10 Şubat 2018 Cumartesi

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

Aytmatov'un bu kitabı hakkında ne söylesek az! Aytmatov'un şanının doğduğu Kırgızistan topraklarından aşıp tüm dünyaya yayılmasının elbette ki bir nedeni var. Hayatımda bir annenin, bir sevgilinin bir köylünün acılarını ve umutlarını yazıya bu kadar iyi aktarabilen bir yazara rastlamadım dersem abartmış olmam (ki biliyorsunuz ne kadar çok kitap okuduğumu). Romanın hikayesi toprağını can arkadaşı gibi seven Tolganay ananın, onunla kendi geçmişinin sırları hakkında gizli gizli dertleşmesiyle başlar. Tolganay ananın anlattığı hikaye, önce kendisinin toprakla ilk tanıştığı günlere, genç kızlığına gider, sonra evlendiği Suvankul ile kurdukları yuva ile devam eder. Toprak işçisi Tolganay ve Suvankul teri ile ıslattıkları topraktan kazandıkları ekmeğin değerini bilen insanlardır. Kendi hallerinde yaşamları üç erkek çocuğu ile şenlenir, çocukları da büyür ve en büyük oğlu evlenir. Yaşadıkları köyde herkes çalışkan, yardımsever ve mutludur. Küçük ve mutlu dünyaları bir gün bir Rus askerinin asker çağrısıyla son bulur. Nerede savaşacaklarını bile bilmeden -uzaklardaki cephelere- savaşmaya giden erkeklerin pek çoğu veda ettikleri topraklara bir daha dönemeyeceklerdir. Geri kalanlar tüm zorluklara rağmen toprağı sürüp, günlük hayatlarını devam ettirmeye çalışırlar. Dul kalan kadınlar sevgililerinin acısıyla başa çıkmaya çalışırken, çocuklarından/sevgililerinden henüz haber alamayan diğer kadınlar da gidenlerin bir gün döneceği umudunu içlerinden atmadan yıllar süren bir bekleyişe girerler.

Bu kitabı şu anda binlerce basılmasını sağlayıp, herkese dağıtmak ve zorla okutmak istiyorum. Belki de bu sayede gerçek savaşın ne olduğunu anlayabilir, ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığı hakkında biraz empati yapabilirler. Kırgız bozkırlarında kendi halinde yaşayıp çiftçilik yapan bir grup insanın ne işi var soğuk Avrupa topraklarında savaşta? Bu nasıl abes bir durum ise, içinde bulunduğumuz, yaşadığımız durum da en az bu kadar abes. Kısa ve çarpıcı bir romanda akıcı ve anlaşılır şekilde savaşın geride kalanlara yaşattığı trajediyi, perişan ettiği insanları Aytmatov'un güçlü kaleminden okumak isteyenlere, şimdiden iyi okumalar!

"İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa, onlara şöyle diyorum: Durun! Kan dökmeyin. Şimdi de tekrar ediyorum: Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek? Ben toprağım, bana bakın! Ben her biriniz için aynıyım ve siz de benim gözümde eşitsiniz. ... Sen de bana insanlar savaşmadan yaşayamaz mı diyorsun Tolgonay. Bu bana bağlı değil ki. Siz insanlara, niyetinize, irade ve bilgeliğinize bağlı."

4 Şubat 2018 Pazar

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Virginia Woolf'un bu yüz otuz sayfadan ibaret manifestosu bazı gerçekleri -özellikle kadınsanız- bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Yazarın kendi kişisel sorgu ajandasını denemeler şeklinde bize sunan eserdeki her bir satır, 1928 yılında Virginia Woolf'un bir üniversitede verdiği "Kadın ve Kurmaca" (Women and Fiction) konulu edebiyat dersi notlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. 1929 yılında yazıya geçirilmiş ve üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş olsa da, belki İngiltere'de değilse de en azından bizim ülkemizde hala geçerli sorunlara yazarın alaylı diliyle bir eleştiri getiriliyor: Neden kadınlar erkekler kadar başarılı değildir? Ya da neden kadınlar Shakespeare gibi bir eser yazamazlar? Virginia Woolf bu soruları edebiyat tarihinden de önemli örnekler vererek kısa ve öz açıklar: Kadınların hayatta başarılı olmalarının temel alt yapısı ekonomik özgürlük ve "kendine ait bir oda"dan geçmektedir (bir de asla erkekler ne der diye düşünmemelerinden). Yazar bu çıkarımlarını öngörülerle ya da tahminlerle yapmaz, bizzat yaşadığı sorunları derleyerek, ders verdiği üniversitenin kütüphanesindeki kitapları gözden geçirerek ve esaslı bir edebiyat tarihçesi ortaya çıkararak yapar. "Gurur ve Önyargı" kitabını mutfakta yazmak zorunda kalan Jane Austin'den, kitaplarının üstünde yazan adları erkek isimlerinin arkasına saklayan Emily Bronte'ye, Marian Evans'a, Aurore Dupin'e kadar pek çok kadın edebiyatçıya selam göndererek, dışarıdan çok basitmiş gibi görünen engelleri açığa çıkarır. Özellikle Shakespeare'in kız kardeşi bölümündeki anlatılarının düşünmeyi bilen bir akıldan çıkmasının zor olduğu aşikardır.

Daha önce Virginia Woolf'un "Deniz Feneri" kitabını okumuştum, burada da kitaptan bahsederek yazarın bilinç akışı tekniğini nasıl kullandığını yazmıştım. Bu kitabı ise diğerinden oldukça farklı, denemeler ve sorgulamalar şeklinde yazılmış. O kadar yoğun bir kitap ki, her bir paragrafına veya her bir argümanına sayfalarca tez yazılabilir. Yazar o kadar çok kadın yazardan/şairden örnekler vermiş ki, kitabın içi tam bir hazine sandığı. Yazarın değindiği konular ve eleştiriler nedeniyle kitabını çok sevdim, bir kadının baş ucu kitabı olması gerektiğini dahi iddia edebilirim. Feminist düşüncenin en önemli argümanlarını sunan bu hisli kadına mutlaka bir şans verin, bu kadarını hak ediyor. Burada iyi okumalar diyeyim, zira kendimi tutmazsam sayfalarca yazabilirim!

Not: Üniversite öğrencisiyken genç bir kadın akademisyenimiz kadınlar için akademide "cam tavan" olduğundan bahsetmişti, yani "görünmeyen engeller". Şimdi çalışan bir kadın olarak ben bu durumu biraz daha genelleyebilirim, sadece akademide değil, hayatın her alanında geçerli bu engeller. Dolayısıyla bir konuda Virginia Woolf ile aynı fikirdeyim; kadınlar o kadar güçlüdür ki, toplumda hak ettikleri yeri kazanmaları için kendilerine ait bir oda bile yeterlidir!
 
"Medeni toplumlarda ne amaçla kullanılırsa kullanılsınlar, aynalar tüm şiddet ve kahramanlık eylemleri için elzemdir. Napolyon ve Mussolini'nin kadınların aşağı olduğu fikrinde bu kadar ısrarcı olmalarının nedeni de işte budur; çünkü eğer kadınlar aşağıda değilse onlar da yücelemez. Bu da erkeklerin kadınlara ihtiyacını bir nebze açıklamaya yarıyor. ... Çünkü kadın doğruyu söylemeye başlarsa aynadaki görüntü küçülecek, erkeğin kapasitesi azalacaktır."

Denir Feneri kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/deniz-feneri-virginia-woolf.html

25 Ocak 2018 Perşembe

İyi Hissetmek / Yeni Duygudurum Tedavisi - Dr. David Burns

Daha önce bahsetmiş olabilirim ya da siz de fark etmişsinizdir, ben "kişisel gelişim" kitapları okumaktan pek hoşlanmıyorum. Adı üstünde "kişisel" yani her kişi için farklı olması gerekir, dünya üzerinden ne kadar kişi varsa, hepsi için ayrı bir yöntem sunamayacağına göre, bu kitapları okumaya çalışmak bana beyhude gelir. İşin fizyolojik & psikolojik yönünü ayrı tutmak istiyorum tabi ama bilim ilerledikçe genel geçer klinik yöntemler bile değişiyor neticede. Bu kitabı okumamın nedeni, geçtiğimiz doğum günümde üniversiteden bir arkadaşımın hediyesi olmasıydı. Sevdiğim birisi olduğu için kendimi okumaya zorladım :). Kitap toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde iyi hissetmek adına teoriyle başlayan ve pratik uygulamalarla devam eden bilgiler yer alıyor. Peki bir insan neden iyi hissetmeye ihtiyaç duyar? Kitap bu konuya tamamen "depresyon" açısından bakmış ve kitabın büyük bir bölümünü duygudurum tedavisine ayırmış. Dolayısıyla teori ve pratik uygulamalar bölümünden sonra kitapta "gerçekçi depresyonlar", "önleme ve kişisel gelişim", "umutsuzluk ve intiharı yenmek" ve "günlük hayatın stres ve gerilimiyle başa çıkmak" bölümleri yer alıyor. Okuduklarım arasında bana en nafile gelen intiharı yenmek oldu. Hiç kimsenin intiharı kitap ile yenebileceğini düşünmüyorum kendi adıma. En sevdiğim bölüm ise stres ve gerilimle başa çıkma bölümüydü, zira doktor burada en çok kendisinden bahsetmiş: Doktor, kendini tedavi et.

Bu arada kanaatimce beni her ne kadar içine almasa da "İyi Hissetmek - Yeni Duygudurum Tedavisi" kendi alanında önemli bir çalışmanın ürünü olan başarılı bir kitap. Yazarı olan Dr. David Burns'un uzun yıllara yayılan tecrübe gözlemleri ile birlikte psikoloji ile profesyonel olarak ilgilenenlerin hoşuna gidecek teorik bilgiler yer alıyor. Bu tür konulara ilgi duyanlar olabileceğini de düşünerek doktorun tavsiyelerini çok kısa özetlemek istiyorum: duygularınızdaki dalgalanmaların nedenini anlayın / olumsuz olanları kafanızdan silin / suçluluk duygusuyla başa çıkmayı öğrenin / özgüveninizi arttırın / hiçbir şey yapmamak ile baş edin ve depresyon girdabından kurtulun.

"Depresyon, dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Hatta, o kadar yaygındır ki psikiyatrik rahatsızlıkların  nezlesi de denir. Gerçekte ise depresyon ile nezle arasında dağlar kadar fark vardır. Depresyon sizi öldürebilir. Yapılan çalışmalar son yıllarda ergenlerde ve çocuklarda bile intihar oranının yükseldiğini göstermektedir."

21 Ocak 2018 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Turgut Özakman'ı (1930-2013) pek çoğumuz "Şu Çılgın Türkler" ya da "Türkiye Üçlemesi" kitaplarıyla tanıyoruz. Açıkçası benim için de öyleydi. Hatta bu kitabını raflarda görünce vefatından önce yazdığı son kitabının bu olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Oysaki Romantika yazarın diğer kitaplarından da önce, ilk olarak 2000 yılında basılmış. Kitabın hikayesi o kadar naif ve içten ki sanki yazar bu hikayesi otuz yıl boyunca içinde sakladıktan sonra yazmış gibi. Hikayenin anlatıcısı olan Şirin, rafine zevklere sahip olmayı her şeyden üstün sayan bir annenin ve üniversiteden istifa edip bir yayınevi sahibi olan eski bir sanat tarihçisi babanın asi ve ikinci kızlarıdır. Babasının kendisine parça parça anlattığı eski bir hikayeyi merak edip peşine düşen Şirin, babasının hastaneye yatırılmasının ardından eski anı defterinin bir kopyasını alır. Şifreyle yazılmış günlüğü çözdüğünde çarpıcı bir aşk hikayesiyle karşı karşıya kalır. 1960'ların başında başlayıp 1987 yılına kadar gelen günlüğün kendi hayatını da bu kadar değiştireceğinin henüz farkında değildir. Okudukça içinde yaşamaya başladığı yasak aşk hikayesi, yaşadığı şehir olan Ankara'ya olan bakışını bile değiştirecektir. Arka fona Ankara'nın eski ve güzel mekanlarını alan bu aşk hikayesini okurken bir yerden sonra kulaklarınızda Dario Moreno, Tanju Okan ya da Elvis Presley'in sevilen şarkıları çalmaya başlayacak: “Bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum / rüyalarını bile kucaklamak için”

Kitabın romantik kahramanı Doğan Hoca'nın otuz yıla yakın süren aşkını bir sonraki jenerasyonun üyeleri olan kızları ve arkadaşları nasıl anlamakta zorlandı ise, ben de aynı şekilde zorlandım. Belki de kuşaklara ilişkin ortaya atılan teoriler gerçektir, her bir jenerasyon gerçekten kendi temel özellikleri içinde şekilleniyordur. Zira tüketmeyi değil de elindekinin değerini bilmeyi, bozulan her şeyi tamir etmeyi ve sahip olduklarına kişisel anlamlar yüklemeyi seven bir neslin aşkını bizim anlamamız belki de mümkün değil. Yine de aşk hikayesi o kadar içten aktarılmıştı ki, acaba bu hikaye yazarın kendisinin ya da çok yakın bir arkadaşının gerçekten başından geçen bir hikaye mi diye düşünmeden de edemedim. Bir sanatçının bakışından uzun soluklu bir aşk hikayesi okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar!

"Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı, Türkiye'de de esmeye başlamıştı. Birbirimize imrenerek, cesaret vererek yola koyulduk. ...Birden öncekilerin hayal bile etmekten  korktukları her şeyi yapıyor, toplumu sarsıyor, silkeliyor, öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk. Aşkı çöplüğe atmıştık. Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır!"

Not: Doğan Hocanın bir yerde "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"den başka kitap okumayan subaylardan bilimi anlamalarını beklemediğini belirten bir söz söylemişti. Acaba yaşasaydı şimdi ne derdi diye düşünmeden de edemedim.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Dut Ağacı - Banu Özkan Tozluyurt

Daha önce Beyoğlu'nda bir arkadaşımla şiir dinletisine gitmiştik, orada bize birkaç dergi ve bu kitabı armağan ettiler. Sırada okunacak kitaplar olduğu için bu kitaba sıra gelmemişti, fırsat bulunca yeni yılın ilk kitabı olarak okudum. Açıkçası yazarı hiç tanımıyordum ancak okurken biraz araştırma yaptım. Kadın hakları konusunda önemli projelerde bulunmuş ve "İmza Kızın", "İmza Karın" ve "İmza Ben" üçlemesinin de derleyicilerindenmiş. Bunları öğrendikten sonra yazara daha da sempati duydum. Belki de bu yüzden Dut Ağacı'nın asıl kahramanları "kadınlar"dı.  Kitabı okurken sonlarına doğru biraz sıkılsam da yazarın hikayeye ilk başlarken yaptığı karakter tanıtımlarını beğendim. Kendi halinde bir adam olan aile babası Sami Bey, kendisinin görücü usulü evlendiği muhafazakar ev hanımı Cemile Hanım, bu ikilinin evliliklerinden doğan sessiz, içine kapanık abi Kamer, hassas kızları Seval ve uçarı, dik başlı küçük kardeş Nihan, Nihan'ın üniversiteden sonra evlendiği adam Cengiz; hepsi kitabı oluşturan hikaye bütününün önemli parçaları. Dışarıdan çok sıradan görünen ancak her birisi ayrı inceleme konusu olacak bir ailenin fertleri. Türkiye'nin 80'li yıllarında çocuk olan Nihan'ın otuz yıllık zaman dilimini kapsayan "tanıdık" hikayesi, okuyucuya insanın sosyal ve aile ilişkilerinde belki de ben hatalı davranıyorum özeleştirisini de yaptırıyor.
 
Yine de kitap okumayı seven birisi olarak söyleyebilirim ki, yazarın acemiliği ilk bakışta belli oluyor. Ancak Türkiye'nin ilk blog yazarlarından birisi olan Banu Özkan'ın hırsı ve azmi var oldukça ileride daha iyi işlere de imza atabileceğini düşünüyorum. Kendisinin kişisel bloğunu incelemek isterseniz: http://banunundunyasi.com/ linkinden ulaşabilirsiniz. Kitabı okumak isteyenler için iyi okumalar!
 
"Böylesi kadınlar grubunun içinde büyüyüp yaşamak mıydı onu bugün başına buyruk, cesur ama fütursuz yapan? Burnu düşse eğilip almamak marifet miydi? Çok istediği kariyer denek o koltukta ne zaman kadar oturacaktı? Etrafındaki tüm kadınların mutsuz olduğunu düşünürken şu anda tek başına olan kimdi? ... Kimdi mutsuz olan, kimdi yalnız olan?"

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek - Milan Kundera

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bilir, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış biri olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim. Avrupa tarihi ya da Çek Cumhuriyeti'nin yakın tarihi hakkında çok bilgim olduğu söylenemez ancak içinde bulunduğumuz dönem itibariyle "göçmenlik" ya da "yurtsuzluk" hakkında empati yapabilecek durumdayız biz de. Bu yüzden olsa gerek, hikayenin göçmen psikolojisine gidenler ve kalanlar açısından bakışını ve duygu aktarımını etkileyici buldum. Kitabın hikayesi de 1968'de Prag'dan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine iltica eden kişilerin hayatlarını konu alıyor. Bu insanlardan birisi olan Irena eşiyle birlikte Paris'e gidip tüm hayatını kendisini zerre anlamayan insanlar arasında geçirenlerden. Yıllar sonra  soğuk savaş sona erip Avrupa'da artık eski rüzgarlar esmediğinde eski vatanını ziyaret etmeye başlar. Eşi vefat ettiği ve çocukları da kendi hayatlarını kurduğu için kimseye karşı bir sorumluluk hissetmeyen Irena, bu yolculuklardan birinde geçmişinden hayal meyal anımsadığı Josef ile havaalanında karşılaşır. Havaalanı karşılaşmasından sonra Prag'da görüşmek için sözleşen Irena ve Josef' için bu olayla birlikte kendi geçmişleri ile hesaplaşmaları dönemi başlayacaktır. Herkesin kendi kültürüne yabancılaşmasının deneyimi birbirinden farklıdır, bu farklılığın nedeni belki de herkesin özleminin ve beklentilerinin farklı olmasıdır.

Milan Kundera kadın ve erkek doğasını çok iyi anlayan ve tüm netliğiyle bunu yazıya aktarabilen bir yazar. Yurtsuzluk/gurbet/unutma/unutulmaya dair her şeyi cinsiyetler üzerinden çok iyi anlatmış. Zaten kendine yabancılaşma konusunu vatanından sürgün edilen bir yazardan daha iyi kim anlatabilir ki? Bu arada, yakın zamanlarda okuduğum kitaplarda (Narkissos'un Düşüşü - Elia ile Yolculuk - Bilmemek) temel konu olarak "İthaka'ya Dönüş"ten bahsedilmesi özellikle dikkatimi çekti. Ya bu konu yazarların çok ilgisini çekiyor ya da gerçekten ilginç bir tesadüf yaşadım. Belki de Odysseus'u okumanın zamanı gelmiştir,  ya da hayatın en güzel tarafının yolculuğun kendisi olduğunu anlamak için benim de İthaka'ya yol alma vaktim gelmiştir. İyi okumalar!

"Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an git gide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır."

Narkissos'un Düşüşü kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

Elia ile Yolculuk kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

28 Aralık 2017 Perşembe

İnce Memed - Yaşar Kemal

Bu kitabı daha önce sosyal medya üzerinde yapılan bir çekilişe katılmam neticesinde başka bir arkadaşın hediyesi olarak elde ettim :). Daha önce de bahsetmiş olabilirim, Yaşar Kemal'i severim, lise yıllarımda da okul kütüphanesinden alıp bazı kitaplarını okumuştum ancak İnce Memed serisini okumaya hiç fırsatım olmamıştı. Bu kitap ile kıvılcımı başlattım, biraz zaman geçince serinin devam kitaplarını da okuyacağım. İlk kitapta, Cumhuriyetin ilk yıllarında, henüz devlet otoritesi tam anlamıyla kurulamamışken Çukurova'daki köylülerin ağalıkla ve haksızlıkla mücadelesi anlatılmaktadır. Çukurova'da çakırdikenleri ile çevrili Değirmenoluk Köyü'nde yaşayan İnce Memed'in kendi halindeki hikayesi, köyün ağası Abdi Ağa'nın sürekli kendisine ve annesine zulmetmesiyle bir efsanaeye dönüşür. Ekip biçtikleri toprakları bile olmayan köylülerin de harman ettiği tahıllar harman sonunda elinden alınarak kendilerine kışın yarı aç yarı tok kalacak kadar bir tahıl bırakılır. Ağa ile mücadele ederken gizlice gidip gördüğü kasaba halkının rahatını ve özgürlüğüne de hayran olan İnce Memed'in gözünde yavaş yavaş bir ışık parlamaya başlar. Ağalık düzeni ekmeğinden elini çekmeden bir de onuruna ve sevdasına el uzatmaya başlayınca İnce Memed geri dönemeyeceği kararlar almak zorunda kalır. Anadolu halkının geri kalmışlığına ve ağalık sistemine karşı yapılan isyanın hikayeyesi böylece başlar.

Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi eserleri arasında gösterilen İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk romanlarından birisi olmasına rağmen baş yapıtı olarak değerlendirilmiştir. Bulgarca ve Rusça ile başlayarak kırktan fazla dile çevrilen eser, 1984 yılında İngiliz yazar Peter Ustinov tarafından "Memed My Hawk" adıyla sinemaya da uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in bir röportajında bu kitabı ilk yazdığında kendisine yayın hakları için ödenen para ile içinde bulunduğu sefaletten kurtulduğunu belirttiğini okumuştum. Demek ki hem okuyucusunu hem de yazarını mutlu eden bir eser İnce Memed. Yazar kitabın devam kitaplarını yaklaşık kırk yılda bitirmiş, bu kadar emek harcanmış bir eseri okumalısınız d,ye düşünüyorum. Yaşar Kemal'in duru Türkçesi ve gerçekçi betimlemeleri ile gözünüzde canlanan hikayeyi okumayı çok seveceksiniz. İyi okumalar! 1955 yılında yayınlanan İnce Memed Yaşar Kemal'in ilk kitaplarından biridir, yayınlandıktan sonra 1956 Varlık Roman armağanını kazanan eser pek çok dile de tercüme edilmiştir.

"'Bana bak kardeş' dedi, 'insanların üstüne çok varmamalı. Öldürmeli, dövmeli ama üstlerine çok varmamalı. Donsuz, çırılçıplak, köyüne, evine girmesi bir adama ölümden zor gelir. İşte bunu yapmamalı. İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Ben Abdi Ağadan biliyorum. Yoksa... Korkmalı insanların bu tarafından. Aşağı görmemeli insanları..."

20 Aralık 2017 Çarşamba

Cemile - Cengiz Aytmatov

Ben bu kitabı üniversiteye ilk başladığım yıl almıştım, aslında Aytmatov'dan ilk aldığım ve okuduğum eser de bu. Evdeki kitapları kolilerken elime geçince kısa bir kitap olduğundan tekrar okudum. Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden birisi olan Cemile, 1958 yılında yazılmış ve çok sevilerek birkaç yıl içinde farklı dillere çevrilmiş. Hatta Fransız şair Louis Aragon kitabın hikayesi hakkında "Dünyanın en güzel aşk hikayesi" şeklinde bir yazı bile kaleme almış. Aslında ben Aytmatov'un daha güzel kitaplarını okudum, hatta daha içten aşk hikayelerini de okudum. Bu nedenle Louis Aragon ile tam anlamıyla aynı fikirde olamasam da, kitabın saf bir aşk hikayesi barındırdığını da söylemek mümkün. Bu saflık Cemile'nin hikayesinin kocasının küçük kardeşi tarafından anlatılması ve Cemile'nin onun ilk aşkı olmasında yatmaktadır. Köyün varlıklı bir ailesinin gelini olan genç ve güzel Cemile, kocasının İkinci Dünya Savaşı için askere alınmasının ardından kayınvalidesi ve kocasının küçük kardeşi ile yaşamaya devam eder. Bir süre sonra köydeki erkeklerin savaşa gitmesi nedeniyle doğan ihtiyaç sonucu erzak taşıma işine de gidip gelmeye başlar. Savaştan yaralı olarak dönen bir bir bacağı sakat olan Daniyar da erzak taşıma işindedir. Cemile ile Daniyar bir süre sonra yakınlaşmaya başlar, kimsenin fark etmediği bu yakınlık yalnızca kocasının kardeşinin gözünden kaçmaz. Cemile'nin kocasının askerden dönüş günü yaklaştıkça, Cemile bir seçim yapması gerektiğinin farkına varır.

Aytmatov'un bu aşk hikayesi her ne kadar sıra dışı bir kurgu barındırmasa da, yazarın anlatış tarzı nedneiyle okuyucuda iz bırakıyor. Aytmatov'un kullandığı kelimeler ve hikaye anlatıcısının "ressam" sıfatını başarılı şekilde kullanması yaşananlara daha renkli ve canlı bir izlenim katıyor. Aytmatov okuyanlar bilirler, kendisi Kırgız kültürünü, kırsal kesimdeki insanın günlük hayatını, halk hikayelerini ve masallarını anlatmayı çok sever, bu eser de kırsaldaki halkın günlük hayatını iyi bir şekilde yansıtanlardan! İyi okumalar!

"... Belki siz de o memleketlere gittiniz. Cemilem, hiç arkana bakmadan bozkırda yürüdün gittin. Yoruldunsa, kendine olan inancını kaybettinse eğer, Daniyar'a dayan. O sana aşk, toprak, hayat üstüne düzülen türküsünü söylesin! Bozkır kımıldamaya, bütün renkleriyle oynamaya başlasın! O ağustos gecesini hatırla! Haydi Cemile, hiç pişman olma. Elde edilmesi zor olan mutluluğuna kavuştun!"

10 Aralık 2017 Pazar

Mısır Mitleri - George Hart

Bu kitabı da Mısır seyahatimizden önce hem fikrim olması açısından hem de ilgimi çektiği için aldım ancak genel itibariyle beklentilerimi karşılamadı. Kitap güzel bir çalışmanın ve birikimin ürünü, bu gerçek su götürmez. Ancak bazı yerlerin inanılmaz detaylı (isim, tarih, mekan) olması ve paragrafların uzun ve edebi bir dille yazılmış olması nedeniyle okurken sıkıldığım bölümler oldu. Sonuçta ben biraz da zevk almak için kitap okuyorum, ders kitabı niteliğinde yazılmış bir eserden sıkılmam normal. Mısır tanrıları arasındaki gündelik yaşamın hikayeleştirip anlatıldığı bölümler ise hoşuma gitti. Uzun bir kitap değil, içinde yer alan mitler eski Mısır uygarlıklarının kurulduğu Heliopolis,  Hermopolis, Teb şehri gibi yerlerin yaradılış efsaneleri ile başlamaktadır. Her ileri uygarlık gibi, Mısırlılar da evrenin ilk yaradılışı üzerine kafa yormuş ve hayatın başlangıcını açıklayabilmek için bazı teoriler ortaya atmışlardır (her şey mutlak yaratıcı Ra-Atum ile başlamış ve Shu, Tefnut, Nut ve Geb ile devam etmiştir). Nedense ilk ve kadim tanrılar genelde sessiz kalmayı tercih ettiklerinden  Osiris, İsis, Horus, Hathor, Seth veya Amon-Ra kadar tanınmamaktadır. Bazıları kadim tanrıların çocukları olan diğer tanrıların kendi aralarındaki ilişkiler kitapta anlatılan diğer mitleri oluşturmaktadır: Osiris'in öldürülmesi, Horus'un intikamı, İsis hakkındaki hikayeler, Felaket ve Aşk mitleri, Büyülü Ada gibi. Kitap Eski Mısır hayranlarına güzel çalışma sunmaktadır.

Kitabın yazarı George Hart Eski Mısır bilimcisi ve bu konu üzerinde British Museum'da otuz yıldan uzun süredir çalışmaktaymış. Ayrıca Eski Mısır hakkındaki kazılara katılarak, bu konudaki çalışmaları ile editörlük ve tarih vakıflarında kurucu üyelikleri bulunuyor. Bu kitaptaki çalışmalarının bir kısmı da kendi çevirdiği papirüslerdeki hikayelere dayanmaktadır. Tabi hikayelerin aniden kesilmesi veya mantıksız bir şekilde ilerlemesi muhtemelen kendi hatası değil zira papirüsler ya kayıp ya da bazı bölümleri silinmiş olarak günümüze gelmiş. Bu arada kitabı okurken tanrıların kendi aralarındaki diyalogları & savaşları bana biraz tanıdık geldi, sanki bazı din kitapları bu tanrıların efsanelerini alıp bize aktarmış gibi bir duygu yaşadım. Meraklılarına iyi okumalar!

"... Zaman geçtikçe Mısırlı şair-rahipler yine Amon'un açıklanamazlığını yorumlamaya çalışmışlardır. Amon'un gizemi isminde saklıdır; zira onun özü algılanamazdır, o, iç doğasını işaret eden herhangi bir sözcükle adlandırılamazdır. Dolayısıyla Amon adı altında yatan anlam "saklı-lık" veya belki "kendini saklayan" olabilir. Onun kimliği o kadar gizlidir ki, diğer hiçbir tanrı onun gerçek ismini bilmez. ... Amon'un kimliği hakkında bilgi edinmeye çalışmanın cezasının ölüm olduğu açıkça belirtilmiştir."

28 Kasım 2017 Salı

Yaban Muzu - Jose Mauro De Vasconcelos

Geçtiğimiz hafta, Beyoğlu Sokak Festivali'nden iki kitap aldım, bir tanesi de Vasconcelos'un "Yaban Muzu" kitabıydı. Vasconcelos, konuyu kafasında toparlayınca bir çırpıda kitap yazabilen bir yazar olarak tanımlar kendisini, bu nedenle olsa gerek bir çırpıda da okunur. Vasconcelos'u okuyan herkes gibi ben de kalemini ve hikayelerini çok severim, bunu da sevdim elbette ama ne yalan söyleyeyim bazı bölümleri etkileyici olsa da bu kitaptan "Şeker Portakalı" kadar etkilenmedim. İçinden şarkılar söylemeyi beceren Zeze'den farklı olarak, Yaban Muzu (Banana Brava) Brezilya'daki elmas madenlerinde yarı aç yarı tok çalışan işçilerin hayatından kısa bir kesit sunuyor. Bu işçilerden kitaba konu olan iki tanesi ise genç Joel ve hayattaki deneyimi her açından Joel'den fazla olan ve onu oğlu gibi gören Gregorao. Karşılaştıklarından bu yana birlikte yaşayan ve her işi beraber gören bu ikilinin yolu bir gün kendi kaderinin peşine düşen Joel'in sessizce gitmesiyle ayrılır. Çalışmak için Brezilya'nın en acımasız Garimpo'larından birine, Banana Brava'ya doğru yola çıkan Joel'in başına ise gelmeyen kalmaz. Hem çetin doğası hem de acımasız işçileri nedeniyle Garimpo'larda hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu fark eden Joel yine de yılmayacak ve hayata devam etmek için kendince intikam planları yapacaktır. Aylar sonra tesadüfen bazı tesadüfler kaderini etkileyecek olsa da, geçmişi unutmayan kişiler kendisini ve en yakın arkadaşını bazı seçimler yapmaya mecbur bırakacaktır.

Kitap ilk başta bana "Fareler ve İnsanlar"ı ve oradaki işçileri anımsattı ancak daha sonrasında kitabın ikinci bölümü olan Yazgılar'a başlayınca sanki bilinç akışı gibi ilerleyen olaylar birbirini izledi. Okuması heyecanlı bir kitap olduğunu düşünüyorum ancak bu kadar sert ve çarpıcı konuları herkes okumak ister mi onu bilemiyorum. Ben Vasconcelos'u sevdiğim için size de tavsiye ederim, iyi okumalar!

"Joey afalladı kaldı. Zenci dürüst adamdı. Ya kendisi neydi? Onun yüzünden, dört adam günlerce içerde kalacak ve sırtları yedikleri sopalardan yarılacaktı. Ağızlarından fışkıracak her iniltide, belki daha sonra uğursuz bir öç şarkısı oluşturacak sonsuz bir lanetleme bulunacaktı."

21 Kasım 2017 Salı

Narkissos'un Düşüşü - Takis Theodoropoulos

Bursa seyahatimde arkadaşımın kitaplığından okumak için iki kitap almıştım, bir tanesi de buydu. Kitabı kısa sürede okudum ve bitince bir an "Ne okudum ya ben?" afallaması yaşadım. Hikaye bir yerde tekdüze anlatımla sıkıcılıktan uykumu getirirken, başka bir bölümde aniden adrenalin yaşatacak şekilde kurgulanmıştı. Takis Theodoropoulos'un dilimize tercüme edilen ve buram buram Ege kokan bu ilk kitabının ana karakteri Atina'da yaşayan, hayatının ilk kırk yılını geride bırakmış ve artık dağılan hayatını nereden toparlayacağını bilmeyen Andreas Giyonis. Andreas, eşinden ayrılmış ve yeni yeni ergenlik bunalımlarına girmeye başlayan kızı ile arada bir görüşen, tam olarak hayattan ne istediğini bilemediği için yazar olmasına rağmen yayıma çıkacak kitabını henüz tamamlamamış bir adam. Bir de tüm bunların üzerinde yarı Yunan yarı Amerikalı Chryssa'ya aşık olunca içinde bulunduğu kararsızlık durumu iyice artar. Maddi sıkıntılarının yanında Chryssa'nın aşırı heyecanlı hayatı da kendisini biraz yıpratır. Her şey sıradan bir şekilde ilerlerken, bir gün birdenbire kendisini uluslararası bir kaçakçılık olayına karışmış olarak bulur. Hayatına anlam katabilmek için değiştirmeye çalışırken muhtemelen bu kadarını kendisi de tahmin etmemiştir. Andreas'ın kaçtığı kişi artık sadece "kendisi" değildir ama hayat bazı insanları umulmadık zamanda umulmadık hediyeler de verebilmektedir.


Andreas Giyonis'i kime benzetebiliriz diye düşünüyorum, tam anlamıyla budur diyemesem de, Albert Camus'un Mersault'u kadar hayata boş vermiş bir yanı vardı. Bu nedenle bu karakteri kitapta okumak veya filmde izlemek ayrı bir keyif verebilse de, gerçek hayatta böyle biriyle arkadaş veya sevgili olmayı kimse istemezdi diye de düşünmemek elde değil. Bu arada yazarın Elia Kazan'ın filmlerinden veya Kazancakis'in kitaplarından yeri geldikçe bahsetmesi ve ara ara Yunan Mitolojisine atıf yapılması da beğendiğim diğer yönlerden. Genel itibariyle ise, çok beğendiğim bir kitap olamadı maalesef, daha iyilerini okumuştum. Merak edenler için iyi okumalar!
 
"Geçmiş; belleğin en dolambaçlı kıvrımlarından, bedenin özümsediği anılara kadar, hepimizin ruhumuzun derinliklerinde sakladığımız bu yaşanmışlık, yaşamın gerçekleşmiş bölümü, şaşkınlığın düzeninde yerini bulabilmiş bir kesitidir... Şimdiki zaman hep somut, kesin kurallarla belirlenmiş, dolayısıyla duyarsız olduğundan, özgünlüğümüzü oluşturan geçmiş zamandır."

10 Kasım 2017 Cuma

Binbir Gece Masalları - Orta Doğu Halk Masalları

Okuma yazma öğrenmeye başladıktan sonra muhtemelen ilk okuduğumuz/duyduğumuz kitaplar arasındadır "Binbir Gece Masalları". Aslında özgün hali daha detaylı ve didaktik olsa da, sadeleştirilmiş haliyle çocuk kitabı olarak da basıldığı olmuştur. Her ne kadar bu masallar İngilizceye "Arabian Nights"adıyla tercüme edilmiş olsa da, Arap masalları adı kitap muhteviyatı için yetersiz kalmaktadır. Binbir Gece Masalları yüzlerce yıllık bir birikimle Çin'den Hindistan'a, İran'dan Arap topraklarına kadar pek çok kültür ve geleneği içinde barındırmaktadır. Bazı kaynaklara göre, ilk kez ortaya çıktığı yer İran topraklarıdır ki temel hikayenin kahramanlarının isimleri Farsça olduğundan doğru bir bilgi olduğunu tahmin etmekteyim. Bildiğiniz üzere, Binbir Gece Masallarının temeli, İran Şahı Şehriyar'ın karısının sadakatsizliğiyle başlamaktadır. Kadınlara ve aşka karşı inancı sarsılan Şehriyar, her gece başka bir genç kadınla evlenerek her sabah bu kadınları öldürmektedir. Ülkesindeki kadınları Şah'ın bu zulmünden kurtarmak isteyen vezirin kızı Şehrazat, Şah ile evlenerek, ilk geceden başlayıp her gece Şah'a farklı bir masal anlatmaya ve bu masalları en heyecanlı yerinde bırakmaya başlar. Her sabah, gece Şehrazat'ın yarım bıraktığı masalın sonunu merak eden Şehriyar karısını ertelemeyi bir gün daha erteler. Ve bu masallar bin bir gece boyunca devam eder. Neler yoktur ki bu masalların arasında? Alaaddin'in Sihirli Lambası, Balıkçı ile Cin, Sinbad, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Gül Gülüşlü Perizad...

Binbir Gece Masalları'nı hangi kaynaktan okuyacağınız konusunda herhangi bir tavsiyede bulunamıyorum zira pek çok yayınevinden sadeleşmiş halde veya özgün halinde yakın şekilde seçme masallar alınarak basılmış, rahatlıkla bulabileceğiniz pek çok kopya bulunuyor. Belki dikkatinzi çekmiştir, tüm masalların toplandığı kitap sayısı oldukça az, tahminimce ciltler dolusu olunca pek tercih edilmediği için basılmıyor (bir rivayete göre asıl eser otuz ciltten oluşuyor). Bunun nedeni, Doğu mitolojisine göre tüm masalları okuyan kişinin aklını kaybedeceği inancı da olabilir. Siz yine de bulabilirseniz okuyun hepsini :). Bilirsiniz Doğu halkı böyle mistik hikayeleri/ gizemli inançları çok severler. İyi okumalar!

"Ey bilge ve güzel Şehrazad! Bunca hikayeyle beni eğittin ve başkalarının başından geçen ibret dolu olayları sanki ben yeniden yaşadım. Evvelki şahların, sultanların ve bilge kişilerin söylediklerini naklederek ufkumu genişlettin. Bin bir gece boyunca, tatlı dilinden dökülenleri dinleyerek büyük değişimlere maruz kalan bedenim ve kişiliğim, artık bambaşka bir gözle hayata bakabilmeyi, senin sayende öğrenmiş bulunuyor. Ey bilge kadın, seni bunca bilgelik ve tatlı dille donatmış, güzelliğini verirken cömertliğini göstermiş olan yüce yaradana şükürler olsun!"

30 Ekim 2017 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı - Haldun Taner

Bu epik oyunun adını duymayan yoktur, hatta çoğunuz tiyatroda veya TV'de mutlaka izlemişsinizdir zira bu eserin filmi de dizisi de yapıldı. Ben daha önce tiyatrosuna hiç gidememiştim, filmini de izleme fırsatım olmadı, dolayısıyla hikayesini bilmediğim için kitabı zevkle okudum. Haldun Taner muhteşen bir oyun yazarı, hikayesi okuyucuyu hemen avucunun içine alan bir akıcılıkta ilerliyor, bu nedenle yayınlandığı günden bu yana çok sevildiğini düşünüyorum. İlk olarak 1964 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu'nda seyirci önüne çıkan eser, büyük beğeni toplamış hatta farklı dillere tercüme edilerek dünyanın pek çok ülkesinde de sergilenmiştir. İzleyenlerin bildiği üzere, hikayenin kahramanları cinayetten dokuz yıl hüküm giymiş ve dört yıl sonra afla çıkmış olan Keşanlı Ali, sevdalısı Zilha ve gecekondu mahallesinde (Sineklidağ) yaşayan diğer kondululardır. Sineklidağ büyük bir şehrin dışına yerleşmiş gecekondulardan oluşan, kendi kuralını kendi koymuş ve siyasetçilerin seçimden seçime oy almak için uğradıkları varoş bir semttir. Bu nedenle olayı da eksik olmaz kabadayısı da. Keşanlı Ali de gecekondululara haraç kesen son kabadayıyı öldürmekten yargılandığı için kondulular gözünde bir kahramandır. Sineklidağ halkının Keşanlı Ali'yi muhtar seçerek tüm sorunlarından kurtulabileceklerine dair umutları vardır. Ancak öngöremedikleri konu Keşanlı Ali'nin umutsuz sevdası için her şeyi yapabilecek olduğudur.

Eğer kitabı okumak isterseniz size tavsiyem YKY'nin son baskısını almanızdır. Bu eser yalnızca oyundan ibaret olmayıp, Türk ve yabancı basında oyun hakkında yazılan yazılar, 1964 yılında yapılan ilk galasından fotoğraflar, oyuncuların Haldun Taner ile olan anıları, Amerika'da yazılan ve Haldun taner ile efsanevi epik tiyatro yazarı Bertolt Brecht'i karşılaştıran bir doktora tezinden alıntı ve tiyatro afişlerinin koleksiyonundan oluşuyor. Bu arada, ilk sahnelenen oyun Genco Erkal desteği ile Gülriz Sururi ve Engin Cezzar tarafından canlandırılmıştır, muhtemelen bu kadar başarılı oyuncular tarafından sahnelenmesi oyunun şanını arttırarak uzun yıllar gündemde kalmasını sağlayan bir etkendir. Günümüzde Avrupa tiyatrolarında yıllarca sahnelenen ve bu kadar övülen bir Türk eseri var mı gerçekten merak etmekteyim.

Hoş dostum diye başlayım söze/Hoş olsun beyler kıssamız hisse
Şu suret Keşanlı Ali'yi gösterir/Destanı var işte her yerde söylenir
Gel gör bakalım neymiş bu destan/On beş fasılda edelim beyan

23 Ekim 2017 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş - Şebnem Burcuoğlu

Kitabı uzun süredir iş yerinde stantta satılacaklar arasında gördüm, ben de son okuduğum kitaptan sonra hem eğlenceli olur hem de kafa dağıtır düşüncesiyle geri yerine koymak maksadıyla alıp okudum. Kitabı okurken artık bu tür konulardan çok sıkıldığımı fark ettim. Türk kadını veya onun "evlenme" mevzuunda haddindan fazla espri yapıldı ve artık ne yazık ki kabak tadı vermeye başladı benim için. Aslında bu kitabı okurken bazen eğlendim, bazı esprileri beğendim ancak yazarın tüm kitapta baş karakterin iç sesi ile hep aynı konularda espri yapması artık bir noktada bir an önce kitabı bitirme isteği uyandırdı. Belki filmini izlemişsinizdir ya da bir şekilde kitabın konusu hakkında bilginiz olmuştur. Kitabın ana karakteri otuz yaşına gelmiş, tüm arkadaşları evlenen ancak kendisinin henüz düzenli bir ilişkisi dolayısıyla evlenme ümidi olmayan  Efsun. Ailesinin, kız kardeşlerinin ve kuzenlerinin baskısı ile kendi hayatına/ilişkilerine dair davranışlarını gözden geçiren Efsun, yeni ilişkisinde "kendisi gibi" davranmamaya karar verir. Yıllar sonra lise aşkı Sinan ile karşılaşınca anne, anne anne ve kız kardeşlerinin tavsiyelerini uygulamaya koyan Efsun henüz neyi doğru yapıp neyi hata yaptığına karar veremeden bir şeylerin ters gittiğini fark eder. Belki de daha önce yaptığı gibi kendisi gibi davransa daha iyi olacaktır kim bilir.

Kimden esinlenildi bilmiyorum ama Efsun karakterine ısınamadım açıkçası. Kitabın ilk sayfalarında kesinlikle Türk kadınlarından farklı olduğu, evlilik düşünmediği ve hayatını bu şekilde kurguladığından bahsederken, bir anda "evlilik meraklısı" kadına dönüşebilmesi bana aslında hiç de farklı bir kadın olmadığını gösterdi. Bu değişim nasıl bu kadar ani oldu ya da nasıl bu kadar kısa sürede "ne zaman evleniyoruz kız arkadaşı"na dönüştü anlayamadım ben. Ancak bir arkadaşımın benim katılmadığım iddiası vardı, bu roman karakteri onu destekledi: Kadınlar evlilik teklifi alana kadar evlilik istemiyorum der :). Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Türkiye'de kadınların dna'larına kodlanmış olan evlenme saplantısı, ne yazık ki bizim ailede daha yoğun. millete ailesinden genetik miras olarak mavi göz kalır, bize bu evlenme saplantısı kalmış. 'sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş' atasözü, anneannem peyker'in lafıdır. yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem.
Sözün özü, kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. hele ki bir de 30'una gelip de bekâr kaldıysan bu dünyada yatacak yerin yok!"

16 Ekim 2017 Pazartesi

Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper Lee

Harper Lee'nin ilk kitabını okuduğumdan bu yana Bülbülü Öldürmek'in devamı olan bu kitabı okumak istiyordum, bu hafta bitirdim. Aslında kitap yeni yayınlandı sayılır, zira 1926 doğumlu yazar tüm hayatı boyunca yalnızca bir roman yazarak münzevi bir hayata çekilmişti. Tespih Ağacının Gölgesi'nde ise yazarın 2016 yılında vefatından hemen önce ilk kitabın devamı niteliğinde yayınlandı ve 1960 yılında yayınlanan ilk kitap kadar ilgi gördü. İlk kitabı okuyanlar Jean-Louise "Scout"u anımsayacaklardır, burada ise o haylaz kız çocuğu Scout Finch gitmiş, yerine ateşli, dik kafalı ve şehirli bir kız gelmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse Scout  büyük şehirde genç bir kadın olurken, kasabasında hayat herkesten bir şeyler almış götürmüş. Scout büyürken çevresindeki insanlar yaşlanmış, bir kısmı bu dünyadan göç etmiş, ağaçlar kocamış  ancak tek bir şey hala değişmemiş: Nefret söylemleri. Aslında şehirde yaşayan Scout, çocukluğunun geçtiği kasabaya dönerken geçmişteki naif Maycomb'u ve eşitlik ve adalete yürekten inandığını düşündüğü babasını bulmayı beklemektedir, tabi Maycomb'daki tecrübeleri babası Atticus Finch hakkında zihninde yepyeni bir kişilik yaratırken, aslında onu asıl sorgulaması gereken kişinin kendisi olduğuyla yüzleştirecektir.

Söylenenlere göre, Harper Lee, ilk olarak bu kitabı yayınlamak istemiş ancak editörünün yönlendirmesi ile hikayenin ilk parçası olan Bülbülü Öldürmek yayınlanmış. Ancak yazarın devam kitabı için neden 55 yıl beklediğini ise hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Tek söyleyebileceğim, iyi ki yayınlamış, ışıklar içinde uyusun. Bu arada, Harper Lee, Amerika'nın bir dönem yaşadığı yüz karası olayları gerçekçi bir şekilde anlatırken, aynı zamanda güncelliğini de muhteşem korumuş. Merak edenler için, iyi okumalar!
 
 "...şimdi sen, bir vicdanla doğmuş genç bayan, yaşamının bir yerlerinde onu bir deniz kabuğu gibi babanın vicdanına yapıştırmışsın. Büyürken, büyüdüğünde, yaptığın şeyden tamamen habersiz bir şekilde, babanı Tanrı ile karıştırmışsın. Onu hiçbir zaman bir erkeğin yüreğini ve bir erkeğin kusurlarını, zaaflarını taşıyan bir erkek olarak görmedin - kabul ediyorum, görmen gerçekten zor olurdu..."