuluş ünlü yazar Ebu Mahir el-Mazandarani yazdığı ve gizli adın örtüsünü kaldırdığını iddia eden "Yüzüncü Ad" kitabıdır. Bu kitap Allah'ın Kuran'da sözü edilen 99 adının (sıfatlarının) tamamlayıcısı olan 100. adının açıklandığı kitaptır ve Allah'ın bu adı insalığı her türlü tehlikeden kurtarmak için gereklidir. Bu söyletinin ardına düşen pek çok insan "Yüzüncü Ad"ı Doğu'nun oryantalist şehirlerinde (Osmanlı toprakları) aramaktadır. İşte bu hazin hikaye Baldassare'nin yaşlı ve fakir bir Müslümandan bir şekilde Yüzüncü Ad'ı eline geçirip aynı gün kaybetmesiyle başlar. Kitabı tekrar bulmak için Cübeyl'den yola çıkan Baldassare bu yolculuk için İstanbul'dan İzmir'e, oradan Sakız'a, Ceneviz'e, Amsterdam'a ve Londra'ya kadar uzanan bir bilinmeze girer. Tarihle iç içe geçen bu romanda yolculuğun geçtiği topraklarda (1665-1666) yaşanan tarihi olaylardan da söz edilir: Konya veba salgını, İzmir'deki Sabetay Sevi Ayaklanması, Büyük Londra Yangını, İngiltere-Hollanda arasındaki savaş...

Maalouf'u belki de fazla eleştirmemek gerek. Bir yazar okuyucunun tüm marazi merakını tatmin etmek zorunda değil. Yüzüncü Ad kitabında neler yazdığı veya kitabın çeşitli yerlerinde Baldassare'nin yaşadığı bazı olayların nasıl sonuçlandığı değildir önemli olan. Baldassara'nin de fark ettiği gibi, Yüzüncü Ad yalnızca bir araçtır, kendimizi bulmak için kulanacağımız bir araç. Belki de bu yüzden Maalouf ünlü tasavvufi şairlerdan alıntı yapmak istemiş (Yunus Emre ve Maaralı kör ozan Ebulala). Yunus Emre bu topraklarda daha çok tanındığı için Ebulala'nın şiirini paylaşmak isterim: "Bir imam kalksın istiyor kimileri / Ve söz alsın suskun kalabalığın önünde / Boş hayal, imam yoktur akıldan başka / Yalnız o gece gündür yol gösterir bize."

Dört ayrı anı defterinden oluşan bu kitabın çizgi roman şeklinde kitaplarının da basıldığını öğrendim. Uzun kitaplar okumaktan sıkılan veya çizgi roman okumayı seven biriyseniz bu şekilde de fikir sahibi olabilirsiniz. Yeni ve ilginç bilgiler öğrenmek için okunulması gereken bir kitaptır, vaktiniz olursa tavsiye ederim!

Gözleri olanlara dünyada görülecek hiç bir şey olmadığını söylemek zordur. Ne var ki gerçek bu inanın bana. Dünyayı tanımak için dinlemek yeter, yolculuklarda görünenler bir aldatmacadır yalnızca. Gölgelerin peşinde başka gölgeler. Yollar ve ülkeler, önceden bilmediğimiz hiçbir şey öğretemez bize; gecenin dinginliğinde kendi içimizde dinleyebileceklerimizden başka hiçbir şey?”

23 Aralık 2014 Salı

Kış Okuma Şenliği Okuma Listesi

Geçtiğimiz yine yıl kış okuma şenliğine katılmıştım. İş yoğunluğum nedeniyle haftada bir kitap bitirebildiğim için (çok vakit bulabilenler var ve kendilerine çok özeniyorum) çok iyi bir sonuç elde edemesem de, süreç oldukça eğlenceli geçti. O nedenle bu yıl yeniden katılmaya karar verdim ve okuma listemi aşağıdaki gibi hazırladım. Pinuccia'nın da dediği gibi, bu sürecin en eğlenceli parçası kitap listesi hazırlamak. Araştırıyorsunuz, görüş alıyorsunuz veya kütüphanenize baştan sona  bir göz atıyorsunuz ve hem yeni yazarlar&kitaplar tanıyorsunu hem de kitaplığınızda yıllarca beklettiğiniz kitaplara bu vesileyle sıra geliyor :). Okuma listesini oluştururken geçen yıla ait listede okuma fırsatım olmayan kitapları da ekledim, umarım bu kez hepsini okuyabilirim. Ancak bir eleştirim olacak, geçtiğimiz yıl 12 kategori vardı (Kasım-Mart ayı) bu kez 22 kategori var ve süre daha kısa (Aralık-Mart). Nasıl halledeceğiz bilmem :). 

OKUMA LİSTEM:
 
1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi'nden bir kitap. Mezopotamya'da Cinayet / Agatha Christie (285 sayfa)

2. Kategori (10 puan): Bir çizgi roman veya foto roman. Merhametliler - Sandman Serisi / Neil Gaiman (352 sayfa)

3. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap. Solomon Kane / Robert E. Howard (432 sayfa)

4. Kategori (10 puan): Adında bir akrabalık ilişkisi geçen bir kitap. Boysan Ailesinin Yaşam Öyküsü / İsmet Çepel

5. Kategori (10 puan): Bir şiir kitabı.  Deli Kızın Türküsü / Gülten Akın (112 sayfa)

6. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap. Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley (348 sayfa)

7. Kategori (10 puan): Tarihi kurgu türünde bir roman. Taif'te Ölüm / Hıfzı Topuz (271 sayfa)

8. Kategori (10 puan): İsminde kış mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların karda kışta geçtiği bir kitap. Kış Bahçesi / Khristin Hannah (sayfa 512)

9. Kategori (10 puan): Bir yazarın tavsiye ettiği bir kitap. İçimizdeki Şeytan / Sabahattin Ali (268 sayfa) Sabit Fikir'in online bir köşesinde yer alan "Sizin İçin Seçtiler" başlığı altında Hakan Günday'ın tavsiyesi.

10. Kategori (10 puan): Yayınlanmış tek bir romanı olan bir yazarın "o" romanı. Doğu'nun Kızı / Benazir Bhutto (540 sayfa)

11. Kategori (10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.  Daha Çok Ateş Daha Çok Rüzgar / Susanna Tamaro (232 sayfa)

12. Kategori (10 puan): İlkokulu bitirdiğiniz yıl ilk baskısını yapmış bir kitap. Yüzüncü Ad / Amin Maalouf (412 sayfa) (2000 yılında ilk baskısını yapmış)

13. Kategori (10 puan): Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap. İnci Küpeli Kız / Tracy Chevalier (248 sayfa)

14. Kategori (10 puan): 20. yüzyılda Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazardan bir kitap. Boncuk Oyunu / Hermann Hesse (560 sayfa)

15. Kategori (10 puan):Goodreads'in "Ölmeden Önce Okunması Gerekn 1001 Kitap" listesinden bir kitap. Lolita / Vladimir Nabokov (364 sayfa)

16. Kategori (10 puan): Bir aşk romanı. A.Ş.K. Neyin Kısaltması? / Tuna Kiremitçi (196 sayfa)

17. Kategori (10 puan): Size veya aynı evde yaşadığınız kişilere ait olmayan bir kitap. Senden Önce Ben / Jojo Moyes (480 sayfa) İş arkadaşım Sedoş getirecek :)

18. Kategori (Her kitap 10 x 2 + 20): Bir Türk, bir yabancı yazardan birer öykü kitabı. Hayat Bu İşte / Suzan Mumcu (200 sayfa)
Hikayeler / Anton Çehov (216 sayfa)

19. Kategori (Her bir kitap 10 x 4 + 30): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Bir Bilim Adamının Romanı / Oğuz Atay (280 sayfa)
Kaçıklık Diploması / Ayşe Nil (160 sayfa)
Deniz Feneri / Virginia Woolf (228 sayfa)
Kör Baykuş / Sadık Hidayet (100 sayfa)

20. Kategori (Her bir kitap 10 x 3 + 40): Pulitzer veya Man Booker veya Goncourt veya Nebula veya Hugo ödülü kazanmış veya bu ödüller için finalist olmuş üç kitap.  Deniz / John Banville (176 sayfa) (2005 Man Booker Ödülü)
Angela'nın Külleri / Frank McCourt (463 sayfa) (1996 Pulitzer Ödülü)
Tanios Kayası / Amin Maalouf (260 sayfa) (1993 Goncourt Ödülü) 

21. Kategori (Her bir kitap 10 x 4 + 30): Dünya edebiyatından dört kitap. Kitapların biri Latin Amerika, biri Afrika, biri Asya ve biri Avrupa edebiyatından olmalı. Brida / Paulo Coelho (224 sayfa) (Latin Amerika Edebiyatı)
Dişi Kurdun Rüyaları / Cengiz Aytmatov (400 sayfa) (Sovyet - Asya Edebiyatı)
Aşk Zamanı / Necib Mahfuz (136 sayfa) (Afrika Edebiyatı)
Kimlik / Milan Kundera (136 sayfa) (Doğu Avrupa Edebiyatı)

22. Kategori (Her bir kitap 10 x 3 + 40): Türk bir yazardan bir üçleme veya aynı seriye ait üç kitap. Yeni Yalan Zamanlar Üçlemesi
Mor / İnci Aral (416 sayfa)
Yeşil / İnci Aral (472 sayfa)
Safran Sarı / İnci Aral (400 sayfa)

Pinuccia Kış Okuma Şenliği Linki:
http://pinucciasbooks.blogspot.com.tr/2014/12/ks-okuma-senligi-2014.html

Geçen sene oluşturduğum okuma listesini aşağıdaki bulabilirsiniz:

18 Aralık 2014 Perşembe

Gün Olur Asra Bedel - Cengiz Aytmatov

Sevgili Kırgız yazar Aytmatov'un bu kitabı, en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Kitap bittikten sonra (biraz çabuk bitti ama olsun) bir süre kalakaldım ve anladım ki hikaye beni içine almayı başarmış. Kitapta her şey bozkırın ortasındaki sekiz-on haneli (tabir-i caizse Allah'ın bile unuttuğu bir yerde) Boranlı'da yaşlı bir tren istasyonu işçisi Kazangap'ın ölümüyle başlıyor. Baş kahramanımız, aynı istasyonda çalışan diğer bir emektar işçi Yedigey, yıllardır yarenlik ettiği Kazangap'ın ölümünden sonra cenaze için gerekli hazırlıkları yapıyor ve kitabın tümü bu cenaze günü Yedigey'in anımsadığı anılarından (flashbacks) oluşuyor. Aslında kitap bozkırların özeği Sarı-Özek'te yaşayan kendi halinde birkaç insanın öyküsü olacak kadar basit değil: Halk efsaneleri, halk türküleri, "mankurt"laştırmanın tarihsel izdüşümü, bilimkurgu ve ütopyanın da harmanlandığı bir öykü.    Aytmatov'un alışılagelmiş tarzından oldukça farklı olarak kitap bilim-kurgu unsurlar içeriyor -ki bu beni çok şaşırttı. Milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtan Aytmatov, bu farklı denemenin altında hikayesini ustaca Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların özeleştirisi şeklinde aktarıyor. Geçmişin efsanalerinin ve geleceğin teknolojisinin iç içe geçtiği kitap; farklı karakterler üzerinden gelenekleri yaşatmayı, insanların zamanla dinlerine ve kültürlerine nasıl uzaklaştığını (tıpkı bir mankurt gibi), hırslarımıza nasıl yenik düştüğümüzü ve yaradılışımızda bulunan duygularımızla aslında -temelde- insan olduğumuzu oldukça yalın bir dille anlatıyor.

Mutlaka okunulması gereken bir kitap olduğunu düşüyorum, özellikle bakış açınızı değiştirmek ve ufkunuzu biraz daha genişletmek istiyorsanız! Eminim siz de kuş uçmaz kervan geçmez Boranlı'daki insanların hayatı ile uzaya mekik gönderecek kadar bilimde ilerleyen ancak tarihini unutmaya yüz tutmuş bir toplumun bir yerinde kendinizi bulacaksınız.

Benim bu kitabı okumaya başlamamın en önemli sebeplerinden birisi adı oldu: "Gün Olur Asra Bedel" Neydi acaba bu sehl-i mümteni gibi söylenen bir asra değecek gün? Yeri gelmişken de belirteyim, kitabın başka bir çevirisinin adı da "Gün Uzar Yüzyıl Olur". Hangisinin daha çok kitabı yansıttığına okuyunca karar vermek istersiniz belki. Bu arada kitabın 1980 yılında yazıldığını anımsatmak isterim. Sebebine gelince, Kırgız yazar Aytmatov kitabı yayınlamak istediğinde dönemi itibariyle Sovyet sansürüne takılmış ve kitaptan bazı bölümler (tutuklama ve tutuklunun KGB elinde öldüğü bölüm) çıkarılmış. Ayrıca kitaptaki karakterlerden birinin (öğretmen Kuttubayev) öğrencileri ile ilgili anıları ve bu KGB engeline takılan bölüm "Cengizhan'a Küsen Bulut" adında başka bir kitapta devam ediyormuş (en kısa zamanda okuyacağım).

"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."

15 Aralık 2014 Pazartesi

Sandman / Dünyaların Sonu - Neil Gaiman

Bir gerçeklik fırtınasının girdabına kapılmış, zaman, söylenceler ve hayallerin yolcuları, Dünyaların Sonu'ndaki bir hana sığınırlar. Chaucer'in Canterbury Öyküleri'nin geleneğine uygun olarak fırtınanın dinmesini beklerken gittikleri yerlerin, gördükleri şeylerin ve düşlerinin öykülerini anlatırlar. Tabi Sandman'ın sekizinci kitabında yer alan bu kurgunun Canterbury Öykülerinden farkı tümünün fantastik hikayelerden oluşması. Aslında konu temel itibariyle biraz basit: Hepsi kötü hava koşullarına veya yolculuğa engel bir duruma takılan bir grup yolcu, bir şekilde kendilerini "Dünyaların Sonu" hanında bulurlar (Worlds' End). Burada her türlü (zaman ve mekandan bağımsız) karakter bulunmaktadır: Perilerin elçisi Cluracan, 1994 yılından iki yolcu (kitabın yazıldığı yıl), 1914 yılından bir miço, Litharge mezar şehrinden bir grup definci vb. tuhaf tipler. Anlattıkları hikayeler ilginçti, bu anlamda kitabı sevdim ancak üzülerek belirtmeliyim ki şimdiye kadar okuduğum Sandman serisinde en az sevdiğim kitap buydu. Nedenini henüz bilmiyorum, belki de Düş Lordu ve diğer Ebedilerden çok az bahsettiği içindir. Yine de, son kısım ben de merak uyandırdı. Tüm han yolcularının pencereden bakarak gökyüzünde gördüğü ve Ebedilerle beraber diğer görnünmekeyn dünya halklarından temsilcilerin katıldığı cenaze töreni. Kim içindi, ne amaçlanıyordu? Umarım bu soruya devam eden kitapta cevap bulabilirim. Ayırca en son sahnede Lady Death'ın yüzünü görmek, beni hüzünlendirdi. Death'in neden bu kadar hüzünlü olduğunu öğrenmek istiyorum.

Gaiman ilgilnç hikayeler kurgulamış (en sevdiğim hikaye mezar şehrinde geçen "Kefenler" idi), ancak belirttiğim gibi, Sandman'ın hikayesini merak ediyorum ben, ve onu tamamlayana kadar seriyi okumaya devam edeceğim. Zaten buraya kadar geldiyseniz, Sandman sizi çoktan avucuna almış demektir :).

"Böyle yerlerin olması önemlidir. Ruhu uçup da yaşamın kıvılcımı söndüğünde veda ayinleri gereklidir. Yaptığımız bütün ayinler veda etmemize yardım eder. Veda edilmelidir. Bu ayinlerin başka işlevleri de var tabi. Bizi bir zamanlar sevmiş olanların ölümden sonra peşimizden ayrılmaması korkunç bir şeydir. Sevdiklerimizin peşinden ayrılmama korkunç bir şeydir." (Kefenler).

Sandman 7: Kısa Yaşamlar
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/12/sandman-ksa-yasamlar-neil-gaiman.html

10 Aralık 2014 Çarşamba

Sinemam ve Ben - Türkan Şoray

"Fatih’te iki yanında cumbalı ahşap evlerin dizili olduğu eski bir Osmanlı sokağında orta halli bir ailenin kızı, tesadüfler sonucu adım attığı sinema dünyasında yıllar boyunca hep zirvede kalmayı başarır." Bir masal cümlesi gibi görünen bu sözler aslında bir gerçektir; Türkan Şoray’ın gerçek hayatı...Zaten hem sinema oyuncusu olarak hem de zarif ve naif bir kadın olması dolayısıyla Türkan Şoray'ı severdim. Ancak kitabını okuyunca kendisine kelimenin tam anlamıyla "hayran" oldum. Türkan Hanım tam bir sultan... Hem de alıştığımız Doğu masallarında yer alan şefkatli ve güzeller güzeli sultanlardan. Sonuçta bir gerçeği kabullenmek gerekmektedir: Türkan Şoray Türk sinemasında bir olgudur! Hakkında pek çok yazı, inceleme, kitap, tez yazıldı, ünlü bir isim olması dolayısıyla özel hayatı hep takip altına alındı. Ancak kanaatimce Türkan Şoray'ı gerçekten tanımak bu kitabı okumakla mümkündür. Bununla beraber, Ruhat Mengi'nin de dediği gibi, bu kitap sadece biyografi değil aynı zamanda bir sinema ansiklopedisi arşividir. Sultanın on yedi yaşında sinemaya nasıl başladığı, bizzat yaşayarak gözlemlediği 60'lar, 70'ler, 80'ler, 90'lar ve günümüzde sinemaya ilişkin görüşleri, filmlerinin arka planda kalan hikayesi, sinema seyircisiyle nasıl bütünleşip kucaklaştığı, yönetmenlerle olan arkadaşlık ilişkisi hepsi kronolojik bir sırayla "Sinemam ve Ben"de anlatılmış. Daha önce de belirttiğim gibi, genelde birinci ağızdan anlatılan kitaplardan çok sıkılırım, ancak bu kitaptan hiç sıkılmadım, ayrıca büyük bir merakla ve zevkel son sayfasına kadar okudum. Zaman zaman Türkan Sultan'ın hissettiklerini hissettim, itiraf etmek gerekirse, gözümün dolduğu yerler bile oldu. İnanılmaz içtenlikle anlatılmış bir okunulası bir hayat hikayesi var karşınızda!

Okuduğum kitaplarda beğendiğim yerlerin altını çizmeyi ve kitabı tanıtırken bu ifadeleri paylaşmayı seviyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk defa bu kadar ikilemde kaldım çünkü, sanırım bin cümlenin altını çizdim. Hangisini paylaşacağımı henüz bilmiyorum, ki burada mesajı almanız gerekmektedir: Demek ki kitabı okumalısınız :). Yine de, kitap için iki eleştirm olacak: Birincisi hayatının ilk dönemlerini ve ilk filmlerini anlattığı yıllarda bir tarih karmaşasına düştüm -tahminimce burada birtakım hatalar yapıldı. İkincisi, Türkan Sultan'ın yine gizemli kadını oynaması. Özel hayatı hakkında o kadar az bilgi veriyor ki, ne yirmi yıllık sevgilisi Rüçhan Adlı ne de eski kocası Cihan Ünal hakkında tam anlamıyla ne düşündüğünüm öğrenebildim (buna saygı duyuyorum ama o ayrı).

Bir kez daha emin oldum ki, Türkan Sultan bu kadar sevilmesinin nedeni, hayatını sinemaya adaması ve özveriyle çalışarak çok güzel işler yapmasından ziyade, mütevaziliği ve samimiyeti. Bu samimiyet, fotoğraflarından, yazdıklarından size geçiyor ve sizi de sarıyor. Ben kendisini görmek şansına da sahip oldum (imza gününde); konuşmasında, size bakışında bile anlamlandıramadığınız bir şefkat var. Aynen kitapta kendisi hakkında söylendiği gibi "bir bakışıyla beş duygu birden veriyor." Daha önce de söylediğim gibi, Türk sinema tarihinde bir olgu haline gelmiş, pek çok "ilk"in sahibi (200'den fazla film çevirmiş olması, yönetmenliği vb.), sinemaya kendi kanunlarını kabul ettirmiş, gözleri şarkılara & şiirlere konu olmuş, kadınların gıptayla baktığı, bir dönemin erkeklerinin ilk aşkı Türkan Şoray'ın hikayesini kendisinden mutlaka dinleyin. İyi okumalar!

"'Kamera' ile 'stop' sözcüğü arasında ne hayatlar yaşadım kamera karşısında... Deli gibi aşık oldum, sevgilim terk etti, intihar ettim, çocuğuma bakmak için pavyonlarda şarkıcılık yaptım, sırtımda çocuğum tarlalarda çalıştım, kör oldum, sakat kaldım, öldüm, ayrıldım, kavuştum. O kadınlarla hayatım iç içe geçti."

"Özbek oğlu yurdunda misafir / Türk güzeli o Türkan Şoray / .... / Ayıramadım senden gözümü / Kalbe bağladım yüreğimin ateşini / .... / Alem gezerek gördüm ben dünya / Senin gibi güzel görmedim / ..../ Günah etsem affetsin tanrı / Sevip kaldım Türk meleğini / ..../" (Özbek şair Narmurad Narzullayev'in şiiri, 1980).

1 Aralık 2014 Pazartesi

Sandman / Kısa Yaşamlar - Neil Gaiman

"Neil Gaiman sadece kendine ait bir düzlemde. Alanındaki hiç kimse bundan daha iyi değil. Kimse böyle  bir hikaye derinliğine, yetkinliğe ve yelpazesine sahip değildir Gaiman bir usta ve onun geniş öyküleri diğer herkesin öykülerine aksine duyguların her tonuyla doludur." Gaiman'ı hakkında daha iyi fikir edinebilmek adına bu alıntıyı paylaşmak ihtiyacı hissettim. Fark ettim ki, her bir ilerleyişte bu seriye olan ilgim daha da artıyor ve bir sonraki kitabı okumak için daha fazla heyecan duyuyorum. Sandman 7 : Kısa Yaşamlar'da çok farklı bir şey denemiş Gaiman. Farklı farklı karakterlerin hikayelerinin Düş Lordu üzerinden birleştirilmesindense, Düş Lordu'nun başrolü oynadığı bir yolculuk anlatılır: Hezeyan (Delirium) ile beraber yıllar önce kendilerini terk eden kardeşleri Yıkım'ın (Destruction) peşine düşerler. Sevgili duygusal Düş Lordu'm Morpheus önceleri büyük kısmı gerçek dünyada geçecek olan bu yolculuğu (Yıkım izinin sürülmesinin zor olacağını düşünerek gerçek dünyaya kaçmıştır) kendisini terk eden genç bir kadını unutmak için kabul etmiştir ( ya da belki de gerçek dünyaya giden bu kadını bir kez daha görmek istemiştir kimbilir). Ancak zamanla bu yolculuğu bir "mücadele" (Challenge) olarak düşünmüş ve başarıya ulaşabilmek için iletişim kurabileceği mitolojik karakterlerle ve diğer Ebedilerle konuşarak denenmesi gereken her yolu denemiştir. Toplamda 9 bölümden oluşan kitap, temel hikayeye Düş Lordu ile Hezeyan'ın yolculuğunu alarak bize yan karakterleri de tanıtmıştır: İshtar (aşk, bereket ve seks Tanrıçası), Leydi Bast (Kedi Başlı Tanrıça), Alderman (Mitolojik Ayı-adam), Etain (Kelt Mitolojisinden bir isim) ve diğerleri. - Spoiler - olacak ama, sonunca Yıkım'ı bulmayı başaran Düş'ün dünyada ilk canlı var olduğundan beri mevcut olan varlığına Yıkım'ın bilgece sözleri sonucunda büyük bir değişim aşılanıyor.

Morpheus ve diğer Ebediler (İhtiras, Umutsuzluk, Hezeyan, Ölüm, Kader ve Yıkım), biri hariç, hiç birinin fark etmediği ve arzulamadığı, onları kaçınılmaz yok oluşlarına doğru götüren bin yıllık kargaşa dolu değişime doğru yol alıyorlar: Görünüşe göre sonsuzluk bile kısa.

Kitapta Leydi Hezeyan'ı daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz (Gaiman'ın bu karakteri yaratırken ABD'li şarkıcı Tori Amos'dan esinlendiği söylenmektedir). Yüz yıllar önce sarı saçlı aklı başında bir Ebedi iken -henüz sebebini bilmediğim bir şekilde- değişim geçiren Haz'dan (Delight) Hezeyan'a (Delirium) dönen bu genç bayanın alemini tanımak bile ilginç: rengarenk, tuhaf böcekler veya ilgi uyandıran küçük sevimli şeyler, spiraller, yıldızlar.. vb. (hezeyanın ele geçirdiği fanilerin iç dünyaları gibi). Dolayısıyla kendisinin de iki karakteri var: Birisi çok zeki ve her şeyi bir anda anlayan diğeri tamamen aklını kaybetmiş birisi gibi. Kitapta en çarpıcı bulduğum nokta, Hezeyan'ın sorularıydı:

"- Gerçekten hoşlandığın biriyle sevişmenin aslında nasıl bir his olduğunu uzun süre önce unutmuş olduğunu tam fark ettiğin an için kullanılan kelime neydi?"
- ...
- Biriyle tanıştırmak istediğin birinin ismiyle aynı anda o tanıştıracağın kişinin de ismini unutmanı anlatan bir kelime var mı?
- ...
- Şeylerin her zaman aynı olmamasını ifade eden kelime nedir? Yani böyle bir kelime olduğuna eminim, var değil mi?
- Değişim.
- Oh. Ben de bundan korkuyordum."

Sandman 6: Fabllar ve Yansımalar:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/sandman-fabllar-ve-yansmalar-neil-gaiman.html

27 Kasım 2014 Perşembe

Alaceren - Nezihe Meriç

Kitabın arkasında yazarın "İstiyorum ki bu yazdıklarımı okuyup sevenler, işi sürdürsünler gönülleri nasıl çekerse. Eksikleri tamamlayıp, geri kalanını dokusunlar..." ifadesinden kitabı hiç sevmeyeceğimi anlamalıydım. Çünkü ben "okuyucunun halay gücüne bırakıyorum" adı altında kitapta anlatılan hikayenin sebep-sonucunun verilmemesini pek sevmiyorum, ayrıca anlamıyorum da. Benim hayalgücüme brakılacaksa ben neden okuyorum ki, tamamen hayal edeyim? Ben senin hayal gücünü merak ediyorum, seni tanımak istiyorum sayın yazar. Ne söylenirse söylensin, ne kadar ilginç bir hikaye olursa olsun, bir sonuca bağlanmıyorsa, ben bu durumu "okuyucunun hayal gücüne bırakılması"ndan ziyade konuyu toplayamamak, kurgulayamamak ve dolayısıyla başarısızlık olarak yorumluyorum. Bu nedenle "Alaceren"i pek sevmedim. Halbuki en başta çok güzel başlamıştı, Bengi adında parçalanmış bir ailenin kızı üzerinden ilginç karakterler tanıtılmıştı: Zarif dedesi, kız kardeşi Gün, psikolojisi bozuk anne-baba ve anlatıcı. Beğendiğim bir diğer yön de, Bengi'nin hayatının hep "sabahlar" üzerinden anlatılmasıydı: anne babanın kavga edip ayrıldığı sabah, dedenin geldiği sabah, annenin geri döndüğü sabah, keyifli sabahlar vb. Ancak henüz daha hikayenin içine giremeden, yan karakterler Bengi'nin arkadaşı mı yoksa anlatıcının özel hayatı mı anlayamadan kitap bitti. Hatta, anlatıcı kimdi, Bengi kendisini üçüncü bir kişi olarak mı anlatıyordu yoksa komşuları mıydı? Baba neredeydi, anne neden dönmüştü, nereye gitmişti? Lafı uzatmaya gerek yok, kitaptaki zaman kavramı gibi muğlak ve anlaşılmaz, yarım kalmış hissettim bu hikaye hakkında. Ben sevmedim ancak bu şekilde kitapları okumaktan hoşlanan varsa, okuyabilirler.
 
"'Her ilk roman, biraz yazarının yaşam serüvenini gözden geçirmesi gibi bir şeydir. Çok şey taşır yazarın yaşamından. Sonraları gözlemler birikip çoğalır, deneyim artar, o zaman başka kişiler, başka dünyalar da yaratılmaya başlanır.' Bengi sesini çıkarmamıştı; düşünüp kalmıştı. Yazdıkları hiç onun yaşamına benzemiyordu. Hayır çok benziyordu. Hem benziyor hem benzemiyordu."

Katıldığım bir nokta var, ilk kitaplar mı bilinmez ancak ben de hikayelerin her zaman yazarlardan -az ya da çok- bir parça taşıdığına inananlardanım. Sabahattin Ali'yi okuduktan sonra gözlem ve deneyimin de bir yazarın sahip olması gereken bir özellik olduğu fikrimin de güçlendiğini söylemek de isterim.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Kamyon - Sabahattin Ali

Daha önce de belirttiğim gibi, Sabahattin Ali'nin çok iyi bir gözlemci olduğu ve yaşadığı yerlerde insanları gözlemleyerek hayatlarını hikayeleştirdiği kanaatindeyim. Böyle bir kanıya kapılmamın sebebi toplumcu gerçeki bir yazar olan Sabahattin Ali'nin hikayeyi anlatırken olayın geçtiği yer-zaman hakkında bilgi vermesi ve bu dönemde gerçekten Anadolu'nun o bölgesinde bir vesile ile bulunuyor olmasıdır (öğretmenlik yaptığı için Konya'da, aydın'da evya Ankara'da görev yapmış olması). Derlenmiş hikayelerden oluşan "Kamyon" kitabında yer alan hikayelerin büyük çoğunluğu Konya'da geçmekte ve 1930'lu yıllarda bu çorak topraklarda yaşayan sefil insanları anlatmaktadır. Hikayelerin mahzunluğundan daha üzücü bir şey daha var: Anlatılanların gerçekten yaşanmış olma ihtimali (kurgu olmama ihtimali - ki öyle olmadığını düşünüyorum). Sabahattin Ali yaşadığı dönemin ekonomik, siyasi ve kültürel özelliklerini kendi gerçekliğiyle birleştirerek eserlerini ortaya koymaktadır, zaten birkaç kitabını okuyunca yazarın tarzı ve kitapların çizdiği profil de anlaşılabilmektedir. Kanal, Kağnı, Kazlar, Kamyon ve Bir Orman Hikayesi'nde karakterlerin çaresizliği ve kimsesizliği üzerinde durularak, insanların iç sesleri (yorumları) verilmeden "olay"ın kendisi anlatılmaktadır. Okuyucuda farklı ufuklar açsa da, kabul etmek gerekir ki Sabahattin Ali okumak biraz rahatsız edici, çünkü "....geri bir ekonomik düzenin ve baskıcı bir yönetimin ürünü yoksunluklar, yoksulluklar içinde ekmek uğruna, su uğruna, toprak uğruna ölen, öldüren hapislere düşen Anadolu insanını; ağa, eşraf, esnaf, köylü, bürokrat ilişkilerini konu edinecektir."

Şükran Kurdakul onun öykücülüğünü "Sabahattin Ali'nin 60'ı aşkın öyküsünde köylü kentli kadınlar, mahpuslar, çocuklar, bürokratlar, kendi niteliklerinin yanı sıra, sınıflı toplumun insanı olmaktan gelen nitelikleriyle birlikte yaşarlar. Issız, kendi durumuna bırakılmış Anadolu'nun yalnız insanları, idare lambalarının soluk ışıkları altında hüzünlü bakışlarıyla insanlığımızı arar gibidir." biçiminde değerlendirmiştir.

Hiç okumamış olan yoktur diye umut ediyorum ancak henüz okumadığınız bir kitabı ile karşılaşırsanız Sabahattin Ali'yi okumanızı mutlaka tavsiye ederim. Hikaleyerini akıcı ve içtenlikle yazan bu yazarın eserlerini çok beğeneceksiniz.

"Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buaraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"

Sabahattin Ali - Sırça Köşk:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/srca-kosk-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/butun-siirleri-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/05/kuyucakl-yusuf-sabahattin-ali.html

14 Kasım 2014 Cuma

Anılar - Av. Halis Özdemir

Bu yılın Nisan ayında kaybettiğimiz değerli Avukat Halis Özdemir'in avukatlık anılarını yazdığı "Anılar" kitabını birkaç sene önce İstanbul Barosundan temin etmiştim. Bir süre zarfında kitabı okumadığımı yakın zamanda fark ettim ve hemen okumaya başladım. Avukatlık mesleğini olması gerektiği gibi -ya da alışageldiği gibi desek daha doğru olur- icra edemediğimden, bu konuda yazılan anı vb. yazılar oldukça ilgimi çeker. Üstad Özdemir de bu anılarını tüm yalınlığıyla bu kitabında (biraz da politikaya ve askerlik anılarına değinerek- anlatmış. 1921 doğumlu olduğu için kendisinin 1951 yılında fiilen avukatlığa başladığı ve neredeyse hayatının son yıllarına kadar (2014) avukatlık yaptığı düşünülürse, bu süreçte ne kadar farklı ve münferit olaylara şahit olduğunu hayal etmek zor olmayacaktır. Avukatlık yıllarının (1979'a kadar) ilk otuz yılını doğup büyüdüğü yerde (Ardahan'da) geçiren Halis Özdemir, Kars, Ardahan ve Artvin civarındaki arazi ve ceza davaları ile ilgilenmiş ve karşılaştığı ilginç olayları ve zorlukları yeri geldiğinde isim vererek aktarmıştır. Ancak kitapta o kadar çok isim ve tarih bilgisi vardı ki pek çoğunu aklımda tutamadım :). Yalnızca profesörler ve bazı edebiyatçılara ilişkin olarak belirtilenler aklımda kaldı. Bununla beraber, olaylar kronolojik sırayla aktarılmadığı için (öyle tahmin ediyorum ki Halis Özdemir anılarını değişik zamanlarda aklına geldikçe yazmış) okurken bazı yerlerde aklımın karıştığını itiraf etmem gerek. Bir diğer eleştirebileceğim nokta da, (muhtemelen bir editör tarafından kontrol edilmediği için) bazı imla hataları ve düşün cümlelerin ve bazı noktalarda anlam akışı kopuyor.

Olgun yaşına ulaşmış ve tecrübelerini genç nesile aktarmak isteyen her üstad gibi, Halis Özdemir de önceliği görgü kurallarına (adab-ı muaşeret) vermiştir. Buna ilişkin verdiği örneklerde, düzgün konuşmanın ve görgü kurallarına uymanın hayatın her evresinde, gerek özel hayatta gerekse meslek yaşantısında her zaman artısı olacağını vurgulamıştır: Yerinde ölçüsüne göre saygılı olan kim kaybetmiş?

"... Hani derler ya boğaz kırk bölümdür; insanın  ağzından muhatabına sarf edilecek, çıkacak sözcükler kırk kez tabiri caizse gümrüğe tabi tutulacaktır. Yoksa yıllarca dost edindiğiniz insanlar anında sizden soğuyabilir. Medeni alemde insan ilişkileri bir nevi sırat köprüsünden geçmeye benzer. Söz ağızda iken sizin esirinizdir. Ağızdan çıktıktan sonra, siz onun esirisiniz."

 "Baki kalan bu dünyada bir hoş seda imiş derler ya. Ceset toprak oldu. Sanıklar belki tutukluluklarını dahi unutmuş olabilirler. Fakat, bizimkinin hoş sadası unutulmadı daha. Hukuk Usulü hocamız rahmetli Sabri Şakir 'Üslupta tatlı, fikirde güçlü olmalıyız' derdi."

7 Kasım 2014 Cuma

Bir Yeryüzü Tanığı - İlhan Berk

Daha önce şairin herhangi bir şiir kitabını okumamıştım ancak birkaç şiirinin hatrına İlhan Berk'i severdim. Sadık Albayrak'ın "ot şairi" olarak nitelendirip eleştirmesinden sonra, kendisini biraz daha merak ettim. "Bir Yeryüzü Tanığı"nda şairin tanınan şiir kitaplarından bazı şiirler alınarak bir derleme yapıldığından, şairi tanımak için bu kitapla başlamak iyi fikir. Bu kitapta şairin değişik zamanlarda yazdığı şiirleri arasındaki (ki kendisi 1918-2008 yılları arasında yaşadığı için şiir yazacak bol bol vakti olmuştur) hem konu hem de tarz olarak mevcut olan farklar kolayca fark edilmektedir. Bir cümle İlhan Berk'i en iyi tanımlar: Her şey şiire dönüştürülmek için vardı zaten, defalarca söylediği gibi: taşlar, ağaçlar, sebzeler, otlar, sular, gök, kentler, aşklar, yanızlık ve hatta kendisi... Her şey... Şair Anadoluda gezdiği şehirlerden, denizden, taştan, balkondan daha doğrusu gördüğü/gözlemlediği her şeyden şiirlerini yazarken faydalanmıştır. Ancak açıkçasını söylemek gerekirse, bazı şiirleri çok sevip, içten bulsam da, bazı şiirlerinden de bir o kadar hoşlanmadım. Belirli bir sebebi yok aslında, yalnızca imgeleri çok kullanmış olması buna etken olabilir. Resim sanatına ilgi duyan birisi olarak, bu tarzdan hoşlanmam gerekirdi (İlhan Berk de aynı zamanda ressamdır) ancak çevresindeki her şeyi ilk kez görüyormuş gibi anlatması, pek çok kez anlatması belki bir noktada bana sıkıcı gelmiş olabilir. Ressamlığına gelince, hayatının son dönemlerinde kendisini resim yapmaya adayan şairimiz, bu durumu yazmanın mutsuzluk olduğu (Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz), resim yapmanın ise onu bu melankoliden çıkardığı şeklinde yorumlamıştır (...yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak). Gerçekçi! :)

Behçet Necatigil tarafından "Şiirimizin Evliya Çelebisi" olarak tanımlanan bu şairi bir tanıyın derim. Yaşadığı çevreyi nasıl gözlemlediğini inceleyerek yaşadığınız çevreyi daha farklı gözle görmeye başlayabilirsiniz: "Herkese ait bütün aşklar yataklarda yaşanır / Ben dünyanın bütün yataklarına izinsiz giriyorum."
.....
Yanmış ve yakılmış şehirlerimize bir akşamüzeri askerlerimiz girdi
Kursaklarında bir parça ekmekle insanlar ayaktaydı
O gün dünyayı ve insanları tanıdım
O gün ayağımın dibindeki şehirde ağlamayı öğrendim.
--------------------------
Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

30 Ekim 2014 Perşembe

Noterler ve Edebiyat - B. Sadık Albayrak

Kitabın adının çok çekici olmadığının farkındayım. Herhangi bir kitapçının rafında görseniz muhtemelen (ki zaten eleştiri tarzında yazılan kitapların pek okuyucusu yoktur) eliniz bu kitaba gitmez. Kitap adını İnsancıl dergisinin 2003 Mayıs sayısında yayınlanan ve noterlik müessesesinin sert bir şekilde eleştirildiği "Noterler ve Edebiyat" isimli yazıdan almaktadır. Bu yazı üzerine hakkında Noterler Birliği tarafından tazminat ve ceza davası açılan yazar, beraat ettiği bu davaların süreçlerini, söz konusu yazıyı ve savunmasını kitabın sonuna ekleyerek, kitabı bu şekilde isimlendirmeyi seçmiştir. Genel olarak kapitalizmin ve tekelciliğin eleştirildiği kitap, "Bata Çıka Edebiyat", "Soru Yağdıran Edebiyat", "Tarihi Soluyan Edebiyat" ve "Noterler ve Edebiyat" olarak dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yasaklanan kitaplar hakkında kısa bir yazı, bankaların sponse ettiği yayınevleri (bu durumu ölüsoyuculuk olarak nitelendirmiştir) ve 1980 sonrasında Türk Romancılığının daha da geriye gittiği iddiası üzerine bir yazı (Bu konuda kendisine katılmıyorum, zira ben sanatın ve edebiyatın bir devinin halinde olduğuna inananlardanım. İyi bir kitap belli kalıplarda olmak zorunda değildir), kapitalizmin neden olduğu reklam sanatı üzerine bir eleştiri ve edebiyatta bireycilik üzerine bir yazı bulunmaktadır. Sadık Albayrak edebiyatta bireyciliğin sebebinin emperyalizmin tekelci anlayışının dünyayı bütünüyle ele geçirmesi olarak değerlendirmekte ve 1980 yılının toplumsal tarihte olduğu kadar sanat tarihinde de bir milat olduğunu savunmaktadır. Yazıların tamamına baktığımızda toplumcu görüşü savunan, Rus Klasiklerini okumayı seven, Brecht hayranı ve anti-kapitalist bir yazarın profili çizilmektedir.

Kitapta en sevdiğim bölüm Tarihi Soluyan Edebiyat olarak adlandırılan ve birkaç yazarın eserleriyle birlikte tanıtıldığı bölümdür. Kitap okumayı seven birisi olarak, okuduğum kitaplarda henüz tanımadığım bir yazarın tanıtılmasından çok memnun olurum zira bir hazine bulmak gibidir yeni bir yazarı & şairi keşfetmek. Bu bölümde Yusuf Ziya Bahadınlı, Şükran Kurdakul, Mehmet Güler, Güngör Gençay, Ümit Kaftancıoğlu, Ruşen Hakkı gibi öykü yazarları ve şairler tanıtılmıştır. Okunacak kitaplar sıraya girdiği için kısa zamanda okuyabilir miyim bilmiyorum ancak aklımın bir köşesinde bu isimleri tutacağım.

Kitapta eleştirdiğim bazı hususlar var ama çok uzun yazmayı sevmediği için bazılarına değineceğim. Öncelikle; entel insanların kullandığı (genelde televizyon programlarına çıkan festival filmi tadında kitap tanıtan yeni yazarlar gibi) ve TDK'da yeri olmayan, ne olduğunu tam çözemediğim kelimelerin kullanılması beni rahatsız eder. Bu kullanımların Sayın Albayrak kitabın bazı bölümlerinde kullanmış: yanlışlamak (s.61), kişiliklilik (s.63), yalıtlamak (s.71), olumlamak (s.87), somutlamak (s.149) vb. Ayrıca "Noterler ve Edebiyat" bölümünde, davacı vekili avukatın dava dilekçesinde Balzac adının küçük "b" ile yazılmasını eleştiren bir yazardan, kitabında "typing mistake" dediğimiz küçük hatalarının olmamasını beklerim: türkçe (s. 40), süpriz (s.241). Bu konuda en dikkatimi çeken husus ise Ülkü Tamer'in "Konuşma" isimli şiirinden yapılan alıntıdaki küçük hatadır: "Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten." (s. 256) olmalıydı özgün hali (sevdiğim şiirlerden biri olduğu için dikkatimi çekti). Şiirlerden devam edersek, Günümüz Şiiri Üzerine Notlar başlıklı yazıda İlhan Berk'in biraz acımasız eleştirilmesine alındım açıkçası. En sevdiğim şair olmasa da, "Ne Böyle Sevdalar Gördüm, Ne Böyle Ayrılıklar" şiirinden dolayı kendisini severim. Aslında doğadan, denizden ve çiçeklerden bahsettiği için kendisini "ot şairi" olarak nitelendirmesi değil eleştirdiğim nokta, daha ziyade öyle ya da böyle, bir emek harcamış şairlerin şiirleri için "tükenmiş şiirlerden uzak durun" telkini yapmasıdır. Bu bana değişime kapalı ve belirli kalıplar dışındaki sanatı kabul etmeyen birinin söyleyeceği söz gibi göründü. Resim yapmayı ve şiir okumayı seven birisi olarak, hiçbir sanatçı için "tükenmiştir" veya "uzak durmakta yarar vardır" diyerek söz etmem diye tahmin ediyorum.

Farklı bir bakış açısı kazanmak istiyorsanız, okumanızı tavsiye ederim: "Her yapıt özel olarak yaratıcısını, genel olarak bütün insanı içerir. Buna göre güzel, bir insanın ve bir insanlığın özelliklerini taşır."

18 Ekim 2014 Cumartesi

Nana - Emile Zola

Kitabın konusunu Hint Filmlerine benzettim zira tıpkı Hint Sineması gibi bir karakterin hayatının bir kesitini bize sunuyor (Nana'nın tiyatroda Venüs rolünü oynamaya başladığı zamandan önceki hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok, içinde yaşadığı zaman uzun uzun tüm detayları ile anlatılmasına rağmen kitabın sonu yine çok hızlı geçiyor). Kitapta olaylar Nana'nın Paris'in en ünlü tiyatrosunda rol almasıyla başlıyor ve Paris'in varoşlarından geldiği birkaç yerde vurgulanan bu iri ve sarışın kız sahip olduğu cinsel cazibe ile insanları bir anda etkilemeyi başarıyor. Aslında oyunculuk ve ses olarak hiçbir yeteneği yok, sahnede de mucizeler yaratmıyor, hatta yetiştiği yer olan kaldırımların kabalığını sahneye yansıtıyor ancak cesareti (Venüs'ün denizden çıktığı sahneyi çırılçıplak ve üzerinde yalnızca bir tül ile oynuyor) ve erkekleri etkileyen albesini sayesinde çok kısa sürede tüm Paris yüksek sosyetesinin konuştuğu biri haline geliyor. Nana'nın eski hayatına dair bildiğimiz birkaç şey çok fakir bir aileden geldiği ve halasının yanında yaşayan ve on altı yaşındayken dünyaya getirdiği minik bir oğlu olduğu. Bu gizemli kızın geçtiği yollar ve onu tiyatroda Venüs rolünü oynamaya getiren süreç hakkında da tatmin edici bir bilgi edinilemiyor ancak hayatını bedenini kullanarak kazanmayı alışkanlık haline getiren bir kızın ne tür yollardan geçerek o noktaya geldiğini tahmin etmek de zor olmayacaktır. Tiyatrodaki ani yükselişi ve tüm erkeklerin onun etrafında pervane olmasının ardından istediği lüks hayatın zengin erkeklerin yatağından geçtiğini keşfeden Nana (bir kadın neden fahişe olur?) yaşadığı eski sefil hayatın intikamını alırcasına metresliğini yaptığı erkeklerin hayatlarını tam anlamıyla mahveder.
 
Ben Emile Zola'yı natüralizm akımının bir temsilcisi sanırdım :). Ancak bazı kaynaklardan okuduğuma göre, bu kitaptaki çarpıcı tezatlar (güzellik abidesi Nana'nın kitabın sonunda içine düştüğü durum veya parasız olduğu dönemde mücevherler ve heykellere süslü dev bir aşk yatağı yaptırması) ve Paris'in kalburüstü kesiminin çürümüşlüğü Fransa'da kurulan II. İmparatorluk döneminin sahte lüksünün bir fahişe üzerinden resmedilmesiymiş. O halde, bu haliyle sembolist olan eser nasıl bir natüralistin elinden çıkmış olabilir? Kanaatimce Zola İmparatorluğu eleştirmekten ziyade Nana isimli karakteri gerçekten yaratarak aşırılığa varan bir biçimle gerçeği anlatıyor (Aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, Nana'nın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur, bir de bu kızın kaçarı yok, fahişe olacaktır). Demek istediğim kitabı okurken olayların akışına odaklanmak ve altında yatan toplumsal nedenleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Zira Nana'nın kendi yazgısını biçimlendirecek bir gücü yoktur.

Kitapta çarpıcı bulduğum noktalar Mösyö Fauchery'nin yazdığı bir makalede Nana'yı sineğe benzetmesi, çıplaklığın, cinselliğin ve seviciliğin bu kadar çok anlatıldığı bir kitapta hiçbir erotizmin olmaması, Nana'nın narsistliğinin gözümüze sokulması ve kadın ve erkeğin soya çekimden kaynaklanan farklılıklarının özellikle kitabın son sahnelerinde tüm netliğiyle vurgulanması. Germinal kadar beğenmesem de, oldukça etkileyici bir eser olduğunu kabul etmek zorundayım. Okumayanlara tavsiye ederim!

"... Siz erkekler öküz olmasaydınız eğer bizim yanımızda olduğu kadar karılarınızın  yanında da rahat ederdiniz. Kadınlarınız kaz olmasaydı sizi alıkoymak için bizim katlandığımız zorluklara katlanırdı... Azizim söylediklerim kulağında küpe kalsın! (Nana)"

13 Ekim 2014 Pazartesi

Dörtlükler - Ömer Hayyam

Ömer Hayyam (doğum ve ölüm tarihleri çeşitli kaynaklara göre farklılıklar gösterse de) 1048 - 1131 yılları arasında yaşamış İranlı şair, felsefeci ve bilim adamıdır. Hayatnı çeşitli tarihi romanlarda okusam da, en sevdiğim kurgu Amin Maalouf'un Semerkant kitabında anlatılan şekliyledir. Bununla beraber, günümüze kadar gelen rubailerin (dörtlüklerin) bazılarının Ömer Hayyam'a ait olmadığına ve ona atfedildiğine de inanılmaktadır (Camiden kilim çalmaya gittiği dörtlük veya kendisini fahişeye benzettiği dörtlük gibi). Sabahattin Eyüboğlu'na göre, fazla saldırgan olan dörtlüklerin tümü kendisine ait değildir ancak felsefi ve aşık Hayyam'ı daha gerçekçi anlatmaktadır.  Hayyam evreni anlamak için içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır: Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana / Bensem, ne bakarsın o yana bu yana? / Kendine gel de düşün, içine iyi bak: / Ben senim, sen ben, aranıp durma boşuna!. "Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır." Hayyam Doğulu bir düşünce ve şair adamı olmasına karşın, Batı'da daha çok sevilmektedir, bunun sebebi de kalıplara alışmış olan Doğu'nun Hayyam'ı bir türlü anlayamamış olması olabilir.

İş Bankası yayınlarının "Dörtlükler" kitabını tavsiye ederim. Bunun sebebi, tercüme yapılırken Sabahattin Eyüboğlu'nun sade bir dil kullanarak dörtlükleri Türkçeye kazandırmış olmasıdır (Abdülbaki Gölpınarlı'dan farklı olarak). Kendisi bunu şu sebeple açıklar: Hayyam'ın da Farsçada halkın anlayabileceği bir dilla rubailerini söylemiş olması. Eyüboğlu'nun bu yaklaşımını kitabın adının neden "Rubailer" değil de, "Dörtlükler" konulmuş olmasından anlayabiliriz. Bir konuda da kendisiyle hemfikirim: "...bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu Klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız. Başta Kur'an olmak üzere, Arap ve Fars edebiyatını, biz bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden, aklımızı sağduyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız'ın serçe kuşun dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi'nin ev dediğini saraya çevirmişiz. Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz."

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

*****************************
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

*****************************
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir şah kafasıdır ya da vezir eli!

19 Eylül 2014 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Kitaba girmek (demek istediğim artık sıkılmadan okumaya başlamak) biraz zaman aldı. Genellikle klasik olarak kabul edilen kitaplarda bu süreç 15-20 sayfada tamamlanırdı ancak bu kitapta 80 sayfa okuduktan sonra içimde okumak için istek oluşabildi :). Kitap bittiğinde ise bambaşka düşüncelere sahiptim. Kitabın hakkını vermek gerekiyor, çok özgün bir konuya sahip. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayınladığı kitap (1901 doğumlu Tanpınar kitabın yayınlanmasından 1 yıl sonra hayata veda etmiştir) muhtemelen son yüz yılın en özgün kitaplarından birisi olacaktır. Aslında bir yönüyle kitap oldukça sıradan bir konuya sahiptir: Hayri İrdal'ın kendi yaşam öyküsünü anlatması. Çevresindeki herkesten çok farklı olan ve hayata daima "negatif" pencereden bakan Hayri İrdal'ın ilginç karakteri ve anlattıkları kitabı bir noktadan sonra benim için fantastik bir hikayeye dönüştürdü. Çocukluğu Abdülhamit döneminde İstanbul Edirnekapı'da geçen Hayri İrdal yoksulluk içinde yaşayan bir ailenin saatlere meraklı oğludur. Herhangi bir işte tutunamaz ve bir muvakkithanede Nuri Efendi'nin yanında bir süre çalışır (Hayri İrdal çocukluğunu ve gençliğini anlatırken çevresindeki pek çok karakteri bize kendi bakışıyla anlatacaktır). Zamanla normal insanlar gibi evlenen ve çocuk sahibi olan Hayri İrdal bu süreçte çeşitli işlerde çalışacak en sonunda İspritizma Cemiyetinde kendine bir yer edinmeye çalışacaktır. İkinci evliliğinin akabinde silik kişiliğiyle pek çevresince itibar görmemesinden dolayı yoksulluktan bir türlü yakasını kurtaramayan kahramanımız işini kaybettikten sonra daha önce kendisine sayısız psikanaliz tedavisi uygulamış olan Doktor Ramiz aracılığıyla "velinimetim" dediği Halit Ayarcı'yla  tanışır. Halit Ayarcıyla olan karşılaştıktan sonraki hayatının tek bir özeti olabilir: Ben aslında yokum!

Kitap dört bölümden oluşmaktadır: Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru ve Her Mevsimin bir Sonu Vardır. Hayatını dört bölümde tasnif eden Hayri İrdal'ın  yalanla kuşatılmış yaşamı gerçekçi davranmaya çalışmasından dolayı hep ikilemde geçse de, hayatın kendisine geç kazandırdıklarını kaybetmemek için Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne dört elle sarılır ve geçmiş hayatının kendisinden aldıklarını telafi etmeye çalışır. Bununal beraber, Hayri İrdal'ın gözlemleriyle Türkiye'nin Tanzimat öncesinde başlayan, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam eden bir döneminin alaycı ve eleştirel anlatımı yapılır.

Ben kitabın konusunu çok farklı buldum, şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor. Sanki bir insanmışçasına tanıtılan Mübarek (ayaklı ve yaşlı bir saat), ölümünde sonra bambaşka kurgu bir karakterde hayat bulan ve soyutlaşan Nuri Efendi ve insanları etkileme gücüyle (ki bir gün bu gücün sınırları olduğunu görecektir) Halit Ayarcı kitabın "zaman" üzerinde kurulan kurgusu içinde bütünleşiyor ve okuyucuyu içine alıyor. Size de bir yandan şu mesajı veriyor: Dürüstlük kavramı herkeste farklı olabilir! Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mezar taşına mısrası yazılan şiirini bu romandan esinlendiğini tahmin ediyorum: Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında...

"... Hata dene şey tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimzi andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır..."

12 Eylül 2014 Cuma

Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım Hikmet

Şiir okumayı severim ancak özellikle okumaktan hoşlandığım şairler var: Orhan Veli veya Muzaffer Tayyip Uslu gibi. Nazım Hikmet de o şairler arasındadır. Şiir kitaplarımı (sizin de fark ettiğiniz üzere) hususiyetle Yapı Kredi Yayınlarından seçiyorum zira ortalama yüz sayfada şairlerin en çok beğenilen şiirlerinin bir derlemesi yapılıyor. Böylece sıkılmadan bir şair hakkında bilgi sahibi olarak şiirlerini okuyup, başka kitaplara yönelebiliyorsunuz. Uzun bir aradan sonra yeniden Nazım Hikmet'in şiir kitabını okumak bana iyi geldi. Yeri gelmişken söylemek isterim, sanılanın aksine, Nazım Hşkmet yalnızca şair değildir, yayınlanan şiir kitaplarının ve çeşitli dergilerdeki yayınlarının yanı sıra (fıkra yazarlığı yapmıştır), sinema ile ilgilenmiş ve "Cici Berber", "Fena Yol", "Karım Beni Aldatırsa", "Milyon Avcıları" gibi filmlerin senaryolarını yazmıştır. Ayrıca "Düğün Gecesi" (1933) ve "Güneşe Doğru" (1937) filmlerini ise hem yazıp hem yönetmiştir. Dönemin politik paranoyası sebebiyle görüşlerinden dolayı zor günler geçirmiş, pratik politikadan uzak durmak, kavgasını bir devrimci şair olarak  sürdürmek eğilimine karşın, yargılamlardan kurtulamamıştır. Hayatının son yıllarını Moskova'da geçiren Nazım Hikmet'in "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" adlı bir romanı da bulunmaktadır.

Çok zor koşullarda geçen yaşamı kendisine ilham olmuş olmalı ki, inanılmaz üretken bir şair & yazardır. Rus fütürist sanatçılardan da etkilenerek basamaklı diye tabir ettiğimiz şiirleri de eserleri arasındadır. Genel olaral serbest konularda serbest şiirler yazmıştır. Bu şiir kitabından (belirli bir kronoloji izlendiği için) az da olsa sanatına yansıttıkları hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olanıdır
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür.

*****************************
Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor, yüreğim sersem,!" diyorsun
"Seni asarlarsa, seni kaybedersem" diyorsun
"Yaşayamam!"
Yaşarsın karıcığım,
Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
Yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
En fazla bir yıl sürer
Yirminci asırlılarda ölüm acısı

4 Eylül 2014 Perşembe

Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır - Levi Tolstoy

Pek çok başarılı yazar/sanatçı gibi Levi Tolstoy'un da hayatının bir kısmı sıkıntılı geçmiştir. Ancak diğerlerinden ayrı olarak bu Tolstoy'un kendi seçimidir, zira kendisi toprak sahibi ve soylu bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. Yaşadığı ruhsal bunalımlar, resmi eğitime ve Hristiyanlık inancına duyduğu güvensizlik sebebiyle sürekli hayatı sorgulamıştır. Aristokrat yaşantıyı bırakıp halkın arasına karıştıktan sonra bir tren istasyonunda sefiller gibi ölmüştür (1910). Bu kitapta toplanan hikayelerin bir kısmını da "kendini arayış" zamanlarında yazdığını tahmin ediyorum. Özelikle kitaba adını veren "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" hikayesinde İncil'den alıntılar yaparak insanın özünde gizlenmiş olan iyilik ve yardımseverlik gibi duyguları ön plana çıkarmaktadır. Eserlerin içine serpiştirilmiş küçük mucizeler ile Tanrı'nın büyüklüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Tolstoy'un "Anna Karenina" romanının bazı bölümlerinde de, yardımcı karakterler bu arayışlara girerek huzuru Hristiyanlıkta bulmuştu diye anımsıyorum. Tolstoy kendi içinde sürekli bu ikilemleri yaşamış ve eserlerinde bize bu çatışmalarını eksiksiz yansıtarak dünya edebiyat tarihine giren eserler vermiştir. Tolstoy okuyarak 19. yy Rusya'sının kentli ve köylü yaşamları hakkında detaylı bilgi edinebiliyorsunuz. Özellikle Çarlık Rusya'sının yıkılmasına sebep olan Sovyet İhtilaline giden yolda halkın evrimi Tolstoy'un kendi ideolojilerini de barındırarak yaptığı gözlemlerle eserlerinde anlatılmaktadır.

Diğer eserlerindeki aristokrat karakterlerin aksine "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" hikayesinin baş kahramanı bir ayakkabı tamircisidir. Hazreti İsa'nın kendisini ziyaret etmesini beklemektedir. İncil'deki günahkar kadının (muhtemelen Magdalalı Meryem) İsa'nın ayaklarını gözyaşıyla yıkaması ve saçlarıyla kurutması hikayesinden etkilenerek ona bu şekilde hizmet ederse kendi günahlarının da affedileceğine ve ebedi huzura kavuşacağına inanmaktadır. Ancak zamanla asıl huzuru "sevgi"de bulduğunu fark edecektir.

"Ben açtım, sen bana et verdin; ben susamıştım, sen bana içecek verdin; ben bir yabancıydım ve sen beni evine aldın...Benim kardeşlerime bu kadarcık iyiliği bile yaparsan, ben onu kendime yapılmış sayarım."

Tolstoy dünya dillerine en çok tercümesi yapılan yazarlar arasındadır. Sahip olduğu uzun yaşamın birikimlerinin anlatıldığı eserlerini fırsat buldukça okumanızı tavsiye ederim. Anna Karenina'yı okumak için tıklayınız: http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/01/anna-karenina-levi-tolstoy.html

28 Ağustos 2014 Perşembe

Ruhsatsız Kelimeler - Davut Savaş Çıtraz

Fırsat bulduğum taktirde tanınan kitapların dışındaki eserleri de okumak hoşuma gider. Ruhsatsız Kelimeler genç bir şairin son yıllarda yazdığı şiir ve kısa sözlerinden oluşmuş bir şir kitabı (muhtemelen adından da anlaşılacağı üzere). Kitabın şairi kendisini "sigarayı sağlam içen, huysuz, aksi ve gri bir adam" olarak tanımlamış. Aksi düşünülemezdi zaten, o zaman şair olamazdı. Şiirleri okunduğunda pek çok şair gibi şairin melankolik ve duygusal ruh halinin portresi çizilebiliyor. Sabahattin Ali gibi hayata melankolik pencereden bakan bir şair ve dolayısıyla şiirlerin ağırlığını anlayabiliyoruz: Aşk (Zeytin kokulu kadın). Kitap dört bölümden oluşuyor: Bir Çay Koy (şair çayı seviyor sanırım), İki Sigara Yak (sigarayı sevdiğini söylemişti zaten), Ötesini Sen Bilirsin (ayrılık şiirleri) ve Yaralı Bir Cinnet (bu kısmı da biraz depresyon içeriyor). Açıkçası belirli bölümlere sürekli ayrılık/aşk acısını anlatan şiirleri okumak biraz yorucu oluyor, bu nedenle mümkün ise kitaba ara verilerek (mesela birkaç öykü okuyarak veya bikaç gün bekleyerek) devam etmekte fayda var. Bununla beraber, şairin içten yazıdığı pek çok şiirde kendi yaşamınızdan veya en azından çevrenizde gözlemlediğiniz hayatlardan bir parça bulacağınızdan eminim. Şiir okumayı seviyorsanız, bir de bunu deneyin derim!

Şairin kitabın başında yazdığı şiir yorumuna katılıyorum: "Her insan bir şiirdir aslında. Onun güzelliğini ortaya çıkaran ise okuyucusudur. Çünkü herkes şiiri kendi düşüncesiyle yoğurur ve öyle okur." Nasıl ki her kitap için beğenimiz farklı, güzellik anlaşıyı rölatif, şiirler de öyle. Ve şairin bir yaklaşımı daha beğendim: Bazı şairler yazdıkça tüketir içindekini...

Yaz/amadığım, yaz/amayacağım şiirlerim var satır satır
Sakladıklarım sayfa sayfa
Nihayetinde tükettiklerim ömür ömür.
Ben ölünce hepsinin hesabına "hükümsüzdür" diye not düşülür.
Arada bir satır aralarında yazarım bazılarını anlamazsınız!
Geçtiğim yolları bilseniz
Geldiğim yerlere inanmazsınız...

**********************
Anlaşılmak isteyince,
Anlaşılır kılınmıyor her şey sevgili.
Kafam biraz karışık
İyisi mi!
Sen bir çay dök içelim.
Limonlu, tek şekerli ve de açık.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kalenderiye - Gürsel Korat

Kitap uzun süredir kitaplığımdaydı. Hatta üzerine attığım tarihten 2009 yılında aldığımı tespit edebiliyorum :). Demekki üniversite yıllarımdan bu yana okumaya fırsatım olmamış. Bu hafta kitabın arkasında yazan bir cümleden etkilenerek okumak istedim: "Neden yaşadıklarını anlamaya çalışan üç adam...". Kitabı okumak için açtığımda karşıma çıkan ilk cümle (kitapta bölümlerin başlıkları bu şekildedir): "Giritli Hristo Lindo Hanı'nda Martana'yı beklerken .... Birinci günün akşamında neler yaşandığıdır." Bu ifade bana çok tanıdık geldi, hatta birkaç dakika daha önce nerede okumuş olduğumu düşündüm. Daha sonra anımsadım: Neil Gaiman. Gaiman'ın Yıldız Tozu (Stardust) romanındaki bölümler de bu şekilde ayrılmıştı ve tamamen aynı ifadeyle başlık atılmıştı. Her neyse bu akılda kalan ancak önemsiz bir detay. Kalenderiye (Alevilik tarikatıdır ancak zaman dilimi anlamında da kullanılmıştır) farklı zamanları anlatan 3 bölümden oluşuyor: Taronto - Temmuz 1324, Kayseri - Nisan 1527 ve Kapadokya'da belirsiz bir yer ve zamanda geçiyor ve aradaki bağlantıyı nesilden nesile aktarılmış bir yazılı bir eser sağlıyor. Kitabın arkasında yazdığı kadarıyla Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor ancak ben üçüncü bölümün yer ve zamanını tam olarak kavrayamadım (aslında olay akışından ikinci bölümde anlatılanın devamı günlerde olduğunu kestirebilsem de, 3 gün sürdüğünü tespit edemedim, sanki günlerce sürmüş gibiydi). Bunun sebebinin üçüncü bölümün anlatıcısı Sergüloğlu'nun 16. yüzyıla ait bir Türkmen lehçesi kullanıyor olması olduğunu düşünüyorum. Hem anlamakta zorlandım hem de çok dikkatim dağıldı ki bu kısımların anlatıcısı çok içten olmasına rağmen ben okumaktan pek zevk almadım (daha doğrusu yorucu buldum). Olaylar yaklaşık 200 yıllık bir zaman dilimi içince bir handa başlıyor ve Hristo'nun hikayesini öğrenmesinin akabinde bir anda Osmanlı'da buluyoruz kendimizi. Bu ikinci bölümde olaylar biraz hızlı gelişiyor ve karakterleri tanıdığımız anda üçüncü bölüme, bir kervan yolculuğuna geçiyoruz. Olayları -özellikle ilk bölümü- birbirinden kopuk buldum ve sonu için de çok büyük bir sürpriz yaşamadım açıkçası. Kitabın yazarı kitapta "zaman karşısındaki insanın aczi"ni anlatmak istediğini belirtmiş ki belki bu açıdan olayları biraz daha anlamlandırabiliriz.

Kitabın aslında yazarın diğer kitapları (Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt) ile bağlantılı olduğu bazı kaynaklarda yazılmış. Diğer kitapları okumadığım için herhangi bir bağlantıdan söz edemiyorum ancak diğer kitaplarını okuyacak kadar merak etmediğimi belirtmek isterim. Bununla beraber, yazar bu eser ile 2009 yılında "Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü"ne layık görülmüştür.

"Doğuluların sakınmadan yüze bakmalarını eblehlik sananlar vardır; oysa onlar yüz aşığıdır, erkek yüzünde Tanrı'yı gördüklerini düşünüp uzun uzun incelerler. Beni de inceledikten sonra, sen, dedi, zaman zaman kendinde şeytanlık bulmadın mı hiç? Ya da İsa'ya bakıp o yüce bedende tanrının insan yüzü edinip, gözümüze göründüğünü hiç aklına getirmedin mi?"

Not: Bir yer için eleştirim olacak, kitabın 130. sayfasında bir çocuk için "Belli çocuk çirkin ve acuzeydi" diye bir ifade kullanılmış. "Acuze" bildiğim kadarıyla "Yaşlı kadın" demek bu nedenle bir çocuk için bu sıfatın kullanılması tuhaf olmuş!

14 Ağustos 2014 Perşembe

Avukatlıkta 50 Yıl - Fadıl Altop

"Avukatlıkta 50 Yıl" Üstad Av. Fadıl Altop tarafından derlenen ve kendisinin elli yılı aşkın süre gerçekleştirdiği avukatlık mesleğindeki izlenimlerinden ve hayat tecrübelerinden oluşan bir anı kitabıdır. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Fadıl Altop uzun süre İstanbul Barosunda ve Türkiye Barolar Birliğinde önemli görevler almıştır. 2009 yılında yayınlanan bu kitaba uzun süredir sahiptim ancak bu hafta okunacaklar arasında ön sıralarda kendine bir yer bulabildi :). Özellikle dava avukatlığını icra etmeyen ve dolayısıyla "sahada olmak" deyimine bir hayli uzak birisi olarak kitapta anlatılan olayları merakla okudum. Yaşanmış anekdotların satır aralarında dönemin hükümetleri eleştirilmiş ve iyi bir avukat olmanın yanı sıra iyi bir insan olmanın telkinleri yapılmıştır. Anlatılan pek çok anısı muhtelif zamanlarda Güncel Hukuk Dergisinde yayınlanmış olan kitabın önsözü Prof. Dr. Köksal Bayraktar tarafından yazılmıştır. Öğrencilik yıllarında tıp okuyup doktor olma hayallari kuran Fadıl Altop, istemeden girdiği hukuk fakültesinde değerli hocalarının da yardımıyla "insanların en az sağlık kadar hukuka da ihtiyaçları olduğuna, haklarının  çiğnendiğine, can ve mal güvenliklerinin gasp edildiğine, haksız tecavüzlere maruz kaldıkları o ümitsiz anlarda, insanların dürüst bir avukata ve dürüst bir yargıya ihtiyaç duyduğuna" ikna olarak hukuk fakültesinden mezun olmuş ve uzun yıllar boyunca kendi ahlak ve vicdanına uygun şekilde avukatlık yapmıştır. Hatta mesleğinin ilk yıllarında çocuğu hasta iken elinde henüz ona ilaç yaptıracak mikatrda para yok iken usulsüz bir davayı ve kendisine bu dava için teklif edilen parayı reddetmesini şu sözle açıklamıştır:"Böyle bir durumda çocuğunuzun ölümle kalım noktasında ilaç parasını tamamlayamadığınız bir anda size önerilen yolsuz bir davanın karşılığı ihtiyacınızın beş katı ücreti reddedemezseniz, sakın avukat olmayın."

Avukatlara bakış açısını, dönemin politik gelişmelerinin hukuk ve adaleti nasıl etkilediğini (bu her parti değişikliğinde yaşanmıştır, günümüze has değildir) değerli bir avukatın anılarından okuyacaksınız. Eğer ilginizi çeken bir konu ise, okumanızı tavsiye ederim.

"İlk girdiğim duruşmayı hiç unutmadım. Üstadım, sulh mahkemesindeki bir tahliye davasının son ceslesine beni göndermişti....Mahkemeye gittim, duruşmaya girdim, Hakim Bey, taraf vekilleri geldi, davacı vekiline soruldu "talib-i tahlif" misiniz? diye suali bana tevcih etti. Bu iki kelimeyi hiç duymamıştım. Durakladım, bir daha tekrar etti, yine cevap veremedim. Bu sorada davalı vekili olan yaşlı meslektaşım, Hakime hitaben:

- İşte efendim, bu cahillere ruhsat verip avukat yapıyorlar! dedi

Hakim bey son derece sinirli bir tavırla "Avukat bey ne biçim konuşuyorsunuz, sizi böyle konuşmaktan men ederim!" dedi. Bu duraksamadan cesaret alarak, Hakim beye hitaben ve çok nazik bir üslupla "Sayın Hakimim, hiddet buyurmayın, ben cehaletimi kabul ediyorum. ancak bunu telafi edecek önümde çok uzun yıllarım var. Ama meslektaşımın bu adap ve terbiye noksanını giderecek vakti kalmamış." dedim. Hakim belli etmemekle birlikte, beni tasvip eden bir tavırla duruşmaya devam etti..."

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Germinal - Emile Zola

Natüralizm akımının en öenmli temsilcilerinden birisi Emile Zola'nın bu eseri gerçek bir başyapıt. Kitap hakkında bilgi vermeden önce Natüralizm'den bahsetmekte fayda var: Natüralizm, doğayı detayları ile olduğu gibi yansıtmayı öngören akımların genel adıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da etkili olan bu akımın Türkiye'deki temsilcileri Ahmet Midhat Efendi ve Hüseyin Rahmi'dir. Natüralist yazarlar nesnel gerçekleri anlatırlar ve yaşamın acımasız yönlerini yazılarında yansıtırlar. İşte bu kitabı en güzel tanımlayan cümle budur: Yaşamın acımasız yönleri. Germinal'de 1860'larda Fransa'nın kömür madenleri ile ünlü Montsou bölgesindeki kömür işçilerinin grevi konu alınmıştır. Voreux Kömür Madeninde çalışan bir kömür işçisi ailenin hayatından yola çıkarak tüm işçilerin sefilliği ve şartlarının zorluğuna değinilmektedir. Hatta işçilerin çocukları "mutluluğu çocukların sereserpe oynadıkları, tıkabasa yemek yedikleri sıcacık bir ev olarak canlandırıyordu kafalarında." Kitabın baş karakteri başka bir bölgeden iş bulma amacıyla Voreux Kömür Madenine gelen Etienne Lantier'dir (Bazı kaynaklardan okuduğum kadarıyla, bu kitapta gençliğinin bir bölümü anlatılan Etienne'in çocukluğu Emile Zola'nın Meyhane adlı eserinde anlatılıyormuş). Bu korkutucu madende her geçen gün eriyip biten işçilerin arasına karşıan Etienne, kıdemli bir madenci olan Maheu ile tanışır ve arkadaşlığını iletlertir. Maheu ve ailesi uzun yıllardır maden işçiliği yapan sefil ve kalabalık bir ailedir ve kendisi saygı duyulan bir işçidir. Her geçen gün artan haksızlıklar ve azalan ücretler karşısında artık iyice bıkmış olan zavallı işçiler Etienne ve onun fikirleri ile etkilediği Maheu önderliğinde ayaklanır. Maden işçilerinin hayatlarındaki karmaşıklık, çektikleri ciddi sefalet ve zulüm, onların roman boyunca yaşam şartlarının daha da kötüleşmesi bunun sonucunda patlak veren romanın kırılma noktası Etienne'in liderlik ettiği grevle gözler önüne koyulur.  Tabiri caizse bir ölüm orucu şeklinde grev başlar. Tabi bu hengamede Etienne ve Maheu'nun kızı arasında filizlenen aşk da kendine bir yol bulur.

"Ekmeğin ahlaktan önce geldiğini" tüm acımasızlığıyla anlatan romanın adı "Germinal" (Jerminal de denilmektedir) Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür (aynı zamanda Fransız devriminden sonra kabul edilen cumhuriyetçi takvimin ilkbahar aylarına denk gelen 7. ayının adı imiş). Romanın son cümleleri adının hakkını veriyordu:

"Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yer küreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."

Not: Kitabı benim gibi tatil kitabı yapmanızı tavsiye etmem, zira biraz hüzünlü, tatilinizin keyfini çıkarın öncelikle!

29 Temmuz 2014 Salı

Hamlet - William Shakespeare

Shakespeare'nin en etkileyici oyunlarından birisi olan Hamlet ayrıca yazarın en uzun trajedisidir. Özgün adı The Tragical History of Hamlet, Prince of Denmark'tır. Türkçe'ye yalnızca prensin adı "Hamlet" olarak tercüme edilen eserin trajik hikayesi (Danimarka Prensi olmasından da anlayacağınız üzere)  Avrupa'nın kuzey masallarına bağlanmaktaymış. İzlandalı veya Danimarkalı olduğu iddia edilen Amiothi veya Amieth (bazı kaynaklarda Hamlet) olarak bilinen deli bir prensin hikayesi yazılı kaynaklarda da günümüze kadar gelmekte ve Shakespeare'in bu kaynaklardan yararlanarak bu trajediyi kaleme aldığı düşünülmektedir. Hamlet'i kim yazdı ise - Shakespeare veya bir başkası- mitoloji, tarih ve felsefe konularında oldukça birikime sahip olmalı. Eserde Prens Hamlet'in kral olan babasının ölümünden sonra tahta geçen ve aynı zamanda annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius'dan almak istediği intikam anlatılmaktadır (Hamlet babasının hayaleti ile konuşarak onun amcası tarafından öldürüldüğüne inanmıştır). Babasının ölüm acısıyla ve amcasının katil olduğunu öğrenmesiyle iyice çılgına dönen Hamlet, amcasını öldürmek için planlar yapmaya ve  anormal davranışlar sergilemeye başlar (cinayeti soğukkanlılıkla planladığı ve deli olmadığı da söylentiler arasındadır ve psikoanalitik çalışmaların kahramanıdır kendisi). Oyun renkli bir biçimde kahır dolu kederden, hiddet dolu gazaba geçen gerçek ve yapmacık cinnetin izlediği yolu çizer ve ihanet, intikam, ensest, ahlaksızlık konularını işler ve trajik bir sonla sona erer.

Shakespeare'in herkes tarafından bilinen efsanevi "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" sözü bu eserinde Hamlet tarafından sorulmaktadır (Hamlet: To be, or not to be, that is the question). Eserin edebi yönü pek çok eleştirmen tarafından eleştirilse de, akıllarda kalan repliğiyle İngiltere tarihinin en çok sergilenen oyunlarından birisidir. Umarım bir gün oyunu da izlemek kısmet olur ancak şimdilik eseri okumanızı tavsiye ediyorum.

"Babamın ruhu zırhlar içinde?
İyiye alamet değil bu;
Korkunç bir oyun oynanmış olmasın?
Çabu gel ey gece! Sen de uslu dur ruhum gecede dek!
Kötü işler gömülse de yerin dibine
Çıkar bir gün insanların gözü önüne." (Hamlet'in babasının hayaleti haberini aldığı an)

Shakespeare'i okumaya yeni başladım diyebilirim. Fırsatım oldukça (eğer mümkünse ayda bir şeklinde) yeni bir eserini okuyarak size tanıtıyor olacağım. "Bir Yaz Gecesi Rüyası" hakkındaki yorumlarım için tıklayınız:

http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/04/bir-yaz-gecesi-ruyas-william-shakespeare.html

25 Temmuz 2014 Cuma

Sandman / Fabllar ve Yansımalar - Neil Gaiman

Elimde okuyacak çok kitap oldukça, her ay birini okuduğum Sandman serisine ara vermek durumunda kalıyorum. Aslında merakla takip ediyorum ancak bazen anlatılanlara odaklanmam gerektiğinden (genel kültür ve mitolojik çok bilgi veriyor) daha uygun bir zamana ertelemek de iyi oluyor. Şimdiye kadar okuduklarım arasında en çok sevdiğim kitap bu: Sandman 6 (Fabllar ve Yansımalar'da geçmişin sislerinden günümüzün kabuslarına uzanan, aşkın ve yaşamın, gücün ve karanlığın dokuz etkili hikayesini sunuyor.) Genellikle Rüyalar Lordu Morpheus'a odaklanan hikayeler, onun geçmişinde ve özel ilişkilerinden de bilgiler vermektedir. Daha önce Sandman kitapları için "birbirinin devamı olmadığına" ilişkin bir yorum okumuştum, yeri gelmişken belirteyim: Evet, devamı değil ama önceki kitaplarda olan bazı şeylerin açıklaması sonraki hikayelere serpiştiriliyor. Bu nedenle eğer okuyacaksanız, lütfen sıralamaya uyarak okuyun. Fabllar ve Yansımalar'da anlatılanlar arasında ilginç hikayeler var, mesela Üç Eylül ve Bir Ocak, Amerika Birleşk Devletleri'nin ilk ve son imparatorunu tanıyoruz; Thermidor, Fransa'nın ihtilalden sonraki Robespierre ile olan yıllarındayız; August, Roma zamanına gidiyoruz ve İmparator August'un her yıl yalnzıca bir gün tebdili kıyafet dilenci gibi halkın arasına karışarak dolaşmasının sebepleri üzerinde duruyoruz (en sevdiğim anlatılardan birisi budur); Yumuşak yerler, Marco Polo'nun dünya seyahatinin bir bölümünün perde arkası; ve en son hikaye: Ramazan. Doğu mitolojisi ve simgelerini içeren bir hikayeyi okumak oldukça hoşuma gitti. Bağdat'ı masal şehri halinde getiren Halife Harun El Reşit'in Düş Lordu ile yaptığı anlaşmayı konu alan bu anlatıda, Doğu kültürüne ait pek çok simge ile beraber "Desert Fantasy" dediğimiz Arap- Fars mimarisi ve mitolojilerinin düşünüzde oluşturduğu tüm imgeler yer alıyor. Her ne kadar hüzünlü bir sonla bitse, düşlerimiz olduğu için yaşıyoruz sonuçta, değil mi?

"Rüyalar bir çok şeyden müteşekkildir oğlum. Hayallerden ve umutlardan, korkulardan ve hatıralardan, hatıralarından ve geleceğin hatıralarından..."

"Çöllerden geçtim ve ıssız bomboş çöllerdeki çöl rüzgarının kayaları, eski duvar kalıntılarını ve heykelleri ne hale getirdiğini gördüm. Rüzgarla kum kucaklaştıklarında şehirlerin kalıntıları, sarayları, tanrıları ve insanlığın br çağı daha yitip gitti. Unutuldu. Hatırlanmadı. Bundan iyisi olmayacak değil mi? ...Bir tek Allah bilir aslında."

Sandman 5 : Sen Oyunu
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/06/sandman-sen-oyunu-neil-gaiman.html

18 Temmuz 2014 Cuma

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin on üç hikayesinin ve dört masalının toplandığı kitaptır. "Sırça Köşk" de kitabın sonunda yer alan alegorik bir masaldır. Her ne kadar çocuklar için yazılmış gibi görünse de, aslında direnmeyi ve örgütlenmeyi öğrendiği taktirde halkın iktidarı kolayca yerle bir edebileceğini anlatır. Aynı zamanda daha komün ve eşitlikçi bir yaşamın gizli propagandası yapılmaktadır. Diğer masalları tamamen masal özelliği taşımasa da aynı şekilde alegoriktir (hayvanlar ve simgeler vardır). Hikayeleri ise kısa ve sade bir dille yazılan (her ne kadar bazı eski dilde kelimeler olsa da, kitabın 1947 yılında yayınalndığını düşünmek gerekir) kolay okunan eserlerdir. Büyük bir kısmının -içinde anlatılanlardan yola çıkarak- Sabahattin Ali'nin anıları olduğu kanaatindeyim. Zira kendisi gençliğinin birkaç yılını Almanya'da geçirdiği ve iyi seviyede Almanca bildiği için yazılan hikayelerdeki Almanca tercümanın kendisi olduğunu, haksızlığa uğrayan insanları anlattığı hikayelerin konularını kendi yaşadıklarından veya şahit olduklarından derlediğini tahmin ediyorum. Ancak Sabahattin Ali'nin hikayeleri kendi duygusal ve naif kişiliğinden ayrıca hayatı boyunca haksızlığa uğradığını düşündüğünden olsa gerek, oldukça hüzünlü ve kırılgan. Bununla beraber dönemin (1940lar) yaşantısı, maddi ve hukuki zorlukları ve toplumsal önyargıları adına pek çok bilgi edinebiliriz. En azından Türkiye'nin o günlerden bu günlerde bazı alanlarda önemli bir yol kat ettiğini gözlemleyebiliriz.

Kitabın içindeki bir öyküde (adı "Çirkince") İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün tarihi geçmişinden biraz söz edilmektedir. En çok ilgimi bu öykü çekti zira önümüzdeki haftalarda Şirince'ye turistik bir gezi yapmayı planlıyordum. Bu nedenle Sabahattin Ali'nin anlattığı zeytinlikleri, incir ağaçlarıyla çevrili yolu, tepeye doğru uzanan çivitli Rum evlerini görmek için sabırsızlanıyorum diyebilirim.
  
"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
 
Sırça Köşk masalından
 
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. "Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?" diyorlar. "Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yzılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?"
 

11 Temmuz 2014 Cuma

Sakın Şaşırma - Orhan Veli

İlk okuduğum andan bu yana Orhan Veli'nin içtenliğine hayranım diyebilirim. Genç yaşında geleneklerin dışına çıkarak yepyeni bir akımı denemesi hatta tanıtıp sevdirmesi başlı başına ilgi uyandıracak bir harekettir. 1941 yılında Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte çıkardıkları Garip adlı şiir kitabıyla yenileşme hareketini başlattıklarında (Bu nednele Birinci Yenicilerin bu hareketine Garip Akımı da denilmiştir) edebiyatçıları "alışılmış şeylerden şüphe etmeye davet ettikleri için güçlü bir muhalefet ile de karşılaşmışlardır. Bütün toplumcu şairler ve gelenekçi edebiyatçılar kendilerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Hatta Yusuf Ziya Ortaç bir yazısında "Ey Türk gençliği! Sizi bu hayasızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum" diyerek kendilerinden sanki bir vatan haini gibi söz etmiştir. Buna rağmen, toplumda büyük ilgi uyandıran Orhan Veli'nin öncülük ettiği bu akım özellikle yenilikleri destekleyen Nurullah Ataç'ın da desteğiyle Türk şiirinde kendine önemli bir yer edinmiştir. Orhan Veli'nin meşhur "Süleyman Efendi" şiiri, söylendiği kadarıyla, sokakta, kahvehanelerde, sosyal diğer mekanlarda insanların dilden dile aktardığı bir şiir olmuştur (Y.Z. Ortaç'ın ve bazı şairlerin neden bu kadar karşı çıktıklarına şaşırmamak gerekiyor belki de). Garip Akımının ve Orhan Velinin başlıca özelliği süsten arınmış bir yalınlık, içtenlik, duygulara olduğu kadar düşünce ve akla da seslenmek olan şiirlerde belagattan kaçınarak anlama yönelmektir. Süleyman Efendi'nin anlatıldığı şiiri okuyanlar ne demek istenildiğini daha iyi kavrayacaklardır.

Orhan Veli'nin bütün şiirlerini Almanya'da Münih'ten Salzburg'a giden trende okumuştum. O sebeple tekrar okumak hem güzel anılarımı canlandırdı, hem de daha önce fark etmediğim noktaları fark etmemi sağladı: Yaşama sevinci. İçten ve yalın anlatımına hayran olduğum yazarın ne kadar yaşama sevinciyle dolu, güzel havaları ve denizi bu kadar seven biri olduğunu fark etmek kendisiyle aramda özel bir bağ kurdu :)

Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik / Akşam olmuş / Güneş batmış / İçmeyip de ne halt edeceksin?

Bekliyorum / Öyle bir havada gel ki / Vazgeçmek mümkün olmasın.

Çayın rengi ne kadar güzel /Sabah sabah / Açık havada! / Hava ne kadar güzel / Oğlan çocuk ne kadar güzel / Çay ne kadar güzel!

Beni bu güzel havalar mahvetti
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden
Tütüne böyle havada alıştım
Böyle havada aşık oldum
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
-----------------------------------
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sofie'nin Dünyası - Jostein Gaarder

"Sofie'nin Dünyası" okurları için yapılan bazı eleştirilere katılmıyorum. Zira bu kitap hakkında felsefeden çok az anlayan insanların bu kitabı okuyarak felsefe konusunda sahip olduğu birtakım bilgiyle uğraşmadan bir yere gelmeye çalıştıkları söylenmiş. Diyeceğim şu ki, en azından 600 sayfalık bir kitabı okuyarak özet de olsa felsefe tarihi öğrenmiş o kişiler. Siz ne yaptınız? Diyorsanız ki, "bütün felsefe tarihini ansiklopedilerden araştırmak ve kütüphanelerde sabahlamak suretiyle kronolojik olarak öğrendim" ha o zaman saygım büyük, pardon! Sofie'nin Dünyası'nın roman kahramanı Sofie'nin bir gün posta kutusunda "Kimsin sen?" yazılı imzasız bir kart bulur ve o gün en temel sorularla başlayarak esrarengiz bir felsefe öğretmeninden felsefe tarihini öğrenir. İlkçağlardan ve mitolojilerden başlayan dersler Antik Yunan ve Doğa filozofları ile devam eder. Akabinde, tahmin ettiğiniz üzere, Demokritos, Sokrates, Platon ve Aristoteles'i felsefi akımlar (Helenizm), kültür etkileşimleri (Ortaçağ ve Rönesans), Barok dönem, Descartes, Spinoza, Locke ve Hume izler. Aydınlanma çağı ve Romantik çağ filozoflarından kısaca bahsedildikten sonra (Kant, Hegel, Kierkegaar, Marx) tam olarak filozof denilemese de, en azından düşünür/bilim adamı diyebileceğimiz Darwin, Sartre ve Freud anlatılarak günümüze gelinir. Tabi bu süreçte Sofie kendi hayatına dair ilginç sırlar da keşfedecektir. Roman içinde roman denilebilecek, her yaştan insanı kendi içine çekebilecek türden bir başyapıt, mistik tarihin felsefe taşı...

Oldukça başarılı bulduğum bir kitaptır. Bu başarıyı kitabın kolay okunması veya mükemmel bir kurgusu olması gibi durumlarla destekleyemeyeceğim ancak öyle tahmin ediyorum ki yıllar süren bir araştırmanın ve çalışmanın  ürünüdür. Kitabın insanlar üzerindeki olumlu bir etkisi de, eğer felsefeye ilgi duyuyorsanız, sizi araştırmaya itmesidir (ki ilgi duymayanların kitabı bitirebileceğini pek sanmıyorum). Sağladığı derin bigiler açısında genel kültürünüzü geliştirecek bir kitaptır. Okunmasını tavsiye ediyorum.

Yine de kitaba dair bazı eleştirilerimi belirtmek isterim: Bir tanesi bazı tarihi bilgilerin yanlış verildiği yönünde ki bu normal olabilir zira 1991 yılında yazılmış br kitaptan söz ediyoruz ve 25 yılda bazı tarihi gerçeklerin aslında öyle olmadığı ortaya çıkmış olabilir. İkinci bir husus da, Hristiyanlık ideolojisinden ve bu ideolojinin felsefeye olan ilhamından uzun uzun söz ederken, İslam felsefesinden oldukça az bahsediyor. İslam felsefesi de büyük bir coğrafyayı etkileyen önemli bir ideoloji olduğu için daha fazla bahsedilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Ayrıca "gizemcilikten" (mistisizm) söz ederken "Ben Tanrı'yım"ı anlatması ancak Hallacı Mansur'dan veya "yaradılanı yaradandan ötürü sevmeyi" anlatırken Yunus Emre'den hiç bahsetmemesi veya Mevlana gerçeğinin göz ardı edilmesi de dikkatimi çeken bir nokta.

"İyi bir filozof olabilmek için gereksindiğimiz tek şeyin hayret etme yeteneğimiz olduğunu söylemiş miydim? Eğer söylemediysem şimdi söylüyorum: İyi bir filozof olma için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir."

23 Haziran 2014 Pazartesi

Üstü Kalsın - Cemal Süreya

Kitaba adını veren "Üstü Kalsın" şiiri Cemal Süreya'nın ölmeden önce yazdığı son şiirlerindendir. Asıl adı Cemalettin Seber olan şairimiz, kitabın sonunda hayatının anlatıldığı bölümde bahsedildiği kadarıyla aralarında son eşi Birsen Sağnak'ın adının da bulunduğu pek çok değişik mahlasla şiirlerini yayınlamıştır (Ali Fakir, Suna Gün, Adil Fırat.. vb). Bununla beraber, anladığım kadarıyla kendisi tam bir aşk adamı! Başından pek çok romantik ilişki ve üç evlilik geçmesinin yanında yazdığı muhteşem şiirlerle de bunu belli ediyor. Gençliğinde pek çok kültür-sanat dergisinin yayınlanmasına öncülük eden ve şiirleri pek çok dergide yayınlanan Cemal Süreya'nın en dikkat çekici şiiri yeni bir akım başlattığı kabul edilen Üvercinka'dır (İkinci Yeni şiriinin öncülerindendir kendisi). Cemal Süraya, İkinci Yeni şiirinin en yetkin örneklerinden biri olarak kabul edilen Üvercinda'ka (Güvercin Kanadı) Garip akımına karşı dursa da, ondan gelen dil ve kültür değerlerini farklı bir duyarlık alanı yaratarak kullandığı söylenebilir. En azından Garipçilerin zekaya dayalı yalın anlatımlarına bazı noktalarda benzediği kanaatindeyim. #ŞiirSokakta akımıyla Cemal Süreya şiirlerinin bazı dizeleri ülkenin pek çok yerinde duvarlara yazıldığı için, şairin şiirlerine biraz aşinalığımız var:  "Ben nerede bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladım / Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu / Bir bunun için yaptım" Bu kadarı size yeterli gelmez biliyorum, o sebeple sevilen şiirlerinin derlendiği bu kitabı bir okuyun derim!

Oldukça üretken bir yazar olan Cemal Süreya, Üvercinka ile 1958'de Yeditepe Şiir Armağanı; Göçebe ile 1966'da TDK Şiir ödülü, Sıcak Nal ve Güz Bitiği ile 1988 Behçet Necatigil Şiir ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana ise kendi adına şiir ödülü verilmektedir (Cemal Süreya Şiir Ödülü).

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın  şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..

**************************
İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde kazanması zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

***************************

Daha önce Cemal Süreya hakkındaki yazım:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/01/cemal-sureya-bizim-ikinci-yenicilerden.html