26 Şubat 2013 Salı

John Steinbeck'in Hayatı

John Steinbeck'ın hayatının detaylarını yeni öğrendim ve oldukça ilgimi çekti. Eserlerinde anlattığı insanlar gibi, kendisi de ırgat bir ailenin oğlu olarak ABD'de dünyaya gelmiş ve çocukluğu çiftliklerde işçi olarak çalışmakla geçmiş. 1919 yılında Stanford Üniversitesi'ne başlayan Steinbeck'in aklında yazarlık var olduğundan, yalnızca bununla alakalı derslere girmiş üniversiteyi bitirememiş. Öğrencilik yıllarında para kazanabilmek için ırgatlık, tezgahtarlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi işlerde çalışmış dolayısıyla romanlarında emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini bu kadar başarılı aktarabiliyor sanırım. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Steinbeck 1968 yılında vefat etmiş. Başlıca eserleri, Altın Kupa (1929), Yukarı Mahalle (1935), Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937), Gazap Üzümleri (1939).

Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" kitabı, American Library Association tarafından 21. yüzyılın en çok sorgulanan kitaplarından biri seçilmiş. Özellikle ABD'de bazı eyaletlerde okul müfredatından çıkarılıp, halk kütüphanelerinde yasaklanmış kitap. Bunun sebepleri arasında, ötenaziyi destekler ifadelerin yer alması, nefret söylemi içermesi (ırkçı ifadeler), genel olarak kullanılan saldırgan dil sayılmış. Aslında doğruluk payı var. Ancak, bunlar kitabın geçtiği dönemi dikkate alırsak, bir çiftlikte çalışan sefil işçilerin sözleri ve hayatı gerçekçi gözlemleyecek olursak, bunun zaten var olduğunu söylemek zorundayız. Realist ifadeleri gereği mi bir kitabı yasaklamalıyız? Neyse ki, ilerleyen yıllarda bu yasaklar kaldırılmıştır ve bu kitap pek çok ülkede okutulması zorunlu kitaplardandır. Türkiye'de de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutulması tavsiye edilen yüz temel eser arasında sayılmasına rağmen, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitap İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulundu geçtiğimiz aylarda. Her ne olursa olsun, ben kitap sansürüne karşıyım.

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Steinbeck'in 1937 yılında yazdığı bu kitabını yıllar önce okumuştum ancak pek detayları kalmamıştı aklımda. Uzun süredir aklındaydı okumak. Bir klasiği yeniden okumanın zevki de bambaşka açıkçası :). Kitabı tekrar çok beğendim, küçük insanların büyük hayalleri üzerine yazılmış, kolay okunabilen ve fazla uzun olmayan bir hikayesi var.

Kitap, ABD'de büyük bunalım sonrasında, Salinas adı verilen bir bölgede, çiftlik çiftlik gezerek çalışan evsiz ve yalnız işçileri konu alıyor. Dev ve güçlü görüntüsünün altında çekingen ve korkak kişiliği ve kıt aklı bulunan Lennie Small ve onun ufak tefek ancak onu sürekli yönlendiren arkadaşı George Milton'un yokluk içinde fakat hayallerle zenginleşen hayatları anlatılmaktadır. Bir çiftlikten yanlış anlaşılma sonucu kaçmak zorunda kalıp daha güneyda başka bir çiftliğe arpa çuvalları yüklemek için yerleşen George ve Lennie'nin peşini bu yanlış anlaşılmalar bırakabilecek midir? Lennie'nin dev görüntüsünün aksine yumuşacık bir yüreği var ve yumuşak şeylere dokunmayı, minik hayvanları okşamayı çok sevmektedir. Gücünü kontrol etmeyi bir türlü başaramadığından, küçük sevimli hayvanları okşarken öldürmektedir ve güzel şeyleri okşama tutkusu dışarıdan yanlış anlaşılmaktadır. George ile Lennie'nin para biriktirip kendi topraklarına sahip olma (neredeyse tüm işçilerin hayali aynı) ve kendi hasatlarını yapıp kendi hayvanlarına bakma hayalleri öyle güzel anlatılır ki neredeyse kitabın içinden çıkıp somutlaşır. Hep bu hayalleri gerçek olsun istersiniz. Ancak yine Lennie'nin başını belaya sokması sonucu onun çiftlikteki adamlar tarafından cezasının verilmesini engellemek isteyen George başka trajik bir çare uygulamak zorunda kalır. Kitaba ilham olan Robert Burns'un "To a Mouse" isimli şiirinin iki dizesi bize aslında asıl mesajı verir: "En iyi planları farelerin ve insanların/Sıkça ters gider."

"Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var......Sana bir şey diyeyim mi? İnsan uzun süre yalnız kaldı mı hastalanır, yalnızlıktan hastalanır."

22 Şubat 2013 Cuma

İki Cami Arasında Aşk - Mürvet Sarıyıldız

Bu kitabı bir günde bitirdim. Ancak söylemek gerekirse müthiş beğendiğimden değil, yalnızca sayfa sayısının azlığından ve kolay okunduğundan çabuk bitti. Bir taraftan da içimden bitsin bu işkence demiş olabilirim :).
 
Kitaptan bahsetmek gerekirse, insan ilişkilerinde sınırları aşkın belirlediğini vurgulamaktadır. Aşkın yaşı ve zamanı olmadığına ve bu yoğun duygunun insan psikoloji üzerinde nasıl değişimler yapabileceğine dair mesajlar verilmeye çalışılmıştır. Ancak, kitabın yoğun bir anlatımı yok ve ara ara düşük cümlelere rastlayabiliyorsunuz. Hikaye, Mimar Sinan'ın Karaboğdan Seferi'nde Sultan Süleyman'ın güzeller güzeli kızı Mihrimah Sultan'ı (Mihrimah Farsçada güneş ve ay anlamına gelmektedir) görerek ona aşık olmasıyla başlıyor ve tarihi sıralamaya göre devam ediyor. Yani, Mihrimah Sultanın Rüstem Paşa ile evlenmesi, Rüstem Paşanın sadrazam olması, Mimar Sinan'ın aşkını yaptığı mimari eserlerde somutlaştırması şeklinde. Tek ilgimi çeken nokta, Üsküdar'a inşa edilen Mihrimah Sultan Cami ile Edirnekapı'ya inşa edilen Mihrimah Sultan Cami arasındaki esrarengiz ilişki. Her yıl 21 Martta (21 Mart gece ve gündüzün eşit olduğu bir gündür ve aynı zamanda Mihrimah Sultanın doğum günüdür) bu iki cami minaresi arasında birinden ay doğarken diğerinden güneş batmaktaymış. Belki de bu olağanüstü görüntü (eğer doğruysa görmek istiyorum) gerçekten tarihte bir mimarın yapabileceği en mükemmel aşk eseridir. Ancak belirtmek gerekir ki, Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultana olan aşkı henüz kanıtlanan bir olay değildir ve ben bunun tarihsel bir fantezi olma ihtimali üzerinde bazı tarihçiler ile hemfikirim.

"...ay ve yıldızlar, geceleri uyuyamayan insanlara sadece ilham verir. Sevgilisinden, ayrı şairlerin şiirlerini yazmasını kolaylaştırır. Aşıkların ise, acısını dindirmek yerien kat be kat arttırır. Gece karanlığıyla aslında insanın kendine itiraf edemediklerini aydınlığa çıkarır..."

12 Şubat 2013 Salı

Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez'in çok başarılı bir yazar olduğunu duymuştum (1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi). Ancak daha önce hiçbir kitabını okumaya fırsatım olmadı. Başlamak için iyi bir kitap seçtiğimi tahmin ediyorum zira yazarın diğer kitaplarını da merak ettirdi bana.
 
Kitap doksan yaşında hayatını hep yalnız geçirmiş -her ne kadar ara ara yakınsa da- yaşına göre zihnen ve bedenen sağlıklı bir gazetecinin tuhaf isteğiyle başlıyor: doksanıncı yaş gününde kendisine bakire biz kızla bir aşk gecesi armağan etmek. Bu sebeple gençliğinden beri tanıdığı ancak hayatının son dönemlerinde -sanırım yaşlılıktan- artık aramadığı bir genelev patroniçesi arayarak bu isteğini bildirir. Kadın elbette ki işinin ehli ve çok kısa bir sürede adama istediği gib kız buluyor. Ancak tek sorun kızın 14 yaşında olması (buradan kitabın geçtiği yerde - ismi lazım değil - müthiş bir yozlaşma olduğunu anlıyoruz). Yaşadığı sefil hayatta küçük kardeşlerine bakmak için saatlerce fabrikada düğme diken zavallı kız bir miktar para karşılığında böyle bir isteğe olumlu cevap veriyor. Yaşlı gazeteci randevu saati geldiğinde kızı yatakta yüzüne yapılmış bol makyajla çıplak vaziyette uyurken buluyor (rahatlaması için genelev patroniçesi kadının kendisine verdiği ilaçtan olsa gerek). Onu seyrederken kendi geçmişini de sorgulayan adam daha önce hiçbir kadının vücudunu bu şekilde seyretmediğinin farkına varıyor. Adını bile bilmediği bu küçük kıza anlatılan bir İspanyol öyküsünden yola çıkarak Delgadina adını veriyor ve onu her seferinde çıplak ve uyurken seyretmek adamda zamanla bir tutku halini alıyor. Bir asırlık hayatında ilk defa aşkı yaşamış olan adam, aşkın insan üzerinde ne tür büyük değişimler meydana getireceği biraz geç de olsa tecrübe ediyor.
 
Kitapta ilginç tespitler var. Büyük bir kısmını yaşlandıkça daha iyi anlayacağımı düşünüyorum (Belki de 30 ve 50 yıl sonra bu kitabı tekrar okumalıyım). Ancak, Gabriel Garcia'nın bu kitapta biraz da kendinden bahsettiğini (belki bir anı kitabı değil ama) ve tecrübelerine bol bol yer verdiğini tahmin ediyorum. Zira kitabın yazıldığı yıl (2004) kendisi de oldukça yaşlı ve ne tesadüf ki kendisi de bir gazeteci.
 
"Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim...O gece uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim."