28 Aralık 2015 Pazartesi

Kral Kaybederse - Gülseren Budayıcıoğlu

Kitap o kadar akıcı ilerliyordu ki elimden neredeyse elimden bırakmadan okudum. Aslında kitaba başlarken böyle olacağını tahmin etmemiştim, hatta biraz gönülsüz de başladım diyebilirim. Fakat kitaba başlayınca bir anda kendimi yaşanan olayların içinde buldum, birbirinden farklı üç insan tanıdım: Kenan Bey, Fadi ve hem yazar hem kahraman olan Dr. Gülseren Budayıcıoğlu. Her ne kadar üç kişi tanıdığımı söylesem de, asıl kahramanımız aslında Kenan Baran, diğerleri bir şekilde onun çevresinde olup da Kenan Beyin hayatını derinden etkilemiş kadınlar. Bu girişten de anlaşılacağı üzere Kenan Bey'in hayatını hep kadınlar şekillendirmektedir. Kendisini seven ve her şeye göz yuman güzel bir karısı olmasına rağmen karşısına çıkan her kadında aşk ve dostluk arayan çapkın ve umursamaz bir adamdır Kenan Baran. Hem zengin hem de yakışıklı ve karizmatik olması dolayısıyla kadınlarla sosyal ilişki kurmakta hiç zorlanmayan Kenan Beyin belki de en büyük hatası, hayatının hep aynı tempoyla zirvede ve tabiri caizse kral gibi devam edeceği düşüncesidir. Peki nasıl oluyor da hiç yıkılmayacak gibi görünen bir imparator bir anda alt üst oluyor ve yıllarca inşa ettiği her şey değerleriyle beraber yerle bir oluyor? Bu sorunun cevabı kendi kurduğumuz ilişkilerde, toplumun kadına yüklediği sorumluluklar ve erkeğe biçtiği ataerkil rolde, yaptığımız tercihler ve bizim tercihlerimizden ibaret olan kendi kaderimizde bulunabilir mi?
 
Sayın psikiyatrist kitabın arkasında "bir avcının avına av olup yuvarlanışının hikayesi" demiş ancak kitap kanaatimce bundan daha fazlası. Zirveden uçurumun dibine vuran bir adamın kendisini keşfetme hikayesinin yanında açı çektirdiği kadınların ve psikiyatristin de güncesiyle birden fazla konunun ve tekniğin bulunduğu çok katlı bir roman elimizdeki. Kitap, rahatlıkla okunmasının yanı sıra kendimize ve hayatımıza başka bir pencereden bakmamızı da sağlıyor, bu nedenle kendinizde bir değişim başlatmak isterseniz, bu kitaba bir şans vermenizi mutlaka tavsiye ederim. "Bilinç dışının" kaderimizi nasıl şekillendirdiğini örneklerle görebileceksiniz. İyi okumalar!
 
"...İnsanın kendini tarafsız bir gözle görmesinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Hatta bunun insanı ne kadar üzeceğinin, korkutacağının da farkındayım ama eğer onu durduramazsam acıları hiç bitmeyecek. Meğer ne kadar korkakmış bu Kenan Bey! Yıllardır korkularının esiri oldu. Kader de onu önüne kattı, oradan oraya sürükleyip duruyor..."

24 Aralık 2015 Perşembe

Selvi Boylum Al Yazmalım - Cengiz Aytmatov

Türk sinemasının en sevilen filmlerinden "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmini izlemeyen ya da en azından konusunu bilmeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Ancak şimdiye kadar bu eserin asıl sahibi hakkında bilgi sahibi bir insanla karşılaşmadım. Yeri gelmişken belirteyim, Atıf Yılmaz'ın 1978 yılında yönetmenliğini yaptığı film, Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yazmış olduğu "Kırmızı Eşarp" (İngilizce: Red Scarf)  isimli hikayeden esinlenilmiştir. Filmde anlatılan hikaye birkaç küçük farklılık dışında kitap ile neredeyse aynı ilerlemektedir ve duyguların verilişi ve hikayenin insanın gönlüne dokunması bile aynıdır (Ayrıca kitabın yazılış biçiminden yaşananların gerçek olduğu izlenimi de çıkmaktadır). Bu nedenle ilk defa bir eserin hem kitabını hem de filmini eşit ölçüde sevdim diyebilirim (daha önce de Reader için filmi kitaptan daha çok sevdiğimi belirtmiştim). Filmi izleyenlerin bildiği üzere, kahramanımız İlyas kamyon şoförlüğü yapan, fevri ve sabırsız ancak cesur yürekli bir gençtir. Mesleğini icra ettiği sırada köylerden birinde kırmızı eşarplı güzel bir genç kadın ile karşılaşır (Filmde Asya, kitapta ise Aysel). Birkaç görüşmenin ardından birbirlerinden etkilenen gençler, kızın ailesinin muhalefet etme ihtimaline karşı kaçarak evlenirler. Uzunca bir süre mutlu devam eden evlilikleri, İlyas'ın işyerindeki hırslı ve fevri davranışları sonucu yaşadığı sorunları evine yansıtması sebebiyle gölgelenir. Evliliğine karşı acımasız davranan İlyas'ın önceden tahmin edemediği bir durum vardır: Aysel sandığından çok daha onurlu bir kadındır ve onurunu kıran birinin yanında kalmaya da hiç niyetli değildir. Kitabın konusu hakkında bu kadar bilgi vermek istemezdim ancak filmde neler yaşandığını bilmeyen de kalmamıştır diye düşünüyorum.

Bu kitabında olduğu gibi sıradan insanların aşklarını, hayatlarını bu kadar yalın bir anlatımla okuyucuya aktaran Cengiz Aytmatov'u fırsat bulduğum her vakit okuduğumu belirtmek isterim. Eğer şimdiye kadar okumadıysanız, belki de tanıdık bir hikaye olan Selvi Boylum Al Yazmalım ile başlayabilirsiniz.

"İyi günler hey Isık-Göl, sonu getirilmemiş şarkım benim. Seni mavi suların ve sarı kıyılarınla alır götürürdüm benimle. Ama elde değil, sevdiğim insanın aşkını götüremediğim gibi seni yerinden asla kıpırdatamam. İyi günler Aysel! İyi günler benim al yazmalı selvi boylum! İyi günler sevgilim. Sana mutluluklar..."

22 Aralık 2015 Salı

Türkçe Aşk Laçkadır - Burak Akkul

Yazarın evlilik arifesinde biten ilişkisinin üzerine aşk acısıyla yazdığı kısa, akıcı ancak size yeni bir şey öğretmeyen bir kitap (Pucca Günlük gibi düşünebilirsiniz).  Genelde kadınların başvurduğu bir eylem olduğu için, bu kitabı okumamın tek sebebi bir "erkek" tarafından yazılmış olması. Sonuçta biten bir ilişkinin, bitiremeyen tarafı etkilediği çok açık, bu tarafın kadın veya erkek olmasının bir önemi olduğunu veya terk edilen tarafa farklı etkileri olacağını düşünmüyorum. Yine de Burak Akkul'un diğer çalışmalarının da etkisinde kalarak bu kitabını okudum. İçten bir şekilde ve mizahi bir dille yazılan kitap, yazarın çektiği ızdırabı da hissettirmiyor değil. Bu nedenle olsa gerek, yeri gelince işi mizaha vurmaya çalışarak da olsa, "kadınlar"ın aşağılandığını da söylemek mümkün. Yazar biten ilişki sonrası bir erkeğin geçtiği tüm aşamaları ve kurtulma çabalarını kendi tecrübelerinden yola çıkarak sırasıyla anlatmış, ancak bana kitabı hakkında kısa bir bilgi vermem sorulursa aşağıdaki cümleyi (kitaptan alınmış bir paragraf) okursanız kitabın tümünü okumanıza gerek yok diyebilirim. Son olarak yazara buradan seslenmek istiyorum, kitapta eleştirdiğin kadın aslında (eğer varsa paralel bir evren, orada) sensin, yani seçtiğin kadın, senin yansımandır.

Ben kişisel gelişim tarzında kitapları okumaktan hoşlanmadığım için, bu türde kitapları da onlara benzeterek tercih etmiyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bir erkek bakış açısından yazılmış olması ve yazarın mizah yazarlığı konusundaki tecrübesi sebebiyle bu kitabı okudum ( ve kadınların yazdıklarından bir farkı olmadığını anladım. Sizi etkilemiş gibi olmayayım, okumak isterseniz eğlenceli bir kitap.

"Peki niye bitti kardeş? Senin ki niye bitti? Yoksa sende mi fazla iyiydin? Bunu okuyan erkekler şimdi hoppa diye ayaklandı biliyorum. Sende fazla iyiydin dimi kardeş? Yani sana da ayrılırken sevgilin, "Sen çok iyi insansın, sana saygı duyuyorum" gibi onur verici, ama dibine kadar delici laflar etti değil mi? Olsun. Üzülme geçer. Ne delikler var şu evrende kara delik var, ozon deliği var, Bolu tüneli var, sende de küçücük bir delik açılmış, çok mu? En azından seninkini açan belli "Kim açtı ya" gitmedin en azından… Bırak… Doğa o deliği zamanla kapatır. Doğa kapatmazsa Melis kapatır."

16 Aralık 2015 Çarşamba

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin

Ayşe Kulin benim gözümde bir biyografi yazarıdır. Tarzının tamamen dışına çıkarak bilim-kurgu/distopya türünde bir eser vermiş olması nedeniyle bu kitabını okumak istemedim zira benim distopya türünde okuduğum kitapların çıtası çok yukarıdaydı, dolayısıyla sevmeyeceğimi düşündüm. Kitap bir şekilde elime geçince okumadan da edemedim. Sonuç itbariyle Ayşe Kulin'i çabasından dolayı tebrik edeceğim ama kitabını okuduğum distopya türündeki eserlere göre çok hafif bulduğumu da belirtmek isterim. Konuya gelince... Kitaptaki olaylar, yakın bir gelecekte ve adı belirtilmeyen bir ülkede geçmektedir (Ramanis Cumhuriyeti olarak bir yer yaratılsa da, günümüzde var olan yer adları kitapta belirtilmemektedir). Ülkeyi yöneten diktatör Uluhan ölünce yerine oğlu Oğulhan geçmiş, ülke ekonomik ve teknolojik olarak ilerlemiş ancak hak ve özgürlükler açısından insanlar baskı altına alınmıştır. İnternet erişimleri kısıtlanmış ve dünyanın diğer ülkeleri ile iletişim neredeyse kopma noktasına getirilmiştir. Bütün bunlara ek olarak nereden geldiğini anlamadıkları bir cisim Güneş ile Dünya arasına girmiş ve hava sıcaklığının da aşırı düşmesiyle insanlar neredeyse tüm yıl kar altında yaşar hale gelmişlerdir. İşte bu koşullarda yaşayan ve ülkesindeki çocuk doğurmaktan başka niteliği olmayan kadınlardan araştırmacı bilim-kadını yönüyle ayrılan Yuna, uykusuzluğuna ve yavaş yavaş baş gösteren hafıza kayıplarına (geçmişine ilişkin) çare aramaktadır. Terapiye gittiği psikiyatrın istemeden söylediği bir rahatsızlık (Ofglen Sendromu) Yuna'nın içinde bir sorgulama isteği uyandıracaktır. Ofglen Sendromunun sebep olduğu küçük bir darbe domino taşları gibi, zihninde yer etmiş kalıpları tek tek yıkmasına sebep olacaktır. Hayatını sorgulamaya başlayan Yuna, aslında nasıl bir hayal dünyasında yaşadığını ve çevresindeki hiç kimseyi yeterince tanıyamamış olduğunu fark edecektir.

Kitabın dili akıcıydı ve hikayenin de insanı sıkmadan ve gerilimi okuyucuya hissettirerek ilerlediğini belirtmek isterim. Ancak kanaatimce yazar kitabın "proof reading" dediğimiz düzeltme okumasını yapmamış, sık sık imla hataları ve yazım yanlışlarıyla karşılaştım, bu bakımdan bende kitabın çok aceleye geldiği izlenimi oluştu. Ayrıca bazı diyaloglarda mantık hataları ve uyumsuzluklar mevcuttu, sonu da temellendirilmeden bir anda bitirilmek istenmiş gibiydi, bu durum da eserin "düzeltme okuması"nın yapılmadığının benim açımdan bir diğer göstergesi. Kitapta en beğendiğim bölüm kahramanlardan birinin Ayşe Kulin'in "Adı: Aylin" biyografik eserindeki Aylin Radomisli'ye atıf yaptığı konuşmaydı (mezar taşındaki sufi kanatları).  Yine de, kitabı vaktiniz varsa okumanızı tavsiye ederim, çünkü hikayeye dikkatli baktığınızda, kendimizden ve çevremizden pek çok şeyi içinde bulacaksınız.

"Her şeyimizi borçlu olduğumuz Uluhan'ımızın tüm vatandaşlarının iyiliğini isteyen adil bir lider olduğundan şüphemiz yoktu. Dünyaya geliş anımızdan itibaren, emdiğimiz sütten yiyip içtiğimize, eğitimimizden hayırlı evlilikler yapmamıza, hatta çocuklarımızın sayısına kadar her şeyimizle canla başla meşgul olurdu..."

8 Aralık 2015 Salı

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Uzun zamandır Hüseyin Rahmi'den bir roman okumak niyetindeydim, kısmet bu günlereymiş. Aslında aklımdan "Şıpsevdi" geçiyordu ama kitapçıda dolaşırken bu kitap beni seçti :). "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç", sokağı edebiyata getiren bir yazar olarak halk tarafından sevilen Hüseyin Rahmi'nin natüralist yönünün ve hicivlerinin oldukça net olarak gözlenebildiği bir eseridir. Romanlarında sık sık değindiği üzere, bu eseri de eski İstanbul halkının günlük yaşantısını canlı betimlemelerle anlatmaktadır. Hüseyin Rahmi, bu romanında hem halkın cehaletini eleştirmiş hem de dönemin kadına ve evlilik kurumuna bakışını romandaki karakterler üzerinden anlatmıştır. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, bilimle ilgilenenler belki anımsayacaktır; Halley Kuyrukluyıldızı bundan yüz beş yıl önce (5 Mayıs 1910 tarihinde) Dünya'ya çok yakın geçmiş ve birtakım bilim adamlarının yanlış hesaplamaları nedeniyle Dünya'ya çarpacağı düşünülmüştür. Bu bilgi üzerinde İstanbul halkı da galeyana gelmiş ve kıyamet söylentileri alıp başını gitmiştir. Astronomi hakkında bilgisi olmayan ve bilimsel makaleleri okumak şeklinde bir alışkanlığı olmayan halk, sağdan soldan duydukları ile dedikodu kazanı kaynatmaya başlamışlardır. Bu durumu değerlendirmek isteyen genç ve eğitimli bir genç olan İrfan Bey evinde kuyrukluyıldız hakkında yalnızca kadınların katılacağı konferanslar düzenlemeye karar verir. Gazetelere yazı yazmaktan hoşlanan ve Halley Kuyrukluyıldızı hakkında tüm haberleri kaçırmadan takip eden İrfan Bey'in bir özelliği daha vardır: Reddedilme acısıyla başlayan ve yıllar içinde artık tamamen üzerine sinmiş olan kadın düşmanlığı. Kadınların erkeklere göre daha eksik ve zayıf olduklarını her fırsatta vurgulayan İrfan Bey, bir gün beklenmedik bir şekilde genç ve esrarengiz bir kadından kuyrukluyıldız hakkında bilgi isteyen bir mektup alınca kadınların da kıvrak zekalı ve güçlü iradeli olabileceğini pek hoş olmayan bir şekilde tecrübe eder.

Aslında hepimiz Hüseyin Rahmi ile daha önce karşılaştık: Ertem Eğilmez'in başarılı bir şekilde yönettiği ve Gulyabani'den korkan batıl inanç sahibi saf bir İstanbul ailesini anlatan filmi "Süt Kardeşler (1976)" yazarımızın "Gulyabani (1913)" isimli romanından uyarlanmıştır. Bu eserinde olduğu gibi, Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç'da da Hüseyin Rahmi, Türk edebiyatında İstanbul halkının gündelik yaşamını, batıl inançlarını, halkın toplumsal çıkmazlarını mizahi bir şekilde anlatmıştır. Gözlem yaparak yazmayı sevdiğinden olsa gerek, romanlarında İstanbul dışındaki yaşama (Anadolu hayatına) pek değinmemiştir. Bu eser, Adalet Ağaoğlu'nun "Ölmeye Yatmak" romanı gibi her bir karakteri tek tek inceleyerek üzerinde sayfalarca eleştiri yazısı yazılabilecek potansiyelde bir eserdir ancak uzun yazılar yazmayı sevmediğimden burada bırakmak niyetindeyim. Vaktiniz olursa okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum.

"Memleketimizde biraz serbest davranan kızlara herkes hemen kötü gözle bakıyor. Eserlerinizdeki ciddiyete bakarak sizi bu zayıflığın, kusurun dışında kalan, fikir sahibi biri olarak düşünmüştüm. Bizde genel bir hastalık şeklinde olan bu alışkanlığın bulaşıcılığından meğer siz de eksik kalmamışsınız... Sokakta edebiyle giden örtülü bir kadına uşak takımından birtakım aşağılık adamların ne kadar rahat laf attıklarını bilisiniz. Bu neden? Memleketimizde kadının her saldırıya katlanmaya mecbur aşağı bir yaradılışta sayılmasından..."  (Geçen bir asır bu topraklarda çok da fazla bir şeyi değiştirmemiş anlaşılan).