24 Şubat 2014 Pazartesi

Sandman / Düş Müziği - Neil Gaiman

Sandman serisini ilk duyduğum andan itibaren okumak için can atıyordum. Birinci kitabı alarak bu seriye büyük bir heyecanla başladığımı belirtmeliyim. Serinin ilk kitabı olduğu için henüz "Ebediler"den biriyle tanışıyoruz: Dream yani Düş Lordu Morpheus (Kitabın sonuna doğru Ölüm, Death ile de tanışıyoruz ancak birbaç bölümde sadece). Yıllar sürecek hikayemiz 1916 yılında İngiltere'de Kadim Gizemler Tarikatının lideri Burgess'in (namı diğer Magus) bir şekilde elde ettiği Magdalene'nin Büyü kitabı aracılığıyla Ölüm'ü hapsetmek istemesiyle başlıyor. Düzenlenen ayinde Ölüm yerine onun küçük erkek kardeşi Dream'i tuzağa düşürülür. Dream'a ait olan miğfer, kum torbası ve varlığının bir parçasıyla oluşturduğu yakut kolyesi elinden alınır ve onun için, rünlerle çevrili bir çemberin içinde 70 yıl sürecek bir tutsaklık hayatı başlar. Tabi bu süreçte insanların düşleri bozulduğu için çeşitli ruhsal hastalıklar, uyku bozuklukları, olmayacak kabuslar dünyada baş gösterir (Ki düşünün eğer Dream yerine Death hapsedilseydi dünyanın hali ne olurdu? Can you imagine?) Bu sürenin sonunda birinin düşüne sızarak kaçabilmeyi başaran Dream kendisinden çalınarak bir şekilde evrenin (cehennem de dahil) dört bir tarafına yayılan eşyalarının peşine düşer. Hikayenin bundan sonraki kısmı Dream'in eşyalarının peşindeki maceralarıyla geçer (veeee en sonunda Death ile tanışırız ki en güzel parça burasıydı kanaatimce). Bir de 24 saat bölümü var ki tüm vahşi yönünüzü tatmin edecektir.

Sandman'ın başlangıç itibariyle oldukça ilginç ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim - ki zaten söze ihtiyaç yok modern çağın en orijinal ve fantastik çizgi romanı olarak kabul edilir- Şimdi bu noktada bir şey belirtmek isterim; korku, mitoloji ve değişik fantastik unsurlardan ilham alınarak oluşturulmuş bu eserin H.P. Lovercraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı (The Call of Cthulhu) kitabından esinlenilerek oluşturulduğu söyleniyor ki konularına baktığım kadarıyla benzer yönleri var. Önemi var mı ? Yok! Fantastik eserler bilemeyenler için hep birbirine benzemektedir zaten :) Ama bir noktaya katılıyorum (Death'ın Siouxsie Sioux ilham alınarak çizildiği) zira katılınmayacak gibi değil şu tiplere bakın:

Her ne olursa olsun, kendinize bir iyilik yapın ve bu seriye başlayın! Hem kısa süreli de olsa dünyayı unutup kendinize bir misyon edineceksiniz: sonuna kadar gitmek! Daha yazacak çok şey var ancak serinin başka kitaplarına umarım.
 
"Bu gece yalnız hissediyorum...Her zaman yalnız yaşayan biri oldum ama rüyanın gece bölgesi sahillerinde, yalnızlık beni dalgalar ile yıkayarak kıyıyı dövüyor, ruhuma asılıyor... Gecenin sularına kum serpiyorum. Zerreler düşerken yanıyor. Bana çok geçmişte kalmış başka birini hatırlatıyor.... Onu, o zaman bile düşerken seyrettim. Yüzü mağrur, gözleri hala gururluydu... Boşlukta yürümenin vakti geldi. Bana ait olanı geri alma vakti."

"Sabahları uyandığımızda gözlerimizdeki çapakların sahibi Sandman’dir. Uykuya dalmadan önce gelir ve rüya görmemiz için gözlerimize büyülü bir kum serper. Uyanışa doğru o büyülü zerrecikler çapaklaşır."

18 Şubat 2014 Salı

Türk Casusu İngiliz Kemal Lawrence'e Karşı - Esat Tomruk

Psikolojide yapılan bazı deneylerde "sorular sorarak olayları inceleme ve bir sonuca varma" tekniği kullanılır. Böylece aynı soruya/olaya verilen farklı cevap ve tepkilerle ortaya bir sonuç çıkarılır. Bu yöntem çok uygulansa da bilinir ki en güvenilmez olanıdır. Zira insanlar cevap verirken gerçekleri çarpıtırlar. Mesela; aşık olmak davranışlarınızı nasıl etkiliyor? (İçimden geçen; ya hiç sorma kalbim şekil değiştiriyor, agresifleşiyorum) Verdiğim cevap: Ben hiç aşık olmadım bilemiyorum! Ya da, kendine zarar verici davranışlar azaltılabilir mi? Hmm, Tabi azaltılabilir, her şey kişinin kendi elinde sonuçta (Hayatına uygulayabiliyor mu, hayır!). Ha, nereye varmaya çalışıyorum derseniz, bir ajan kendi anılarını yazarsa ve ortaya kanıtlayacak hiçbir delil sunmazsa (karşılaştığı kişilerin isimlerini bile değiştirdiğini söylerse) yazdıklarının büyük kısmının bir fanteziden öteye gitmediğini düşünürüm. Zira kitap büyük çoğunlukla anımsamalardan değil de, karşılıklı konuşmalardan oluşmaktadır. Peki bunun imkanı var mı? Aradan geçmiş otuz yıl! Konuştuklarını kasete mi aldın Ahmet Esat, yoksa yaptığın şey anımsayabildiğin birkaç şeyden yola çıkarak bir hikaye yazmak mı? Sen bilmez misin insanlar bir hikaye anlatırken - özellikle kendilerinden bahsederlerken- ne zaman gerçeği söylemişlerdir?

İngiliz Kemal'in (Ahmet Esat) bu hikayesi 1919 yılında İstanbul'da (işgal günlerinde) kol gezen İngiliz ve Fransız subayları arasında geçiyor. Galatasaray Lisesi mezunu Ahmet Esat'ın İngiltere'de uzun yıllar geçirmesi sonucu hem Fransızca hem de İngilizceyi iyi derecede konuşabilmesi ona bu (so-called) ajanlık işinde faydalı olur. Çok iyi boks yapabilmesi dolayısıyla İngiliz askerleriyle dostluk kuran Esat, insanları gözlemleme yeteneği ve zekası sayesinde Fransızların arasına da sızarak iki ülke arasındaki "istihbarat" savaşından kendine kar sağlamak ister. Tabi tesadüflerin sürekli lehine olması, birbirinden güzel Fransız ajanlarıyla aşk yaşaması veya herkesin güvenini toplaması, hayatının defalarca kurtarılması vs. da cabası. Ancak size en inandırıcı şeyi söyleyeyim: Lawrence ile karşılaşması!

Bir kere Esat'cım, Lawrence'ın İstanbul'da bulunduğuna ilişkin herhangi bir kayıt yok. Hatta Lawrence İstanbul'a hiç gelmemiş (Bu şekilde söylemek istemezdim ama 20. yüzyılın en başarılı ajanından yani Arabistan'ın taçsız kralı Lawrence'dan söz ediyoruz burada!?). Bununla beraber, nasıl olup da kendisiyle karşılaşır ve yakın arkadaş olursunuz (bir de)? Ayrıca araştırdığım kadarıyla, İngiliz Kemal Türkiye için yalnızca Milli Mücadele döneminde yani Yunan askerleri aleyhine ajanlık yapmış. Bu nedenle bu kitapta yazılanlar pek inandırıcı değil!

İngiliz Kemal'in hayatı pek çok kez film yapılmış: "İngiliz Kemal Lawrens's Karşı" (Ömer Lütfi Akad, 1952), "İngiliz Kemal" (Ertem Eğilmez, 1968), "İngiliz Kemal'in Oğlu" (Osman Seden, 1968). Ancak ben daha ziyade Lawrence'in anılarını yazdığı "Bilgeliğin Yedi Sütunu" (The Seven Pillars of Wisdom) adlı kitabını ve filmlerini (Lawrence of Arabia, 1962 ve Gertrude Bell'in filmi Çöl Kraliçesi'ni merak etmekteyim).

"Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değermiş....
Bu söz belki doğru olabilir, ama benim gibi her gün yeni ölüm tehlikesi atlatmış olanlar şimdi içinde yaşadığımız bu huzur günlerinin kıymetini daha iyi anlarlar...
Bazen eski günleri bir hatırlayacak oldum...."

11 Şubat 2014 Salı

Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç

Ayfer Tunç'u bir yazar olarak çok beğenirim. Son kitabını da diğer kitaplarının hatrına alıp okuduğumu da belirteyim. Kitabı beğendim ama yine de bir "Yeşil Peri Gecesi" değildi şimdi ne yalan söyleyelim. Yeşil Peri Gecesi'nin su gibi akan dili ve insanda merak uyandıran olay örgüsü beni daha çok etkilemişti. Yine de bu iki kitabın benzer yönleri var: taşıdığımız sırların bir gün bir şekilde ortaya çıkışı, bir toplumun çöküşü ve insanın yalnızlaşması. Kitapların anlatım teknikleri de benziyor, anımsamalar şeklinde (flashbacks) ve kahramanın gözünden anlatılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, kahramanın kendi gözünden anlatıldığı hikayeleri çok sevemiyorum ancak Ayfer Tunç bu konuda çok iyi! Bu kitapta hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken, yolunda gitmeyen planları sebebiyle "hancı" olan Mürşit'in gün gün solan yaşamı arka plandaki toplumsal olay izleri ile beraber anlatılmaktadır. Çocukluğunda yaşadığı bir travma sonrası bütün amacı uzaklaşmak ve daha da uzaklaşmak olan Mürşit, İstanbul'a üniversite okumaya geldiğinde babasının aniden felç olması sonucu memleketine geri dönerek babadan kalan oteli işletmeye mecbur kalır. Ailesinin isteği üzerine evlenerek yaşadığı yere kök salan Mürşit'in gönlü iki ara bir derede kalmış bu taşra şehrine sığmaz ve gün geçtikte daha umursamaz bir insan olur. Tek yaptığı günlük monoton işleri yerine getirerek ölümü beklemektir (içten içe yaşanan bir iç ağrısı ki Mürşit bunu dünya ağrısı olarak tanımlayacaktır). Bu yüzden başkalarının hikayelerini merak eder, çünkü "hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkasının kuyusuna atar". Ancak yıllar sonra ruh hali olarak kendisine benzeyen ve akşamları rakı sofrasında kendisine yarenlik eden bir maden mühendisinin ("Madenci") de dediği gibi: Başkalarının kuyuları daha mı iyi sanki? Ama doğru, iyi diye bir şey yok, insan sadece kendi hikayesini bilir ve kendi hikayesinden sıkılır!

"Dünya Ağrısı" adını Almanca "weltschmerz" (the kind of feeling experienced by someone who understands that physical reality can never satisfy the demands of the mind) teriminden almaktaymış ki bu kelime yaşamaktan usanç getirme, pesimizm anlamına gelmekteymiş. Kaldı ki, "zamane hastalığı" olarak tanımlanan "weltschmerz" terimi ilk kez 1763-1825 tarihinde yaşayan Alman yazar Johann Paul Friedrich Richter'in "Selina" romanında kullanılmış. Bu bilgiyi edindiğimde çok şaşırdım açıkçası, zira ben bu terimi daha ziyade yirminci yüzyıla yakıştırmıştım. Dünya ağrısı bu kadar eski miymiş gerçekten?

Kitabı okurken pek çok yerde Anayurt Oteli'nin Zebercet'ini anımsadım. Zaten Mürşit de İstanbul'da bu kitabın filmine giderek bir bağlantı kurmamıza yardımcı oluyor. Ayrıca, Mürşit'in kendine yabancılaşması ve bazı ruhsuz davranışları Albert Camus'nun Mersault'una da benziyor ("Yabancı"). Elbette Mürşit karakteri daha detaylı anlatıldığı için içinde bulunduğu ruhsal durumun sebeplerini yavaş yavaş çözebiliyoruz. Mersault gibi biraz muğlak kalmıyor.

Kahramanın kendini soyutlayıp gamsız yaşaması beni buhranlardan buhranlara sürükledi. Bu nedenle olsa gerek Ayfer Tunç'un bu kitabını diğer kitapları kadar sevemedim. Belki de doğru kitap ancak yanlış zamandır. İçinde bulunduğum ruh hali sebebiyle böyle olagelmiştir. Bu kadar başarılı bir yazarın kitabını beğenmemek ne haddime :) Ancak çok sevdiğim bir bölümü belirtmeden geçemeyeceğim; kitabın içinde Mürşit'in satın alıp ara ara okuduğu bir kitaptan alıntı yapılmaktadır: İnsan bir uçurumdur! (Bu söz Cioran'ın "Ezeli Mağlup" kitabından alınmış. Okuduğum kitaplarda yeni bir kitap öğrenince hediye almış gibi seviniyorum, yakın zamanda okuyabilmem dileğiyle!) Bu kadar bilgiyle anlamakta zorlanmıştım ancak sözün devamını öğrenince daha kolay anladım: Her insan bir uçurumdur, içine bakmak yükseklik korkusu yaratır. Peki bakacak kadar cesur musun?

"Yaşanmıştan kurtulmak yok. Unutup kurtulmak yok. Toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan."

Anayurt Oteli:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

Yabancı:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/yabanc-albert-camus.html 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Tutuklama - Aclan Sayılgan

Kış Okuma Şenliği kapsamında sahaftan alınıp okunacak bir kitap kategorisi için tesadüfler bu kitabı çıkardı karşıma. Daha önce bahsettiğim gibi, altına çizilen ifadelerin bulunduğu, üzerine tarih atılmış veya okurken notlar alınmış bir kitap beni çok cezbeder. Bu kitabı öylesine elime aldım ancak üstüne atılmış tarih (1973 yılı - arkadaşlar ilk okuyan bu kitabı 40 yıl önce okumuş - aşağıda fotoğrafı) beni etkiledi ve bunu aldım. Tabi okurken yazarı hakkında da biraz araştırma yaptım. Hem konservatuvar mezunu olarak Devlet Tiyatrosu'nda görev alması hem de eski bir komünist olması dolayısıyla yazarın bu kitapta kendisini anlattığı kanaatindeyim. En azından baş karakterin hissettiklerinin detaylandırılması ve yazarın hayatı ile Mehmet Kostak'ın hayatındaki benzerlik benim böyle düşünmeme sebep oldu. Yine de kitap hakkında yazılan herhangi bir eleştiri, yorum vb. bir yazı bulabilmek için internette biraz araştırma yaptım ancak Türkçe bir kaynak bulamadım. Şaşırtıcı bir şekilde, Amazonda satışta olan "The Turkish Muse: Views & Reviews 1960s - 1990s" aslı bir kitapta Aclan Sayılgan'dan ve bu eserinden söz edildiğini gördüm (aşağıda biraz alıntıladım). Pek çok Türk şair ve yazardan söz ediliyor olması sebebiyle bu kitabı da edinmeye karar verdim.

Tutuklama'da (1952 yılında) Komünist Partiye destek amaçlı örgütlenen ve polis tarafından gizlice takip edilen bir grup aydının tutuklanması ve sorgulanması anlatılmaktadır. Bu sorgulamalardan anladığım kadarıyla kitabın geçtiği dönem itibariyle Türkiye'nin farklı paranoyaları olduğundan söz edilebilir (değişmeyen tek şey: Dış Mihraklar). Konjonktür değişse de, Türkiye "dış mihraklar" paranoyasını hiç kaybetmeyecek ve bu konuda hep ezik kalacak anlaşılan. 1952 yılında komünist partiye gizlice destek verdikleri için tutuklanan kişilerin kendi aralarındaki çözülme Mehmet Kostak'ın (konservatuvar mezunu bir sanatçı) bakışından anlatılmakta ve bu dönemde Türkiye'nin komünizmle ilgili tek paranoyasının "Sovyet Rusya" tehlikesi olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Yine de, henüz 1960 - 1970'leri yaşamamış Genç Türkiye'nin bu aydınlara sorgu sırasında 1980'lerin acısını yaşatmadığını da gözlemleyebiliyoruz. Türkiye'nin yakın tarihine ilgi duyanlara kitabı okumalarını tavsiye ederim! Aşağıdaki diyalog da değişmeyen gerçeklerimizden:

"Hakim sözünü kesti Mehmet'in:

- Ben Demokrat Partinin değil, adaletin temsilciyim.

- Ben siyasi konularda adaletin objektifliğine inanmıyorum Hakim bey. Siyasi adalet izafidir. Mutlak değildir. Eğer siyasette bir suçlu varsa, yargılanan kadar o suçu imal eden içtimai sebeplere eğilmek gerekir... Sisteme karşı olana adalet dağıtılmaz, sistemi yıkmak isteyenlere sadece ceza kesilir. İşin doğrusu da budur."
 
"Tutuklama achieves the very difficult success of combining two levels of fictional delineation - the psychological complexities of the victim and the agent of brutalization, and the panoramic view of a society and its intellectual convulsions in a given period. with greater psychological depth and broader societal analysis, Tutuklama would have been both a more significant novel and a more compelling documentary..." 

3 Şubat 2014 Pazartesi

Bukre - Kahraman Tazeoğlu

Tuna Kiremitçi'nin kıymetini bu kitapla anladım sevgili kitap severler (Hakkındaki acımasız eleştirilerim için üzgünüm Tuna Bey, daha acımasızını hak edenler varmış). Ve bu kitabı okuyunca toplum olarak ne kadar acınacak halde olduğumuzu gördüm. Kitabın tek bir özeti olabilir: "İşbu kitap bir ergen gencin fantezileridir". Diyeceksiniz ki neden bu kitabı aldın? Evet, neden aldım, ben de pişmanın gerçekten! D & R'da kendime birkaç kitap almaya gittiğimde yazarın imza günü olduğunu duydum, dedim ki bu yazar da kim? Daha önce hiç okumamış olduğumdam hem bir şans vermek istedim, hem de son kitabının üzerinde iki yüz bin adet basıldığına ilişkin bir ifade görünce sandım ki, okunmaya değer. Riske girmemek için kendini oldukça geliştirmiş olduğunu düşündüğüm son kitabını aldım ve imzalattım (Kahraman'cım, güzel lacivert gözlerle ortalıkta salınmaya benzemiyormuş kitap yazmak, ha?). Akabinde bazı yerlerini gözüm kapalı okuduğum bir kitabım oldu ne mutlu bana :). Sözü uzatmadan, biraz kitaptan bahsedeyim: Bukre adında bir genç kız var, öncelikle bir aşk acısı çekiyor ve hayattaki tek dostu, çocukluk arkadaşı Selim ona destek oluyor. Beraberce ergen muhabbetler yapıp (işte şu klasik kimse bizi anlamıyor, dünya neden böyle, ah acı çekelim arabeskiz biz muhabbetleri, platonik aşklar) hayatlarında herhangi bir yaratıcılık olmadan öyle takılıyorlar. Sonrasında hafta sonu için katıldıkları bir gençlik kampında Cem adında bir gitarist ile karşılaşırlar ve Bukre ile Cem arasında bir yakınlaşma olur. Kitap ikisinin bir neşeli bir hüzünlü ilişkisini anlatacak ve sonunda yapılacak ilginç bir tercihle sona erecektir (Bu hikaye bittikten sonra kitapta birkaç sayfalık düz yazılar ve kısa öyküler de bulunmaktadır). Vaktine kıymet verenlere tavsiye edemiyorum kitabı.

Ekşisözlükte kitap hakkında yazılanları bir okuyuverseydim ben de aydınlanıp başka kitaplara yönelecektim ancak işte cahillik (buraya bir tane İlber Ortaylı 'caps'i: Ooo aramıza yeni cahiller katıldığını görüyorum). Ekşisözlükten gönlümden geçenlerin ifade edildiği bir yazı:

"bir kızın ergen melankoliğine sahip hayatını ara ara felsefi demler vurarak okuyuculara sunan bir kitap.
öncelikle, kitabın hedef kitlesinin ergenler olduğunu söyleyim. ergenlerin ruhunu okşayacak aşk sözleriyle dolu her tarafı. içerdiği hikaye ise aslında hemen her gencin başından geçecek aşk hikayelerinden kısa kısa kesitlerin birleştirilmişi. farklı bir şey sunmuyor yani.
zaten ergenlerdeki aşık olma / aşık olunma, acı çekme / acı çektirme hayranlığı sınır tanımaz. böyle bir kitaba bağlanmaları da pek normal."


https://eksisozluk.com/bukre--4063921
https://eksisozluk.com/bukre--4063921?p=2

Araplarla bir şekilde karşılaşıp iş yapmanız vb. bir durum gerektiyse, kendilerinden bir şey talep ettiğinizde öncelikle şu cümleyi duyarız "Bukra inşallah". Bu cümlenin Türkçe tercümesi "Yarın/sabaha Allah'ın izniyle" dir. Meali ise "Bizden iş beklemeyin, bir ara bakarız, o da bakarsak" demektir. Hah, nereden aklıma geldi, işte kitabın adı "Bukre" Arapça'da bu anlama gelmektedir :) Kitapta yalnızca bir bölümün (sadece bir) altını çizmeye değer buldum, bunun sebebi de bana Khaled Hosseini'yi anımsatmasıydı:

"Hayatın en gaddar yanı nedir biliyor musun Kuzu? diye sordu.
'Nedir' dedi Selim.
'Hayatın en gaddar yanı, bir sonu olduğunu bize hep en mutlu anlarımızda hatırlatması... İnsanların en saf yanıysa hayatın bir sonu olduğunu her seferinde unutması..."