11 Eylül 2017 Pazartesi

Uçan Tabut - Pınar Eğilmez

Ne yalan söyleyeyim, ben de yeni çıkan kitapları ya da yazarları özellikle takip etmiyorum. Bir tesadüf eseri okuyorum ya da tavsiye üzerine temin ediyorum. Bu kitabı da muhtemelen hepinizin yaptığı gibi, Ayşe Arman'ın tavsiyesi üzerinde alıp okudum. Ayşe Arman'ın anlattığı gibi, "ruha dokunan" bir tarafı olduğunda kendisiyle hemfikirim, kitabı beğendim.

5 Eylül 2017 Salı

Elia ile Yolculuk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli bu kitapta kitabın amacını tam yansıtamamış bence. Kitabın içinde Elia Kazan'ı anlatmak istediğini belirtiyor ancak sanki daha çok kendisini anlatmaya çalışıyor gibi (hadi bitirin de kitabı eleştirelim). Gerçekten bir yerde artık "Sen en iyisin Livaneli, herkesi tanıyorsun, çevren çok geniş ve müthiş başarılısın, artık Elia'ya dönebilir miyiz?" diye bağırmak istedim. Ayrıca Livaneli bu kadar kendinden bahsetmek istiyorsa, otobiyografi de yazabilir, okunacağından eminim. Bununla beraber, Livaneli hayatı boyunca Elia'nın yanında olmadığı için yalnızca onunla girdiği ortamlardan veya gözlemlerinden bahsetmekle yetinecek elbette ama Elia'nın hayatını değiştiren en önemli detaylar hakkında (HUAC vb.) hiç bilgi vermemesi de hoşuma gitmedi. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile, Elia 1909 İstanbul doğumlu ve dört yaşındayken ailesi ile birlikte New York'a göç etmiş ve tiyatro eğitimi almış birisi. Başarılı yönetmenlik deneyimlerinden sonra hayatının kalan yıllarını da Amerika'da geçirmiş ve hayatı hakkında kitap da yazmıştır. Livaneli ile dostluğundan dolayı, onun da yardımı ile ailesinin yaşadığı topraklara, Kayseri'nin Germir kasabasına hayatının yolculuğa çıkmıştır (muhtemelen ölümünden birkaç yıl önce). Bu yolculuğu Livaneli kitabında "İthaka'ya Yolculuk" olarak tanımlamıştır.


Aslında Zülfü Livaneli'nin bu kitabı yayınlama hikayesini de merak ediyorum, zira Elia Kazan 2003 yılında vefat etti, oysaki kitap sanki geçen ay ayrılmışlar izlenimi uyandırıyor. Sanki Livaneli bu kitabı 2003'te yazmış ama yayın için 15 yıl beklemiş gibi... Elia Kazan hakkında da ne düşüneceğimi bilemiyorum, yalnızca Marlon Brando'yu ve Anthony Quinn'i sinemaya kazandıran ve Marilyn Monroe ile flört etme şansını yakalayan ve başarılı filmleri olan bir yönetmen olarak aklımda kalsa yeter diye düşünüyorum. Ha bir de HUAC soruşturmasında sol görüşlü arkadaşlarının isimlerini hükümete veren kişi olduğunu da unutmamak gerekir diye düşünmekteyim. Bu kitaplar ilgili en sevdiğim detay başka bir Anadolulu olan M.K. Perker tarafından resimlendirilmiş olmasıydı, gerçekten görsel olarak muhteşem güzellik katan bir detaydı. İyi okumalar!


"Bana verdiği öğüt de buydu zaten.: Üzülmememi söylüyor, üzüntü duygusunu yasaklıyor, üzüntü çürütür insanı diye uyarıyor, ama kızmak iyi gelir, ferahlarsın diyordu: 'Sakın ola hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür."


Elia Kazan'ın hayatı, filmleri, kitapları hakkında:
https://www.biography.com/people/elia-kazan-9361216
https://www.biyografi.net.tr/elia-kazan-kimdir/



29 Ağustos 2017 Salı

Baştan Çıkarıcının Günlüğü - Sören Kierkegaard

Felsefe ve teoloji eğitimi alan Danimarkalı yazar Sören Kierkegaard (1813-1855)'ın felsefeci kimliğini kullanarak yazdığı eserlerden birisi "Baştan Çıkarıcının Günlüğü." Bu kitap aslında yazarın Danca "Enten - Eller" adıyla yayınlanan "Ya / Ya da" eserinin bir bölümünü oluşturuyor. Muhtemelen eserin tümü çok uzun ve haddinden fazla didaktik olduğu için bu bölümünün daha çok ilgi çekeceği düşünülerek ayrıca basımı yapılmış. Konuya gelince; kitabın kahramanı kendisini genç bir kadını baştan çıkarmaya adamış bir felsefeci ve bu aktivitesini baştan sona en ince detaylarıyla düşünen birisidir. Hoşlandığı kadına yazdığı mektuplardan adının Johannes olduğunu öğrendiğimiz bu aşk adamı kendisini bir gün yolda tesadüfen karşılaştığı Cordelia isimli genç kadını "baştan çıkarmaya" adar. Johannes'in günlükleri estetiğin görkemi ve kutsallığını överken Cordelia'yla başlayan ve sona eren aşklarını felsefi bir çerçeve içinde kademeler halinde anlatır. Gözlem yeteneği çok yüksek olan ve yaşadığı aşka sistematik bir ilişki gözüyle bakan Johannes'in estetik, etik ve tinsel tanımlamalarıyla dolu anlatımı erkek bakış açısından önemli mesajlar verir nitelikte. Johannes'in bir kadına sahip olmayı çok düz ve fiziksel anlamda sahip olmak şeklinde algılamadığı açık, daha ziyade bir sanat gibi görüyor "baştan çıkarmayı". Hatta kitabın tek cümleyle özetini de bu şekilde veriyor: Bir kadının ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt.

Daha önce Kierkegaard okumadım, diğer kitapları da bu kadar felsefi bir dille ve "etik", "estetik" kavramlarını sorgulayarak yazıyorsa özellikle felsefe ile ilgilenenler dışında çok da okuyucusu olduğunu sanmıyorum :). Açıkçasını söylemek gerekirse ben bu eserden biraz sıkıldım, uzun uzun felsefi güzellemeler içeren cümleler ve sık sık mitoloji/İskandinav Edebiyatına yapılan atıflar bir yerden sonra boğucu gelmeye başladı (Roma/Yunan/İskandinav mitolojisine de çok hakim değilim maalesef). Johannes karakteri ise kanaatimde bir erkeğin olamayacağı kadar derin bir karakterdi, yazar bu role bir kadını yakıştırsaydı daha çok sevebilirdim. Ancak varılan bir sonuca da katılmadan edemiyorum; bir erkeğin nezdinde aşk ilişkisi özgürlüğünden (direnişinden) hiçbir şey kaybetmezse uzun süreli olabilir. Bu tür konulara ilgi duyanlar için başucu kitabı, okumalarını tavsiye ederim.

"Her halükarda kadınlar benim için tükenmez bir araştırma konusu ve öyle de kalacak. Bu ilme ihtiyaç duymadığını sanan insan bana göre bu dinyada ne isterse olabilir, fakat bir tek şu olamaz: bir estet. Estetizmin ihtişamlı ve ilahi yanı yalnızca güzel olanla irtibata geçmesi, yalnızca edebiyatla ve cinsilatifle ilgili olmasıdır."

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Nil'de Ölüm - Agatha Christie

Belki bahsetmişimdir, yakın bir zamanda Mısır gezisi planladığım için şu anda Mısır ile ilgili her şeyi özellikle inceliyorum. Bu kitap hakkında daha önce beğeni ile bahsedildiğini de duymuştum, bu nedenle hemen aldım ve akıcı bir kitap olduğu için de kısa sürede bitirdim. Henüz Nil'de bir gezi yapmadığım için anlatılanlar tam anlamıyla zihnimde oluşmadı (tapınaklar, kayalıklar vb.) ama klasik bir polisiye olarak okuyunca zaten kitabın içine rahatlıkla girebiliyorsunuz. Kitap genç ve yeni evli bir çift olan Linnet Doyle & Simon Doyle'nin balayı için Mısır seyahatine çıkmasıyla başlar. Aslında genç çiftin Mısır seyahatinden önce yaşanan olaylar da var (tanışmaları vb.) ancak buralar çok kısa tutulmaktadır. Ana karakter Linnet Doyle, hem çok güzel hem de zengin bir kadın olması nedeniyle pek çok kişi tarafından kıskanılmaktadır. Simon'u elinden kaptıran eski nişanlısının, Linnet'in vasisinin ve  İngiliz sosyetesinden bazı tanıdık simaların da Nil gezisi sırasında gemide bulunması ortamın biraz gerilmesine neden olur. Tesadüfen bu seyahate çıkmış olan ünlü dedektif Hercule Poirot da bu yolculukta yolunda gitmeyen bir şeyler hissetmektedir. Nitekim Linnet'in bir sabah kamarasında ölü bulunmasıyla ortada çözülmesi gereken esrarengiz bir cinayet çıkar. Herkesin aklında geçen Simon'un eski nişanlısı Jacqueline'in onu en çok öldürmek isteyen kişi olduğu yönündedir. Hercule Poirot ise olaylara her zamanki gibi temkinli yaklaşmaktadır.


Daha önce Agatha Christie'den birkaç kitap okumuştum ve okuduklarım arasında "en iyi kurgu"ya bu kitabın sahip olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten katil mükemmel bir cinayet kurgusu yapmıştı, o kadar ince düşünülmüştü ki dedektif katili tespit etse dahi elinde somut veriler olmayacaktı. Ama yine de gözden kaçırılan husus, insan unsurunun bulunduğu bir yerde mutlaka bir hata yapılır :). Benim heyecanla okuduğum bir kitap oldu, polisiye sevenler okumuştur zaten ama okumayanlara mutlaka tavsiye ediyorum. Bir de daha önce Mısır gezisi yaptıysanız kitaptan ayrı bir zevk alacağınızı düşünüyorum. İyi okumalar!


"- Bu daha da derin bir şey. Kalbinizi kötülüğe açmayın.
...
- Çünkü böyle yaparsanız, bu oyununuzu kötülük izleyecek... Muhakkak kötülük izleyecek... Kalbinize girerek oraya yerleşecek. Kısa bir süre sonra da kötülüğü söküp atamayacaksınız."


Agatha Christie- Üçüncü Kız kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2017/03/ucuncu-kz-agatha-christie.html





7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bab-ı Esrar - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit'e tepkili olsam da, bu kitabı Antalya'dan  okumak için getirdim. Aslında bir anlamda iyi oldu çünkü bu kitabı ve içerdiği konuyu sevdim. Kitabın Konya'da geçmesi ve Konya'yı bu kadar detaylı betimlemesi hoşuma gitti, ayrıca Mevlana ve Şems için de alternatif bir hikayesi vardı. Elif Şafak'ın Aşk kitabındaki gibi, bu kitapta da günümüzde geçen olaylar ile geçmişteki Şems hikayesi iç içe geçmiş ancak Şemsin hayatındaki bilinmeyenleri Ahmet Ümit çok farklı kurgulamış. Kitaptaki hikaye babası Türk olan ve İngiltere'de sigorta müfettişi olarak çalışan Karen Kimya Greenwood'un bir otel yangını soruşturması nedeniyle Konya'ya gelmesiyle başlar. Sigorta şirketi hem Türkçe bilmesi hem de Türkleri tanıması nedeni ile Karen Kimya'yı bu olayı soruşturmaya göndermiştir ancak Karen yolculuğa çıktığından bu yana bu görevi neden kabul ettiğini sorgulamaktadır. Karen, Konya yolculuğunda kendisini huzursuz eden şeyin hamile olması olduğundan çok emindir ancak yıllar önce babası ile geldiği gizemli evlerle çevrili bu bozkır kentinin kendisine hatırlattıkları bambaşkadır. Bir taraftan sigortalı müşterileri olan otelin yangınını araştırırken bir taraftan da kendi geçmişiyle ve babasının hatıralarıyla yüzleşmektedir. Cevap aradığı konular zaten fazla ve karmaşıkken bir de üstüne anlam veremediği gizemli olayların yaşanması ve cinayet soruşturmasının ortasında kalması olayları daha da çetrefilli hale sokar. Öyle ki, Karen olayları çözebilmek için nereden başlayacağını kestiremez. Peki gerçekten menfaat söz konusu olduğunda insanlar şeytana pabucunu ters giydirebilecek kadar kötü olabilirler mi?

Ahmet Ümit'in diğer kitapları ile kıyasladığımda bu kitabını daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Yazının başında da belirttiğim gibi, Konya'yı ayrıntılı şekilde anlatması, Şems hakkında okuyucuya sunduğu normalin dışındaki hikaye ve fantastik detaylar kitaba mistik bir hava kazandırmıştı. Bu nedenle özellikle tasavvufi konulara ilginiz varsa kitaptaki hikayeyi beğeneceğinizi düşünüyorum. Kitabın arkasında yazdığı gibi "dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için..." İyi okumalar!

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya..."

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Gizemli Öyküler - Charles Dickens


Charles Dickens yazarlık yaşamına parlamento muhabiri olarak çalışırken Londra'da yaşam üzerine denemeler yazarak başlamış. Ben Charles Dickens'ı David Copperfield ve Great Expectations/Büyük Umutlar kitabı ile tanımıştım, dolayısıyla Dickens'ın bendeki imajı sosyal eleştirmen olarak kalmıştı.  Bu nedenle, Gizemli Öyküler kitabındaki sıra dışı ve doğaüstü kısa hikayeler beni biraz şaşırttı. Kitap,  gerçeklerin olduğundan farklı göründüğü, hayalet hikayelerine ve gizemli olaylara ilgi duyan ve hayatın korku uyandıran tesadüfleri karşısında cesaretini kaybetmeyen okurların çok hoşuna gideceği hikayeler barındırıyor. Bu kitapta yer alan hikayelerden en ürkünç olanının "Asılmış Adamın Gelini" olduğunu düşünüyorum ancak benim en çok gerildiğim hikaye "Bir Hapishanede Bulunan İtiraflar" hikayesiydi. Belki de çocukların konu edindiği hikayeleri her zaman çok korkutucu bulduğumdandır. Bu arada, Dickens'in kitaptaki "İşaret Memuru" (bu kitaptaki adı Sinyalci) hikayesi yedi ayrı edebiyatçı ile birlikte basılan "Klasik Gizemli Öyküler" kitabında da yer almış, gizemli öykü sevenler için ek bilgi olarak belirteyim. Bendeki kitap cumhuriyetle başlayan aydınlanma dönemine ait dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması amacıyla başlatılan proje kapsamında basılan bir eser, bu nedenle çok eski öyle ki okurken kitap sayfaları bile elimde kaldı. Dolayısıyla yeni baskısı var mıdır bilemiyorum ama bulursanız iyi okumalar şimdiden!


"Üstün bir zeka ve kültür düzeyinde bile olsalar, tanıştığım kişiler, eğer başlarından alışılagelmişin dışında bir olay geçtiyse, bunu aktarırken belirgin bir gerilim içinde oluyorlar. Bu tür kişilerin neredeyse tamamı, karşılarındaki kişilerin özel yaşamında benzeri deneyimler yoksa, anlattıklarının kuşkuyla karşılanabileceği korkusunu taşıyorlar... Bu çekingenliğin nedeninin bu tür konuların içerdiği gizem olduğunu belirtmeliyim."

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 - Mine Söğüt

Kitabın adı çok ilgi çekiyor, herkeste farklı bir kurgunun imasını yapığından da eminim. Bana ilk anda adından dolayı İran İslam Devrimi'nden bahsettiğini düşündürmüştü ancak hikaye tamamen 1979 yılının Türkiye'si üzerinde kurgulanmıştı. Aslında hikayeye 1980'e giden sürecin geriye dönülüp bakıldığında nasıl göründüğüne ilişkin "karamsar bir bakış açısı" da denilebilir. Toplumsal cinnetin zirve yaptığı 1979 yılında yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılan hikayede, bu cinnet hikayeleri ayrı ayrı ama tek bir sonuca bağlanan şekilde Şahbaz'ın ağzından ölmek üzere olan genç bir kadına anlatılmaktadır. Şahbaz'ın kim  veya ne olduğu okuyucunun hayal gücüne bırakılsa da, Şahbaz kendisini insanların aklına girerek onları kandırabilme kudretine sahip bir varlık olarak tanımlamaktadır. Kötülükten beslenen Şahbaz, üç kapılı hanın (işkence yapılan yer) bodrum katında ölmek üzere olan bu kadına Şehrazat'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler gibi ölüm ve cinayet masalları anlatacaktır. Birbirinin tıptatıp aynı ancak karakter olarak tamamen zıttı olan ikiz çocuklar üzerinden şekillenen bu mecazi masallara iyi ile kötünün savaşı da denilebilecektir. Türkiye'nin toplumsal cinnet yılı 1979'da yaşanan kardeş kavgalarına da bu şekilde gönderme yapıldığı da anlaşılmakla beraber, yazarın daha evrensel sorunları gündemine alarak okuyucuyu sorgulamaya çalıştığı da anlaşılmaktadır.


Peki anlatılanlara masal demek ne kadar doğru? Zira masalların mutlu sonla bitmesi gerekir. Ancak yaşananların insan hayalgücünün bile ötesinde korkunç olması okuyucuyu anlatılanların "gerçek olmadığına" inanmaya çalışmasına neden oluyor. Belki de o nedenle "kötü bir masal" olduğuna inanmak istiyorsunuz (kitabın sonundaki almanakı görene kadar). İtiraf etmek gerekirse, bu almanakın yarısını doğru dürüst okuyamadım bile. Amacım kitabı tatil kitabı yapmaktı, ancak şu an size böyle bir şeyi tavsiye edemiyorum. Zira Antalya'nın kırk derece sıcağında bile beni soğuk bir yel esmiş gibi ürpertti. Pek çok kişinin bu kitabı okurken zorlanacağından veya yarım bırakacağından da eminim. Ama eğer acı gerçeklerden kaçmayan ve fantastik unsurları seven biriyseniz seveceğinizi de düşünüyorum. İyi okumalar!


"Şahbaz, her şeyi bilen her şeyi hisseden o olağanüstü sezgileriyle, kadının henüz ölmediğini anlamıştı. Tıpkı donmuş serçeler gibi, avcuna alıp biraz ovalasa, sıcacık tutsa sanki canlanacaktı. Çok uzaklarda, tarifsiz bir ölme isteğiyle, ölerek tüm yaşadıklarını unutmak, başına gelenlerden ve geleceklerden kurtulmak umuduyla ölmeye çalışıyordu. Şahbaz kadının yanına çömeldi. Kısa,, ıslak saçlarını okşadı. Kadın ölümün kıyısında kendinden vazgeçme çabasındayken, saçına değen bu beklenmedik şefkatin rüzgarıyla irkildi. Ölüm o an şefkate yenildi."

30 Haziran 2017 Cuma

Far From The Madding Crowd - Thomas Hardy

Tom Hardy


"...When a strong woman recklessly throws away her strength she is worse than a weak woman who has never any strength to throw away. One source of her inadequacy is the novelty of the occasion. She has never had practice in making the best of such a condition. Weakness is doubly weak by being new."

16 Haziran 2017 Cuma

Bilekkesenler - Etgar Keret / Asaf Hanuka

Bilekkesenler daha önce bu blogda yazdığım "Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü" kitabında yer alan hikayelerden birisiydi (kitaptaki adı "Kneller'in Mutluluk Kampı"). Etgar Keret'in bu kitabından bahsederken bu hikayeyi çok ilginç bulduğumu ve çizgi romanını da okumak istediğimi belirtmiştim (bu kitap Etgar Keret'ten okuduğum ilk kitaptı). Çizgi romanını da bu hafta edindim ve her ne kadar hikayenin acayipliğine tezat oluşturacak şekilde koyu renklerle çizilmiş olsa da çok beğendim. Asaf Hanuka tarafından kurşuni-gri-gümüş çizgilerle çizilen hikaye görsel olarak da muhteşem olmuş. Hikayenin ana kahramanı Mordy, yaşadığı üzücü bir olaydan sonra intihar edince, dünyanın bir kopyası (intihar edenlerin gittiği) ancak dünyadan daha renksiz araf gibi bir yere gider. Burada herkes üzerinde intihar izini taşımaktadır ve dünyadaki umutlarını ve sorunlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Herkesin hareketlerinde isteksizlik, tatminsizlik ve boş vermişlik hissedilmektedir. Burada da dünyaya benzeyen kurulu bir düzen vardır ve Mordy de yeni arkadaşlar edinip bir pizzacıda işe girerek buradaki düzene ayak uydurmaya çalışır, ta ki intihar eden başka bir arkadaşı aracılığı ile önemli bir haber alana kadar. Bu haberle yeni bir gaye edinen Mordy, hayattan vazgeçenlerin dünyasında küçük de olsa bir umut yolculuğuna çıkar.

Bu hikaye için rahatlıkla "okuduğum en ilginç kurgulardan birisi" diyebilirim, aslında Etgar Keret'in kitabındaki tüm hikayeler ilginçti. Çok kısa olmasına rağmen "Ben şu an ne okudum?" diye düşündüren ve kendisini düşündükçe sevdiren hikayeler bunlar. Dolayısıyla hikayelerin çizgi-romana aktarılması kolay ve başarılı olmuş (ve Asaf Hanuka'nın çizimleri). Çizerin çizgilerini gümüş-gri olarak tercih etmesi "arada kalmışlığı" ve "kararsızlığı" çok iyi betimlemiş. Çizgi roman seven biriyseniz, okumanızı tavsiye ederim.

"Buradaki insanlar hiçbir şeyi arzulamıyor. Onlarlayken yarı ölü olduğun halde her şey yolunda sanıyorsun.
- Tanıdığım bütün insanlar, ölmeden öncekiler dahil, zaten ya yarı ya da bütünüyle ölüydü, o yüzden iyi durumda sayılırsın."

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (kitap):

Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi (film):

7 Haziran 2017 Çarşamba

Kar Kokusu - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit beni yine şaşırtmadı ve yine kendini beğendiremedi :). Daha önce yazdığım incelemelerde bahsettiğim gibi, ben Ahmet Ümit'ten ilk okuduğum kitapların tadını artık alamıyorum, sıkıcı buluyorum ve bu fikrim maalesef başka bir kitabını okuduğumda da değişmiyor. Yine de Antalya'dan iki kitap getirdiğim için ilerleyen tarihlerde Bab-ı Esrar kitabını da okuyacağım. Kar Kokusu, ilk olarak 1998 yılında basılmış bir eser, ancak konusu itibariyle 1980'lerde geçiyor. Kitap Sovyetler Birliği'nde (Moskova'da) bulunan bir okulda eğitim gören bir grup Türk devrimcinin (okulda başka ülkelerden gelenler de bulunuyor) başından geçenler üzerine odaklanmaktadır. Aralarında gruptan geriye kalan kimsenin bilmediği bir casus da bulunan Türk grubu, arkadaşlarından birinin öldürülmesiyle kendilerini bir iç hesaplaşmasının ortasında bulurlar. Yalnızca Türkiye'yi veya Komünist Partiyi değil, Moskova'yı ve KGB'yi de ilgilendiren bir konu sessizce dallanıp budaklanmaktadır. Olaylar artık katili bulma meselesinden çoktan çıkmıştır. Hem yakalanma hem de ifşa olma korkusu yaşayan devrimciler, bir süre sonra hem dahil oldukları uluslararası devrimci hareketinin anlamını ve hem de asıl gerçeği kimin temsil ettiğini sorgulamaya başlayacaklardır.

Kitap hakkında tam anlayamadığım ve mantık çerçevesinde oturtamadığım bir durum var: Kitabın arkasında "yarı otobiyografik bir roman" yazıyor. Bu durumda yazarın yaşadığı veya şahit olduğu bazı konulardan esinlenerek bir kronolojik eser ortaya koyması gerekiyor. Bu nedenle 1986 yılında Türkiye'de cunta rejimi olduğunun vurgulanması beni düşündürdü. Bu tarihte Türkiye'de cunta rejimi yok ki ya da biz yanlış mı biliyoruz? Bununla birlikte, derdine düşen ve yıkılma sürecine giren Sovyetler Birliği'nin 1986 yılında hala komünist eğitmesi de bana saçma geldi açıkçası (olaylar değil, bunların 1986 yılında yaşanmış olması?). Ayrıca kitapta parti yapılanması veya komünizm hakkında çok bilgi verilmeye çalışılması ve gereksiz uzayan diyaloglar nedeniyle de biraz sıkıldım. Bu tür konular ilginizi çekiyorsa, okuyabilirsiniz. İyi okumalar!

-Değiştiremedikten sonra ne yararı var ki farkında olmanın?
-Öyle söyleme, gerçeği bilmek bir ayrıcalıktır.
-Mutsuz olma ayrıcalığı!

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Değişen Dünyada Bir Sanatçı - Kazuo Ishiguro

Japon Edebiyatını özellikle meraklıları dışında kimse takip etmiyor galiba, aslında kabul etmek gerekirse takip etmesi de kolay değil. Hem tercüme edilen çok eserin olmaması hem de orijinal dilinde okuma ihtimalimizin olmaması nedeniyle yabancı olduğumuz bir kültür diyebiliriz. Ben de Japon Edebiyatının sıkı takipçisi değilim ancak ilgimi çeken kitaplara rastlarsam mutlaka okuyorum. Bu kitap ikinci dünya savaşının hemen ardından Japonya'nın yaşadığı değişimleri bir sanatçının (ressam) gözünden anlatmaktadır. Herkes gibi savaşta kendisi de maddi & manevi kayıplar veren ressam Masuji Ono'nun flashback (anımsamalar) şeklinde anlattığı savaş yılları ve değişen yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışması kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Masuji Ono, vaktinde tanınan ünlü bir ressam ve kültür kurulu üyesiyken emekli olup evinde geçirdiği zamanlarda geçmişini düşünmeye ve değişen şeyleri idrak etmeye zaman bulmaktadır. İlk kızının evlenmesinden sonra ikinci kızı Noriko'nun miai'sinde (Japonya'da resmi evlilik görüşmeleri) yaşadığı sorunlar nedeniyle Ono, artık kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kalacaktır. Japonya'nın üç kuşağının (dededen toruna) hayatı algılayış şekillerinin farklılaşması ve gelenekçi katı zihinlerden dünya kültüründen etkilenen yeni nesile geçişler kronolojisiyle birlikte ustalıkla anlatılmaktadır. Bu hikayede Ono'nun değişim ve dönüşümleri anlamaya çalıştığı eski ve yeni kültür çatışmasını bir sanatçının gözünden okuyacaksınız.


Bir insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması hiç bir kadar naif olmamıştır diye düşünüyorum. Japon halkının arkadaşlık ve diğer ilişkilerinde koruduğu mesafe ve nazik iletişim şekli gerçekten dikkat çekecek boyutta. Aynı zamanda hikayenin ilerledikçe okuyucuda merak uyandırarak kilit açıklamalarını sona bırakması da ayrıca sevdiğim bir yönü oldu. Kazuo Ishiguro'dan da biraz bahsetmek gerekirse... İngiltere'de yaşayan Ishiguro, 1981 yılında ilk hikayelerinin yayınlanmasından itibaren yalnızca yazarlık yapıyor ve eserlerini İngilizce kaleme alıyor. 1983 yılında en iyi genç İngiliz yazarlar arasında da gösterilmiş ve ardından prestijli ödüller de kazanmış. Bu kitab Ishiguro'dan okuduğum ilk eserdi o nedenle genel bir fikrim olmasa da, bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim. Eğer Japonya'ya ilgi duyuyorsanız tavsiye ederim, iyi okumalar!

"... Tabi bazen ışıl ışıl aydınlatılan barları ve lambaların altında toplanıp belki o dünkü gençlerden biraz daha yaygaracı ama kesinlikle aynı içten edayla gülen insanları hatırladıkça geçmişi ve semtimizin eski halini özlemiyor değilim. Fakat şehrimizin nasıl onarımdan geçirildiğini ve şu geçen yıllarda her şeyin nasıl hızla yoluna girdiğini gördükçe içimi samimi bir sevinç kaplıyor. Milletimiz geçmişte hatalar yapmış olabilir ama belli ki artık daha doğru bir yola girme fırsatını yakaladı. Bize de şimdiki gençlere iyi dileklerde bulunmak düşüyor."

5 Mayıs 2017 Cuma

Işık Bahçeleri - Amin Maalouf

Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasındadır, her yazarın kendi milletinin çocuğu olduğunu kanıtlarcasına doğup büyüdüğü Ortadoğu'yu kitaplarında sıkça konu eder. Konu açısından kendime yakın bulduğum için kitaplarını fırsat buldukça okumaya çalışırım. "Işık Bahçeleri" en sevdiğim eseri olmadı ama kitabı beğendim. Peygamber Mani'yi ve Maniheizm'in doğuşunu anlatan kitap, arkasında özetlendiği gibi "bir karakterin yaşamı üzerinden dünyaya" açılıyor. Bilindiği üzere Maniheizm üçüncü yüzyılda  Pers topraklarında doğan ve büyük bir hızla bu coğrafyada yayılan bir din ve günümüzde de az da olsa temsilcileri bulunduğu söylenmektedir. Mani yeni bir din ya da bazılarının deyimi ile felsefi akım başlatırken ışıkla karanlığın ya da iyilikle kötülüğün dualist bilinirciliğine dayanmaktadır, bu nedenle İran topraklarında her zaman var olmuş felsefi mirastan da bolca faydalanmaktadır. Mani kendisine her zaman destek olan ve ilişkilerinin boyutunun asla bilinmediği Denag ve etkisi altına aldığı Kral Şahpur sayesinde ışık öğretilerini yayabildiği kadar yayar. Fikirlerinden ve destekçilerinin sayılarının hızla artmasından olsa gerek sevmeyenlerinin sayısı da artmaktadır. Kral Şahpur'un ölümünden  sonra eskisi kadar desteklenmeyen Mani için tehlike çanları da yavaş yavaş çalmaya başlamıştır.


Bu kitabı okumadna önce açıkçası Maniheizm dini hakkında herhangi bir bilgim yoktu, halihazırda da "kurgu roman" gibi bir eseri okuduğum için öğretileri hakkında detaylı bilgi edindiğim söylenemez ancak temelde bir ışık/karanlık çatışmasının bulunduğunu ve çok barışçıl bir din olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu sebepten dolayı bu coğrafyada fazla tutunamamıştır. Ancak Alevi/Bektaşilik geleneğinin Mani dininden etkiler barındırdığı da bazı kaynaklarda iddia edilmektedir. Tabi bir teolog bu durumu daha iyi açıklayabilir, ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim.


"...Mani yerden kurumaya yüz tutmuş ama hala yeşil kesik bir dal alıp havada döndürmeye, kırbaç gibi şaklatmaya koyuldu. 'Şu ıslığı dinle! Hava inliyor, çünkü saldırdım ona. Dinlemeyi bilsen ne dediğini duyardın: Şu dünyada daha hafif ol, ayağını vurmadan yürü, sert hareketlerden kaçın, ağaçları da çiçekleri de öldürme. Toprağı işler gibi yap, ama incitme onu, okşa sadece. Ve ötekiler avaz avaz bağırırken dudaklarını oynat, sakın bağırma.'"

25 Nisan 2017 Salı

Eve Dönüş - Ray Bradbury

"Eve Dönüş" edebiyat dünyasında Fahrenheit 451 eseri ile tanınan Ray Bradbury'nin 1946 yılında yayınlanan sıra dışı hikayesidir. Diğer kitaplarına göre daha genç yaşlarda yazdığı bir hikaye olduğundan kanaatimce diğer kitapları kadar başarılı bir kurgusu yok ancak fantezi edebiyatı severlerinin hoşuna gideceğinden eminim. Her ne kadar kurgusu için başarılı değil demiş olsam da, kitabın yazıldığı yıl itibariyle değerlendirildiğinde çok özgün olduğu bile söylenebilir. Sanki fani insanların ön planda olduğu korku hikayelerine alternatif olarak yazılmış gibi. Kitapta hortlaklarla dolu bir evde, belli periotlarda yapılan Cadılar Bayramı toplantısı için dünyanın farklı yerlerinde yaşayan tüm hortlak ailesinin bir araya gelmesi ve bu toplanmanın evin hortlak olmayan küçük oğlu üzerindeki etkileri anlatılmaktadır. Diğerleri gibi olmayan ve dolayısıyla ailesinin diğer üyelerinin hoşlandığı şeylerden hoşlanmayan küçük Timothy, onların arasında girebilmek ve onlar gibi olabilmek için elinden gelen çabayı göstermektedir. Her ne kadar fani olsa da, ailesinin diğer üyeleri gibi ölümsüz olmadığı veya bedenden bedene atlayamadığı için kendisini çok garip ve yalnız hissetmektedir.

Bazı edebiyat eleştirmenlerine göre, Eve Dönüş'te anlatılan yalnız, mutsuz ve "diğerleri gibi olamayan" çocuk Ray Bradbury'nin kendi çocukluğunun hikayesidir. Eğer yazar kendi çocukluğunu bu şekilde metaforik anlattı ise başarılı bir gözlemci ve aynı zamanda acımasız bir eleştirmen olsa gerek. Ailesinin kendisini tüm farklılıklarına rağmen kabul etmesi ve annesinin koşulsuz sevgisine rağmen hissettiği yalnızlık duygusu muhtemelen kendisinin de farkında olduğu olumsuz bir özelliği. Bununla beraber, çizgi roman gibi resimlendirilen kitabın çizimlerini Sandman serisinden de tanıdığımız ünlü illustrator David McKean yapmış. Renklerin soluk sarı olması ve çizimlerin keskinliği hoşuma giden detaylardan. Ayrıca kitabın anlatım dili de çok şiirsel, bu kitaba ayrı bir akcılık kazandırmış. İlginizi çeken bir tür ise okumanızı tavsiye ederim.


Ray Bradbury'nin bu blogda bulunan Fahrenheit 451 kitabı hakkında:

17 Nisan 2017 Pazartesi

Baragan'ın Devedikenleri - Panait İstrati

Son zamanlarda Panait İstrati'nin (1884-1935) kitapları ile sıkça karşılaşmaya başladım. Kira Kiralina ile Mihail'den sonra, halka açık bir kütüphanede Baragan'ın Devedikeleri'ni görünce okumak için aldım. Panait İstrati bazı kitaplarını Fransızca yazdığı için bu kitap da onlardan birisi mi bilmiyorum ancak tercümesi pek iyi yapılmamıştı. Basım yılı 1991 olduğundan, kitabın üzerinde orijnal dili yazılmamış ama eğer Fransızca ise daha başarılı bir tercüme yapılabilirdi diye tahmin ediyorum. Kitap baştan aşağıya hüzün, sefalet ve açlık üzerine kurgulanan bir hikaye anlatmaktadır. Baragan'ın kıraç ve sonsuz toprakları arasında yaşayan bir çocuğun gözünden dönemin Romanya'sında kırsalda yaşayan insanların tüm sorunlarıyle yüzleşilmektedir. Sürekli Baragan'ın kısır topraklarından kaçma ve yeni yerler görmek peşinde olan çocuğun hayal ettiği hayat ile Baragan toprakları dışında kendisini bekleyen gerçek hayat hiç de birbirine benzememektedir. Bir lokma mamaligaya (Mısır unundan yapılan Romen yemeği) muhtaç insanlar, yorgun ve çaresiz köylüler, zalim kolluk kuvvetleri, acımasız boyarlar (feodal beyler) her yerdedir ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de doğanın acımasızlığı (krivatz rüzgarları ve devedikenleri ile kuşatılmış topraklar) ortalığı kasıp kavurmaktadır.

Kitap kırsal kesimde yaşayan insanlar bir lokma ekmeğe muhtaçken hükümetin ve boyarların refah içinde yaşamasını eleştiren Panait İstrati, bu kitabını da Romanya hükümeti tarafından öldürülen binlerce kişiye ithaf etmiştir. Panait İstrati de Cengiz Aytmatov gibi, kendi halkını ve kültürünü anlatmayı seçenlerden, tıpkı Aytmatov'un dediği gibi, her yazar bir milletin çocuğudur ve  o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır.

"Ah bana çılgınlıklar anlatacak, yalan söyleyecek, ama beni biraz düşlere daldıracak, yüreklendirecek biriyle konuşmayı öyle istiyorum ki! Ve devedikenleri yalnızca düş ve ataklık, var olanı olabilecekle değiştirmeye çağrıydı; en kötüsü olsundu bu, çünkü bütün yeryüzünü sevenler için kokuşmuşluktan daha kötü bir şey olamazdı. Uçsuz bucaksız denek Baragan, bizim çocuk gözlerimize göre <bütün yeryüzü> demekti..."

10 Nisan 2017 Pazartesi

Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal


Memduh Şevket Esendal'ın (Meşe) ilk romanı olan bu eser, hem Türk Edebiaytının hem de yazarın en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Kitabın dili yalın olmasına rağmen günümüz Türkçesinden baya farklı ancak Meşe'nin bu kitabı 1934 yılında yazdığı düşünülürse bunu normal karşılayabiliriz. Kitapta Cumhuriyetin ilk yıllarında, genç bir banka memurunun (o dönemde banka memurluğunun sevilen bir meslek olduğu anlaşılıyor) Ankara'da dokuz odalı bir apartman dairesinin bir odasını kiralamasının ardından yaşadıkları anlatılıyor. Apartman dairesini günümüzdeki gibi düşünmemek gerekiyor, sanki bir pansiyon ya da han gibi bir yaşayış söz konusu. Kiralayan da dahil herkesin bir odası ve kendi yaşantısı vardır fakat pek tabi olarak dönen dedikodular çerçevesinde herkes başkasının hayatına hakimdir. Odaları kiralayan Ayaşlı İbrahim Bey, pansiyonun sakinlerinden kumarcı Turan Hanım, ahlaki değerleri düşük biri olan kocası Haki Bey, cimri komşuları Şefik Bey, zayıf karakterli bir kadın olan İffet Hanım, kocası Abdülkerim, Ayaşlı'nın kızı Faika Hanım ve damadı Fuat, pansiyonun hizmetçileri Halide, Raife, Ziynet herkes ayrı bir dünyadır. Anlatıcı banka memuru mekanda yaşayan kişileri tanımaya başladıkça insanların ne kadar dedikoducu, çıkarcı, bencil, paraya düşkün ve asla göründüğü gibi olmayan kişiler olduğunu fark edecektir.

Kitabın 1989 - 1990 sezonunda TRT'de yönetmenliğini Tunca Yönder'in yaptığı bir TV dizi uyarlaması yapılmış. Benim çok küçük olduğum yıllar söz konusu olduğu için diziye dair hiçbir şey anımsamıyorum ama izleyenler beğeni ile söz etmekteler. TRT şimdi eski arşivlerini online erişime açtığı için, izlemek isteyenler için de bir fırsat doğmuş olabilir diye düşünüyorum (ben henüz TRT arşivine bakmadım). Durum öykücülüğünü seviyorsanız ya da 1930'ların Ankara'sına göz atmak isterseniz bu kitabı mutlaka tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Doğrusu da gitmek istemiyordum. Bilmem böyle bir kırgınlığım var. Her yer bana boş ve hüzünlü geliyor. Yeryüzü bana eskimiş görünüyor, her yeri toz kaplamış. Bundan evvel özenip yazmaya başladığım bir eserin müsveddeleri de masanın üstünde tozlanıyor. Sevmek, sevilmek de boş! İnsan korkunç bir yalnızlık içindedir. Kimsenin ne düşündüğünü bilemezsiniz! Bu yalnızlığı ben her zaman duymam."

Ekte kitap hakkında güzel bir inceleme bulabilirsiniz:
http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/sebahattin_yum_memduh_sevket_esendal_mizah.pdf