28 Ağustos 2014 Perşembe

Ruhsatsız Kelimeler - Davut Savaş Çıtraz

Fırsat bulduğum taktirde tanınan kitapların dışındaki eserleri de okumak hoşuma gider. Ruhsatsız Kelimeler genç bir şairin son yıllarda yazdığı şiir ve kısa sözlerinden oluşmuş bir şir kitabı (muhtemelen adından da anlaşılacağı üzere). Kitabın şairi kendisini "sigarayı sağlam içen, huysuz, aksi ve gri bir adam" olarak tanımlamış. Aksi düşünülemezdi zaten, o zaman şair olamazdı. Şiirleri okunduğunda pek çok şair gibi şairin melankolik ve duygusal ruh halinin portresi çizilebiliyor. Sabahattin Ali gibi hayata melankolik pencereden bakan bir şair ve dolayısıyla şiirlerin ağırlığını anlayabiliyoruz: Aşk (Zeytin kokulu kadın). Kitap dört bölümden oluşuyor: Bir Çay Koy (şair çayı seviyor sanırım), İki Sigara Yak (sigarayı sevdiğini söylemişti zaten), Ötesini Sen Bilirsin (ayrılık şiirleri) ve Yaralı Bir Cinnet (bu kısmı da biraz depresyon içeriyor). Açıkçası belirli bölümlere sürekli ayrılık/aşk acısını anlatan şiirleri okumak biraz yorucu oluyor, bu nedenle mümkün ise kitaba ara verilerek (mesela birkaç öykü okuyarak veya bikaç gün bekleyerek) devam etmekte fayda var. Bununla beraber, şairin içten yazıdığı pek çok şiirde kendi yaşamınızdan veya en azından çevrenizde gözlemlediğiniz hayatlardan bir parça bulacağınızdan eminim. Şiir okumayı seviyorsanız, bir de bunu deneyin derim!

Şairin kitabın başında yazdığı şiir yorumuna katılıyorum: "Her insan bir şiirdir aslında. Onun güzelliğini ortaya çıkaran ise okuyucusudur. Çünkü herkes şiiri kendi düşüncesiyle yoğurur ve öyle okur." Nasıl ki her kitap için beğenimiz farklı, güzellik anlaşıyı rölatif, şiirler de öyle. Ve şairin bir yaklaşımı daha beğendim: Bazı şairler yazdıkça tüketir içindekini...

Yaz/amadığım, yaz/amayacağım şiirlerim var satır satır
Sakladıklarım sayfa sayfa
Nihayetinde tükettiklerim ömür ömür.
Ben ölünce hepsinin hesabına "hükümsüzdür" diye not düşülür.
Arada bir satır aralarında yazarım bazılarını anlamazsınız!
Geçtiğim yolları bilseniz
Geldiğim yerlere inanmazsınız...

**********************
Anlaşılmak isteyince,
Anlaşılır kılınmıyor her şey sevgili.
Kafam biraz karışık
İyisi mi!
Sen bir çay dök içelim.
Limonlu, tek şekerli ve de açık.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kalenderiye - Gürsel Korat

Kitap uzun süredir kitaplığımdaydı. Hatta üzerine attığım tarihten 2009 yılında aldığımı tespit edebiliyorum :). Demekki üniversite yıllarımdan bu yana okumaya fırsatım olmamış. Bu hafta kitabın arkasında yazan bir cümleden etkilenerek okumak istedim: "Neden yaşadıklarını anlamaya çalışan üç adam...". Kitabı okumak için açtığımda karşıma çıkan ilk cümle (kitapta bölümlerin başlıkları bu şekildedir): "Giritli Hristo Lindo Hanı'nda Martana'yı beklerken .... Birinci günün akşamında neler yaşandığıdır." Bu ifade bana çok tanıdık geldi, hatta birkaç dakika daha önce nerede okumuş olduğumu düşündüm. Daha sonra anımsadım: Neil Gaiman. Gaiman'ın Yıldız Tozu (Stardust) romanındaki bölümler de bu şekilde ayrılmıştı ve tamamen aynı ifadeyle başlık atılmıştı. Her neyse bu akılda kalan ancak önemsiz bir detay. Kalenderiye (Alevilik tarikatıdır ancak zaman dilimi anlamında da kullanılmıştır) farklı zamanları anlatan 3 bölümden oluşuyor: Taronto - Temmuz 1324, Kayseri - Nisan 1527 ve Kapadokya'da belirsiz bir yer ve zamanda geçiyor ve aradaki bağlantıyı nesilden nesile aktarılmış bir yazılı bir eser sağlıyor. Kitabın arkasında yazdığı kadarıyla Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor ancak ben üçüncü bölümün yer ve zamanını tam olarak kavrayamadım (aslında olay akışından ikinci bölümde anlatılanın devamı günlerde olduğunu kestirebilsem de, 3 gün sürdüğünü tespit edemedim, sanki günlerce sürmüş gibiydi). Bunun sebebinin üçüncü bölümün anlatıcısı Sergüloğlu'nun 16. yüzyıla ait bir Türkmen lehçesi kullanıyor olması olduğunu düşünüyorum. Hem anlamakta zorlandım hem de çok dikkatim dağıldı ki bu kısımların anlatıcısı çok içten olmasına rağmen ben okumaktan pek zevk almadım (daha doğrusu yorucu buldum). Olaylar yaklaşık 200 yıllık bir zaman dilimi içince bir handa başlıyor ve Hristo'nun hikayesini öğrenmesinin akabinde bir anda Osmanlı'da buluyoruz kendimizi. Bu ikinci bölümde olaylar biraz hızlı gelişiyor ve karakterleri tanıdığımız anda üçüncü bölüme, bir kervan yolculuğuna geçiyoruz. Olayları -özellikle ilk bölümü- birbirinden kopuk buldum ve sonu için de çok büyük bir sürpriz yaşamadım açıkçası. Kitabın yazarı kitapta "zaman karşısındaki insanın aczi"ni anlatmak istediğini belirtmiş ki belki bu açıdan olayları biraz daha anlamlandırabiliriz.

Kitabın aslında yazarın diğer kitapları (Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt) ile bağlantılı olduğu bazı kaynaklarda yazılmış. Diğer kitapları okumadığım için herhangi bir bağlantıdan söz edemiyorum ancak diğer kitaplarını okuyacak kadar merak etmediğimi belirtmek isterim. Bununla beraber, yazar bu eser ile 2009 yılında "Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü"ne layık görülmüştür.

"Doğuluların sakınmadan yüze bakmalarını eblehlik sananlar vardır; oysa onlar yüz aşığıdır, erkek yüzünde Tanrı'yı gördüklerini düşünüp uzun uzun incelerler. Beni de inceledikten sonra, sen, dedi, zaman zaman kendinde şeytanlık bulmadın mı hiç? Ya da İsa'ya bakıp o yüce bedende tanrının insan yüzü edinip, gözümüze göründüğünü hiç aklına getirmedin mi?"

Not: Bir yer için eleştirim olacak, kitabın 130. sayfasında bir çocuk için "Belli çocuk çirkin ve acuzeydi" diye bir ifade kullanılmış. "Acuze" bildiğim kadarıyla "Yaşlı kadın" demek bu nedenle bir çocuk için bu sıfatın kullanılması tuhaf olmuş!

14 Ağustos 2014 Perşembe

Avukatlıkta 50 Yıl - Fadıl Altop

"Avukatlıkta 50 Yıl" Üstad Av. Fadıl Altop tarafından derlenen ve kendisinin elli yılı aşkın süre gerçekleştirdiği avukatlık mesleğindeki izlenimlerinden ve hayat tecrübelerinden oluşan bir anı kitabıdır. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Fadıl Altop uzun süre İstanbul Barosunda ve Türkiye Barolar Birliğinde önemli görevler almıştır. 2009 yılında yayınlanan bu kitaba uzun süredir sahiptim ancak bu hafta okunacaklar arasında ön sıralarda kendine bir yer bulabildi :). Özellikle dava avukatlığını icra etmeyen ve dolayısıyla "sahada olmak" deyimine bir hayli uzak birisi olarak kitapta anlatılan olayları merakla okudum. Yaşanmış anekdotların satır aralarında dönemin hükümetleri eleştirilmiş ve iyi bir avukat olmanın yanı sıra iyi bir insan olmanın telkinleri yapılmıştır. Anlatılan pek çok anısı muhtelif zamanlarda Güncel Hukuk Dergisinde yayınlanmış olan kitabın önsözü Prof. Dr. Köksal Bayraktar tarafından yazılmıştır. Öğrencilik yıllarında tıp okuyup doktor olma hayallari kuran Fadıl Altop, istemeden girdiği hukuk fakültesinde değerli hocalarının da yardımıyla "insanların en az sağlık kadar hukuka da ihtiyaçları olduğuna, haklarının  çiğnendiğine, can ve mal güvenliklerinin gasp edildiğine, haksız tecavüzlere maruz kaldıkları o ümitsiz anlarda, insanların dürüst bir avukata ve dürüst bir yargıya ihtiyaç duyduğuna" ikna olarak hukuk fakültesinden mezun olmuş ve uzun yıllar boyunca kendi ahlak ve vicdanına uygun şekilde avukatlık yapmıştır. Hatta mesleğinin ilk yıllarında çocuğu hasta iken elinde henüz ona ilaç yaptıracak mikatrda para yok iken usulsüz bir davayı ve kendisine bu dava için teklif edilen parayı reddetmesini şu sözle açıklamıştır:"Böyle bir durumda çocuğunuzun ölümle kalım noktasında ilaç parasını tamamlayamadığınız bir anda size önerilen yolsuz bir davanın karşılığı ihtiyacınızın beş katı ücreti reddedemezseniz, sakın avukat olmayın."

Avukatlara bakış açısını, dönemin politik gelişmelerinin hukuk ve adaleti nasıl etkilediğini (bu her parti değişikliğinde yaşanmıştır, günümüze has değildir) değerli bir avukatın anılarından okuyacaksınız. Eğer ilginizi çeken bir konu ise, okumanızı tavsiye ederim.

"İlk girdiğim duruşmayı hiç unutmadım. Üstadım, sulh mahkemesindeki bir tahliye davasının son ceslesine beni göndermişti....Mahkemeye gittim, duruşmaya girdim, Hakim Bey, taraf vekilleri geldi, davacı vekiline soruldu "talib-i tahlif" misiniz? diye suali bana tevcih etti. Bu iki kelimeyi hiç duymamıştım. Durakladım, bir daha tekrar etti, yine cevap veremedim. Bu sorada davalı vekili olan yaşlı meslektaşım, Hakime hitaben:

- İşte efendim, bu cahillere ruhsat verip avukat yapıyorlar! dedi

Hakim bey son derece sinirli bir tavırla "Avukat bey ne biçim konuşuyorsunuz, sizi böyle konuşmaktan men ederim!" dedi. Bu duraksamadan cesaret alarak, Hakim beye hitaben ve çok nazik bir üslupla "Sayın Hakimim, hiddet buyurmayın, ben cehaletimi kabul ediyorum. ancak bunu telafi edecek önümde çok uzun yıllarım var. Ama meslektaşımın bu adap ve terbiye noksanını giderecek vakti kalmamış." dedim. Hakim belli etmemekle birlikte, beni tasvip eden bir tavırla duruşmaya devam etti..."

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Germinal - Emile Zola

Natüralizm akımının en öenmli temsilcilerinden birisi Emile Zola'nın bu eseri gerçek bir başyapıt. Kitap hakkında bilgi vermeden önce Natüralizm'den bahsetmekte fayda var: Natüralizm, doğayı detayları ile olduğu gibi yansıtmayı öngören akımların genel adıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da etkili olan bu akımın Türkiye'deki temsilcileri Ahmet Midhat Efendi ve Hüseyin Rahmi'dir. Natüralist yazarlar nesnel gerçekleri anlatırlar ve yaşamın acımasız yönlerini yazılarında yansıtırlar. İşte bu kitabı en güzel tanımlayan cümle budur: Yaşamın acımasız yönleri. Germinal'de 1860'larda Fransa'nın kömür madenleri ile ünlü Montsou bölgesindeki kömür işçilerinin grevi konu alınmıştır. Voreux Kömür Madeninde çalışan bir kömür işçisi ailenin hayatından yola çıkarak tüm işçilerin sefilliği ve şartlarının zorluğuna değinilmektedir. Hatta işçilerin çocukları "mutluluğu çocukların sereserpe oynadıkları, tıkabasa yemek yedikleri sıcacık bir ev olarak canlandırıyordu kafalarında." Kitabın baş karakteri başka bir bölgeden iş bulma amacıyla Voreux Kömür Madenine gelen Etienne Lantier'dir (Bazı kaynaklardan okuduğum kadarıyla, bu kitapta gençliğinin bir bölümü anlatılan Etienne'in çocukluğu Emile Zola'nın Meyhane adlı eserinde anlatılıyormuş). Bu korkutucu madende her geçen gün eriyip biten işçilerin arasına karşıan Etienne, kıdemli bir madenci olan Maheu ile tanışır ve arkadaşlığını iletlertir. Maheu ve ailesi uzun yıllardır maden işçiliği yapan sefil ve kalabalık bir ailedir ve kendisi saygı duyulan bir işçidir. Her geçen gün artan haksızlıklar ve azalan ücretler karşısında artık iyice bıkmış olan zavallı işçiler Etienne ve onun fikirleri ile etkilediği Maheu önderliğinde ayaklanır. Maden işçilerinin hayatlarındaki karmaşıklık, çektikleri ciddi sefalet ve zulüm, onların roman boyunca yaşam şartlarının daha da kötüleşmesi bunun sonucunda patlak veren romanın kırılma noktası Etienne'in liderlik ettiği grevle gözler önüne koyulur.  Tabiri caizse bir ölüm orucu şeklinde grev başlar. Tabi bu hengamede Etienne ve Maheu'nun kızı arasında filizlenen aşk da kendine bir yol bulur.

"Ekmeğin ahlaktan önce geldiğini" tüm acımasızlığıyla anlatan romanın adı "Germinal" (Jerminal de denilmektedir) Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür (aynı zamanda Fransız devriminden sonra kabul edilen cumhuriyetçi takvimin ilkbahar aylarına denk gelen 7. ayının adı imiş). Romanın son cümleleri adının hakkını veriyordu:

"Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yer küreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."

Not: Kitabı benim gibi tatil kitabı yapmanızı tavsiye etmem, zira biraz hüzünlü, tatilinizin keyfini çıkarın öncelikle!