29 Kasım 2013 Cuma

Kristal Kılıç - Eren Demir

Kitaptan bahsetmeden önce yazarından bahsetmek isterim. Sizin de fark ettiğiniz üzere, fantastik bir kitabın yazarı bu kez yabancı değil :). Üstelik yazarımız (Eren Demir) 1998 doğumluymuş ve şu an okuduğum bu kitabı henüz 12 yaşındayken yazmış (Uzun zamandır "Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi"nda yazıları yayınlanmaktaymış). Bu bilgilere yazarın hayatını merak edip araştırınca ulaştım ki bu kadar genç bir yaşta böyle güzel ilgi alanlarının olmasını da takdir ettim. Kitaba gelince, henüz ilk romanı olması (170 sayfa civarında) nedeniyle büyük bir beklentiyle okumamak gerek. Sanki bir FRP oyunu gibi ilerliyor hikaye. Birkaç karakter aşağıdaki harita (kitabın ilk sayfasında yer alıyor) üzerinde bulunan orman, vadi, çöl, yer altı dehlizi vb. yerlerden ilerleyip, Kristal'e ulaşıp onu yok etmeyi misyon edinmişler. Ben olay akışından pembe kalemle çizdiğim gibi bir rota izlendiğini tahmin ediyorum. Karakterler cüce savaşçı Galor, eski bir intikamcı Vedi, daha sonra yolda karşılaştıkları yeni intikamcı Letaf, birkaç insan büyücü ve yolda savaşarak ilerledikleri orklar, goblinler, glavlar ve karşılaştıkları birkaç farklı türden ibaret. Hikayenin içinde biraz ilerleyince Vedi ve Letaf arasında eskiden var olan bir bağ ortaya çıkıyor ve intikam silahı "Retan"ın (Kristal Kılıç) Letaf'ı ele geçirmesine şahit oluyoruz. Eninde sonunda misyon tamamlanıyor elbette. Bu şekliyle hikaye bana basit mantıkla hazırlanmış bir FRP oyunu gibi geldi, ancak bu eleştirilerim kitabı ister istemez diğer fantastik kitaplarla karşılaştırmamdan kaynaklanıyor. Her şeyden bağımsız olarak bakınca sevebileceğimiz yönler de görebiliriz.

"Bu silah kullanıcısından güç alıyordu, fakat kullanıcısının fiziksel ve ruhsal enerjisi yerine, duygularından yararlanıyordu. Kullanıcının intikam ihtiyacı ve hırs gibi duygularını silaha inanılmaz bir keskinlik kazandıran bir sise çeviriyordu. Duyguların keskinliği enerjiden çok daha fazla olurdu."
 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Kış Okuma Şenliği Okuma Listesi

Kış Okuma Şenliği şeklinde bir organizasyonu tesadüfen fark ettim. birkaç kitap blogu gezerken bir okuma listesi gördüm. Kategorilere ayrılmış okuma listesi bana biraz ilginç geldi. Daha sonra gfark ettim ki, bu bir şenlik içinmiş meğer! Ben de kendi okuma listemi oluşturdum. Umarım, hepsini okuyabileceğim. 3 Mart 2014'e kadar sürem var, görelim bakalım neler olacak! Vaktiniz varsa siz de katılın derim, yarışabiliriz :)
 
 
 
 
 OKUMA LİSTEM:
 
1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap: Agatha Christie: Sonunda Ölüm Geldi

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap: Henüz bir Sahafa uğrayamadığım için yazmadım. Aklımdaki kitabı bulup bulamayacağımdan emin değilim.

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap: William Golding: Sineklerin Tanrısı

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap: İvan Gonçarov: Oblomov

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabı: Gabriel Garcia Marquez: Yüzyıllık Yalnızlık

6. Kategori (15 puan): Türk Edebiyatında klasik kabul edilen bir kitap: Adalet Ağaoğlu: Fikrimin İnce Gülü

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap: Aslında Japon Edebiyatı seçecektim ancak sayfa sayısına takıldım :). Mısır Edebiyatı seçiyorum, onu da hayli zamandır istiyordu. Necib Mahfuz'un Midak Sokağı'nı okuyacağım.

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitap: J.R.R. Tolkien: Hobbit

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap: Kristin Hannah: Kış Bahçesi

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap: Aldous Huxley: Cesur Yeni Dünya

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış olan bir kitap: Falih Rıfkı Atay: Çankaya

12. Kategori (25 puan): yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabı: Elif Şafak: Pinhan (ilk romanı)

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi: Justine Picardie: Coco Chanel - Efsanesi ve Hayatı

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap: Bu demek oluyor ki, 1995 yılında ilk kez yayınlanan bir kitap bulmam gerek :). "Nick Hornby: Ölümüne Sadakat" ilk 1995 yılında yayınlanmış, sanırım bunu okuyacağım.

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap: En kolay kategori bu oldu. Zira ne zamandır Suzanne Collins'in "Açlık Oyunları Serisi"ni okumak istiyordum.

Daha fazla bilgi için:

http://pinucciasbooks.blogspot.com/2013/11/okuma-senligi-kis-2013.html

22 Kasım 2013 Cuma

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

Son umut olarak aldığım bu kitabın amacına ulaşmadığını belirtmeliyim. Son umut diyorum, zira Ahmet Ümit'in son zamanlarda çıkardığı kitaplardan pek hoşnut kalmadım. İlk olarak "Beyoğlu Rapsodisi"ni okumuştum ve açıkçası hala beni o kadar şaşırtan ve memnun eden bir kitabını daha göremedim. Beyoğlu Rapsodisi'nde zekice bir kurgu vardı, özellikle bu son kitabı çalakalem yazılmış gibi geldi bana. "İstanbul Hatırası" fena değildi ancak "Sultanı Öldürmek" kitabını okurken buhranlar geçirdiğimi anımsıyorum :). Bu son kitabı, "Sultanı Öldürmek"ten farklı olarak, sıkıcı değil, merak uyandıran olaylar var sonuçta. Ancak, ben bu kitapta zekice bir kurgu görmedim. Benim polisiye kitaptan anladığım zekice kurulmuş bir olay örgüsü ve polisiye seven okurların katili kitap bitmeden tahmin etmeye çalışması. Ahmet Ümit'in bana hep sürprizlerle gelmesi zekamı kullanmamı engeliyor :). Bu hikayede, mafyaya yakınlığıyla bilinen genç ve yakışıklı bir adam Tarlabaşı'nda yılbaşı gecesi öldürülüyor. Olayı araştırdıkça, kumar mafyaları, "baba" adını verdiğimiz şu malum kişiler arasındaki hesaplaşma, rant ve hatun meseleleri çıkıyor ortaya. Ve yine beni hayal kırıklığına uğratan bir son ile hikaye sona eriyor. Ancak yine Başkomiser Nevzat'ın geçmişiyle hesaplaşması ve yine Evgenia var ve ara ara Gezi olaylarına atıf yapılıyor. Boş vaktiniz varsa, okumayı bir deneyebilirsiniz.

"'Kadınlar' diyor bir ses zihninin derinliklerinden, 'Kadınlar, onlarla oynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun."

"Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder."

"Azraile koz vermek istemiyorsan, sevdiklerinin sayısını az tutacaksın bu dünyada."

Ahmet Ümit'in diğer bir eserine ilişkin olarak yaptığım yorum aşağıdaki linktedir:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com/2012/12/sultan-oldurmek-ahmet-umit.html

18 Kasım 2013 Pazartesi

Veronika Decides To Die - Paulo Coelho

"The best often die by their own hand / just to get away / and those left behind / can never quite understand / why anybody / would ever want to / get away from them." Charles Bukowski opposes the traditional statement of suicide that is intentional killing of one's self. However, he emphasizes that remaining people never understand why that person wants to end his life, as they do with Veronika. Veronika has anything she could wish for; young and pretty, with plenty of attractive boyfriends, a steady job, and a loving family (lives in Slovenia). So, what kind of person decides to die if she has a good life? Nevertheless, Veronika is not happy and she achieved to take a sleeping pill box which is very powerful narcotic drug. One winter morning, Veronika takes an overdose of sleeping pills but she becomes awaken later in a Vilette asylum. There, she is told that her heart is now irreparably damaged and she has only a few days to live. Veronika is waiting for an end in Vilette asylum and there, some people who she does not know before play vital roles in Veronika's short stay in the mental institution. One of them is Zedka (a Serbian woman - suffers from an impossible love), Eduard (schizophrenia) and also Dr. Igor. Readers can ask how come Dr. Igor is important to her life? Well, Dr. Igor is the one who tells her the only sentence that she could not decide whether she wants to hear or not: "Your heart was irreversibly damaged and soon it will stop beating altogether."

According to Veronika, one of the two reasons of choosing death instead of life is the strong belief of her commonsense that the life would be always same, everyhing would be worse by time, friends would die one by one, for other words, making life longer would bring her nothing but pain. The second reason is the consideration of anything is wrong in the world and she does not have power to correct them. We all ask ourselves these questions at least once in our lives, why we continue living if the life has nothing to give us? This question has two answers: either we are coward to kill ourselves or we are brave enough to carry the life with all negativity. Veronika experiences and considers about her second chance but the rest who do not understand that every second of existence is a choice they all make between living and dying must have still asked that "Is life ALWAYS WORTH living?"

"Veronika Decides to Die" is a novel to show people who do not come face to face with death and do not question the life how they squander the chance which is given them only once (or twice). Have we ever thought that we have a long list which we still didn't do and probably we won't until the death? Veronika makes us to think about that: "...I need to visit Ljubljana castle. It's always been there and I have never has the curiosity to go and see it close to.... I want to go out without a jacket and walk in the snow, I want to find out what extreme cold feels like...I want to feel the rain on my face, to smile at any man I feel attracted to, to accept all the coffees men might buy for me... I want to give myself to one man, to the city, to the life and, finally, to death".

11 Kasım 2013 Pazartesi

Ve Dağlar Yankılandı - Khaled Hosseini

Khaled Hosseini'nin "Bin Muhteşem Güneş" ve "Uçurtma Avcısı" kitaplarını çok beğenmiştim. Bu kitabı da beğendim elbette ama ilk iki kitap kadar beni etkilemedi nedense. Sevgili Khaled Hosseini beklentilerimizi biraz yükseltmiş anlaşılan. Afganistan'ın kadınlarına adanmış Bin Muhteşem Güneş (ki adını İran'lı bir şairin, Saib-i Tebrizi'nin şiirinden almaktadır: Bu kentin ne çatılarını aydınlatan ayları sayabilirsin, ne de duvarların gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi) ve Afganistan'ın çocuklarına adanmış Uçurtma Avcısı'nın ardında bu kitap anlatım olarak biraz daha yavan geldi bana. Kitapta hikaye, Şadbağ adındaki başkent Kabil'e yakın sayılan bir mesafede bulunan bir köyde doğuyor ve kitabın arkasındaki tanıtımda yer aldığı gibi, Paris'e ve San Francisco'ya doğru savruluyor. Şadbağ'da yaşayan iki köylü çocuğunun (Abdullah ve Peri) kendi hallerindeki sefil ama mutlu yaşamları Peri'nin bakımsızlık sebebiyle Kabil'de yaşayan bir aileye evlatlık verilmesiyle son bulur. Bu andan sonra on yaşındaki Abdullah'ın hayattaki tüm amacı kardeşi Peri'yi bulup geri almaktır. Ancak üç yaşındaki Peri, yıllar geçtikçe yeni hayatına yavaş yavaş alışmaktadır. Kitap, Abdullah ve Peri'nin hayatına bir şekilde etki eden insanların hayatlarına da değiniyor. Tabi bu sebeple Abdullah ve Peri'nin başlarına gelenlere de kısaca değinmekle yetiniyor. Baş karakterlerin hayatlarını tüm detaylarıyla anlatan ilk iki kitaptan sonra bu tarzı biraz yadırgamadım değil. Yine de yazarın hakkını vermek lazım, kötü bir kitap değil, ben özellikle sonunu beğendim her ne kadar pek çok soruma yanıt alamamış ve merak etmiş olsam da :).

"...İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti."

"....Kendi canına kıydığını öğrenmek beni o kadar da şaşırtmamıştı. Bazı insanların mutsuzluğu, diğerlerinin aşkı hissettiği gibi hissettiğini biliyorum artık: mahrem, yoğun ve karşılık beklemeksizin."

1 Kasım 2013 Cuma

Yetmiş Yaşım Merhaba - Aziz Nesin

Aziz Nesin'in "Şimdiki Çocuklar Harika" kitabından sonra başka bir eserini okumaya fırsatım olmamıştı. Aslında, okuyacaklar listem çok uzun olduğu için yine fırsatım olmayabilirdi ancak bu kitabı bir tavsiye üzerine öne aldım :). Kitaptaki öykülerde Aziz Nesin'in diğer hikayeleri gibi mizahi bir anlatım yerine duygusal ve hüzünlü bir uslüp kullanılmış. Hikayelerin büyük çoğunluğu 1984 yılında (Aziz Nesin yetmiş yaşında iken) yazılmış ve kitap ilk olarak 1984 yılında yayınlanmış. Zaten bazı anlatımlardan yazarın hikaye ortaya çıkarmaktan daha ziyade kendini anlattığı söylenebilir (en azından ben böyle hissettim). Hikayelerin büyük çoğunluğunda aynı konu var: yetmiş yaş civarında - genelde olduğundan genç görünen- - bir adam ve onun hayatına bir şekilde giren genç kadın ve dünyanın değişik yerlerinde yaşanan aşk serüvenleri. Bu kitabı genç bir yaşta okumanın bazı avantajları oldu tabi ki: mesela hayatta bazı şeylerin kıymetini anladım, baktığım şeylerin tadını çıkarmayı öğrendim ve henüz vakit varken zevk almayı. Yine de, yeterince empati kuramamış ve anlatılan bazı hikayeleri anlayamamış olabilirim. Daha farklı açılardan bakabilmek için bu kitap da "Benim Hüzünlü Orospularım" veya "Simyacı" gibi 20-30 yıl sonra tekrar okunmalıdır belki de.

Kitapta en çok "Tülsü'yü Sevmek" ve "Kan Yüzüğü" hikayesini beğendim. Diğer hikayelerde de altını çizdiğim ve beğendiğim anlatımlar vardı ancak kitaba hakim olan melankolik hava beni biraz etkiledi.

"Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bişeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinemeyen bağ...Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; herşeyde gülünecek biyan bulur ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar."

Kan Yüzüğü

 "Hiçbir yerde yerleşip kalmak istemeyen şair, 'burası dünyanın en güzel kenti, burada kalacağız' dedi. Orası neden dünyanın en güzel kentiydi anladınız mı? Çünkü dünyanın en güzel kızı o kentteydi."

Masal Kız

"Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bibaşıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha bir katmerleniyor. Yalnızlıktan, içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyordum."

Tülsü'yü Sevmek