15 Mayıs 2018 Salı

Duman Otel - Bülent Çallı

Duman Otel yine tavsiye üzerine alıp okuduğum kitaplardan. Henüz karşılaşmadığımız yazarlar arasında okuyunca çok farklı bulup beğeneceğiniz cevherler var, Bülent Çallı da bunlardan birisi. Yazarın ilk kitabı olan Simsiyah'ı henüz okumadım ama söylenenlere göre ikinci romanı olan Duman Otel ilk kitabına bazı göndermeler yapmaktadır.  Çallı'nın Sultanahmet ve eski İstanbul dediğimiz semtlerdeki sokak, apartman, deniz kenarı vb. mekanları detaylı şekilde anlatması her iki romanının da ortak özelliği olarak belirtiliyor, bununla beraber detaylandırılan eski semtler de okuyucuda ayrıca bir merak uyandırmış. Aslına bakarsanız Duman Oteli'nin hikayesi de merak uyandırıcı, bazı yerlerde neyin gerçek neyin akıl oyunu olduğunu tam kavrayamasanız da yavaş yavaş açılan ve açıldıkça daha da merak ettiren bir kurgusu var. Kitapta olaylar Sultanahmet'te bir otelde gece resepsiyonisti olan Emin'in anlatılarıyla başlıyor. Daha ilk andan itibaren Emin'de normal olmayan bir şeyler hissedilmeye başlanıyor. Bir gece patronu oteli arayıp kayıt alınmadan bir akrabasının otele yerleştirilmesini talep ediyor. Emin bu kadını otele yerleştirip İstanbul'a kocasını aramaya geldiğini öğreniyor ve hoşlandığı bu kadına bu arayışında yardımcı olmayı teklif ediyor. Emin kadının kayıp kocasını ararken aslında asıl aradığı şeyin "hakikat" olduğunu fark etmek de uzun sürmüyor. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında sıkışan hikaye bir sarmal gibi dönüp duruyor. Geriye tek bir soru kalıyor: Dünyada kötülük vardır, ama neden vardır?


Kitaptaki olaylar otel lobisi ve gece karanlığı ile birleşince ortaya insanı huzursuz eden bir hikaye çıkmış yine de gizemli karanlığına rağmen hikayeyi sevdim. İlk anda kitabın bir otel lobisinde resepsiyonistin anlatımıyla başlamasıyla Anayurt Oteli'ni anımsadım, yazarın hemen sonrasında bu romana da selam göndermesi ayrıca hoşuma gitti. Birkaç yerde bazı ontolojik tartışmalar & çıkarımlar olması da yazar hakkında "felsefeci" kimliğine sahip olup olmadığını düşündürdü. Akabinde yazar Bülent Çallı'nın bir ropörtajında İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisi olduğunu okuyunca hikayedeki tartışmaları benim için biraz daha anlam kazandı. Kitabın ana karakteri Emin ile birlikte gerçeğin peşinden gitmek beni heyecanlandırdı, okumanızı tavsiye ederim.


"Kadın, siyah saçlarıyla aynı renkte bir atkının süslediği narin boynunu eğmiş, her parçası sağlam ve eksiksiz bir Venüs heykeli gibi karşımda duruyor. Ona baktığımda, oteldeki bütün ışıklar silikleşiyor, sönüyor sanki. Tam altında durduğu spot lambası adeta bir tek ona yöneliyor. Zavallı lobimiz hemen değişiyor görkemli, kırmızı bir müzeye benzemeye başlıyor. Kadın sanki otelin kayıp olan eski bir parçasıymış gibi oteli tamamlıyor..."

7 Mayıs 2018 Pazartesi

İnsan Neyle Yaşar? - L.N. Tolstoy

İnsan Neyle Yaşar?, hayatının bir döneminde kendisini inançlarına bağlayan Tolstoy'un bu döneminde (1872-1886) yazdığı hikayelerinin bir kısmının derlenmesinden oluşan bir kitaptır (İşbankası yayınları Rusça aslından tercümedir). Eser toplamda yalnızca altı hikayeden ibarettir ve tüm hikayelerin ana temalarını da ortak bir konu olarak "insan" oluşturmaktadır. Yazar bir dönem inançlarının etkisinde kaldığı için kitaptaki bazı hikayelerinde İncil'den de yaptığı alıntılarda insanları eğitmeyi ve iyi bir insan olmak yönündeki  ahlak anlayışını yaygınlaştırmayı hedeflemiştir. Hikayelerde didaktik konuların yanı sıra gözleme dayalı olarak Rus köylülerinin, ihtiyaç içindeki fakir halkın ve göçebe topluklukların yaşam tarzı hakkında da bilgiler bulundurmaktadır. "İnsana Çok Toprak Gerekir mi?" hikayesinde Başkurtlar ve onların yaşam alanları hakkında verilen kısa bilgiler, "Mum" hikayesinde Rus köylüsünün derebeylik (kahyalık da denilebilir) sorunu, "İlyas"  ve "İnsan Neyle Yaşar?" hikayelerinde inanç ve teslimiyet gibi konular işlenmiştir. Yazar yeri geldiğinde Tanrı'nın meleklerini ve şaytanlarını da insanlar arasında yaşıyormuşçasına hikayelerine konu ederek daha soyut mesajlar vermeyi de ihmal etmemiştir. Bu yönüyle Gogol'un Palto hikayesi ile bazı benzerlikleri de bulunmaktadır. Belki de Rus edebiyatçıların realizm akımındaki çizgileri bu benzerliği de ortaya çıkarmış olabilir.


Tolstoy'un her zaman tuhaf bir hayat algısı olmuş, zengin doğmasına rağmen tüm malvarlığını fakir Rus köylüleri ile paylaşarak yaşlılık döneminde onlar gibi yaşamaya başlamış. Ancak Tolstoy hayatının her döneminde mutlaka yazılarına devam etmiş, yalnızca kitaplarında işlediği temalar değişmiş. Bu eserindeki altı hikayenin hepsi de hayatın anlamını anlamaya çalışan inançlı bir adamın arayışları üzerine kurgulanmış. Tolstoy arayışını konu ettiği hikayelere yer yer doğa üstü kavramları da yerleştirmiş, bu durumda eserleri didaktik olmasına rağmen çok akıcı hale getirmiş. Hikaye okuyan biriyseniz bu kitabı seveceksiniz, sevmiyorsanız da, Tolstoy çok üretken bir yazar olduğundan, mutlaka seveceğiniz bir eserini bulacaksınız. İyi okumalar!


Önceleri Tanrı'nın insana sırf yaşasınlar diye can verdiğini sanıyordum; artık diğer nedenleri de biliyorum. Anladım ki Tanrı insanların ayrı yaşamasını istemiyor; bu yüzden tek tek neye ihtiyaçları olduğunu açık etmiyor. Beraber yaşamalarını istediğinden hepsine kendileri ve diğerlerinin neye ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş."

3 Mayıs 2018 Perşembe

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet Ümit

Her seferinde bir sonraki kitabını okumayacağıma dair kendime söz veriyorum ama hayat yine karşıma Ahmet Ümit'in kitabını çıkarıyor. Benim bu kitabı almaya arzum olmadı ama bir arkadaşım aracılığı ile bu son kitabını da okudum ve yine çok olumlu bir düşünceye sahip olduğum söylenemez. Ahmet Ümit'in son kitaplarında yazarlığının ilk zamanlarına ait kitaplarında bulduğum heyecanı tadı bulamıyorum artık. Hatta Bab-ı Esrar kitabını okuduktan sonra da belirttim gibi, yazarın kitaplarını ne zaman okuduğumun önemi yok, sadece eski kitaplarını hem kurgu hem de içerik daha çok beğeniyorum. Bu son kitabında diğer son dönem kitapları gibi Ahmet Ümit  kurguyu yine yüzeysel tutmuş ve karakter sayısı da çok sınırlı olduğundan okuyucuyu katil konusunda şaşırtma ihtimalini azaltmış. Aslında kitaptaki olaylar biraz hızlı ve heyecanlı başlamaktadır, 2012 yılında on iki rakamına vurgu yaparak on iki çocuk tacizcisini öldüren Körebe lakaplı katilin cinayetlerine, beş yıl sonra (2017) yine aynı ritüel ile devam ettiği fark edilecektir. Körebe'nin tekrar sahalara dönmüş olması beş yıldır yakalanamayan bu katilin dosyasının yeniden açılmasına neden olacaktır. Ancak polisin çalışma tarzını çok iyi bilen ve geride hiçbir iz bırakmayan katilin yakalanması da hiç de kolay olmayacaktır. Dosyanın katilin yakalanması ile kapanması için elinden geleni yapmaya hazır olan Başkomiser Nevzat ve ekibi ise pek de vazgeçecek gibi değildir.


Ahmet Ümit hakkında söylenecek güzel şeylerden birisi aktüel bir yazar olduğu yönünde olabilir. Gündemin gelişmelerini yakından takip ederek, o dönemde halkın tartıştığı konu her ne ise, bu konuya bir şekilde değinmeye gayret ediyor. Bu kitabında da ağırlıklı olarak çocuk tacizleri & pedofili sorununa değinmiş aynı zamanda Türkiye'de zor koşullarda yaşayan Suriyeli mülteciler ve göçmen kamplarında yaşanan yasa dışı olaylar hakkında bir farkındalık yaratmaya çalışmış. Bunun dışında bu kitap için olumlu kelam edemiyorum, eğer Başkomiser Nevzat'ın maceralarına devam etmek isterseniz, okuyabilirsiniz.


"... bunları anlatırken fark etitm ki, Körebe olarak dönüşümünü henüz tamamlayamamıştı. Beş yıl önce 12 kişiyi katlederek bir tür intikam almış, öldürmeyi öğrenmiş, yitirdiği güven yerine gelmişti ama cinayetleri sürdürmeyi düşünmüyordu. Belki de kendisiyle mücadele ediyordu. Ama onu taklit edenler, içindeki kan dökücüyü yeniden uyandırmışlardı. Artık zevk için can alacaktı. Belki beni de öldürdükten sonra gerçek bir canavara dönüşecekti."


Bab-ı Esrar kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2017/08/bab-esrar-ahmet-umit.html


Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabı hakkında:

24 Nisan 2018 Salı

Felatun Bey ile Rakım Efendi - Ahmet Mithat Efendi

Türk Edebiyatının en verimli yazarlarından Ahmet Mithat Efendi'nin 19. yüzyılın sonlarında (1875) yazmış olduğu "Felatun Bey ile Rakım Efendi" edebi yönden biraz zayıf olsa da konu itibariyle oldukça hareketli ve enteresandır. Ahmet Mithat Efendi'nin Rodos'ta sürgündeyken yazdığı kitabı, dönemin en popüler konularından birisi olan "yanlış batılılaşmayı" konu edinmektedir. Dönemin pek çok yazarı eserlerinde (Araba Sevdası, Mai ve Siyah gibi) batılılaşmanın yanlış anlaşılması sonucu kendi kimliklerine yabancılaşmayı konu edinmiştir. Ahmet Mithat Efendi de bu eserinde Batı uygarlığını yalnızca şekil olarak taklit eden ancak özde anlayamayan zengin bir ailenin oğlu Felatun Bey ile kendi yağında kavrulan ancak kendisini eğitim ve kültür anlamında geliştirmiş bir Osmanlı beyefendisi olan Rakım Efendi'yi karşılaştırır. Lüks yaşamak, Fransız hanımlarla vakit geçirmek, batılı tarzda kılık kıyafet giymek gibi alafranga alışkanlıkların müptelası olan Felatun Bey bu davranışlarını kendi kültürü ile içselleştiremediği için kendisini toplumda küçük düşürür ancak Rakım Efendi mütevazı ve erdemli kişiliğinin etkisiyle kendisini çevresine çok sevdirir. İyi seviyede Fransızca bilmesi ve Batı edebiyatı hakkında geniş bir bilgiye sahip olmasının yardımıyla yabacılara Türkçe dersi vererek gayrimüslim çevrelerin de sevgi ve takdirini kazanır.
 
Romantizm akımından etkilenerek yazdığı bu romanında Ahmet Mithat Efendi kendisiyle konuşur gibi bir teknik izlemiş, hatta konuyu açıklarken bile sık sık araya girerek kendi yorumlarını da belirtme ihtiyacı hissetmiş. Anlatım tekniğinin seriliğinden olsa gerek Ahmet Mithat Efendi hayatı boyunca çok fazla roman, öykü, tiyatro ve gezi yazısı türünde eserler yazmış, konu olarak ise kadın erkek eşitliği, Osmanlıda batılılaşma süreci, kölelik kurumunun geri kalmışlığı ve toplumda değişmesini düşündüğü ahlak değerlerini işlemiştir. Daha doğrusu, 19. yüzyılda bir Osmanlı aydını bu konuları ne kadar eleştirebilirse o kadar eleştirmiştir de diyebiliriz. Netice olarak, bu kitabın 19. yüzyıl İstanbul'u hakkında -detaylı olmasa da- verdiği bilgiler hoşuma gitti, kitabı okurken ben çok keyif aldım. İlgisini çeken herkese tavsiye ederim.
 
"Saman altından su yürütmek ve karda gezip de izini belli etmemek, Rakım kadar aklı başında delikanlıların karı olup bu durumlarında ters bir yan ararsanız, onun örneğini de Felatun Bey'de bulacaksınız.... Zamanımız gençlerinin genel durumlarından işte size iki ahlak örneği. Fikriniz hangi örneği tercih etmekte ise onu onaylamakta özgürdür. Hiçbirisini beğenmemekte yine özgürdür ya!"

16 Nisan 2018 Pazartesi

Cimri - Jean-Baptiste Poquelin (MOLIERE)

Ara sıra hem Türk hem de yabancı yazarların oyunlarını büyük bir keyifle okuyorum. Aslında keşke vakit ve nakit ayırarak tiyatroya gidebilsem, ancak bu her zaman mümkün olamıyor maalesef. Bu nedenle ara sıra ünlü oyunları okumakla yetiniyorum. Cimri, Moliere'in en tanınmış eserlerinden birisi ve konusu itibariyle de çok trajikomik. Moliere, 1668 yılında yazdığı ve özgün adı "L'Avare" olan eserinin konusunu Plautus'un "Altın Çömlek" (Aulularia) eserinden esinlenerek kurgulamış ve Türkçeye ilk çevirisi Vefik Paşa tarafından "Azarya" adıyla yapılmış. Moliere'in bu eserinin teması, adından da anlaşılacağı üzere "cimrilik"tir. Bir kız bir erkek olmak üzere iki yetişkin çocuk babası olan Harpagon paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen, hayatındaki her şeyin değerini kendisine olan maddi getirisine göre belirleyen, erdem ve cömertlik gibi duygulardan çok uzak olan, yani kısaca "hasta ruhlu" bir adamdır. Bu nedenle çevresindeki herkesten şüphe etmekte ve sahip olduğu paralarını olur olmaz yerlerde saklamaktadır. Çocukları Cleante ve Elise'in mutluluklarını bile hiçe sayarak, onları zengin/yaşlı/dul kişilerle evlendirmek ve cebinden beş kuruş harcamaksızın görevlerini yerine getirmek peşindedir. Cimriliği ve tefecilik yapması nedeniyle yaşadığı yerde de kimse tarafından sevilmemektedir. Harpagon'un şahsi ihtirasları artık en yakınlarını da tehdit eder hale gelince oğlu Cleante bir şeyler yapması gerektiği sonucuna varır.

Moliere ile Shakespeare'in tarzının insan gerçekliğine en çok yaklaşan oyun yazarları olması bakımından benzediği söylenmektedir. Hatta Shakespeare'in "Venedik Taciri" oyunundaki tefeci tüccar tiplemesine Moliere'in cimri tiplemesinin esin kaynağı olduğu da iddia edilmektedir. Tiyatroyu salt "edebi eser" olmaktan çıkarıp halk şakalarını da eklemeleri ve aynı zamanda ciddi-güldürü çizgilerini bozmamaları nedeniyle hem Moliere'in hem de Shakespeare'in hem dönemlerin de hem de şu anda sevilerek izlendikleri de aynı bir gerçek olaral değerlendirilmektedir. Moliere'in Paris yeni zenginlerinin para tutkusunu eleştirdiği kara mizah türündeki bu eserini okumanızı ya da fırsat bulursanız bir tiyatroda izlemenizi tavsiye ederim.

"Madem istiyorsunuz söyleyeyim: Dört bir yanda düpedüz alay ediyorlar sizinle. Demedikleri  kalmıyor sizin için. Millet diline dolamış, tefe koymuş sizi; veryansın ediyorlar. Neler neler anlatmıyorlar cimriliğiniz üstüne. Kimi diyor ki, siz özel takvimler bastırıp perhiz, oruç günlerini iki misline çıkarıyormuşsunuz, evinizde az yemek yensin diye..."

7 Nisan 2018 Cumartesi

Yarın - Robert Havemann

Ütopya/distopya kitaplara zaten her zaman ilgim vardır, bir tavsiye üzerine de bu kitabı edindim ve okudum. Bu arada çok bilinen bir kitap değil bu nedenle herhangi bir kitabevinde bulamayabilirsiniz, internet üzerinden sipariş etmeniz daha mantıklı. olacaktır. Robert Havemann'ın 1979 yılında yayınlanan "Yarın: Yol Ayrımındaki Sanayi Toplumu Eleştiri ve Gerçek Ütopya" eserinde kurguladığı ülkede bir grup insan "kapitalizm" ve tüketim çılgınlığından uzakta, kendi geliştirdikleri doğayla barışık teknolojinin de desteğiyle sade ve ortak bir hayat sürmektedir. Ütopya sakinleri yalnızca teknolojik olarak değil aynı zamanda kültürel anlamda da kendilerini geliştirmişler ve insan fıtratının kötü taraflarından da kendilerini törpülemişlerdir (kıskançlık, hırs, rekabet vb. gibi).  Bu nedenle ütopyada her şey ortak mülkiyettir, kültür-sanat faaliyertleri devam etmektedir, kadın ve erkek tam bir eşitliğe sahiptir, herkesin uzman olup severek icra ettiği bir meslek bulunmaktadır ve her şey ihtiyaç kadar üretilmektedir. İdeal bir düzen olduğu için kolluk kuvveti de bulunmamakta ayrıca ütopyada yaşayan toplum da kendisini dinlerin getirdiği dogmalardan yavaş yavaş soyutlamaktadır. Kültürel değişimler ve dinsel inanışlardan soyutlanmak bir anda olmamış, toplum kendi içinde yavaş yavaş geliştiği için fikirler olumlu yönde devinim halindedir. Ütopyada herkesin bir bütünün parçası olduğu huzurlu bir ortam oluşagelmiştir.

Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nde yayınlanan "Ekolojik Ütopyalar" adında bir makale ile Seçil Gül Meydan kitap hakkında başarılı bir inceleme yapmış ve başka iki kitapla bu kitabı karşılaştırmış. Makale yazarının kendi bulduğu bir terim mi bilmiyorum ama "ekolojik ütopya" benzetmesini çok beğendim, Havemann'ın kitabını iki kelime ile özetlemek gerekseydi, daha iyi bir özet olamazdı diye düşünüyorum. Ancak ben bu kitabı okurken yazarı çok eleştirdim, zira Robert Havemann kimya eğitim geçmişi olan bir siyasetçi & düşünür olduğu için, bu kimyager yönü de ütopyasına yansımış ve teknik altyapısı çok eksik olan bir sanayi toplumu kurgulamış. Havemann'ın kurguladığı dünyanın gerçeğe dönüşebilme ihtimali olduğunu hiç düşünmüyorum ancak belki de yazarın bu eseri oluştururken asıl amacı bu değildi. Kendi türü içinde güzel mesajları olan bir kitap, yalnızca yaklaşık 40 yıl önce yazıldığı için kanaatimce eksponansiyel yükselen teknoloji grafiği öngörülememiş. İyi okumalar şimdiden!
 
"...Kutsallıktan vazgeçin, sorumlulukları atın; halk aileye ve sevgiye geri dönecektir. Zenginlikten vazgeçin, atın kazancı; hırsızlar ve soyguncular kalmayacaktır... Bu bölümlerdeki güzel görüntü yeterli değildir. Öyleyse insanların tutunabilecekleri bir şeylerin olmasına çalışın! Sadelik gösterin, dürüstlüğe tutunun; bencillik böyle azalır, tamahkarlık böyle azalır."

30 Mart 2018 Cuma

Delifişek - Jose Mauro De Vasconcelos

Şeker Portakalı serisinin üçüncü ve son kitabı olan Delifişek'i de dün bir solukta bitirdim. Güneşi Uyandıralım kitabından sonra Delifişek hem çok kısa sürede bitti hem de Zeze'nin hayatının çok kısa bir dönemine değindi. Bu açıdan biraz üzüldüm çünkü Zeze'yi daha nice maceralar bekliyor gibiydi ve ben sonrasında neler yaşadığını gerçekten merak etmiştim. Serinin bu son kitabında Zeze artık yirmi yaşına gelmiş bir delikanlıdır ve hem okulu bitirememiş hem de ne iş yapacağına, hayatına nasıl yön vereceğine henüz karar verememiştir. Ayrıca eskisi gibi artık babasının kötü bir adam olduğunu da düşünmüyordur hatta babasını sevmeye bile başlamıştır. Fakat ergenliğinde yüreğinde taşıdığı sevgili kurbağası da yoktur ama Zeze'nin yalnızlığını paylaştığı, boş zamanlarında mutlulukla yanına koştuğu bir dostu vardır: deniz. Yüzmek Zeze için bir tutkudur, hatta yüzmeyi her şeyden vazgeçecek kadar çok sevmektedir. Tüm bu hengamenin içinde bir de aşık olduğu genç bir kadın vardır. Zeze'nin kendi halindeki dünyası zamanla içinden çıkılmaz bir hal alır, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan Zeze, artık kaçabileceği başka bir yer kalmadığında hayatta neyi istediğine karar verip harekete geçmesi gerektiğinin farkına varacaktır.
 
Son kitapta, hem hayatın zorluklarıyla yüzleştiği için hem de toplum baskısıyla biraz değiştiği için olsa gerek Zeze'de eski zengin hayal dünyasını ve samimi duygularını bulamadım. Aslında Zeze'yi tekrar okumak güzeldi ancak yaşadıkları artık o kadar gerçekçiydi ki okuyucu olarak ben de kendimle bir yüzleşme yaşadım diyebilirim. Kitabı en çok eleştireceğim nokta kısa sürmesiydi. Belirttiğim gibi, ben Zeze'nin hayatının Delifişek'ten sonrasını hala merak ediyorum, umuyorum ki Vasconcelos'un sandığından kitabın devamı yayınlanmamış olarak bulunur ve baskısı yapılır, başka ne diyebilirim ki :). İyi okumalar!
 
"Benim bir deli olmadığımı kim garanti edebilirdi! Derken içimi yine o sevinç kaplıyordu, o iyimserlik, o yaşama, sevme, yüzme isteği. Deniz. Güzelim deniz. Koskoca deniz. Hepsi benimdi. Ilık deniz, sabahları kumların üzerinde, suyun içinde. Öğle yemeğinde Carao'da. Potengi Irmağı, deniz yükselmiş, ırmak dolmuş, harika. Akşamın neredeyse yedisine kadar..."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

Güneşi Uyandılarım kitabı hakkında okumak için:

20 Mart 2018 Salı

Güneşi Uyandıralım - Jose Mauro de Vasconcelos

Birkaç yıl önce Zeze'nin ilk maceraları hakkında blogda bir yazı yayınlamış ve size bu yaramaz çocuğu tanıtmıştım (aşağıda link bulunuyor). İlk kitap olan Şeker Portakalı'nın devamı olan Güneşi Uyandıralım'da henüz beş yaşındayken tanıdığımız yaramaz Zeze'nin hayatının tamamen değiştiğini ve kendisinin yavaş yavaş büyümeye başladığını okuyoruz.  Ailesinin yanından alınarak on bir yaşındayken başka bir ailenin yanına okuması & yaşaması için evlatlık verilen Zeze yavaş yavaş büyüse de yaramazlığından pek bir şey kaybetmemiş gibidir. Beş yaşındayken kendisine Şeker Portakalı fidanını arkadaş edinen Zeze, evlatlık verildikten sonra yeni gittiği evde içindeki yalnızlık duygusunun da etkisiyle kendisine bir cururu kurbağasını arkadaş edinir. Yüreğinde yaşayan ve Adam adını verdiği kurbağası ile boş zamanlarında vakit geçiren Zeze'nin bir diğer dostu da arada bir kendisini ziyaret eden ve  babası yerine koyduğu hayali arkadaşı aktör Maurice Chevalier'dir. Yüreğinde yaşayan kurbağası ve zor zamanlarında dertleştiği hayali babasının yanı sıra Zeze'ye gerçek hayatta anlayış gösterenlerin sayısı oldukça azdır: Peder Fayolle ve evin aşçısı Dadada. İlk kitaptaki çocuk masumiyetini taşıyan Zeze bu kitapta da masumiyetinden herhangi bir şey kaybetmemiştir, yalnızca biraz daha büyümüş, biraz daha hayata dair bilgi edinmiş ve en önemlisi aşkı tanımıştır.

Zeze'nin içten ve masum hikayesini ilk okuduğum zaman çok dokunaklı bulmuştum fakat Güneşi Uyandıralım ilk kitaptan çok daha etkileyici geldi bana. Beş yaşındaki bir çocuğun masumiyeti yerini farkındalıkları daha yüksek, acıları ve yalnızlığı daha fazla ancak yine yüreği tertemiz saf bir ergen çocuğa bırakmış. Zeze'yi tekrar görmek bana kendimi iyi hissettirdi, bu nedenle serinin üçüncü kitabı olan Delifişek'i de en yakın zamanda okuyacağım. Herkese hayata bambaşka bir gözle bakan haylaz Zeze'nin hikayesini okumasını tavsiye ederim. İyi okumalar şimdiden.

"...Ama ben beni büyük sayan bir baba isterdim. Bana armağan verdiğinde, bunu hak etmediğimi söylemeyen biri. Bir Kızılderili kadının oğlu olduğumu unutan biri. Bir... Odama gelip bana iyi geceler dileyen bir babam olsun isterdim. Elini başına koyan bir baba. Odama giren, üstüm açılmışsa uyandırmamaya dikkat ederek üstümü örten. Bana iyi geceler dileyerek yanağımdan öpen."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

4 Mart 2018 Pazar

Vaiz / Teksas Yolları - Garth Ennis / Steve Dillon

Garth Ennis'in yazarlığını, Steve Dillon'un çizerliğini yaptığı bu yeni çizgi roman serisi yayınlandığı günden bu yana çok sevilmiş ve şu anda Türkçeye de çevrilmiş durumda. Aslında orijinal seri Amerika'da 1995-2000 yılları arasında 66'sı aylık nüsha olarak toplam 75 ayrı nüsha şeklinde yayınlanıp final yapmış. Sonradan aylık nüshalar 9 kitap altında toplanmış fakat Türkiye'ye Aralık ayında çevrilmiş. Aradan geçen zamana bakılırsa Türkçeye çok geç çevrildiğinden söz edebiliriz hatta henüz ikinci kitabın çevirisi bile bulunmuyor (merak edenler İngilizcesini temin edebilir). Çizgi roman okumayı çok sevdiğim için serinin ilk kitabını (Teksas Yolları) aldım ve bu hafta okudum. Aslına bakarsanız her ne kadar hikaye çok ilginç ve aksiyon dolu olsa da, Sandman serisinden sonra bende çıta biraz yukarıda olduğu için yalnızca "güzel" bulduğumu belirtmekle yetiniyorum. Hikayeden kısaca bahsetmek gerekirse; kitabın asıl karakteri olan "Vaiz" (Jesse Custer) küçük bir kasabada rahiplik yapmakta ancak son zamanlarda hayatındaki her şeyi ve inancını sorgulamaktadır. Bir gün ilahi bekçilerinin elinden kaçan yarı melek ve yarı şeytandan oluşan Yaratılış kendisiyle birleşince hayatı tamamen değişir. Bu sırada tesadüfen karşılaştığı eski sevgilisi Tulip ve onun vampir arkadaşı Cassidy ile birlikte Tanrı'yı bulmak için yollara düşerler. Teksas'ta başlayan yolculuk New York'un arka sokaklarına kadar uzanacaktır.

Kara mizah türünün sevilen örneklerinden sayılan Vaiz Serisi ilk yayınlandığından bu yana büyük ilgi görmüş ve ilgiyle takip edilmiş. İlk serideki hikayenin okuyucuyu merakta bırakacak şekilde sona ermesi ve hikayede bazı açık noktalar oluşturarak çözülmesi gereken olayları sonraya ertelemesi nedeniyle ben de devamı kitapları ilgiyle takip edeceğim. Hikayenin başlangıcı fena değil, yine de çizgi roman sevenlere öncelikle Sandman'i tavsiye ederim.

"Garth Ennis Vaiz'le birlikte Alan Moore, Neil Gaiman gibi efsanelerin arasına katılıyor. Steve Dillon'ın cizimleri de bu macerayı bir ust seviyeye tasıyor. Sinemaya gitmekten cok daha keyifli." (Kevin Smith)

25 Şubat 2018 Pazar

Bereket Tanrıçası Demeter - Robert Krugmann

Daha önce Yunan Mitolojisi ile ilgili herhangi bir ders almamıştım veya bu kitaba kadar doğrudan mitolojiyi konu alan bir kitap okumamıştım.  Yunan Mitolojisiyle ilgili olabilecek en son okuduğum kitap Neil Gaiman'ın "Sandman" serisiydi diyebilirim. Ancak mitoloji benim her zaman ilgili çeken bir husus olmuştur. Bu nedenle Yurt Yayınlarının (bu yayınevinden genelde tarih-mitoloji temalı okuma kitapları yayınlanmaktadır) "herkese tarih herkese mitoloji" kapsamında yayınladığı Olimpos Tanrıları serisinden Demeter ile Yunan Mitolojisine başlamayı uygun buldum. Demeter tarım ve bereket tanrıçasıdır ve hem mevsimlerin geçişinden hem de toprakta yetişen besinlerin bereketinden sorumludur. Bu nedenle her zaman bir tutam buğday başağı ya da meşale ile temsil edilmektedir. Demeter hem ilk tanrılar kuşağından olduğu için hem de verimlilik kaynağı olduğu için rahatlıkla en güçlü tanrılardan biri olarak gösterilebilir. Kaldı ki, zaman zaman tanrılar tanrısı Zeus bile kendisinden çekinmiştir zira dünyadaki bereketi sona erdirip canlı yaşamını sona erdirebilen Demeter bu vesile ile tanrıları bile yok edebilir. İnsanların inançlarından gelen bir güç olmadıkça hangi tanrının varlığından söz edilebilir ki? Bu kitapta da işte bu güçlü Tanrıça Demeter'in hayatından kısa kesitler sunulmaktadır. Tanrıçanın Olimpos Tanrıları Poseidon, Zeus ve Hades ile yaşadıkları, farklı zamanda doğurduğu çocukları ve en sevdiği kızı Kore (Persephone) ile yaşadıkları masalsı bir dille anlatılmaktadır.

Kitabın yazarı Robert Krugmann hakkında detaylı bilgiye sahip değilim, ancak gördüğüm kadarıyla Olimpos Tanrıları hakkında yayınlanmış pek çok kitabı bulunuyor. Bu nedenle Yunan Mitolojisi hakkında detaylı bir bilgiye hakim olduğunu varsayıyorum. Yazar bu kitabında yazdığı hikayeler için herhangi bir kaynak atfında bulunmamış ancak kendisinin İlyada ve Odysseia hayranı olmasından yola çıkarak Homeros'un ölümsüz eserlerinden faydalanarak bu kitapları yazdığını tahmin ediyorum. Son zamanlarda Odysseia karşıma çok çıkıyor, ben de artık zaman ayırıp mutlaka bu kitabı okumalıyım diyorum :). Mitoloji seviyorsanız bu kitabı tavsiye ederim, iyi okumalar!

"'Buraya bir han yapacağım demiştin, değil mi?' 'Evet, daha kaç kere söyleyeceğim! Buraya bir yığın yorgun ve aç insan gelecek; ben de onlara yatacak yer ve yemek vereceğim.' 'Demek açların karnını doyuracaksın! Peki senin karnını kim doyuracak?' Yaşlı kadın arkasını dönüp topallaya topallaya oradan uzaklaşırken, Erysichton şaşkınlıkla onun arkasından bakakaldı. 'Benim karnımı kim mi doyuracak? Bu da ne demek oluyor! Neyse, daha fazla vakit kaybetmeden işe başlayalım... Kesin şu ağaçları!' Adamlar baltalarıyla ağaçları teker teker devirirken, Erysichton memnuniyetle ellerini ovuşturuyordu. O yaşlı kadının tanrıça Demeter olduğunu nereden bilebilirdi ki?"

20 Şubat 2018 Salı

Benim Küçük Prensesim - Nilüfer Sultan

Hareketli Kitap raflarından aldığım bu kitap uzun süredir benimleydi, bu hafta okumaya fırsat bulabildim. Aslında şimdiye kadar Osmanlı Hanedanından gelen kişilerin neler yaşadıklarını ya da anılarını hiç merak etmmeiştim Nilüfer Sultan'ın bu kitabını okuduktan sonra hanedan üyelerinin sürgünden sonra yaşadıklarına daha ilgi duyduğumu itiraf etmek isterim. Kitabın özgün adı "Pour L'amour de Tatiana"; adından da anlaşıldığı gibi, kitap Fransızca yazılmış. Zaten hikayeyi okurken de birkaç yerde Nilüfer Sultan Türkçesinin çok yetersiz olduğuna değiniyor. Nilüfer Sultan bu kitabı doğuştan genetik bir rahatsızlığı olan (kistik fibroz) kızının ölümünden sonra yazmaya karar vermiş ve böylece hem yaşadığı acıyı azaltmayı hem de çevresine faydalı olmayı hedeflemiştir. Türkiye'den sürgün edildikten sonra dünyanın dört bir tarafına giden Osmanlı Hanedanı üyelerinden Fransa'ya giden Şehzade Burhaneddin Cem'in kızı olan Nilüfer Sultan aynı zamanda Gürcü kraliyet ailesi ile bağlantısı olan Prenses Irina'nın kızıdır. Bu nedenle iyi bir eğitim almış ve geniş bir çevreye sahip olabilmiştir. Bu imkanlarını da kullanarak, kızı Tatiana'nın ölümünden sonra bir yardım derneği kurarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmış topraklarında yaşayan insanlara -özellikle çocuklara- yardım edebilmek için çeşitli organizasyonlar yapmıştır. Bu yardımlarından dolayı Roma'da International Life Award ödülünü de almıştır.

Nilüfer Sultan Osmanlı Hanedan üyelerinin sürgün edildiği dönemleri yaşamış birisi değil ancak en azından aile büyüklerinin anılarından aklına kalanlardan bu kitabında bahsediyor. Dünyada hala geçerliliğini sürdüren hanedan üyeleri ile olan yakın ilişkilerini de anlatan Nilüfer Sultan, kitabın büyük bir bölümünü kızına ve yardım derneği ile beraber yaptığı yardımlara ayırmış. Bu nedenle eğer daha tarihten esintiler bulunduran bir anı kitabı tahayyül ediyorsanız, bu kitap tam anlamıyla beklentilerinizi karşılamayabilir. Yine de hanedan ailesinin yaşamlarına dair bilmediğim pek çok şeyi öğrendim diyebilirim. Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Unvanların inceliklerini anlamak için, sadece şehzadelerin, unvanlarını çocuklarına bırakabildiğini bilmek gerekir. Çocuk erkekse, hem o hem soyundan gelenler şehzade olur. Osmanlı şehzadelerinin kızlarına 'sultan' denir, benim durumumda olduğu gibi. Evlendiklerinde kocaları 'damat' sıfatını bir unvan olarak taşırlardı. ... Sultanlaın kızlarına protokolde 'hanım sultan' diye hitap edilir, fakat kocaları da çocukları da herhangi bir unvana sahip olamazdı, kızım Tatiana bu durumda olacaktı, tabii unvan sahibi biriyle evlenmezse. Sultanların oğullarına protokolde 'beyzade' diye hitap edilir, ama karıları ve çocukları asil biriyle evlenmedikleri sürece hiçbir paye taşıyamazdı."

10 Şubat 2018 Cumartesi

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

Aytmatov'un bu kitabı hakkında ne söylesek az! Aytmatov'un şanının doğduğu Kırgızistan topraklarından aşıp tüm dünyaya yayılmasının elbette ki bir nedeni var. Hayatımda bir annenin, bir sevgilinin bir köylünün acılarını ve umutlarını yazıya bu kadar iyi aktarabilen bir yazara rastlamadım dersem abartmış olmam (ki biliyorsunuz ne kadar çok kitap okuduğumu). Romanın hikayesi toprağını can arkadaşı gibi seven Tolganay ananın, onunla kendi geçmişinin sırları hakkında gizli gizli dertleşmesiyle başlar. Tolganay ananın anlattığı hikaye, önce kendisinin toprakla ilk tanıştığı günlere, genç kızlığına gider, sonra evlendiği Suvankul ile kurdukları yuva ile devam eder. Toprak işçisi Tolganay ve Suvankul teri ile ıslattıkları topraktan kazandıkları ekmeğin değerini bilen insanlardır. Kendi hallerinde yaşamları üç erkek çocuğu ile şenlenir, çocukları da büyür ve en büyük oğlu evlenir. Yaşadıkları köyde herkes çalışkan, yardımsever ve mutludur. Küçük ve mutlu dünyaları bir gün bir Rus askerinin asker çağrısıyla son bulur. Nerede savaşacaklarını bile bilmeden -uzaklardaki cephelere- savaşmaya giden erkeklerin pek çoğu veda ettikleri topraklara bir daha dönemeyeceklerdir. Geri kalanlar tüm zorluklara rağmen toprağı sürüp, günlük hayatlarını devam ettirmeye çalışırlar. Dul kalan kadınlar sevgililerinin acısıyla başa çıkmaya çalışırken, çocuklarından/sevgililerinden henüz haber alamayan diğer kadınlar da gidenlerin bir gün döneceği umudunu içlerinden atmadan yıllar süren bir bekleyişe girerler.

Bu kitabı şu anda binlerce basılmasını sağlayıp, herkese dağıtmak ve zorla okutmak istiyorum. Belki de bu sayede gerçek savaşın ne olduğunu anlayabilir, ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığı hakkında biraz empati yapabilirler. Kırgız bozkırlarında kendi halinde yaşayıp çiftçilik yapan bir grup insanın ne işi var soğuk Avrupa topraklarında savaşta? Bu nasıl abes bir durum ise, içinde bulunduğumuz, yaşadığımız durum da en az bu kadar abes. Kısa ve çarpıcı bir romanda akıcı ve anlaşılır şekilde savaşın geride kalanlara yaşattığı trajediyi, perişan ettiği insanları Aytmatov'un güçlü kaleminden okumak isteyenlere, şimdiden iyi okumalar!

"İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa, onlara şöyle diyorum: Durun! Kan dökmeyin. Şimdi de tekrar ediyorum: Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek? Ben toprağım, bana bakın! Ben her biriniz için aynıyım ve siz de benim gözümde eşitsiniz. ... Sen de bana insanlar savaşmadan yaşayamaz mı diyorsun Tolgonay. Bu bana bağlı değil ki. Siz insanlara, niyetinize, irade ve bilgeliğinize bağlı."

4 Şubat 2018 Pazar

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Virginia Woolf'un bu yüz otuz sayfadan ibaret manifestosu bazı gerçekleri -özellikle kadınsanız- bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Yazarın kendi kişisel sorgu ajandasını denemeler şeklinde bize sunan eserdeki her bir satır, 1928 yılında Virginia Woolf'un bir üniversitede verdiği "Kadın ve Kurmaca" (Women and Fiction) konulu edebiyat dersi notlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. 1929 yılında yazıya geçirilmiş ve üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş olsa da, belki İngiltere'de değilse de en azından bizim ülkemizde hala geçerli sorunlara yazarın alaylı diliyle bir eleştiri getiriliyor: Neden kadınlar erkekler kadar başarılı değildir? Ya da neden kadınlar Shakespeare gibi bir eser yazamazlar? Virginia Woolf bu soruları edebiyat tarihinden de önemli örnekler vererek kısa ve öz açıklar: Kadınların hayatta başarılı olmalarının temel alt yapısı ekonomik özgürlük ve "kendine ait bir oda"dan geçmektedir (bir de asla erkekler ne der diye düşünmemelerinden). Yazar bu çıkarımlarını öngörülerle ya da tahminlerle yapmaz, bizzat yaşadığı sorunları derleyerek, ders verdiği üniversitenin kütüphanesindeki kitapları gözden geçirerek ve esaslı bir edebiyat tarihçesi ortaya çıkararak yapar. "Gurur ve Önyargı" kitabını mutfakta yazmak zorunda kalan Jane Austin'den, kitaplarının üstünde yazan adları erkek isimlerinin arkasına saklayan Emily Bronte'ye, Marian Evans'a, Aurore Dupin'e kadar pek çok kadın edebiyatçıya selam göndererek, dışarıdan çok basitmiş gibi görünen engelleri açığa çıkarır. Özellikle Shakespeare'in kız kardeşi bölümündeki anlatılarının düşünmeyi bilen bir akıldan çıkmasının zor olduğu aşikardır.

Daha önce Virginia Woolf'un "Deniz Feneri" kitabını okumuştum, burada da kitaptan bahsederek yazarın bilinç akışı tekniğini nasıl kullandığını yazmıştım. Bu kitabı ise diğerinden oldukça farklı, denemeler ve sorgulamalar şeklinde yazılmış. O kadar yoğun bir kitap ki, her bir paragrafına veya her bir argümanına sayfalarca tez yazılabilir. Yazar o kadar çok kadın yazardan/şairden örnekler vermiş ki, kitabın içi tam bir hazine sandığı. Yazarın değindiği konular ve eleştiriler nedeniyle kitabını çok sevdim, bir kadının baş ucu kitabı olması gerektiğini dahi iddia edebilirim. Feminist düşüncenin en önemli argümanlarını sunan bu hisli kadına mutlaka bir şans verin, bu kadarını hak ediyor. Burada iyi okumalar diyeyim, zira kendimi tutmazsam sayfalarca yazabilirim!

Not: Üniversite öğrencisiyken genç bir kadın akademisyenimiz kadınlar için akademide "cam tavan" olduğundan bahsetmişti, yani "görünmeyen engeller". Şimdi çalışan bir kadın olarak ben bu durumu biraz daha genelleyebilirim, sadece akademide değil, hayatın her alanında geçerli bu engeller. Dolayısıyla bir konuda Virginia Woolf ile aynı fikirdeyim; kadınlar o kadar güçlüdür ki, toplumda hak ettikleri yeri kazanmaları için kendilerine ait bir oda bile yeterlidir!
 
"Medeni toplumlarda ne amaçla kullanılırsa kullanılsınlar, aynalar tüm şiddet ve kahramanlık eylemleri için elzemdir. Napolyon ve Mussolini'nin kadınların aşağı olduğu fikrinde bu kadar ısrarcı olmalarının nedeni de işte budur; çünkü eğer kadınlar aşağıda değilse onlar da yücelemez. Bu da erkeklerin kadınlara ihtiyacını bir nebze açıklamaya yarıyor. ... Çünkü kadın doğruyu söylemeye başlarsa aynadaki görüntü küçülecek, erkeğin kapasitesi azalacaktır."

Denir Feneri kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/deniz-feneri-virginia-woolf.html

25 Ocak 2018 Perşembe

İyi Hissetmek / Yeni Duygudurum Tedavisi - Dr. David Burns

Daha önce bahsetmiş olabilirim ya da siz de fark etmişsinizdir, ben "kişisel gelişim" kitapları okumaktan pek hoşlanmıyorum. Adı üstünde "kişisel" yani her kişi için farklı olması gerekir, dünya üzerinden ne kadar kişi varsa, hepsi için ayrı bir yöntem sunamayacağına göre, bu kitapları okumaya çalışmak bana beyhude gelir. İşin fizyolojik & psikolojik yönünü ayrı tutmak istiyorum tabi ama bilim ilerledikçe genel geçer klinik yöntemler bile değişiyor neticede. Bu kitabı okumamın nedeni, geçtiğimiz doğum günümde üniversiteden bir arkadaşımın hediyesi olmasıydı. Sevdiğim birisi olduğu için kendimi okumaya zorladım :). Kitap toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde iyi hissetmek adına teoriyle başlayan ve pratik uygulamalarla devam eden bilgiler yer alıyor. Peki bir insan neden iyi hissetmeye ihtiyaç duyar? Kitap bu konuya tamamen "depresyon" açısından bakmış ve kitabın büyük bir bölümünü duygudurum tedavisine ayırmış. Dolayısıyla teori ve pratik uygulamalar bölümünden sonra kitapta "gerçekçi depresyonlar", "önleme ve kişisel gelişim", "umutsuzluk ve intiharı yenmek" ve "günlük hayatın stres ve gerilimiyle başa çıkmak" bölümleri yer alıyor. Okuduklarım arasında bana en nafile gelen intiharı yenmek oldu. Hiç kimsenin intiharı kitap ile yenebileceğini düşünmüyorum kendi adıma. En sevdiğim bölüm ise stres ve gerilimle başa çıkma bölümüydü, zira doktor burada en çok kendisinden bahsetmiş: Doktor, kendini tedavi et.

Bu arada kanaatimce beni her ne kadar içine almasa da "İyi Hissetmek - Yeni Duygudurum Tedavisi" kendi alanında önemli bir çalışmanın ürünü olan başarılı bir kitap. Yazarı olan Dr. David Burns'un uzun yıllara yayılan tecrübe gözlemleri ile birlikte psikoloji ile profesyonel olarak ilgilenenlerin hoşuna gidecek teorik bilgiler yer alıyor. Bu tür konulara ilgi duyanlar olabileceğini de düşünerek doktorun tavsiyelerini çok kısa özetlemek istiyorum: duygularınızdaki dalgalanmaların nedenini anlayın / olumsuz olanları kafanızdan silin / suçluluk duygusuyla başa çıkmayı öğrenin / özgüveninizi arttırın / hiçbir şey yapmamak ile baş edin ve depresyon girdabından kurtulun.

"Depresyon, dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Hatta, o kadar yaygındır ki psikiyatrik rahatsızlıkların  nezlesi de denir. Gerçekte ise depresyon ile nezle arasında dağlar kadar fark vardır. Depresyon sizi öldürebilir. Yapılan çalışmalar son yıllarda ergenlerde ve çocuklarda bile intihar oranının yükseldiğini göstermektedir."

21 Ocak 2018 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Turgut Özakman'ı (1930-2013) pek çoğumuz "Şu Çılgın Türkler" ya da "Türkiye Üçlemesi" kitaplarıyla tanıyoruz. Açıkçası benim için de öyleydi. Hatta bu kitabını raflarda görünce vefatından önce yazdığı son kitabının bu olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Oysaki Romantika yazarın diğer kitaplarından da önce, ilk olarak 2000 yılında basılmış. Kitabın hikayesi o kadar naif ve içten ki sanki yazar bu hikayesi otuz yıl boyunca içinde sakladıktan sonra yazmış gibi. Hikayenin anlatıcısı olan Şirin, rafine zevklere sahip olmayı her şeyden üstün sayan bir annenin ve üniversiteden istifa edip bir yayınevi sahibi olan eski bir sanat tarihçisi babanın asi ve ikinci kızlarıdır. Babasının kendisine parça parça anlattığı eski bir hikayeyi merak edip peşine düşen Şirin, babasının hastaneye yatırılmasının ardından eski anı defterinin bir kopyasını alır. Şifreyle yazılmış günlüğü çözdüğünde çarpıcı bir aşk hikayesiyle karşı karşıya kalır. 1960'ların başında başlayıp 1987 yılına kadar gelen günlüğün kendi hayatını da bu kadar değiştireceğinin henüz farkında değildir. Okudukça içinde yaşamaya başladığı yasak aşk hikayesi, yaşadığı şehir olan Ankara'ya olan bakışını bile değiştirecektir. Arka fona Ankara'nın eski ve güzel mekanlarını alan bu aşk hikayesini okurken bir yerden sonra kulaklarınızda Dario Moreno, Tanju Okan ya da Elvis Presley'in sevilen şarkıları çalmaya başlayacak: “Bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum / rüyalarını bile kucaklamak için”

Kitabın romantik kahramanı Doğan Hoca'nın otuz yıla yakın süren aşkını bir sonraki jenerasyonun üyeleri olan kızları ve arkadaşları nasıl anlamakta zorlandı ise, ben de aynı şekilde zorlandım. Belki de kuşaklara ilişkin ortaya atılan teoriler gerçektir, her bir jenerasyon gerçekten kendi temel özellikleri içinde şekilleniyordur. Zira tüketmeyi değil de elindekinin değerini bilmeyi, bozulan her şeyi tamir etmeyi ve sahip olduklarına kişisel anlamlar yüklemeyi seven bir neslin aşkını bizim anlamamız belki de mümkün değil. Yine de aşk hikayesi o kadar içten aktarılmıştı ki, acaba bu hikaye yazarın kendisinin ya da çok yakın bir arkadaşının gerçekten başından geçen bir hikaye mi diye düşünmeden de edemedim. Bir sanatçının bakışından uzun soluklu bir aşk hikayesi okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar!

"Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı, Türkiye'de de esmeye başlamıştı. Birbirimize imrenerek, cesaret vererek yola koyulduk. ...Birden öncekilerin hayal bile etmekten  korktukları her şeyi yapıyor, toplumu sarsıyor, silkeliyor, öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk. Aşkı çöplüğe atmıştık. Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır!"

Not: Doğan Hocanın bir yerde "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"den başka kitap okumayan subaylardan bilimi anlamalarını beklemediğini belirten bir söz söylemişti. Acaba yaşasaydı şimdi ne derdi diye düşünmeden de edemedim.