28 Mayıs 2019 Salı

Çaresaz - Halide Edip Adıvar

Bu kitap Halide Edip'in yazdığı son romanmış (roman olarak tanımlanmak için biraz kısa aslında) ancak hikayesi kitap severler tarafından diğer kitaplarına nazaran biraz basit bulunmuş.

17 Nisan 2019 Çarşamba

Şu Dağın Ardı İran - Meltem Vural

Bu aralar İran ile alakalı çok fazla kitap okudum, aslında tesadüfen denk geldi. Bu kitabı da aylar önce Ankara'dan bende hatırı olan birinden okumak için almıştım, okumak bu haftaya kısmetmiş.

5 Nisan 2019 Cuma

Pericles - William Shakespeare

Shakespeare'in oyunlarını fırsat buldukça okuyorum, okudukça da kendisinin tarih ve mitoloji bilgisine ve kurmaca yeteneğine hayran kalıyorum. Bu çerçevede Pericles de Shakespeare'den beğendiğim oyunlardan birisi oldu diyebilirim. Aslında Pericles Shakespeare'in ünlü oyunları arasında sayılmıyor hatta özel olarak Shakespeare ilgisi yok ise pek çok kişinin bu eserin adını duymuş olma ihtimali de çok düşük (fakat şaşırtıcı şekilde sağlığında sahnelenen en popüler eserlerden birisi). Bu şüpheli durum belki de hikayedeki basitlik ya da bu eserin Shakespeare'in onaylanmış toplu eserleri koleksiyonunda yer almaması (First Folio) nedeniyle meydana gelmiş olabilir. Bununla birlikte, yazının başında da belirttiğim gibi, ben bu hikayeyi beğendim. Elbette Pericles'i hikayenin etkileyiciliği açısından bir Macbeth, Hamlet veya Julius Caesar'la karşılaştıramayız ancak Pericles'in basit hikayesinin güzel bir albenisi olduğunu söyleyebiliriz. Hikayedeki yalınlığın yanı sıra her sahnede arka planda duyulan müzik ve giriş sahnelerindeki şiirsel dil de kitabın okuma zevkini arttırmakta. Ayrıca, her ne kadar kahramanlar prens, prenses ve diğer soylu insanlardan seçilse de, kahramanların mütevazi ve kalender oluşu da oyunun havasını değiştiren unsurlardan denilebilir. Hikayeden kısaca bahsedecek olursak, olaylar Sur Prensi Pericles'in Antakya Kralı Antiochus'un güzelliği dillere destan olmuş kızı ile evlenmek istemesiyle başlıyor. Antiochus, kızıyla evlenmek isteyene bir bilmece soruyor ve bilmecenin yanıtını doğru bilen kişi kızıyla evlenmeye hak kazanırken, verile yanlış cevabın cezası ölüm oluyor. Pericles'in zekasını ve sezgilerini konuşturduğu bu tehlikeli macera Antakya'dan Tarsus'a, Tarsus'tan Midilli'ye oradan da Efes'e kadar uzanıyor.

Kitabın arkasında yazan tanıtımda, Shakespeare'in bu eser ile yeni bir metafizik ve daha esnek bir üslup sergilediğinden bahsedilmiş. Bu yeni tarz nedeniyle eserin Shakespeare'e ait olamayabileceği de zaman zaman tartışma konusu olmuş. Ancak bir sanatçı ve oyun yazarı olarak Shakespeare'in sanatına yeni bir bakış açısı getirmesi de mümkün. Abartılı sahneleri keyifle okumayı başarırsanız, ortada akıcı bir trajedi olduğu da bir gerçek. Belirttiğim gibi ben hikayeyi beğendim, okumanızı tavsiye ederim!

"Yılan değilim ama bana can veren / Annemin etinden beslenirim / Bir koca aradım, ararken / O ilgiyi babada buldum / Kendisi baba, oğul, biraz da koca / Ben annesi, karısı, ama evladı da / İki kişi nasıl bu kadar çok olur / Canını seven cevabını bulur"

26 Mart 2019 Salı

3 Valiz 1 Milyon Dolar 3 Ceset - Ed Lacy

Bu kitabı yıllar önce büyük amcamın evinde görmüştüm, kapağındaki tasarım ilgili çektiği için aklımda kalmıştı. Bu nedenle bir sahafta görünce yıllar öncesine gidip kitabı anımsadım ve satın aldım. Ed Lacy adını bu süreçte hiç duymamıştım, zaten kendisi de 1911-1968 yılları arasında yaşayan Amerikalı polisiye roman yazarı olduğu için sonradan adı unutulan yazarlar arasına girmiş olabilir (sanırım Ed Lacy de gerçek adı değil, mahlası). Yazarı tek kitapla değerlendirmek istemem ancak "3 Valiz 1 Milyon Dolar 3 Ceset" kitabının olay örgüsünü ve anlatım biçimini beğendim. Tabi bunda kitabın tercümanı Feyza Şener'in de bir rolü olabilir. Kitapta olaylar, hikayenin anlatıcısı ve aynı zamanda kahramanlarından birisi olan polis memuru Bucky Penn'i tanımamızla başlıyor. "Profesör" lakaplı amiri ile birlikte büyün bir vurgun yapan Bucky, 1 milyon dolarlık fidye parası vurgunundan sonra Profesör ile saklandıkları bir kulübenin penceresiz odasında kendisini ve hayatını sorgulama fırsatı bulur. Saklandıkları süre boyunca hem gençliğini, hem İtalyan kökenli baba yerine koyduğu Nate'i, sorunlar yaşadığı karısı Emma'yı, Emma'yı aldattığı kadınların tümünü bir düşünce süzgecinden geçirir. Bucky Penn sıradan ve idealist bir polis memuruyken nasıl bir vurguncu haline geldiğini düşünürken yavaş yavaş yakın dönem geçmişinde yaşadığı olayların parçalarını bir araya getirmeye ve içine düştüğü sarmalı da çözmeye başlar. Şu an tek sorun saklandığı kulübeden ve bu sarmaldan tam vaktinde kaçabilmeyi başarmaktır.

Türkçe basım yılı 1971 olan kitap sanırım aynı yıl Milliyet yayınları tarafından "Kara Dizi" serisi adı altında basılmış. Bu nedenle ikinci basımı dahi olmayan kitabı herhangi bir kitabevinde bulmak pek mümkün görünmüyor. Eğer hikaye ilginizi çektiyse ya da polisiye kitap okumaktan hoşlanıyorsanız, sahaflarda ya da internet üzerinden ikinci el satış yapan yerlerde yazarın kitaplarını aramanız gerekecek. Kendi adıma, eğer yazarın farklı bir kitabına rastlarsam, onu da okumak isterim, dolayısıyla polisiye hikaye sevenlere Ed Lacy'yi tavsiye etmekteyim. İyi okumalar!

"Çok güzel planlamışsın işini dostum. Şimdi her şeyi öyle açık açık görüyorum ki... Sanki gerçekten ben hazırlamış gibiyim planı. Senin bütün oyununu görüyorum şimdi. Bir tiyatro seyircisi gibiyim... Seyrediyorum seni. Hallerinde en ufak bir falso yok. Çok sakinsin her zamanki gibi. Kılın kıpırdamıyor. Kendinden ne kadar eminsin değil mi?"

19 Şubat 2019 Salı

Kadınlar Ülkesi - Charlotte Perkins Gilman

Amerikalı Sosyolog Charlotte Perkins Gilman'ın (1860-1935) ilk olarak 1915 yılında tefrika edilmeye başlanan ve daha sonra derlenen "Feminist Ütopya" romanının yazıldığı dönem itibariyle oldukça iddialı ve etkileyici olduğu rahatlıkla söylenebilir.

7 Şubat 2019 Perşembe

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları - Haruki Murakami

Daha önce Haruki Murakami'nin Yaban Koyununun İzinde kitabını okumuştum, üzerinden uzun bir zaman geçti ancak çok beğendiğimi ve Murakami'nin tarzını enteresan bulduğumu anımsıyorum. Bu kitabı da geçen hafta bir arkadaşım bana armağan olarak almış, ben de Murakami'nin üzerimde olumlu bir etkisi olduğu için hemen okudum. Açıkçası bazı küçük eleştirilerim de olsa kolay okunan ve merak uyandıran kurgusunun da etkisiyle bu kitabı da beğendim. Kitaptaki her şey Tsukuru Tazaki'nin hayatının bir döneminde geçmişiyle yüzleşmeye karar vermesiyle başlıyor. Otuz altı yaşında, Tokyo'da yaşayan ve kendi deyimiyle "silik ve renksiz bir kişi" olan Tazaki, bir gün hayatının son on altı yılını kuşatan içsel karanlığına ve artık kanamadığını düşündüğü ancak içten içten kanayan yarasına en azından cevap bulabilmek için lise yıllarında bıraktığı dört arkadaşı ile yeniden görüşmeye karar verir. Çünkü, Tazaki, üniversiteye yeni başladığında, henüz yirmi yaşında iken, eskiden çok uyumlu bir grup olduklarını düşündüğü dört lise arkadaşı tarafından birdenbire reddedilmiştir. Bunun nedenini hiçbir zaman sorgulamaz, arkadaşları da hiçbir zaman açıklamazlar. Yalnızlığın ve dışlanmışlığın da etkisiyle yıllarca bu acıyla yaşayan Tazaki, yeni tanıştığı bir kadının da cesaretlendirmesiyle, yıllar önce kendisini neredeyse intihara etmenin kıyısından döndüren bu terk edilişin nedenleri için sılaya doğru yola çıkar.


Aslında en başta Tazaki'nin neden bu terk edilişin altında yatan sebepleri o sırada sorgulamadığını okurken akla gelen konulardan birisi. Ancak Tazaki zaten arkadaşlıkları boyunca da diğer dört arkadaşının adında renkler bulunması ve kendisinde bulunmadığı ve bu nedenle rengarenk olan bu gruba renk katamadığı için bu gruba tam uymadığı gibi tuhaf bir hisse kapılmıştır. Hatta onları Nagoya'da bırakıp Tokyo'ya okumaya gittiği için kendisini cezalandırdıklarını bile düşünmeye başlamıştır. Belki de bu nedenle kendisini bıçak gibi kesip atmalarını sorgulamak, arkasındaki nedenle yüzleşmek de istemez. Fakat ortada çok acı çektiği gibi bir gerçek de vardır.


Murakami kitabı okurken akla gelebilecek pek çok soruyu cevapsız bıraksa da, modern-sıradan şehirli insanın yalnızlığı ve bunalımlarını çok iyi anlatmış diye düşünüyorum. Bu nedenle okumanızı ve okurken okuyucuya sunulan gizemli olayların açıklamasının size bırakıldığını akılda tutmanızı tavsiye ederim. Kitabı okurken kitaba adını veren Franz Liszt'in Hac Yılları eserinin bir bölümü olan "Le Mal du Pays" parçasını da dinlerseniz farklı bir zevk alacağınızdan eminim.


"Tsukuru Tazaki'nin ölüm düşüncesine kendini böylesine güçlü bir şekilde kaptırmasının nedeni açıktı. Bir gün en yakın dört arkadaşı, "Biz artık beni görmek, seninle konuşmak istemiyoruz" deyivermişlerdi. Doğrudan, ödün vermez bir şekilde, birdenbire. Bir de böylesine sert bir şekilde ilan edilen bu karara neden maruz kaldığına dair tek bir açıklama bile yapmamışlardı. O da sormaya cesaret edememişti."

9 Ocak 2019 Çarşamba

Günlerin Köpüğü - Boris Vian

Kitabı okumaya başladığımda nasıl sonlanacağını asla tahmin etmiyordum hatta ilk bölümlerde "Ne okuyorum ben" şaşkınlığını bile yaşadım. Ancak hikaye ilerledikçe absürtlüğün tercümeden vb. kaynaklanmadığını, Boris Vian'ın müzikle süslenmiş hayal dünyasını yaşadığımızı fark ettim.

28 Aralık 2018 Cuma

Sanık - John Grisham

Son zamanlarda -bir hukuk magazin dergisinde de yazıyor olduğum için- ara ara hukuk konulu kitapları okumaya özen gösteriyorum. Bu nedenle bazı bloglarda veya kitap tanıtım yazılarında da "adli gerilim" (legal thriller) dediğimiz türde başarılı eserler verdiği belirtilen John Grisham'ın adını duyunca kitaplarından birini okumak istedim. Sanırım başlangıç için iyi bir kitap seçmedim :). Grisham, annesi ve babası avukat olan ve bu nedenle de hukuki mevzulara çok aşina olan zeki bir çocuk karakter yaratarak (Theodore Boone) şimdiye kadar yayınlanan altı kitabında bu karaktere yer vermiş. Tesadüfen seçtiğim "Sanık" kitabı da Theodore Boone'un maceralarından birisi. Sanık'ta henüz lise öğrencisi olan Theodore, günlük hayatında da hukuki/adli konulara ilgi duyduğu için, kasabada görülen önemli davalara da gözlemci olarak katılmakta ve okuldakilere bu dava hakkında bilgilendirme de yapmaktadır. Kasaba ise son zamanlarda önemli bir cinayet davası ile çalkalanmaktadır, zengin bir adamın genç ve güzel karısı ölü bulunmuştur ve bütün şüpheler koca üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu dava kasabayı o kadar meşgul etmiştir ki, bu olay dışında konuşulan bir konu yoktur. Kasabalı bu davanın magazinsel yönü ile meşgul olurken, Theodore Boone aslında bir düşmanı olduğunu fark eder. Bu nedenle artık ilgi duyduğu adli konuların merkezinde kendisi vardır ve tüm gözler üzerindedir.

John Grisham kitaplarına başlamak için iyi bir seçim yapmadığımı düşündüğümü belirtmiştim. Zira bu kitabını pek sevmedim çünkü Theodore Boone bir kitap serisinin karakteri olmak için çok yetersizdi (toydu) ve hikayede çok fazla dikkat dağıtan -ilgisiz- etken vardı. Sanki bu kitap yıllarca kitapları filme çekilen başarılı yazar Grisham'ın bir eseri değil gibiydi, bu kadar iddialı olabilirim. Zira 1991 yılında basılan ve 1993 yılında filme uyarlanan kitabı Şirket'in (The Firm), Pelikan Dosyası'nın (The Pelican Brief), Öldürme Zamanı (A Time to Kill) ve Jüri (Runaway Jury)'nin ne kadar güçlü senaryoya sahip kült filmler olduğu düşünülünce, Sanık çok zayıf bir hikaye olarak kalıyor. Adli gerilim meraklısıysanız okuyabilirsiniz ama John Grisham'ın eski kitaplarını okumak sanırım daha iyi bir fikir gibi görünüyor.


"Jüri sıraları boştu. Theo daha önce pek çok duruşma izlediğinden jüri üyelerinin salona en son alındığını biliyordu. Yargıç kürsüsünün arkasında duran kare şeklindeki büyük duvar saati 08.59'u gösterirken savcılar yüzlerinde her zamanki ciddi ifadeyle yan kapıdan aceleyle içeri girdiler. En önce yıllardır bu Strattenburg'da görev yapan tecrübeli savcı Jack Hogan vardı."


14 Aralık 2018 Cuma

Dikiş Nakış - Marjane Satrapi

Kara mizah ustası Marjane Satrapi'nin çizgi romanlarını çok seviyorum, sahip olduğu gözlem yeteneğini başarılı bir şekilde kullanarak çok güzel hikayeler ortaya çıkarıyor. Daha önce Azrail'i Beklerken ve Persepolis isimli çizgi romanları hakkında yazarken de belirttiğim gibi, Satrapi doğu-batı vizyonuna sahip biri olarak, akıcı fakat konu bakımından vurucu eserler meydana getiriyor, bunun sonucu olarak da çizgi roman sevenlerce kısa sürede keyifle okunuyor. Dikiş Nakış da bu çerçevede bir solukta okunan kısa ama etkili bir hikaye sunuyor okuyucuya! Kadınların baş kahraman olduğu bu hikâyeyi okurken İran'ın bambaşka bir yönünü görüyorsunuz: Kapalı kapılar ardında, kültürlerinin bir parçası olan semaver seansındaki kadınların "çok özel" çay sohbetlerini. Bu nedenle bu çizgi romanda anlatılan hikaye daha çok kadınlara hitap ediyor gibi desek de yalan olmaz. Neler konuşulmuyor ki semaver başındaki kadın kadına sohbetlerde? Cinsel deneyimler, gizli evlilik sırları, estetik ameliyatlar, geçmişte kalan aşklar... Tabi her hikayenin arka planında Türkiye'de yaşayan her kadının rahatlıkla anlayabileceği üçüncü dünya problemleri, toplumda var olma çabaları, yaşanan mahalle baskısı, kimlik arayışı ve cinsel tabular var. Anlatılan her hikaye aynı zamanda geçmişten bugüne değişen İran rejiminin de kapalı kapılar ardına nasıl yansıdığını göstermekte.


Dikiş Nakış da tarz olarak Persepolis'e benziyor, çizimler çizgi roman tekniği ile karşılaştırıldığında daha basit kalıyor ve siyah beyaz yapılmış. Ancak Satrapi'nin hikayesindeki içtenlik ve akıcılık içeriğe odaklanmanızı sağladığı için çizimlere dikkat etmenize gerek bile kalmıyor. Satrapi Persepolis ile kendini yeterince kanıtlamış bir çizgi roman sanatçısı olduğu için ayrıca bir nitelik belirtmeye ya da bu kitabını övmeye de ihtiyaç duymuyorum, bu kitabı -özellikle kadınlara- mutlaka tavsiye ediyorum. İyi okumalar!



Satrapi'nin "Persepolis" çizgi romanı hakkında:

Satrapi'nin "Azrail'i Beklerken" çizgi romanı hakkında:

11 Aralık 2018 Salı

Yüce Tanrı Pan - Arthur Machen

Arthur Machen'in karanlık kitaplık serisine dahil edilen bu eseri, her ne kadar korku hikayelerinin en başarılı yazarları arasında sayılan Stephen King tarafından yazılmış en iyi korku öyküsü olarak tanımlansa da, benim tarafsız kalmayı tarafsız kalmayı tercih ettiğim bir kitap. Aslında Machen'in anlatımı/üslubu çağına göre çok başarılıydı ve sonlara doğru gelince hikayeyi de beğendim ama kitabın ilk bölümlerinde yazarın pek çok detayı okuyucunun hayal gücüne bırakması gerçekten hoşuma gitmedi. Bununla beraber Yüce Tanrı Pan'ın bazı dikkat çeken unsurları da yok değil, mesela 1890 yılında yazılmış olması gibi. Bu açıdan, yazıldığı yıl itibariyle düşünüldüğünde fantezi/korku edebiyatının ilk örneklerinden birisi olduğunu söylemek yerinde olacak. Zaten kitaptaki olaylar da on dokuzuncu yüzyılın çılgın İngiliz doktorlarını doğrulamak ister gibi başlamakta: Vücut anatomisi ile birlikte metafizik olaylara ilgi duyan Dr. Raymond'un ruhani dünyaya erişebilmek için yaptığı küçük bir deney ile başlıyor her şey. Dr. Raymond'un amacı yalnızca ruhani dünya ile fiziki dünya arasındaki perdeyi kaldırmak ve Yunan mitolojisinin yarı keçi yarı insan varlığı Tanrı Pan'ı görmektir ancak kalkan perdenin neler getireceğini kim tahmin edebilir?  Deney sonunda Dr. Raymond başarısız olduğunu düşünse de, ileride yaşanan bazı tatsız ve gizemli olaylar başarısız olmadığını, aynı zamanda ruhani dünyaya bulaşmanın da pek iyi bir fikir olmadığını gösterecektir.


Ben Tanrı Pan'ı ilk olarak, en sevdiğim kitaplardan birisi olan "Parfümün Dansı" kitabıyla tanıdım. Tom Robbins, Tanrı Pan'ı bir korku simgesi olarak değil de, yine şehvet düşkünü fakat kendi halinde ve neredeyse silik bir tanrı olarak kurgulamıştı. Bu nedenle Yüce Tanrı Pan'daki korkunç Pan figürünü kavramakta önce çok zorlandım. Belki de bu nedenle kitaptaki hikaye de bana çok korkutucu gelmedi zira okuyucuya bırakılan korkunç sahnelerin betimlenmesinde "yoğun kötülüğün gelmiş geçmiş en canlı temsili" olan kötü bir Pan hayal edemedim :). Fakat bu durum bu kitabın korku edebiyatının ilk örneklerinden birisi olduğu ve H.P. Lovecraft'ın ilham kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunun yanı sıra Machen'in bu hikayesi Guillermo del Toro'nun ünlü filmi "Pan'ın Labirenti"nin de ilham kaynağıdır. Stephen King'in de övgü dolu sözlerini düşününce, kitabı okumak isteyeceğinizi tahmin ediyorum, şimdiden iyi okumalar!


"...Kızın  gözlerinde korkunç bir ışık yanıyordu, gözleri uzaklara bakıyorlardı. Yüzüne büyük bir merak ifadesi yerleşti ve ellerini uzatıp görünmez bir şeye dokunmaya çalıştı; ama anında merak kayboldu ve yerini berbat bir dehşete bıraktı. Yüzündeki kaslar çirkin bir şekilde kasıldı ve çarpıldı ve tepeden tırnağa titremeye başladı; ruhu et evinin içinde debeleniyor ve titriyor gibiydi..."







6 Aralık 2018 Perşembe

Mavi Tüy (Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri) - Richard Bach

Martı-Jonathan Livingston kitabının yazarı Richard Bach'ı bir şekilde mutlaka duymuş olduğunuzu düşünüyorum. Ben henüz Bach'ın Martı kitabını okumadım, dolayısıyla Mavi Tüy ile başlamak ne kadar doğru bir fikir bilmiyorum :).