29 Aralık 2012 Cumartesi

Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’i severim. “Beyoğlu Rapsodisi”ni lisede iken okumuştum ve çok beğenmiştim. Daha sonrasında aynı zevki alırım düşüncesiyle başladığım hiç bir kitabını o şekilde sevemedim. Bu kitabı almam da biraz tesadüf oldu. 2012 Tüyap kitap fuarında indirimli kitap alabilmek için gittiğim gün Ahmet Ümit’in imza günüymüş meğer. Ona bir kitap imzalatmak istedim ve nedense okumadığım kitapları arasında elim bu kitaba gitti (keşke başka kitabını alsaydım :)). Çok ilginç başlamıştı aslında. Orta yaşı çoktan geride bırakmış bir tarih profesörünü (Müştak – Ahmet Ümit bu ismi çok aradı galiba) ve yıllar önce (21 yıl) onu terk ederek Amerika’ya giden ve burada çok başarılı olan başka bir tarih profesörünü (Nüzhet – bu isim de çok aranmış gibi duruyor) tanıtıyor bize önce. Yıllar sonraki ilk telefon konuşmalarında akşam yemek yemek üzerine anlaşıyorlar fakat psikojenik füg (kişinin bazen tüm belleğini kaybetmesi – kitapta hastalığın detayları anlatılıyor) hastalığı olan Müştak bey, Nüzhet Hanımın evine gittiğinde onu boynundan kitap açacağıyla (bir örneği de kendinde bulunan Osmanlı tuğralı açacak) öldürülmüş olarak buluyor. Muzdarip olduğu hastalık dolayısıyla bu cinayetten kendini sorumlu tutuyor hatta anımsayamadığı bu cinayet anı için çeşitli senaryolar yazıyor beyninde. Zira bu kadın ona o kadar acı çektirmişti ki, zaten yıllarca onu öldürmek istemişti. Kitap polislerin katili araştırması ile devam ederken ortaya ilginç olaylar çıkar. Nüzhet Hanım tarihte büyük tartışmalar yaratacak biz tez üzerine çalışıyormuş meğer ve belki de öldürülmeseydi çok konuşulacakmış: Osmanlı’da Baba – Oğul - Kardeş Katilliği (Sultan II. Murat – Fatih Sultan Mehmet ve oğlu II. Bayezid dönemi). Bu sebeple çok muhafazakar bazı ünlü tarihçilerin (Nüzhet Hanımın bir zamanlar asistanlık yaptığı yaşlı profesör ve onun şimdiki asistanları) belki de bu cinayette parmağı vardı? Veya çocukluğundan beri aralarında adı konulmamış garip bir çekim olan Müştak Bey’in kuzeni Şaziye Hanım yine görüştüklerini öğrenince kıskançlık krizine mi girmişti acaba?

Bu bilgileri daha kitabın başındayken ediniyoruz zaten. Ve sonrası – sonuna kadar – bize verilmiş gerekli gereksiz tarih bilgileriyle dolu. Fatih İstanbul’u nasıl fethetti? Babası II. Murat’la olan alakası nasıldı? Neredeyse kitabın yarısında zaten İstanbul’un eski semtlerinde düzenlenen bir fetih gezisi anlatılmaktadır. Bu bölümde neredeyse kitabı bırakıyordum ancak prensiplerim var. Başlanan kitap bitirilecektir. Neyse, kitabı bitirdim ancak biraz hayal kırıklığına uğradım. Polisiye kitap yazmak insanları şaşırtmak için hiç alakasız ve hiç ip ucu verilmemiş birini katil yapmak mıdır? Bilemiyorum. Yine de, tarihe meraklı kişilerin bu kitabi okumak hoşlarına gider diye düşünüyorum. Polisiye meraklılarını bilemem.

"Artık gençlik çok gerilerde kaldı. İhtiraslar, hırslar, kıskançlıklar, açık söyleyeyim şehvet, hepsi ağır ağır sönüyor. İster istemez geçmişe bakıyor insan....İster istemez geçmişi düşünüyor. Kimler vardı hayatımda, kimler kaldı..."

25 Aralık 2012 Salı

Başucumda Müzik - Kürşat Başar


Bu kitabı lise yıllarımda yakınımdaki tüm arkadaşlarım okumuştu (öyle pis bir huyumuz vardı, bir kitap alınır bunu on kişi okurdu). Ben okumadım, niye okumadığımı anımsamıyorum, fırsat bulamadım sanırım. Geçen gün (Aralık ayının ikinci haftası) Profilo D & R’da gezerken dikkatimi çekiverdi. Aldım, ancak okurken fark ettim ki aslında lise yıllarımda okumalıymışım bu kitabı. Hem biraz basit buldum hem de biraz sıkıldım desem yalan olmaz. Zira ben başından sonuna kadar yazarın anlatıcı olduğu (kendi açısından olayları görüp yazdığı) kitapları (karakter çok iyi bir anlatıcı değilse) pek sevmemişimdir.
Bir de kitabın karakterlerini sevmek diye bir şey var. Kitabın ana karakteri kadın çok şımarık ve tatminsizdi bence. Hayatta böyle insanlar da var elbette ve onlar da roman kahramanı olabilir. Ama sevmeyince sevmiyorsunuz işte. Canan Tan’ın “Yüreğim Seni Çok Sevdi” kitabının karakteri Aslı gibi. Ama tek farkı Aslı ne kadar tatminsiz ve sıkıcı biri olduğunun farkında değildi ve kendini iyi biri sanıyordu. Çok sinir bozucu bir kızdı yani!
Kitap bir kadının size baştan sona içini dökmesi ve sırlarını anlatması şeklinde. Açıkça bahsedilmese de, gençlik yılları 1950’lere rastlıyor ve biraz da kalbur üstü bir ailenin kızı.  Önce şaşırtıcı bir kararla bir dış işleri memuruyla (diplomat olacak) evlenip Amerika’ya gidiyor orada eşiyle sıkıcı birkaç yıl geçiriyorlar. Yeni bir atama için Ankara’ya döndüklerinde ergenlik çağlarında (14 yaşındayken) görüp hoşlandığı bir Bey ile bir baloda karşılaşıyorlar (Fuat Bey). Olgunluk çağına gelmiş Fuat Bey’in evli de olsa genç ve güzel bir kadına ilgisi kaçınılmaz elbette. Sıkıcı evliliğinden bunalmış olan genç kadının (böyle diyorum çünkü adını hiç söylemedi) da ergenlik hayali Fuat Beye (kısa zaman içinde Menderes hükümetinde bakan olacaktır kendisi) ilgisiyle aralarında dünyanın pek çok yerinde gizli gizli buluşacakları bir aşk doğacaktır. Bir rivayete göre bu kitapta anlatılan yasak aşk hikayesi 1950'lerde Dışişleri Bakanlığı yapan Fatin Rüştü Zorlu ile genç diplomat Orhan Kutlu'nun eşi Vesamet Kutlu arasında yaşanmış. Elbette ki sonu yok. Belki olurdu ama genç kadın kocasından sevdiği adam için ayrıldıktan bir süre sonra askeri darbe oldu ve tahmin edeceğiniz üzere Fuat Bey'in sonu hüsran oldu (ilk defa bir kitabın sonunu söylüyorum ama siz zaten rivayetten tahmin etmiştiniz - 1960 Darbesi ve Adnan Menderes ile beraber dönemin Dışişleri Bakanının da asılması). 
Kitabın en sevdiğim yanı pek çok olayın müzikle bütünleştirilmesi. Baloda çalan müzik, Paris’te bir sokak çalgıcısının çaldığı müzik, Fuat Bey’in armağan ettiği müzik kutusunun ezgileri... Bazı şarkıların isimlerinin verilmesi de hoşuma gitti. Romantik müzik sevenlerin (boş vakitleri varsa) bu kitabı okumak hoşlarına gidebilir.

Bir de kitabın sonundan hoşlandım. Son paragraftan yalnızca: "Hayatın bir yerinde verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlamak...Rastlantılar zincirini değiştirmek...Kendimizle birlikte etkilediğimiz insanların yaşam öyküsünü de yeniden kurmak...Sanki dev, çözülmesi güç bir yapbozun garip biçimli parçalarını yeniden farklı bir resim oluşturacak şekilde bir araya getirmek.... Ahh, hayır, biliyorum, o makineyi yapamadılar..."

23 Aralık 2012 Pazar

Serenad - Zülfü Livaneli

Çok sevdiğim kitaplardan biri oldu Zülfü Livaneli'nin Serenad'ı. Kitabın akıcılığının yanı sıra bugüne kadar değinilmemiş bir konudan bahsetmesi de ilgi çekici: Struma. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya'dan Filistin'e gitmek için yola çıkan Yahudileri taşıyan geminin adı. Trajik sonunu artık hepimiz biliyoruz.
İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevinde yer alan Maya Duran bu kez oldukça kibar ve hoş bir misafiri ağırlar: Alman asıllı profesör Maximilian Wagner. Onu tanıdıkça profesörün geçmişinde oldukça hüzünlü bir aşk hikayesi sakladığını öğrenecektir. Bu profesör İstanbul'da geçirdiği birkaç günde Maya'nın tüm hayatını değiştirmiştir desek yanlış olmaz. Maya hem kendisinin aslında kim olduğunu (anneannesinin ve babaannesinin etnik kimliğini) hem de yakın zamanda dünyada yaşanmış üzücü olayları (Struma faciası, Mavi Alay) öğrenir. Tabi profesörle olan samimiyeti dikkatleri üzerine çekecek ve işsiz kalacaktır. Ama hayatında açılan yeni bir ufuk bunun her şeye değer olduğuna ikna edecektir onu.
"Üç ayrı din, üç ayrı kadın ama ortak kaderler" kitapta da bahsedildiği gibi İbn Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözünün doğruluğunu bir kez daha anımsatır bize. Yeni pek çok şey öğretir bu kitap: Franz Schubert'in Serenad'ı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'dan kaçıp Türkiye'de ders veren Yahudi profesörler, bu topraklarda yazılmış Erich Auerbach'ın Mimesis'i...
Kitap okurken beğendiğim yerlerin altını çizmeyi ve bunu paylaşmayı severim. Serenad'dan yaptığım birkaç alıntı:

"Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hapsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu."
"Demek ki bu ülkede zulüm, Türk,Kürt, Ermeni, Kürt, Rum, Yahudi tanımıyordu. Devletler herkese karşı zalimdi."

"Çünkü ancak hikayesi anlatılan insanlar var oluyordu."