21 Ocak 2018 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Turgut Özakman'ı (1930-2013) pek çoğumuz "Şu Çılgın Türkler" ya da "Türkiye Üçlemesi" kitaplarıyla tanıyoruz. Açıkçası benim için de öyleydi. Hatta bu kitabını raflarda görünce vefatından önce yazdığı son kitabının bu olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Oysaki Romantika yazarın diğer kitaplarından da önce, ilk olarak 2000 yılında basılmış. Kitabın hikayesi o kadar naif ve içten ki sanki yazar bu hikayesi otuz yıl boyunca içinde sakladıktan sonra yazmış gibi. Hikayenin anlatıcısı Şirin, rafine zevklere sahip olmayı her şeyden üstün sayan bir annenin ve üniversiteden istifa edip bir yayınevi sahibi olan eski bir sanat tarihçisi babanın asi ve ikinci kızlarıdır. Babasının kendisine parça parça anlattığı eski bir hikayeyi merak edip peşine düşen Şirin, babasının hastaneye yatırılmasının ardından eski defterinin bir kopyasını alır. Şifreyle yazılmış günlüğü çözdüğünde çarpıcı bir aşk hikayesiyle karşı karşıya kalır. 1960'ların başında başlayıp 1987 yılına kadar gelen günlüğün kendi hayatını da bu kadar değiştireceğinin henüz farkında değildir. Okudukça içinde yaşamaya başladığı yasak aşk hikayesi yaşadığı şehir olan Ankara'ya olan bakışını bile değiştirecektir. Arka fona Ankara'nın eski ve güzel mekanlarını alan bu aşk hikayesini okurken bir yerden sonra kulaklarınızda Dario Moreno, Tanju Okan ya da Elvis Presley'in sevilen şarkıları çalmaya başlayacak: “Bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum / rüyalarını bile kucaklamak için”

Kitabın romantik kahramanı Doğan Hoca'nın otuz yıla yakın süren aşkını bir sonraki jenerasyonun üyeleri olan kızları ve arkadaşları nasıl anlamakta zorlandı ise, ben de aynı şekilde zorlandım. Belki de kuşaklara ilişkin ortaya atılan teoriler gerçektir, her bir jenerasyon gerçekten kendi temel özellikleri içinde şekilleniyordur. Zira tüketmeyi değil de elindekinin değerini bilmeyi, bozulan her şeyi tamir etmeyi ve sahip olduklarına kişisel anlamlar yüklemeyi seven bir neslin aşkını bizim anlamamız belki de mümkün değil. Yine de aşk hikayesi o kadar içten aktarılmıştı ki, acaba bu hikaye yazarın kendisinin ya da çok yakın bir arkadaşının gerçekten başından geçen bir hikaye mi diye düşünmeden de edemedim. Bir sanatçının bakışından uzun soluklu bir aşk hikayesi okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar!

"Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı, Türkiye'de de esmeye başlamıştı. Birbirimize imrenerek, cesaret vererek yola koyulduk. ...Birden öncekilerin hayal bile etmekten  korktukları her şeyi yapıyor, toplumu sarsıyor, silkeliyor, öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk. Aşkı çöplüğe atmıştık. Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır!"

Not: Doğan Hocanın bir yerde "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"den başka kitap okumayan subaylardan bilimi anlamalarını beklemediğini belirten bir söz söylemişti. Acaba yaşasaydı şimdi ne derdi diye düşünmeden edemedim.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Dut Ağacı - Banu Özkan Tozluyurt

Daha önce Beyoğlu'nda bir arkadaşımla şiir dinletisine gitmiştik, orada bize birkaç dergi ve bu kitabı armağan ettiler. Sırada okunacak kitaplar olduğu için bu kitaba sıra gelmemişti, fırsat bulunca yeni yılın ilk kitabı olarak okudum. Açıkçası yazarı hiç tanımıyordum ancak okurken biraz araştırma yaptım. Kadın hakları konusunda önemli projelerde bulunmuş ve "İmza Kızın", "İmza Karın" ve "İmza Ben" üçlemesinin de derleyicilerindenmiş. Bunları öğrendikten sonra yazara daha da sempati duydum. Belki de bu yüzden Dut Ağacı'nın asıl kahramanları "kadınlar"dı.  Kitabı okurken sonlarına doğru biraz sıkılsam da yazarın hikayeye ilk başlarken yaptığı karakter tanıtımlarını beğendim. Kendi halinde bir adam olan aile babası Sami Bey, kendisinin görücü usulü evlendiği muhafazakar ev hanımı Cemile Hanım, bu ikilinin evliliklerinden doğan sessiz, içine kapanık abi Kamer, hassas kızları Seval ve uçarı, dik başlı küçük kardeş Nihan, Nihan'ın üniversiteden sonra evlendiği adam Cengiz; hepsi kitabı oluşturan hikaye bütününün önemli parçaları. Dışarıdan çok sıradan görünen ancak her birisi ayrı inceleme konusu olacak bir ailenin fertleri. Türkiye'nin 80'li yıllarında çocuk olan Nihan'ın otuz yıllık zaman dilimini kapsayan "tanıdık" hikayesi, okuyucuya insanın sosyal ve aile ilişkilerinde belki de ben hatalı davranıyorum özeleştirisini de yaptırıyor.
 
Yine de kitap okumayı seven birisi olarak söyleyebilirim ki, yazarın acemiliği ilk bakışta belli oluyor. Ancak Türkiye'nin ilk blog yazarlarından birisi olan Banu Özkan'ın hırsı ve azmi var oldukça ileride daha iyi işlere de imza atabileceğini düşünüyorum. Kendisinin kişisel bloğunu incelemek isterseniz: http://banunundunyasi.com/ linkinden ulaşabilirsiniz. Kitabı okumak isteyenler için iyi okumalar!
 
"Böylesi kadınlar grubunun içinde büyüyüp yaşamak mıydı onu bugün başına buyruk, cesur ama fütursuz yapan? Burnu düşse eğilip almamak marifet miydi? Çok istediği kariyer denek o koltukta ne zaman kadar oturacaktı? Etrafındaki tüm kadınların mutsuz olduğunu düşünürken şu anda tek başına olan kimdi? ... Kimdi mutsuz olan, kimdi yalnız olan?"

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bili, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim.

28 Aralık 2017 Perşembe

İnce Memed - Yaşar Kemal

Bu kitabı daha önce sosyal medya üzerinde yapılan bir çekilişe katılmam neticesinde başka bir arkadaşın hediyesi olarak elde ettim :). Daha önce de bahsetmiş olabilirim, Yaşar Kemal'i severim, lise yıllarımda da okul kütüphanesinden alıp bazı kitaplarını okumuştum ancak İnce Memed serisini okumaya hiç fırsatım olmamıştı. Bu kitap ile kıvılcımı başlattım, biraz zaman geçince serinin devam kitaplarını da okuyacağım. İlk kitapta, Cumhuriyetin ilk yıllarında, henüz devlet otoritesi tam anlamıyla kurulamamışken Çukurova'daki köylülerin ağalıkla ve haksızlıkla mücadelesi anlatılmaktadır. Çukurova'da çakırdikenleri ile çevrili Değirmenoluk Köyü'nde yaşayan İnce Memed'in kendi halindeki hikayesi, köyün ağası Abdi Ağa'nın sürekli kendisine ve annesine zulmetmesiyle bir efsanaeye dönüşür. Ekip biçtikleri toprakları bile olmayan köylülerin de harman ettiği tahıllar harman sonunda elinden alınarak kendilerine kışın yarı aç yarı tok kalacak kadar bir tahıl bırakılır. Ağa ile mücadele ederken gizlice gidip gördüğü kasaba halkının rahatını ve özgürlüğüne de hayran olan İnce Memed'in gözünde yavaş yavaş bir ışık parlamaya başlar. Ağalık düzeni ekmeğinden elini çekmeden bir de onuruna ve sevdasına el uzatmaya başlayınca İnce Memed geri dönemeyeceği kararlar almak zorunda kalır. Anadolu halkının geri kalmışlığına ve ağalık sistemine karşı yapılan isyanın hikayeyesi böylece başlar.

Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi eserleri arasında gösterilen İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk romanlarından birisi olmasına rağmen baş yapıtı olarak değerlendirilmiştir. Bulgarca ve Rusça ile başlayarak kırktan fazla dile çevrilen eser, 1984 yılında İngiliz yazar Peter Ustinov tarafından "Memed My Hawk" adıyla sinemaya da uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in bir röportajında bu kitabı ilk yazdığında kendisine yayın hakları için ödenen para ile içinde bulunduğu sefaletten kurtulduğunu belirttiğini okumuştum. Demek ki hem okuyucusunu hem de yazarını mutlu eden bir eser İnce Memed. Yazar kitabın devam kitaplarını yaklaşık kırk yılda bitirmiş, bu kadar emek harcanmış bir eseri okumalısınız d,ye düşünüyorum. Yaşar Kemal'in duru Türkçesi ve gerçekçi betimlemeleri ile gözünüzde canlanan hikayeyi okumayı çok seveceksiniz. İyi okumalar! 1955 yılında yayınlanan İnce Memed Yaşar Kemal'in ilk kitaplarından biridir, yayınlandıktan sonra 1956 Varlık Roman armağanını kazanan eser pek çok dile de tercüme edilmiştir.

"'Bana bak kardeş' dedi, 'insanların üstüne çok varmamalı. Öldürmeli, dövmeli ama üstlerine çok varmamalı. Donsuz, çırılçıplak, köyüne, evine girmesi bir adama ölümden zor gelir. İşte bunu yapmamalı. İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Ben Abdi Ağadan biliyorum. Yoksa... Korkmalı insanların bu tarafından. Aşağı görmemeli insanları..."

20 Aralık 2017 Çarşamba

Cemile - Cengiz Aytmatov

Ben bu kitabı üniversiteye ilk başladığım yıl almıştım, aslında Aytmatov'dan ilk aldığım ve okuduğum eser de bu. Evdeki kitapları kolilerken elime geçince kısa bir kitap olduğundan tekrar okudum. Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden birisi olan Cemile, 1958 yılında yazılmış ve çok sevilerek birkaç yıl içinde farklı dillere çevrilmiş. Hatta Fransız şair Louis Aragon kitabın hikayesi hakkında "Dünyanın en güzel aşk hikayesi" şeklinde bir yazı bile kaleme almış. Aslında ben Aytmatov'un daha güzel kitaplarını okudum, hatta daha içten aşk hikayelerini de okudum. Bu nedenle Louis Aragon ile tam anlamıyla aynı fikirde olamasam da, kitabın saf bir aşk hikayesi barındırdığını da söylemek mümkün. Bu saflık Cemile'nin hikayesinin kocasının küçük kardeşi tarafından anlatılması ve Cemile'nin onun ilk aşkı olmasında yatmaktadır. Köyün varlıklı bir ailesinin gelini olan genç ve güzel Cemile, kocasının İkinci Dünya Savaşı için askere alınmasının ardından kayınvalidesi ve kocasının küçük kardeşi ile yaşamaya devam eder. Bir süre sonra köydeki erkeklerin savaşa gitmesi nedeniyle doğan ihtiyaç sonucu erzak taşıma işine de gidip gelmeye başlar. Savaştan yaralı olarak dönen bir bir bacağı sakat olan Daniyar da erzak taşıma işindedir. Cemile ile Daniyar bir süre sonra yakınlaşmaya başlar, kimsenin fark etmediği bu yakınlık yalnızca kocasının kardeşinin gözünden kaçmaz. Cemile'nin kocasının askerden dönüş günü yaklaştıkça, Cemile bir seçim yapması gerektiğinin farkına varır.

Aytmatov'un bu aşk hikayesi her ne kadar sıra dışı bir kurgu barındırmasa da, yazarın anlatış tarzı nedneiyle okuyucuda iz bırakıyor. Aytmatov'un kullandığı kelimeler ve hikaye anlatıcısının "ressam" sıfatını başarılı şekilde kullanması yaşananlara daha renkli ve canlı bir izlenim katıyor. Aytmatov okuyanlar bilirler, kendisi Kırgız kültürünü, kırsal kesimdeki insanın günlük hayatını, halk hikayelerini ve masallarını anlatmayı çok sever, bu eser de kırsaldaki halkın günlük hayatını iyi bir şekilde yansıtanlardan! İyi okumalar!

"... Belki siz de o memleketlere gittiniz. Cemilem, hiç arkana bakmadan bozkırda yürüdün gittin. Yoruldunsa, kendine olan inancını kaybettinse eğer, Daniyar'a dayan. O sana aşk, toprak, hayat üstüne düzülen türküsünü söylesin! Bozkır kımıldamaya, bütün renkleriyle oynamaya başlasın! O ağustos gecesini hatırla! Haydi Cemile, hiç pişman olma. Elde edilmesi zor olan mutluluğuna kavuştun!"

10 Aralık 2017 Pazar

Mısır Mitleri - George Hart

Bu kitabı da Mısır seyahatimizden önce hem fikrim olması açısından hem de ilgimi çektiği için aldım ancak genel itibariyle beklentilerimi karşılamadı. Kitap güzel bir çalışmanın ve birikimin ürünü, bu gerçek su götürmez. Ancak bazı yerlerin inanılmaz detaylı (isim, tarih, mekan) olması ve paragrafların uzun ve edebi bir dille yazılmış olması nedeniyle okurken sıkıldığım bölümler oldu. Sonuçta ben biraz da zevk almak için kitap okuyorum, ders kitabı niteliğinde yazılmış bir eserden sıkılmam normal. Mısır tanrıları arasındaki gündelik yaşamın hikayeleştirip anlatıldığı bölümler ise hoşuma gitti. Uzun bir kitap değil, içinde yer alan mitler eski Mısır uygarlıklarının kurulduğu Heliopolis,  Hermopolis, Teb şehri gibi yerlerin yaradılış efsaneleri ile başlamaktadır. Her ileri uygarlık gibi, Mısırlılar da evrenin ilk yaradılışı üzerine kafa yormuş ve hayatın başlangıcını açıklayabilmek için bazı teoriler ortaya atmışlardır (her şey mutlak yaratıcı Ra-Atum ile başlamış ve Shu, Tefnut, Nut ve Geb ile devam etmiştir). Nedense ilk ve kadim tanrılar genelde sessiz kalmayı tercih ettiklerinden  Osiris, İsis, Horus, Hathor, Seth veya Amon-Ra kadar tanınmamaktadır. Bazıları kadim tanrıların çocukları olan diğer tanrıların kendi aralarındaki ilişkiler kitapta anlatılan diğer mitleri oluşturmaktadır: Osiris'in öldürülmesi, Horus'un intikamı, İsis hakkındaki hikayeler, Felaket ve Aşk mitleri, Büyülü Ada gibi. Kitap Eski Mısır hayranlarına güzel çalışma sunmaktadır.

Kitabın yazarı George Hart Eski Mısır bilimcisi ve bu konu üzerinde British Museum'da otuz yıldan uzun süredir çalışmaktaymış. Ayrıca Eski Mısır hakkındaki kazılara katılarak, bu konudaki çalışmaları ile editörlük ve tarih vakıflarında kurucu üyelikleri bulunuyor. Bu kitaptaki çalışmalarının bir kısmı da kendi çevirdiği papirüslerdeki hikayelere dayanmaktadır. Tabi hikayelerin aniden kesilmesi veya mantıksız bir şekilde ilerlemesi muhtemelen kendi hatası değil zira papirüsler ya kayıp ya da bazı bölümleri silinmiş olarak günümüze gelmiş. Bu arada kitabı okurken tanrıların kendi aralarındaki diyalogları & savaşları bana biraz tanıdık geldi, sanki bazı din kitapları bu tanrıların efsanelerini alıp bize aktarmış gibi bir duygu yaşadım. Meraklılarına iyi okumalar!

"... Zaman geçtikçe Mısırlı şair-rahipler yine Amon'un açıklanamazlığını yorumlamaya çalışmışlardır. Amon'un gizemi isminde saklıdır; zira onun özü algılanamazdır, o, iç doğasını işaret eden herhangi bir sözcükle adlandırılamazdır. Dolayısıyla Amon adı altında yatan anlam "saklı-lık" veya belki "kendini saklayan" olabilir. Onun kimliği o kadar gizlidir ki, diğer hiçbir tanrı onun gerçek ismini bilmez. ... Amon'un kimliği hakkında bilgi edinmeye çalışmanın cezasının ölüm olduğu açıkça belirtilmiştir."

28 Kasım 2017 Salı

Yaban Muzu - Jose Mauro De Vasconcelos

Geçtiğimiz hafta, Beyoğlu Sokak Festivali'nden iki kitap aldım, bir tanesi de Vasconcelos'un "Yaban Muzu" kitabıydı. Vasconcelos, konuyu kafasında toparlayınca bir çırpıda kitap yazabilen bir yazar olarak tanımlar kendisini, bu nedenle olsa gerek bir çırpıda da okunur. Vasconcelos'u okuyan herkes gibi ben de kalemini ve hikayelerini çok severim, bunu da sevdim elbette ama ne yalan söyleyeyim bazı bölümleri etkileyici olsa da bu kitaptan "Şeker Portakalı" kadar etkilenmedim. İçinden şarkılar söylemeyi beceren Zeze'den farklı olarak, Yaban Muzu (Banana Brava) Brezilya'daki elmas madenlerinde yarı aç yarı tok çalışan işçilerin hayatından kısa bir kesit sunuyor. Bu işçilerden kitaba konu olan iki tanesi ise genç Joel ve hayattaki deneyimi her açından Joel'den fazla olan ve onu oğlu gibi gören Gregorao. Karşılaştıklarından bu yana birlikte yaşayan ve her işi beraber gören bu ikilinin yolu bir gün kendi kaderinin peşine düşen Joel'in sessizce gitmesiyle ayrılır. Çalışmak için Brezilya'nın en acımasız Garimpo'larından birine, Banana Brava'ya doğru yola çıkan Joel'in başına ise gelmeyen kalmaz. Hem çetin doğası hem de acımasız işçileri nedeniyle Garimpo'larda hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu fark eden Joel yine de yılmayacak ve hayata devam etmek için kendince intikam planları yapacaktır. Aylar sonra tesadüfen bazı tesadüfler kaderini etkileyecek olsa da, geçmişi unutmayan kişiler kendisini ve en yakın arkadaşını bazı seçimler yapmaya mecbur bırakacaktır.

Kitap ilk başta bana "Fareler ve İnsanlar"ı ve oradaki işçileri anımsattı ancak daha sonrasında kitabın ikinci bölümü olan Yazgılar'a başlayınca sanki bilinç akışı gibi ilerleyen olaylar birbirini izledi. Okuması heyecanlı bir kitap olduğunu düşünüyorum ancak bu kadar sert ve çarpıcı konuları herkes okumak ister mi onu bilemiyorum. Ben Vasconcelos'u sevdiğim için size de tavsiye ederim, iyi okumalar!

"Joey afalladı kaldı. Zenci dürüst adamdı. Ya kendisi neydi? Onun yüzünden, dört adam günlerce içerde kalacak ve sırtları yedikleri sopalardan yarılacaktı. Ağızlarından fışkıracak her iniltide, belki daha sonra uğursuz bir öç şarkısı oluşturacak sonsuz bir lanetleme bulunacaktı."

21 Kasım 2017 Salı

Narkissos'un Düşüşü - Takis Theodoropoulos

Bursa seyahatimde arkadaşımın kitaplığından okumak için iki kitap almıştım, bir tanesi de buydu. Kitabı kısa sürede okudum ve bitince bir an "Ne okudum ya ben?" afallaması yaşadım. Hikaye bir yerde tekdüze anlatımla sıkıcılıktan uykumu getirirken, başka bir bölümde aniden adrenalin yaşatacak şekilde kurgulanmıştı. Takis Theodoropoulos'un dilimize tercüme edilen ve buram buram Ege kokan bu ilk kitabının ana karakteri Atina'da yaşayan, hayatının ilk kırk yılını geride bırakmış ve artık dağılan hayatını nereden toparlayacağını bilmeyen Andreas Giyonis. Andreas, eşinden ayrılmış ve yeni yeni ergenlik bunalımlarına girmeye başlayan kızı ile arada bir görüşen, tam olarak hayattan ne istediğini bilemediği için yazar olmasına rağmen yayıma çıkacak kitabını henüz tamamlamamış bir adam. Bir de tüm bunların üzerinde yarı Yunan yarı Amerikalı Chryssa'ya aşık olunca içinde bulunduğu kararsızlık durumu iyice artar. Maddi sıkıntılarının yanında Chryssa'nın aşırı heyecanlı hayatı da kendisini biraz yıpratır. Her şey sıradan bir şekilde ilerlerken, bir gün birdenbire kendisini uluslararası bir kaçakçılık olayına karışmış olarak bulur. Hayatına anlam katabilmek için değiştirmeye çalışırken muhtemelen bu kadarını kendisi de tahmin etmemiştir. Andreas'ın kaçtığı kişi artık sadece "kendisi" değildir ama hayat bazı insanları umulmadık zamanda umulmadık hediyeler de verebilmektedir.


Andreas Giyonis'i kime benzetebiliriz diye düşünüyorum, tam anlamıyla budur diyemesem de, Albert Camus'un Mersault'u kadar hayata boş vermiş bir yanı vardı. Bu nedenle bu karakteri kitapta okumak veya filmde izlemek ayrı bir keyif verebilse de, gerçek hayatta böyle biriyle arkadaş veya sevgili olmayı kimse istemezdi diye de düşünmemek elde değil. Bu arada yazarın Elia Kazan'ın filmlerinden veya Kazancakis'in kitaplarından yeri geldikçe bahsetmesi ve ara ara Yunan Mitolojisine atıf yapılması da beğendiğim diğer yönlerden. Genel itibariyle ise, çok beğendiğim bir kitap olamadı maalesef, daha iyilerini okumuştum. Merak edenler için iyi okumalar!
 
"Geçmiş; belleğin en dolambaçlı kıvrımlarından, bedenin özümsediği anılara kadar, hepimizin ruhumuzun derinliklerinde sakladığımız bu yaşanmışlık, yaşamın gerçekleşmiş bölümü, şaşkınlığın düzeninde yerini bulabilmiş bir kesitidir... Şimdiki zaman hep somut, kesin kurallarla belirlenmiş, dolayısıyla duyarsız olduğundan, özgünlüğümüzü oluşturan geçmiş zamandır."

10 Kasım 2017 Cuma

Binbir Gece Masalları - Orta Doğu Halk Masalları

Okuma yazma öğrenmeye başladıktan sonra muhtemelen ilk okuduğumuz/duyduğumuz kitaplar arasındadır "Binbir Gece Masalları". Aslında özgün hali daha detaylı ve didaktik olsa da, sadeleştirilmiş haliyle çocuk kitabı olarak da basıldığı olmuştur. Her ne kadar bu masallar İngilizceye "Arabian Nights"adıyla tercüme edilmiş olsa da, Arap masalları adı kitap muhteviyatı için yetersiz kalmaktadır. Binbir Gece Masalları yüzlerce yıllık bir birikimle Çin'den Hindistan'a, İran'dan Arap topraklarına kadar pek çok kültür ve geleneği içinde barındırmaktadır. Bazı kaynaklara göre, ilk kez ortaya çıktığı yer İran topraklarıdır ki temel hikayenin kahramanlarının isimleri Farsça olduğundan doğru bir bilgi olduğunu tahmin etmekteyim. Bildiğiniz üzere, Binbir Gece Masallarının temeli, İran Şahı Şehriyar'ın karısının sadakatsizliğiyle başlamaktadır. Kadınlara ve aşka karşı inancı sarsılan Şehriyar, her gece başka bir genç kadınla evlenerek her sabah bu kadınları öldürmektedir. Ülkesindeki kadınları Şah'ın bu zulmünden kurtarmak isteyen vezirin kızı Şehrazat, Şah ile evlenerek, ilk geceden başlayıp her gece Şah'a farklı bir masal anlatmaya ve bu masalları en heyecanlı yerinde bırakmaya başlar. Her sabah, gece Şehrazat'ın yarım bıraktığı masalın sonunu merak eden Şehriyar karısını ertelemeyi bir gün daha erteler. Ve bu masallar bin bir gece boyunca devam eder. Neler yoktur ki bu masalların arasında? Alaaddin'in Sihirli Lambası, Balıkçı ile Cin, Sinbad, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Gül Gülüşlü Perizad...

Binbir Gece Masalları'nı hangi kaynaktan okuyacağınız konusunda herhangi bir tavsiyede bulunamıyorum zira pek çok yayınevinden sadeleşmiş halde veya özgün halinde yakın şekilde seçme masallar alınarak basılmış, rahatlıkla bulabileceğiniz pek çok kopya bulunuyor. Belki dikkatinzi çekmiştir, tüm masalların toplandığı kitap sayısı oldukça az, tahminimce ciltler dolusu olunca pek tercih edilmediği için basılmıyor (bir rivayete göre asıl eser otuz ciltten oluşuyor). Bunun nedeni, Doğu mitolojisine göre tüm masalları okuyan kişinin aklını kaybedeceği inancı da olabilir. Siz yine de bulabilirseniz okuyun hepsini :). Bilirsiniz Doğu halkı böyle mistik hikayeleri/ gizemli inançları çok severler. İyi okumalar!

"Ey bilge ve güzel Şehrazad! Bunca hikayeyle beni eğittin ve başkalarının başından geçen ibret dolu olayları sanki ben yeniden yaşadım. Evvelki şahların, sultanların ve bilge kişilerin söylediklerini naklederek ufkumu genişlettin. Bin bir gece boyunca, tatlı dilinden dökülenleri dinleyerek büyük değişimlere maruz kalan bedenim ve kişiliğim, artık bambaşka bir gözle hayata bakabilmeyi, senin sayende öğrenmiş bulunuyor. Ey bilge kadın, seni bunca bilgelik ve tatlı dille donatmış, güzelliğini verirken cömertliğini göstermiş olan yüce yaradana şükürler olsun!"

30 Ekim 2017 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı - Haldun Taner

Bu epik oyunun adını duymayan yoktur, hatta çoğunuz tiyatroda veya TV'de mutlaka izlemişsinizdir zira bu eserin filmi de dizisi de yapıldı. Ben daha önce tiyatrosuna hiç gidememiştim, filmini de izleme fırsatım olmadı, dolayısıyla hikayesini bilmediğim için kitabı zevkle okudum. Haldun Taner muhteşen bir oyun yazarı, hikayesi okuyucuyu hemen avucunun içine alan bir akıcılıkta ilerliyor, bu nedenle yayınlandığı günden bu yana çok sevildiğini düşünüyorum. İlk olarak 1964 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu'nda seyirci önüne çıkan eser, büyük beğeni toplamış hatta farklı dillere tercüme edilerek dünyanın pek çok ülkesinde de sergilenmiştir. İzleyenlerin bildiği üzere, hikayenin kahramanları cinayetten dokuz yıl hüküm giymiş ve dört yıl sonra afla çıkmış olan Keşanlı Ali, sevdalısı Zilha ve gecekondu mahallesinde (Sineklidağ) yaşayan diğer kondululardır. Sineklidağ büyük bir şehrin dışına yerleşmiş gecekondulardan oluşan, kendi kuralını kendi koymuş ve siyasetçilerin seçimden seçime oy almak için uğradıkları varoş bir semttir. Bu nedenle olayı da eksik olmaz kabadayısı da. Keşanlı Ali de gecekondululara haraç kesen son kabadayıyı öldürmekten yargılandığı için kondulular gözünde bir kahramandır. Sineklidağ halkının Keşanlı Ali'yi muhtar seçerek tüm sorunlarından kurtulabileceklerine dair umutları vardır. Ancak öngöremedikleri konu Keşanlı Ali'nin umutsuz sevdası için her şeyi yapabilecek olduğudur.

Eğer kitabı okumak isterseniz size tavsiyem YKY'nin son baskısını almanızdır. Bu eser yalnızca oyundan ibaret olmayıp, Türk ve yabancı basında oyun hakkında yazılan yazılar, 1964 yılında yapılan ilk galasından fotoğraflar, oyuncuların Haldun Taner ile olan anıları, Amerika'da yazılan ve Haldun taner ile efsanevi epik tiyatro yazarı Bertolt Brecht'i karşılaştıran bir doktora tezinden alıntı ve tiyatro afişlerinin koleksiyonundan oluşuyor. Bu arada, ilk sahnelenen oyun Genco Erkal desteği ile Gülriz Sururi ve Engin Cezzar tarafından canlandırılmıştır, muhtemelen bu kadar başarılı oyuncular tarafından sahnelenmesi oyunun şanını arttırarak uzun yıllar gündemde kalmasını sağlayan bir etkendir. Günümüzde Avrupa tiyatrolarında yıllarca sahnelenen ve bu kadar övülen bir Türk eseri var mı gerçekten merak etmekteyim.

Hoş dostum diye başlayım söze/Hoş olsun beyler kıssamız hisse
Şu suret Keşanlı Ali'yi gösterir/Destanı var işte her yerde söylenir
Gel gör bakalım neymiş bu destan/On beş fasılda edelim beyan

23 Ekim 2017 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş - Şebnem Burcuoğlu

Kitabı uzun süredir iş yerinde stantta satılacaklar arasında gördüm, ben de son okuduğum kitaptan sonra hem eğlenceli olur hem de kafa dağıtır düşüncesiyle geri yerine koymak maksadıyla alıp okudum. Kitabı okurken artık bu tür konulardan çok sıkıldığımı fark ettim. Türk kadını veya onun "evlenme" mevzuunda haddindan fazla espri yapıldı ve artık ne yazık ki kabak tadı vermeye başladı benim için. Aslında bu kitabı okurken bazen eğlendim, bazı esprileri beğendim ancak yazarın tüm kitapta baş karakterin iç sesi ile hep aynı konularda espri yapması artık bir noktada bir an önce kitabı bitirme isteği uyandırdı. Belki filmini izlemişsinizdir ya da bir şekilde kitabın konusu hakkında bilginiz olmuştur. Kitabın ana karakteri otuz yaşına gelmiş, tüm arkadaşları evlenen ancak kendisinin henüz düzenli bir ilişkisi dolayısıyla evlenme ümidi olmayan  Efsun. Ailesinin, kız kardeşlerinin ve kuzenlerinin baskısı ile kendi hayatına/ilişkilerine dair davranışlarını gözden geçiren Efsun, yeni ilişkisinde "kendisi gibi" davranmamaya karar verir. Yıllar sonra lise aşkı Sinan ile karşılaşınca anne, anne anne ve kız kardeşlerinin tavsiyelerini uygulamaya koyan Efsun henüz neyi doğru yapıp neyi hata yaptığına karar veremeden bir şeylerin ters gittiğini fark eder. Belki de daha önce yaptığı gibi kendisi gibi davransa daha iyi olacaktır kim bilir.

Kimden esinlenildi bilmiyorum ama Efsun karakterine ısınamadım açıkçası. Kitabın ilk sayfalarında kesinlikle Türk kadınlarından farklı olduğu, evlilik düşünmediği ve hayatını bu şekilde kurguladığından bahsederken, bir anda "evlilik meraklısı" kadına dönüşebilmesi bana aslında hiç de farklı bir kadın olmadığını gösterdi. Bu değişim nasıl bu kadar ani oldu ya da nasıl bu kadar kısa sürede "ne zaman evleniyoruz kız arkadaşı"na dönüştü anlayamadım ben. Ancak bir arkadaşımın benim katılmadığım iddiası vardı, bu roman karakteri onu destekledi: Kadınlar evlilik teklifi alana kadar evlilik istemiyorum der :). Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Türkiye'de kadınların dna'larına kodlanmış olan evlenme saplantısı, ne yazık ki bizim ailede daha yoğun. millete ailesinden genetik miras olarak mavi göz kalır, bize bu evlenme saplantısı kalmış. 'sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş' atasözü, anneannem peyker'in lafıdır. yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem.
Sözün özü, kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. hele ki bir de 30'una gelip de bekâr kaldıysan bu dünyada yatacak yerin yok!"

16 Ekim 2017 Pazartesi

Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper Lee

Harper Lee'nin ilk kitabını okuduğumdan bu yana Bülbülü Öldürmek'in devamı olan bu kitabı okumak istiyordum, bu hafta bitirdim. Aslında kitap yeni yayınlandı sayılır, zira 1926 doğumlu yazar tüm hayatı boyunca yalnızca bir roman yazarak münzevi bir hayata çekilmişti. Tespih Ağacının Gölgesi'nde ise yazarın 2016 yılında vefatından hemen önce ilk kitabın devamı niteliğinde yayınlandı ve 1960 yılında yayınlanan ilk kitap kadar ilgi gördü. İlk kitabı okuyanlar Jean-Louise "Scout"u anımsayacaklardır, burada ise o haylaz kız çocuğu Scout Finch gitmiş, yerine ateşli, dik kafalı ve şehirli bir kız gelmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse Scout  büyük şehirde genç bir kadın olurken, kasabasında hayat herkesten bir şeyler almış götürmüş. Scout büyürken çevresindeki insanlar yaşlanmış, bir kısmı bu dünyadan göç etmiş, ağaçlar kocamış  ancak tek bir şey hala değişmemiş: Nefret söylemleri. Aslında şehirde yaşayan Scout, çocukluğunun geçtiği kasabaya dönerken geçmişteki naif Maycomb'u ve eşitlik ve adalete yürekten inandığını düşündüğü babasını bulmayı beklemektedir, tabi Maycomb'daki tecrübeleri babası Atticus Finch hakkında zihninde yepyeni bir kişilik yaratırken, aslında onu asıl sorgulaması gereken kişinin kendisi olduğuyla yüzleştirecektir.

Söylenenlere göre, Harper Lee, ilk olarak bu kitabı yayınlamak istemiş ancak editörünün yönlendirmesi ile hikayenin ilk parçası olan Bülbülü Öldürmek yayınlanmış. Ancak yazarın devam kitabı için neden 55 yıl beklediğini ise hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Tek söyleyebileceğim, iyi ki yayınlamış, ışıklar içinde uyusun. Bu arada, Harper Lee, Amerika'nın bir dönem yaşadığı yüz karası olayları gerçekçi bir şekilde anlatırken, aynı zamanda güncelliğini de muhteşem korumuş. Merak edenler için, iyi okumalar!
 
 "...şimdi sen, bir vicdanla doğmuş genç bayan, yaşamının bir yerlerinde onu bir deniz kabuğu gibi babanın vicdanına yapıştırmışsın. Büyürken, büyüdüğünde, yaptığın şeyden tamamen habersiz bir şekilde, babanı Tanrı ile karıştırmışsın. Onu hiçbir zaman bir erkeğin yüreğini ve bir erkeğin kusurlarını, zaaflarını taşıyan bir erkek olarak görmedin - kabul ediyorum, görmen gerçekten zor olurdu..."

4 Ekim 2017 Çarşamba

Buzdan Kılıçlar - Latife Tekin

Uzun zamandır bu kitap bendeydi, hatta bir ara bir kısmını okumuştum, neyse sonunda tamamlayabildim. Latife Tekin'in nasıl bir dil kullandığını bilenler tahmin edecektir, okunması zor bir kitap. Ben ağır bir dil kullanılmasına karşı değilim ancak daha önce de bahsetmiş olmalıyım, tdk.gov.tr'de yer almayan ne olduğunu anlamadığım kelimelerin kullanılması beni çok rahatsız ediyor. Latife Tekin de "pılık pırtık adamlar" şeklinde ne olduğunu net anlayamadığım bir kelime öbeğini o kadar sık kullanmış ki benim kitabı okurken dikkatim dağıldı. Yorumu size bırakarak kitabın konusunu biraz anlatmak istiyorum. Buz gibi sefaletin hissedildiği kitapta yazar bir gecekondu mahallesinde yaşayan ve arabasıyla romantik bir bağ kuran bir adamı ve onun iki kardeşini anlatıyor. Halilhan Sunteriler olarak tanıdığımız adam kardeşleri ve arkadaşı Gogi'nin de yardımıyla işlerini yoluna koymaya çalışrıken bir taraftan da sallantıda olan aile ilişkisiyle başa çıkmaya çalışmaktadır. Halilhan'ın canı gibi sevdiği arabası Volvo her türlü ilişkisini belirleyen bir kilit taşı gibidir. Çünkü Halilhan'ın yaşadığı yerde insanlar eşyalara anlayamadığımız anlamlar yükleyebilmekte, deyimi yerindeyse hayatta kalabilmek için size yabancı gelen kararlar alabilmektedirler. Yazarın deyimiyle pılık pırtık adamların yoksul dünyalarının sınırlarını gösteren haritaları anlayabilmek için bu naif ve hüzünlü hikayeye girmek gerekmektedir.

Yazarın "Sevgili Arsız Ölüm" kitabını okumadım ancak okuyanlar bu eserin yazarın başyapıtı olduğundan söz etmekteler. Ben de bir gün yeterince güçlü hissedersem Latife Tekin okumaya bu kitap ile devam edebilirim. Bu arada, daha önce "Fikrimin İnce Gülü" hakkındaki yazımda "Buzdan Kılıçlar"ın üniversitedeyken Türkçe dersinde "Araba Sevdası" ile beraber üçleme halinde okutulduğundan bahsetmiştim. Her üç kitabında tuhaf bir bağı var gerçekten, yeri gelmişken bahsetmek istedim, okumak istersiniz belki. İyi okumalar!

"'Leri şarupdiende tisika cemi' deriz bizler eşyalarımıza. Yani 'Yoksullar ülkesinin sınırlarını gösteren harita'. Karnımızı doyurmak için çırpındığımız her ânı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. Soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de var olduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. Bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanızın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız. Bu kadar sır verdiğim yeter!"

Fikrimin İnce Gülü kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/12/fikrimin-ince-gulu-adalet-agaoglu.html

20 Eylül 2017 Çarşamba

Ağrıdağı Efsanesi - Yaşar Kemal

Lise yıllarımda Yaşar Kemal'in "Üç Anadolu Efsanesi" kitabını okumuştum, o zamandan bu yana Yaşar Kemal'in kitaplarına büyük bir sempati duyarım. Okunacaklar listesi uzun olduğundan
tekrar Yaşar Kemal okumaya uzun zamandır pek fırsatım olmamıştı ancak bu kitap hasbelkader elime geçince vakit kaybetmeksizin okudum ve okurken de Moğollar'ın Ağrıdağı Efsanesi parçasını dinledim. Yaşar Kemal'in bu eseri ile Moğollar'ın bu enstrümantal şarkıları arasında herhangi bir bağ var mı bilmiyorum ama şarkı bana bu efsaneyi anlatıyor gibi geldi. Ağrıdağı Efsanesi'ni çok etkileyici bulduğumu söylemek isterim, hatta güzel betimlemeleri sayesinde okurken her sahnesi gözümde canlandı bile diyebilirim. Efsaneye gelirsek eğer, hikaye beyaz ve çok bakımlı bir atın dağlı bir çoban olan Ahmet'in evinin kapısına gelip durmasıyla başlar. Ağrıdağı geleneğine göre eğer bir at kendisi sahip seçti ise artık Allah'tan yadigardır ve kimseye geri verilmez. Orada yaşayan büyüklere de danışan Ahmet nihayetinde atı yadigar bilir ve sahiplenir. Ancak bu kır at Beyazıt Han'ı Mahmut Han'a hediyedir ve hadiseyi öğrenmesine rağmen atını geri ister. Ahmet'in atını geri vermemesini gurur meselesi haline getiren Mahmut Han, atını geri alabilmek için elinden geleni yapacaktır ancak öngöremediği bir durum halkın törelere olan bağlılığıdır.

Ben kitabın son baskılarından birini okudum, bu nedenle bazı sayfalarında Abidin Dino'nun çizimlerinin olması bana ayrı bir keyif verdi. Ayrıca, kitabın içinde anlatılanlar ve Küp Gölü tarifi de oralara gidsip görme isteği uyandırdı, umarım bir gün kısmet olur. Bu arada Yaşar Kemal'in Ağrıdağı Efsanesi eseri 1975 yılında, Memduh Ün yönetmenliğinde sinemaya da uyarlanmış, başrollerinde de Fatma Girik ve Hakan Balamir rol almış. Belki televizyonda rast gelip izlemişsinizdir ancak benim tavsiyem müzik ile beraber kitabını da okumanız yönündedir. Zira duygular çok yoğun anlatıldığı için kitaptaki hikayenin tadi gerçekten bambaşka. İyi okumalar & dinlemeler!

"...Sofi böyle tuhaf, şaşkın şeyler düşünürken, şu insanoğluna akıl ermez, diyordu. Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarıyorlar, diyordu. Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma her şeye akıl sır erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar."

11 Eylül 2017 Pazartesi

Uçan Tabut - Pınar Eğilmez

Ne yalan söyleyeyim, ben de yeni çıkan kitapları ya da yazarları özellikle takip etmiyorum. Bir tesadüf eseri okuyorum ya da tavsiye üzerine temin ediyorum. Bu kitabı da muhtemelen hepinizin yaptığı gibi, Ayşe Arman'ın tavsiyesi üzerinde alıp okudum. Ayşe Arman'ın anlattığı gibi, "ruha dokunan" bir tarafı olduğunda kendisiyle hemfikirim, kitabı beğendim. En azından ilginç olay örgüsü ve merak uyandıran akıcı anlatımıyla hiç zorlanmadan ve hoşuma giderek okudum. Tahmin edileceği üzere kitap yurt dışından Türkiye'ye doğru yolan çıkan bir cenaze ile başlıyor denilebilir. Ancak buradan sonrası birbirini bir şekilde (yakından veya uzaktan) tanıyan insanların kendi hayatlarına ilişkin farkındalık hikayeleri ya da hayata dair unutamadıkları gözlemleri diyebiliriz. Bora'nın son mektubu, Selin'in unutamadığı ancak yürütemediği aşkı, kız kardeşinin bütün inancının bir gecede sarsılması ve değişmesi, Didem'in aynaları ve diğerleri... Yazar kitabı için "kendi kurguladığımız kurgular içinde kaybolmayalım" şeklinde bir açıklama yapmış, gerçekten üzerinden düşünülmesi gereken bir söz. Eğer duygularımızı çok yoğun yaşamaya ve saçmalamaya başladıysak veya saçmalamamıza ramak kaldıysa, belki bizim de artık kendine uyanma vaktimiz gelmiştir.

Kitap ile ilgili bir eleştirim daha uzun olabileceği veya karakterler hakkında daha fazla bilgi verebileceği yönünde olabilir. Yine de yazarın hayal gücüne müdahale edemeyeceğimzi için, bazı yerleri kendi zihnimizde yarattığımız profiller/olaylar ile tamamlayabiliriz diye düşünüyorum. Birbirine dokunan bu hikayeler arasında eminim herkes bir tanesini daha çok sevmiştir, benimki en sonda yer alan hikayeydi. Daha önce düşünmediğim bir konu üzerinde düşündürdü beni, şimdiyi yaşarken bir araya getirmediğimiz bazı parçaları bütünleştirdi. Ben kitabı okumanızı tavsiye ederim, çok da vaktinizi almayacak zaten. İyi okumalar!

" 'Ama şimdi böyle yaparsam sonra ayıp mı olur...' diye hiç durmadan tahlil yapan zihnini ciddiye alma, 'iyi insan' şemaları üzerinden 'iç'ine sinmeyen hiçbir şeyi söyleme ya da yapma! An'a ve tam an'da yapılması gerekene sadakat, kendi tasarımına sadakattir. Kendine iman etmeden Tanrı'ya iman edemezsin."