30 Ekim 2014 Perşembe

Noterler ve Edebiyat - B. Sadık Albayrak

Kitabın adının çok çekici olmadığının farkındayım. Herhangi bir kitapçının rafında görseniz muhtemelen (ki zaten eleştiri tarzında yazılan kitapların pek okuyucusu yoktur) eliniz bu kitaba gitmez. Kitap adını İnsancıl dergisinin 2003 Mayıs sayısında yayınlanan ve noterlik müessesesinin sert bir şekilde eleştirildiği "Noterler ve Edebiyat" isimli yazıdan almaktadır. Bu yazı üzerine hakkında Noterler Birliği tarafından tazminat ve ceza davası açılan yazar, beraat ettiği bu davaların süreçlerini, söz konusu yazıyı ve savunmasını kitabın sonuna ekleyerek, kitabı bu şekilde isimlendirmeyi seçmiştir. Genel olarak kapitalizmin ve tekelciliğin eleştirildiği kitap, "Bata Çıka Edebiyat", "Soru Yağdıran Edebiyat", "Tarihi Soluyan Edebiyat" ve "Noterler ve Edebiyat" olarak dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yasaklanan kitaplar hakkında kısa bir yazı, bankaların sponse ettiği yayınevleri (bu durumu ölüsoyuculuk olarak nitelendirmiştir) ve 1980 sonrasında Türk Romancılığının daha da geriye gittiği iddiası üzerine bir yazı (Bu konuda kendisine katılmıyorum, zira ben sanatın ve edebiyatın bir devinin halinde olduğuna inananlardanım. İyi bir kitap belli kalıplarda olmak zorunda değildir), kapitalizmin neden olduğu reklam sanatı üzerine bir eleştiri ve edebiyatta bireycilik üzerine bir yazı bulunmaktadır. Sadık Albayrak edebiyatta bireyciliğin sebebinin emperyalizmin tekelci anlayışının dünyayı bütünüyle ele geçirmesi olarak değerlendirmekte ve 1980 yılının toplumsal tarihte olduğu kadar sanat tarihinde de bir milat olduğunu savunmaktadır. Yazıların tamamına baktığımızda toplumcu görüşü savunan, Rus Klasiklerini okumayı seven, Brecht hayranı ve anti-kapitalist bir yazarın profili çizilmektedir.

Kitapta en sevdiğim bölüm Tarihi Soluyan Edebiyat olarak adlandırılan ve birkaç yazarın eserleriyle birlikte tanıtıldığı bölümdür. Kitap okumayı seven birisi olarak, okuduğum kitaplarda henüz tanımadığım bir yazarın tanıtılmasından çok memnun olurum zira bir hazine bulmak gibidir yeni bir yazarı & şairi keşfetmek. Bu bölümde Yusuf Ziya Bahadınlı, Şükran Kurdakul, Mehmet Güler, Güngör Gençay, Ümit Kaftancıoğlu, Ruşen Hakkı gibi öykü yazarları ve şairler tanıtılmıştır. Okunacak kitaplar sıraya girdiği için kısa zamanda okuyabilir miyim bilmiyorum ancak aklımın bir köşesinde bu isimleri tutacağım.

Kitapta eleştirdiğim bazı hususlar var ama çok uzun yazmayı sevmediği için bazılarına değineceğim. Öncelikle; entel insanların kullandığı (genelde televizyon programlarına çıkan festival filmi tadında kitap tanıtan yeni yazarlar gibi) ve TDK'da yeri olmayan, ne olduğunu tam çözemediğim kelimelerin kullanılması beni rahatsız eder. Bu kullanımların Sayın Albayrak kitabın bazı bölümlerinde kullanmış: yanlışlamak (s.61), kişiliklilik (s.63), yalıtlamak (s.71), olumlamak (s.87), somutlamak (s.149) vb. Ayrıca "Noterler ve Edebiyat" bölümünde, davacı vekili avukatın dava dilekçesinde Balzac adının küçük "b" ile yazılmasını eleştiren bir yazardan, kitabında "typing mistake" dediğimiz küçük hatalarının olmamasını beklerim: türkçe (s. 40), süpriz (s.241). Bu konuda en dikkatimi çeken husus ise Ülkü Tamer'in "Konuşma" isimli şiirinden yapılan alıntıdaki küçük hatadır: "Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten." (s. 256) olmalıydı özgün hali (sevdiğim şiirlerden biri olduğu için dikkatimi çekti). Şiirlerden devam edersek, Günümüz Şiiri Üzerine Notlar başlıklı yazıda İlhan Berk'in biraz acımasız eleştirilmesine alındım açıkçası. En sevdiğim şair olmasa da, "Ne Böyle Sevdalar Gördüm, Ne Böyle Ayrılıklar" şiirinden dolayı kendisini severim. Aslında doğadan, denizden ve çiçeklerden bahsettiği için kendisini "ot şairi" olarak nitelendirmesi değil eleştirdiğim nokta, daha ziyade öyle ya da böyle, bir emek harcamış şairlerin şiirleri için "tükenmiş şiirlerden uzak durun" telkini yapmasıdır. Bu bana değişime kapalı ve belirli kalıplar dışındaki sanatı kabul etmeyen birinin söyleyeceği söz gibi göründü. Resim yapmayı ve şiir okumayı seven birisi olarak, hiçbir sanatçı için "tükenmiştir" veya "uzak durmakta yarar vardır" diyerek söz etmem diye tahmin ediyorum.

Farklı bir bakış açısı kazanmak istiyorsanız, okumanızı tavsiye ederim: "Her yapıt özel olarak yaratıcısını, genel olarak bütün insanı içerir. Buna göre güzel, bir insanın ve bir insanlığın özelliklerini taşır."

18 Ekim 2014 Cumartesi

Nana - Emile Zola

Kitabın konusunu Hint Filmlerine benzettim zira tıpkı Hint Sineması gibi bir karakterin hayatının bir kesitini bize sunuyor (Nana'nın tiyatroda Venüs rolünü oynamaya başladığı zamandan önceki hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok, içinde yaşadığı zaman uzun uzun tüm detayları ile anlatılmasına rağmen kitabın sonu yine çok hızlı geçiyor). Kitapta olaylar Nana'nın Paris'in en ünlü tiyatrosunda rol almasıyla başlıyor ve Paris'in varoşlarından geldiği birkaç yerde vurgulanan bu iri ve sarışın kız sahip olduğu cinsel cazibe ile insanları bir anda etkilemeyi başarıyor. Aslında oyunculuk ve ses olarak hiçbir yeteneği yok, sahnede de mucizeler yaratmıyor, hatta yetiştiği yer olan kaldırımların kabalığını sahneye yansıtıyor ancak cesareti (Venüs'ün denizden çıktığı sahneyi çırılçıplak ve üzerinde yalnızca bir tül ile oynuyor) ve erkekleri etkileyen albesini sayesinde çok kısa sürede tüm Paris yüksek sosyetesinin konuştuğu biri haline geliyor. Nana'nın eski hayatına dair bildiğimiz birkaç şey çok fakir bir aileden geldiği ve halasının yanında yaşayan ve on altı yaşındayken dünyaya getirdiği minik bir oğlu olduğu. Bu gizemli kızın geçtiği yollar ve onu tiyatroda Venüs rolünü oynamaya getiren süreç hakkında da tatmin edici bir bilgi edinilemiyor ancak hayatını bedenini kullanarak kazanmayı alışkanlık haline getiren bir kızın ne tür yollardan geçerek o noktaya geldiğini tahmin etmek de zor olmayacaktır. Tiyatrodaki ani yükselişi ve tüm erkeklerin onun etrafında pervane olmasının ardından istediği lüks hayatın zengin erkeklerin yatağından geçtiğini keşfeden Nana (bir kadın neden fahişe olur?) yaşadığı eski sefil hayatın intikamını alırcasına metresliğini yaptığı erkeklerin hayatlarını tam anlamıyla mahveder.
 
Ben Emile Zola'yı natüralizm akımının bir temsilcisi sanırdım :). Ancak bazı kaynaklardan okuduğuma göre, bu kitaptaki çarpıcı tezatlar (güzellik abidesi Nana'nın kitabın sonunda içine düştüğü durum veya parasız olduğu dönemde mücevherler ve heykellere süslü dev bir aşk yatağı yaptırması) ve Paris'in kalburüstü kesiminin çürümüşlüğü Fransa'da kurulan II. İmparatorluk döneminin sahte lüksünün bir fahişe üzerinden resmedilmesiymiş. O halde, bu haliyle sembolist olan eser nasıl bir natüralistin elinden çıkmış olabilir? Kanaatimce Zola İmparatorluğu eleştirmekten ziyade Nana isimli karakteri gerçekten yaratarak aşırılığa varan bir biçimle gerçeği anlatıyor (Aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, Nana'nın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur, bir de bu kızın kaçarı yok, fahişe olacaktır). Demek istediğim kitabı okurken olayların akışına odaklanmak ve altında yatan toplumsal nedenleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Zira Nana'nın kendi yazgısını biçimlendirecek bir gücü yoktur.

Kitapta çarpıcı bulduğum noktalar Mösyö Fauchery'nin yazdığı bir makalede Nana'yı sineğe benzetmesi, çıplaklığın, cinselliğin ve seviciliğin bu kadar çok anlatıldığı bir kitapta hiçbir erotizmin olmaması, Nana'nın narsistliğinin gözümüze sokulması ve kadın ve erkeğin soya çekimden kaynaklanan farklılıklarının özellikle kitabın son sahnelerinde tüm netliğiyle vurgulanması. Germinal kadar beğenmesem de, oldukça etkileyici bir eser olduğunu kabul etmek zorundayım. Okumayanlara tavsiye ederim!

"... Siz erkekler öküz olmasaydınız eğer bizim yanımızda olduğu kadar karılarınızın  yanında da rahat ederdiniz. Kadınlarınız kaz olmasaydı sizi alıkoymak için bizim katlandığımız zorluklara katlanırdı... Azizim söylediklerim kulağında küpe kalsın! (Nana)"

13 Ekim 2014 Pazartesi

Dörtlükler - Ömer Hayyam

Ömer Hayyam (doğum ve ölüm tarihleri çeşitli kaynaklara göre farklılıklar gösterse de) 1048 - 1131 yılları arasında yaşamış İranlı şair, felsefeci ve bilim adamıdır. Hayatnı çeşitli tarihi romanlarda okusam da, en sevdiğim kurgu Amin Maalouf'un Semerkant kitabında anlatılan şekliyledir. Bununla beraber, günümüze kadar gelen rubailerin (dörtlüklerin) bazılarının Ömer Hayyam'a ait olmadığına ve ona atfedildiğine de inanılmaktadır (Camiden kilim çalmaya gittiği dörtlük veya kendisini fahişeye benzettiği dörtlük gibi). Sabahattin Eyüboğlu'na göre, fazla saldırgan olan dörtlüklerin tümü kendisine ait değildir ancak felsefi ve aşık Hayyam'ı daha gerçekçi anlatmaktadır.  Hayyam evreni anlamak için içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır: Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana / Bensem, ne bakarsın o yana bu yana? / Kendine gel de düşün, içine iyi bak: / Ben senim, sen ben, aranıp durma boşuna!. "Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır." Hayyam Doğulu bir düşünce ve şair adamı olmasına karşın, Batı'da daha çok sevilmektedir, bunun sebebi de kalıplara alışmış olan Doğu'nun Hayyam'ı bir türlü anlayamamış olması olabilir.

İş Bankası yayınlarının "Dörtlükler" kitabını tavsiye ederim. Bunun sebebi, tercüme yapılırken Sabahattin Eyüboğlu'nun sade bir dil kullanarak dörtlükleri Türkçeye kazandırmış olmasıdır (Abdülbaki Gölpınarlı'dan farklı olarak). Kendisi bunu şu sebeple açıklar: Hayyam'ın da Farsçada halkın anlayabileceği bir dilla rubailerini söylemiş olması. Eyüboğlu'nun bu yaklaşımını kitabın adının neden "Rubailer" değil de, "Dörtlükler" konulmuş olmasından anlayabiliriz. Bir konuda da kendisiyle hemfikirim: "...bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu Klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız. Başta Kur'an olmak üzere, Arap ve Fars edebiyatını, biz bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden, aklımızı sağduyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız'ın serçe kuşun dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi'nin ev dediğini saraya çevirmişiz. Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz."

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

*****************************
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

*****************************
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir şah kafasıdır ya da vezir eli!