18 Ekim 2014 Cumartesi

Nana - Emile Zola

Kitabın konusunu Hint Filmlerine benzettim zira tıpkı Hint Sineması gibi bir karakterin hayatının bir kesitini bize sunuyor (Nana'nın tiyatroda Venüs rolünü oynamaya başladığı zamandan önceki hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok, içinde yaşadığı zaman uzun uzun tüm detayları ile anlatılmasına rağmen kitabın sonu yine çok hızlı geçiyor). Kitapta olaylar Nana'nın Paris'in en ünlü tiyatrosunda rol almasıyla başlıyor ve Paris'in varoşlarından geldiği birkaç yerde vurgulanan bu iri ve sarışın kız sahip olduğu cinsel cazibe ile insanları bir anda etkilemeyi başarıyor. Aslında oyunculuk ve ses olarak hiçbir yeteneği yok, sahnede de mucizeler yaratmıyor, hatta yetiştiği yer olan kaldırımların kabalığını sahneye yansıtıyor ancak cesareti (Venüs'ün denizden çıktığı sahneyi çırılçıplak ve üzerinde yalnızca bir tül ile oynuyor) ve erkekleri etkileyen albesini sayesinde çok kısa sürede tüm Paris yüksek sosyetesinin konuştuğu biri haline geliyor. Nana'nın eski hayatına dair bildiğimiz birkaç şey çok fakir bir aileden geldiği ve halasının yanında yaşayan ve on altı yaşındayken dünyaya getirdiği minik bir oğlu olduğu. Bu gizemli kızın geçtiği yollar ve onu tiyatroda Venüs rolünü oynamaya getiren süreç hakkında da tatmin edici bir bilgi edinilemiyor ancak hayatını bedenini kullanarak kazanmayı alışkanlık haline getiren bir kızın ne tür yollardan geçerek o noktaya geldiğini tahmin etmek de zor olmayacaktır. Tiyatrodaki ani yükselişi ve tüm erkeklerin onun etrafında pervane olmasının ardından istediği lüks hayatın zengin erkeklerin yatağından geçtiğini keşfeden Nana (bir kadın neden fahişe olur?) yaşadığı eski sefil hayatın intikamını alırcasına metresliğini yaptığı erkeklerin hayatlarını tam anlamıyla mahveder.
 
Ben Emile Zola'yı natüralizm akımının bir temsilcisi sanırdım :). Ancak bazı kaynaklardan okuduğuma göre, bu kitaptaki çarpıcı tezatlar (güzellik abidesi Nana'nın kitabın sonunda içine düştüğü durum veya parasız olduğu dönemde mücevherler ve heykellere süslü dev bir aşk yatağı yaptırması) ve Paris'in kalburüstü kesiminin çürümüşlüğü Fransa'da kurulan II. İmparatorluk döneminin sahte lüksünün bir fahişe üzerinden resmedilmesiymiş. O halde, bu haliyle sembolist olan eser nasıl bir natüralistin elinden çıkmış olabilir? Kanaatimce Zola İmparatorluğu eleştirmekten ziyade Nana isimli karakteri gerçekten yaratarak aşırılığa varan bir biçimle gerçeği anlatıyor (Aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, Nana'nın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur, bir de bu kızın kaçarı yok, fahişe olacaktır). Demek istediğim kitabı okurken olayların akışına odaklanmak ve altında yatan toplumsal nedenleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Zira Nana'nın kendi yazgısını biçimlendirecek bir gücü yoktur.

Kitapta çarpıcı bulduğum noktalar Mösyö Fauchery'nin yazdığı bir makalede Nana'yı sineğe benzetmesi, çıplaklığın, cinselliğin ve seviciliğin bu kadar çok anlatıldığı bir kitapta hiçbir erotizmin olmaması, Nana'nın narsistliğinin gözümüze sokulması ve kadın ve erkeğin soya çekimden kaynaklanan farklılıklarının özellikle kitabın son sahnelerinde tüm netliğiyle vurgulanması. Germinal kadar beğenmesem de, oldukça etkileyici bir eser olduğunu kabul etmek zorundayım. Okumayanlara tavsiye ederim!

"... Siz erkekler öküz olmasaydınız eğer bizim yanımızda olduğu kadar karılarınızın  yanında da rahat ederdiniz. Kadınlarınız kaz olmasaydı sizi alıkoymak için bizim katlandığımız zorluklara katlanırdı... Azizim söylediklerim kulağında küpe kalsın! (Nana)"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoşgeldiniz :) Yorumlarınız benim için bir kazançtır.