Powered By Blogger

25 Nisan 2013 Perşembe

Madam Bovary - Gustave Flaubert

1857 yılında basılmış olan bu roman edebiyatçılar tarafından çağdaş ilk realist roman olarak değerlendirilmiştir. Yazıldığı dönemde içeriği sebebiyle büyük tepkiler toplamış ve toplumun bazı kesiminin Flaubert'e cephe almasına sebep olmuş bir kitaptır. Ancak, burjuvazi kadınlarının sıkıntılarını ve ruhsal bunalımlarını anlattığı için kadınlar tarafından sevilmiştir. Ayrıca, Time dergisi tarafından 2007 yılında "tüm zamanların en iyi on kitabı" listesinde Tolstoy'un Anna Karenina'sının ardından ikinci seçilmiştir. Birinci ve ikinci kitabın oldukça yakın konular içerdiğine dikkat çekmek isterim :). Ancak kahramanların psikolojileri arasında biraz farklılık var. Emma Bovary tatminsiz bir kadın, daha doğrusu sahip olduklarıyla yetinmeyi ve mutlu olmayı başaramamış birisi. Doktor olan eşi Charles Bovary ise neredeyse tam tersi: saygın bir mesleği, güzel bir eşi, sıcak ve huzurlu bir yuvası olduğuna inandığı için mutlu bir adam. Kabul etmek gerekirse biraz da sıkıcı. Bayan Bovary evlenerek kurtulduğu köy hayatından sonra kasabada sıkıcı bir doktorla yaşamayı da beğenmeyerek daha lüks, pahalı elbiseler ve seçkin insanlarla dolu bir yaşamı arzular (muhtemelen bulsaydı bunu da beğenmeyecekti). Bu sebeple kendini hayallere, resim yapmaya, piyanosuna ve duygusal romanlar okumaya verir.  Bay Bovary eşinin bazı psikolojik sorunları olduğunu fark ettiğinde hava değişiminin ona iyi geleceğini düşünerek başka bir kasabada doktorluk yapmaya başlar. Bayan Bovary ilk günlerde biraz memnun olsa da, yine aynı umutsuzluğun içinde bulur kendini. Bebeği olduktan sonra da bu durum değişmez. Başka adamlarla yasak ilişkiler yaşar, kasabanın satıcısından saçma sapan alışverişler yapar. Bu kasabada işleri yolunda gitmeyen Bay Bovary'nin ise maddi sıkıntıları baş gösterir. Bayan Bovary ise daha çok şehvet, daha çok alışveriş peşinde koşmak için senetler imzalayarak büyük borçların altına girer ve bunları uzun süre eşinden saklamayı başarır. Ancak artık köşeye sıkışacağı ve kaçayacağı zaman da gelecektir.
 
Cahrles Bovary'nin naif mutluluğu kitap boyunca beni üzdü, bütün gün hastalarıyla ilgilendikten sonra eve gelip huzur buluyordu adam: "Yalnız, her akşam alev alev yanan bir ateş, hazır bir sofra, yumuşak bir koltuk buluyordu; bir de ince bir zevkle süslenmiş, tazelik, serinlik kokan hoş bir kadın."
 
"Kitap okurken hiçbir şey düşünmezsiniz. Saatler geçer. Görür gibi olduğunuz ülkelerde hiç kımıldamadan dolaşırsınız. Zihniniz anlatılanlara dolanarak ayrıntılara dalar ya da serüvenlere takılıp gider, romanın kişilerine karışır. Onların giysileri içinde yüreği atan sizsinizdir sanki."

18 Nisan 2013 Perşembe

Çöl - Jean Marie Gustave Le Clézio

2008 Nobel Edebiyat Ödülü alan Le Clézio'nun 1980 yılında yazmış olduğu bir kitaptır. Le Clézio bu kitabı sayesinde L'Académie Française tarafından verilen Paul-Morans Ödülü'ne layık görülmüş ayrıca 1994 yılında yaşayan en büyük Fransız yazar seçilmiştir.Kitapta öncelikle 1910 yıllarına ait, Kuzey Afrika'nın çöllerindeki Fransız işgaline karşı birleşen çöl kabilelerini anlatarak başlıyor. Kabilelerin hepsi kutsanmış olduğunu düşündükleri Ma-El-Ayn'in çevresinde toplanıyorlar. Ancak onların bu umuda yolculukları Nur adındaki bir erkek çocuğunun gözünden anlatılıyor. Kitapta iki öykü iç içe örülü. İkinci öyküde Lalla Havva adındaki bir kızın gözünden anlatılan çöl yaşamıyla günümüze yaklaşıyoruz. Tam olarak zamanı tespit edemesem de, 1980'lere yakın bir tarih olduğunu tahmin ediyorum. Lalla Havva henüz 15-16 yaşlarında, öksüz, halasıyla yaşayan bir genç kız ancak küçük bir kız çocuğu gibi çölü her gün yeniden keşfediyor: kumlarda yürüyor, yeşil çöl kertenkelelerinin peşinden koşuyor, ıtırlı kokularını duymak için kayaların arasında filizlenen küçük bitkileri parmağında eziyor. Lalla'nın gözlem yeteneği gerçekten etkileyiciydi. Çevresindeki herşeyi gözlemleyip farkındalığını arttırıyor ve kendi doğrularıyla yaşıyordu. Bir de sağır-dilsiz çoban Hartani'ye duyduğu aşk var tabi. Hartani'nin çevresindeki insanlardan çok farklı olduğunu düşünüyor, insanlardan uzak durması ona gizemli geliyor belki de. Sonrasınra hiç sevmediği bir adamla evlendirilmek istendiğini öğrenince Hartani'yle beraber çöle kaçıyor. Buradan sonrası baş döndürücü bir hızla ilerliyor ki ben anlayamadım bile: yakalanma, Marsilya'ya gönderilme, otelde iş bulması, hamile kalması veya bir fotoğrafçı tarafından keşfedilip ünlü bir kapak kızı olması. Kitap çölü ve Marsilya'nın pis arka sokaklarını anlatırken ne kadar durağan ve detaycı ise, bu olayları da o kadar hızlı geçiyor. Bu yönüyle şaşırtıcı biraz. Lalla'nın ataları, Mavi Adam denilen (Nur'un çevresindeki çöl savaşçıları) savaşçılar. Ancak Nur'un hikayesi ile Lalla'nın hikayesini ben birbirine bağlayamadım, kitap boyunca bunun bekledim açıkçası. Okunmaya değer bir kitap kanaatimce (tercümesi pek başarılı değil), çöl hayatı ve çölün gizemi hakkında pek çok şey öğreniyorsunuz. Ancak kısaca söylemek gerekirse, bu hikaye umudun hikayesi.
 
En sevdiğim yönü, Nur'un hikayesi anlatılırken suyun öneminin vurgulanmasıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, suyun değerini ben bu kitaba kadar yeterince anlayamamışım: "Nur suyu içtikçe onu kuyudan kuyuya kovalayan boşluğun içine dolduğunu hissediyordu. Bozbulanık ve tatsız sıvı, midesini bulandırıyor ve susuzluğunu gidermeye yetmiyordu. Su sanki bedenini kum tepelerinin ve engin taşlı düzlük yerin sessziliği ve yalnızlığıyla dolduruyordu."
 
Bir de Lalla'nın annesinden miras bir çöl şarkısı var tabi:
 
"...bir gün ah birgün, güneş kararacak, arz merkezine kadar yarılacak, deniz çölü kaplayacak, bir gün ah bir gün, gözlerim ışığı görmeyeceki ağzım adını söylemeyecek ve o gün yarimden ayrıldığım gün olacak..."


11 Nisan 2013 Perşembe

Stajyer - Saira Rao

Birkaç yıl önce bir yayınevinin  5 kitabı paketleyip uygun fiyata sattığı kampanyalardan aldığım kitaplardan biriydi Stajyer. Kitabı okumak istememin sebebi hukuk fakültesini yeni bitirmiş bir genç kızın Federal Yargıcın yanında yaptığı bir yıllık staj-danışmanlık tecrübesini paylaşıyor olmasıydı. Çok başarılı bulmasam da kitabın dikkat çektiği birkaç önemli nokta var: Bir tanesi -ki bu kitabın temelini oluşturmaktadır- hukuk fakültesinde asla öğretilmeyen konular. Kitabın kahramanı Sheila haklı: hiç kimse hukuk fakültesinde işe başladığınız ilk gün bir sosyopatla karşılaşabileceğinizi size öğretmez. İnsanları dışardan asla tanıyamadığımızı bir kez daha bize anımsatır Sheila'nın başından geçenler. Her ne kadar çok ünlü, başarılı, görüşleri hukuk fakültelerinde doktrin olarak okutulan bir federal yargıç da olsanız sosyal hayatta nasılsınız acaba? Ayrıca, yıllar süren hukuk eğitiminde insanların fark etmediği bir şey ilk incelenen davada birden dikkatinizi de çekiverir: "dava özetini elimden bırakırken kendimi sersemlemiş hissettim. Bu gerçekti. Gerçek bir insanın hayatı muallaktaydı. Ölen birisi için sağlanacak adalet de öyle. Şimdiye kadar yargıç olmanın ne kadar zor olduğunu hiç fark etmemiştim."
 
Kitap Amerikan hukuk sistemine genel bir bakış ve biraz da eleştiri yapmakta. Dolayısıyla, bu sistemin işleyişi hakkında biraz bilgi sahibi oluyorsunuz kitap bitince. Türkiye'den çok farklı olduğu için bir yönüyle ilginç sayılabilir ancak yine de zamanı değerli olanlar için zaman ayırmaya değmeyecek bir kitap olduğu kanaatindeyim. İyi okumalar.

5 Nisan 2013 Cuma

Siddhartha - Hermann Hesse

1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Hermann Hesse'nin bir başyapıtı olarak tanıtılıyor Siddhartha. Kitabı beğendim. Hindistan'da bir Brahman'ın oğlu Siddhartha'nın kendini arayışının öyküsüdür diyebilirsiz kısaca. Onun yıllar içinde nasıl olgunlaştığını ve kendine neler kattığını adım adım takip edebiliyorsunuz. Öncelikle genç, bilgiye doymayan ve sürekli yeni arayışlar içinde olan Siddhartha'dan zamanla gerçek bilginin nerede nasıl bulunabileceğini fark eden ve hayat tecrübesine en son empatiyi ekleyen yaşlı Siddhartha'ya ulaşmanın adımlarını görebiliyorsunuz. Aslında bu kadar basit değil. Sevgili Hesse bu kitabı yazmadan önce çok geniş bir araştırma yapmış gibi görünüyor. Muhtemelen Hindistan'a giderek bu felsefeyi çok yakından incelemiştir. Belki bu sebeple, kitapta terimler Sanskritçe'dir (Hint - Avrupa dil ailesinin Hint-İran koluna bağlı en eski lisanı). Bazı yerlerde insanı zevklere dalan Siddhartha'yı "Sansara'ya aldanmış", ormana gidip çilekeşlerle yaşayıp aç kalmayı ve beklemeyi öğrenen Siddhartha'yı "Samana", meditasyon yöntemini ise "Om" olarak tanımlamaktadır. Hayatının bir döneminde Buddha ile karşılaşan Siddhartha ondan "Gotama" (gerçek adı) ile bahsedecekti. Hayatının son demlerinde karşılaşmış olduğu küçük bir ücret karşılığı insanları kayığıyla ırmaktan geçiren yaşlı Vasudeva'nın sırrı ise meğer adında gizliymiş (Vasudeva Hint Mitolojisinde Irmak tanrısının adıymış). Doğu felsefelerine dair daha fazla bilgim olsaydı, kitaptaki bir çok noktanın gerçek anlamını daha iyi kavrayabilirdim ancak yinede okunası bir kitap.
 
"Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın. Kamala'sın sen, yalnızca Kamala; içinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir."
 
Not: Kamala Siddhartha'nın aşık olduğu kadının adı ve lotus çiçeği anlamına gelmekteymiş.

28 Mart 2013 Perşembe

Şeker Portakalı - Jose Mauro De Vasconcelos

Şeker Portakalı'nı yıllar önce okumuştum. Ancak, çok sevdiğim kitapları aradan uzun zaman geçince tekrar okumak bana daha farklı bir haz veriyor. Bu kitap gerçekten çok başarılı. Kitabı ve yazarın hayatını okuduktan sonra bu kitabın yazarın kendi çocukluğundan çok derin izler taşıdığını, belki de pek çok olayı kendisinin yaşamış olduğunu fark etmek kolay. Vasconcelos bu kitabı 12 günde yazmış ve aslında yirmi yıldan fazla bir süre yüreğinde taşıdığını belirtmiş (bu kitap hakkında tek bir eleştiri yapılabilir: Bu çocuğun beş yaşında bu kadar farkındalığı yüksek olabilir mi?). Kitap hayal gücü çok gelişmiş oldukça zeki bir çocuğun hayatının bir kısmını anlatıyor. Çok sefillik içinde, babası işsiz ve annesi geceye kadar çalışmak ve bir sürü çocuğuna bakmak zorunda. Ama yine de mutlu bir çocuk, ne de olsa olanla yetinip mutlu olmayı bilen bir çocuk. Yeni taşındıkları evin arka bahçesindeki şeker portakalı fidanını kendi dostu yapıp onunla muhabbet eden Zeze (kahramanımız) zamanla gerçek sevgisini kendisini tek anlayan insana, Portekizli'ye verir. Sevgiyi öğrenen Zeze, zamanla acıyı da öğrenecektir ("Acı insanın birlikte ölmesi gereken şeydi.").
Kitap çok hüzünlü. Pek çok yerde gözlerim dolarak okudum. Zeze'nin saf, masum soruları bazı yerde beni gülümsetti ("Sizce, gelecek hafta büyümüş olur muyum?"). Ayrıca Zeze yaramazlığının da farkındaydı ("Vaftiz babam şeytan beni avucuna aldı mı, yaramazlık yapmaktan güzEl şey olamazdı..."). Aslında henüz beş yaşındaki Zeze, şu an pek çok ebeveynin önem vermediği bir konuya kendisi dikkat ediyordu: küçük çocuklara doğru kelimeleri öğretmek! Anne-babaların konuşmaya başlayan çocuklarına saçma sapan kelimler öğretmeleri benim hiç hoşuma gitmez. Çocuklarla tamamen düzgün ve akıcı bir dille konuşulmasından yanayım. Zeze de 3 yaşındaki kardeşi ile konuşurken telaffuzundan kendisinin de emin olmadığı kelimeleri kardeşi yanlış öğrenmesin diye seçmiyordu ("Küçük kardeşime sözcükleri yanlış öğretmemeliyim!"). Çok sevdiğim bu kitabı okumamış herkese mutlaka tavsiye ederim.
 
"Ağlama yavrum, dedi. Hep böyle duygulu bir çocuk olarak kalacaksın, pek çok ağlama fırsatı bulacaksın hayatta."
".....babanı mı öldüreceksin? 'Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek...Ve bir gün büsbütün ölecek."
"...Yiyecek bir şeyler götürürüz. En çok ne istersin? 'Her şeyi severim. Evde yiyecek bir şey bulduğumuz zaman sevmeyi öğrendik."

25 Mart 2013 Pazartesi

Aşkın ve Şiirin Ölümsüz Kadınları'na Eleştiri

Bu kitabı haftasonu D & R'da çok satanlar bölümünde gördüm. Hem kapağının dizaynı hem de adı itibariyle ilgili çekti ve inceledim. Türkiye'de ve dünyada ünlü on dokuz şairin kadınlara yazdığı aşk şiirleri ve şarilerin kısaca hayatları, resimleri vb. yer alıyor içinde. Henüz alamadım ama almak istiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki henüz okumadığın kitabın ne eleştirisi? Şöyle ki; ben Cahit Külebi'yi ve şiirlerini çok severim. En çok da "Hikaye" şiirini. Bu şiirden daha etkileyici bir aşk şiiriyle henüz karşılaşmadım. Bana çok içten ve sevgi dolu gelir bu şiir. Bu sebeple, bu kitapta önce içindekiler bölümünden Cahit Külebi'nin adını aradım ama bulamadım :(. Eleştirim, bu kadar güzel bir aşk şiirinin neden bu kitapta yer almadığı yönündedir. Ancak, bu kitabı okuyacağım yakın zamanda. Güzel aşk şiirleri konusunda belki benim fikrimi değiştirecektir kim bilir :) Cahit Külebi'nin Hikaye şiirini paylaşmak isterim (1982 yılında Bernard Lewis tarafından İngilizceye çevrilmiştir ve tercümesi de oldukça başarılıdır)
Hikaye:
Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz !
Benim doğduğum köylerde / Ceviz ağaçları yoktu / Ben bu yüzden serinliğe hasretim / Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde / Buğday tarlaları yoktu, / Dağıt saçlarını bebek / Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri / Akşamları eşkıyalar basardı / Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem / Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde / İnsanlar gülmesini bilmezdi / Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım / Gül biraz!
Benim doğduğum köylerde / Kuzey rüzgarları eserdi / Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır / Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin! / Benim doğduğum köyler de güzeldi / Sen de anlat doğduğun yerleri / Anlat biraz!

24 Mart 2013 Pazar

Bütün Şiirleri - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali'yi "Kürk Mantolu Madonna" sını okuduğumdan beri çok seviyorum. Bütün kitaplarını okuma isteği var içimde. İlk olarak bu şiir kitabı dikkatimi çekti, aldım. Bir çırpıda bitti :). Bu kitap şairin "Dağlar ve Rüzgar", "Kurbağanın Serenadı" ve "Öteki Şiirler" şiir kitaplarının birleşimi. Şiirlerinin büyük kısmı yalın bir Türkçe ile ve hece ölçüsü ile yazılmış. Kitabın sonunda bazı yazıları ve şiirleri yer alıyor ki aruz ölçüsüyle ve oldukça zor anlaşılır bir Osmanlıca ile yazılmış. Bu kısmı biraz gözardı ettim maalesef. 
Şiirlerinde biraz kırılganlık var Sabahattin Ali'nin. Umutsuzluk, yalnızlık, hüzün ve doğa sevgisi var. Doğa sevgisi de çaresizliğinden ve yalnızlığından ileri geliyor gibi. Hapishanede yazdığı şiirleri de biraz isyankar. Aslında, şiirlerinden Sabahattin Ali'nin tüm gelgitleri ve karasızlıkları anlaşılıyor. İnsanlara kırgınlığını "Bir gün kadrim bilinirse / İsmim ağza alınırsa / Yerim soran bulunursa / Benim meskenim dağlardır." dizelerinden, mutsuzluğunu "İçiliversem dem gibi / Kırılıversem cam gibi / Şamdanda yanan mum gibi / Sabahı görmeden bitsem." dizelerinden ve "Ne kadar boşmuş hayat / İşte, bana birkaç hat / İhtiyarladın diyor." dizelerinden, karamsarlığını "Ekmeğim bahtımdan katı / Bahtım düşmanımdan kötü / Böyle kepaze hayatı / Sürüklemekten yoruldum." dizelerinden (adamı intihara sürükler bu şiir) anlayabiliyoruz. Kitapta onlarca örnek bulabilirsiniz. Yazdıklarım benim paylaşmak istediklerim. Kurbağanın Serenadı bölümünde bazı şiirleri ilan-ı aşk içeriyor ancak sevgiliyi övmekten çok benim sevmeye hakkım yok ben kimim ki der gibi :). Ayrılık şiirleri de var ama daha ziyade sevmekten vazgeçtiğini vurguluyor Sabahattin Ali: "Kendimi aldırdım gama / Yerleştin kaldın kafama / Unutmak istedim ama / Yar seni unutamadım." Kurbağanın Serenadı'ndan: "Bir paçavra yırtıldı kamışlar arasında / Bak sevgilim haddini bilmeyen bir kurbağa / Başladı yosunlarda serenat çalmaya /...../ Fakat senin karşında bu ne kadar küstahlık / Bir kere kendisine bakmıyor mu bu alık? / Nasıl açıyor sana gönlünün yarasını?"

Sabahattin Ali'nin şiirleri üzerine sayfalarca yazı yazılır aslında. Ben kitabını okumanızı tavsiye ederek gerisini sizin tespitlerinize bırakmak isterim. En sevdiğim şiiri "Çakır"ı da beğeninize sunarak:
"Altın saçlarını sıkıca tarar / Sonra iki örgü yana bırakır / Ayağında pembe dallı mor şalvar / Taze gelin gibi süzülür Çakır...
........
Çakır'sız olamaz hiçbir eğlence / Herkesin gönlünü kaplar çünkü sis / Bazen mal olsa da iki üç gence / Yine Çakır'ını ister her meclis...
Geniş meydanlarda yakılır çıra / Çakır nazlı nazlı dokunur defe / Süt gibi rakıyı sunar Çakır'a / Gür bıyıklı ateş gözlü bir efe...
......
Çakır yılan gibi döner kıvrılır / Sırma saçlarında fildişi tarak / Tabanca çekilir bıçak sıyrılır / O döner elini şakırdatarak...
Yalnız bazı kere taze gelinler / Bize kocamızı ver diye inler / O zaman Çakır'ın gözü doludur / O zaman gözünün önüne gelen / Cepheden şehitlik alıp yükselen / İncecik bıyıklı bir yavukludur..."

21 Mart 2013 Perşembe

Yabancı - Albert Camus

Bu aralar Nobel ödüllü yazarların kitaplarına kafayı taktım niyeyse :). 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Albert Camus, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar. Yabancı aynı zamanda ince bir kitap olması dolayısıyla da yazarın diğer kitapları arasında ilk tercihim oldu. Sonra sevmezsem vakit kaybetmeyeyim diye :). Kitabı beğendim. Cezayir'de yaşayan - ya da bir zamanlar yaşamış - Fransız topluluğundan bir insanın hayatının bir kısmını yine kendi gözünden anlatıyor. Anlatıcı oldukça başarılı ayrıca ne mutluluktu ki kitabın tercümesi de çok iyi yapılmıştı.
Mersault - yani anlatıcımız - kendi halinde yalnız yaşayan, dışarıdan bakıldığından hiçbir vasfı olmayan orta halli bir genç adam. Ancak, o anlatmaya devam ettikçe aslında bu genç adamın toplumun genelinde var olan veya topluma ayak uydurarak yaşayan insanlardan çok farklı yönleri olduğunu keşfediyorsunuz. Nasıl tanımlayacağımı bile bilemiyorum kendisini. Hayata boş vermiş mi, ya da her şeyi kabullenmiş mi? Ama Camus çok başarılı bir sıfat bulmuş: Yabancılaşmış. Yine anlayamadığım bir sebepten bir Arabı öldürdüğünde, yargılama esnasında, hapishanede hissettikleri de Mersault aslında insan değil diye düşünmeme sebep oldu. 
Ancak, karakterin inanılmaz umursamaz oluşu (sanırım en yakın sıfat bu) beni zaman zaman sinirlendirdi. Mesela, sevgilisi (ya da partneri) Marie'nin onunla evlenmek istediğini söylediğinde verdiği cevap:
 
".....Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. "Bence bir, ama istersen evleniriz" dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer söylediğim gibi: "Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur" diye cevap verdim."

İlginç bir bakış açısı var bu adamın :). En sevdiğim ve kendisini özetleyen sözü: Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım.

14 Mart 2013 Perşembe

Rüştü Onur - Salah Birsel

Kitabın tam adı "Rüştü Onur - Şiirleri - Mektupları - Ardından Yazılanlar". Adından da anlaşılacağı gibi, kitapta şairin şiirleri ve bazı mektupları yer almaktadır. Mektuplar Salah Birsel'e yazılmış genel olarak. Ancak, Salah Birsel cevap olarak yazdığı mektupları koymamış niyeyse :). Kitabın yeni baskılarında Rüştü Onur'un iki adet hikayesi de yer alıyor. 

Herkes gibi, ben de bu şairlere Kelebeğin Rüyası filminden sonra ilgi duydum. Uzun zamandır şiir okumadığımın farkındaydım ancak, beni bugünlerde şiir konusunda harekete geçiren etken oldu bu film. Bununla beraber, Rüştü Onur'un şiirleri beni Muzaffer Tayyip kadar etkilemedi açıkçası. Rüştü Onur biraz daha karamsar ve biraz farklı açıdan bakıyor sanki hayata, biraz daha naif. Beğendiğim şiirleri var elbette, paylaşmak isterim: "Benden zarar gelmez / Kovanındaki arıya / Yuvasındaki kuşa / Ben kendi halimde yaşarım / Şapkamın altında / Sebepsiz gülüşüm caddelerde / Memnuniyetimden " (Memnuniyet şiirinden alıntı). "Sen aziz şehrim / Uykusuz yaşadığımı bilmelisin / Bütün işçilerin / Saçak altında uyuduğu bir saatte / Ben mızıka çalarak geçiyorum sokaktan / Sen aziz şehrim / Ellerim gözlerim kadar benimsin." (Nostalji şiirinden alıntı). Rüştü Onur'un ölümünden sonra Behçet Necatigil'in yazmış olduğu bir şiiri de burada paylaşmak isterim:

"Bir şair yaşamıştı Zonguldak'ta / Adı Rüştü Onur'du / Bilseydi hatırlanacağını / Ölümünden sonra / Memnun olurdu."

8 Mart 2013 Cuma

Şimdilik - Muzaffer Tayyip Uslu

Haftasonu Kelebeğin Rüyası filmini izledikten sonra, filmde bahsedilen şairleri merak ettim ve haklarında bazı araştırmalar yaptım. Film, insanlarda bir farkındalık yarattığı için şairlere ve şiirlere olan ilgi artmış olmalı ki, D & R'da ön raflarda yer alıyor  Muzaffer Tayyip'in "Şimdilik"i.
 
Kitabın girişinde bir yazı var Behçet Necati tarafından söylenmiş: "yaşamındaki acılara rağmen, gizli bir üzgünlük içinde yaşamanın güzelliğini yazdı". İşte, Muzaffer Tayyip'in kısacık hayatında ortaya çıkardığı şiir kitabının tek kelime ile özeti budur. Şiirlerini okurken yaşamayı sevdiği, hayatın güzelliklerinden bahsettiği açıkça anlaşılmasına rağmen, gizli bir hüzünlük de seziliyor (bazı şiirlerinde bu hüzün çok açık fark ediliyor). Orhan Veli'yi okuyanlar, şairin Garip akımından etkilendiğini de rahatlıkla gözlemleyebilir. Şiir kitabını okurken bazı şeyleri göz önünde bulundurmak lazım, bu şair 1922'de doğmuş ve 1946'da yani 24 yaşındayken ince hastalıktan vefat etmiştir. Yani genç ve coşkulu ancak henüz tecrübesiz bir şairin kitabını okuyacaksınız :). Kitabın önsözü Muzaffer Tayyip'in ricası üzerine ilk baskısı yapılırken arkadaşı Muzaffer Soysal tarafından yazılmış. Soysal'ın buradaki bir cümlesi benim şiirler hakkında hiseetiğim ancak söyleyemediğim şeyleri söyler gibi: "Şiir üzerinde araba dolusu söz söylemek neye yarar? Şiirin kendisi güzel ve cana yakın olmalıdır ki en katı yüreklilere bile tesir edebilsin.". Ayrıca, "Şimdilik" adından anlaşılacağı üzere bir netice değil başlangıç olacaktır demiş Soysal, ne yazıkki öyle olamamış, keşke olsaymış. Muzaffer Tayyip'in yaşam sevinci ve hüznünden alıntılar:

"...Sen ne söylersen söyle / ben seviyorum insanları / bana benziyor hepsi...."

"Bir ben bilirim / bir de ayaklarım / baharın bana ettiğini / ...../ her bahar böyle olurum / bir kızı severim muhakkak / sarı saçlı /..."

"Ben veremden öldüm / belki ölmezdim / sıkıntım olmasaydı / paradan yana /...."

"... farkındayım / kafayı çekmek şöyle dursun / sigara alacak paran yok / ama sen bulutları seveceksin her zaman / ...."

" Diyecekler ki arkamdan / ben öldükten sonra / o yalnız şiir yazardı / ve yağmurlu gecelerde / elleri cebince gezerdi / yazık diyecek / hatıra defterimi okuyan / ne talihsiz adammış / imanı gevremiş parasızlıktan"

"Bir güzele / güzelliğini söylemek isterdim / aynalardan evvel / bir güzelle / yaşamak isterdim / güzel güzel"


5 Mart 2013 Salı

Alamut Büyücüsü - Judith Tarr

Bilindiği üzere Kartal Yuvası Alamut tüm tarihçiler için muamma. İçinde neler döndüğü gerçekten bilinememekle beraber, tarihle ilgilenen herkesin de merakını cezbetmekte. Ben de nerede Alamut ile ilgili yazılmış bir kitap görsem dayanamayıp alırım. Bu kez, büyücüleri denk geldi :). Ancak, şimdiye kadar okuduğum en az sürükleyici/merak uyandırıcı Alamut kitabı diyebilirim. Öncelikle, kitap Alamut'ta bile geçmiyor, yalnızca birkaç yerde bahsediliyor. Hasan Sabbah'ın adı bile yok. Hasan Sabbah olmadan Alamut kitabı yazılır mı? Üstelik, fantastik ögeler var, gerçekle pek bağlantısı olmadığını tahmin ediyorum. Ama bu kitabın asıl problemi tercümesinin başarılı yapılmamış olmasıydı bence. Anlaşılmayan bölümler veya kötü ifadeler Judith Tarr'ın eksikliği değil sanki :). Çünkü çok araştırma yapmış kendisi, dönemin doğuya has genel özelliklerini iyi yansıtmış, İslamiyet'in şehir ve aile hayatına yansımaları hakkında gerçekten doğru gözlemler yapmış. Aslında yazar fantastik karakterler var etse de, kitabın diğer karakterleri gerçekten bahsedilen dönemde yaşamış kişiler (Selahattin Eyyubi veya Kudüs'ün cüzzamlı kralı vb.).
Kitabın başında yukarıda söylediğim sebepler yüzünden biraz hayal kırıklığına uğrasamda, devam ettikçe olayların içine girdim ve her fantastik kurgu gibi bunu da sevdim. Masyaf'ın Müslüman cini/şeytanı/ifriti (Alamut'a hizmet eden bir fedaiydi ve bu sebeple çok farklı şekillerde hitap ediyordu insanlar) ile Frenk aleminden intikam için gelen Hıristiyan cin/şeytan/ifrit arasında doğan aşk olaylar ilerledikçe daha da ilgimi çekti. Kitabın sonu da bende bir tebessüm meydana getirdi :)
 
Kitapta bazı Türk karakterler var (savaşçı ve memlukler). Ve ilginçtir ki, Frenkler tarafından sevilmiyorlar. Bir şövalye yemininde geçen şu ifadeyi bir de kendi açımızdan değerlendirelim:
"Şövalye, çok şanslısın,
Tanrı şikayetini sana bildirdi,
Türklerden ve Almoravidlerden
Ona karşı alçaklık yapmış olan."


26 Şubat 2013 Salı

John Steinbeck'in Hayatı

John Steinbeck'ın hayatının detaylarını yeni öğrendim ve oldukça ilgimi çekti. Eserlerinde anlattığı insanlar gibi, kendisi de ırgat bir ailenin oğlu olarak ABD'de dünyaya gelmiş ve çocukluğu çiftliklerde işçi olarak çalışmakla geçmiş. 1919 yılında Stanford Üniversitesi'ne başlayan Steinbeck'in aklında yazarlık var olduğundan, yalnızca bununla alakalı derslere girmiş üniversiteyi bitirememiş. Öğrencilik yıllarında para kazanabilmek için ırgatlık, tezgahtarlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi işlerde çalışmış dolayısıyla romanlarında emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini bu kadar başarılı aktarabiliyor sanırım. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Steinbeck 1968 yılında vefat etmiş. Başlıca eserleri, Altın Kupa (1929), Yukarı Mahalle (1935), Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937), Gazap Üzümleri (1939).

Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" kitabı, American Library Association tarafından 21. yüzyılın en çok sorgulanan kitaplarından biri seçilmiş. Özellikle ABD'de bazı eyaletlerde okul müfredatından çıkarılıp, halk kütüphanelerinde yasaklanmış kitap. Bunun sebepleri arasında, ötenaziyi destekler ifadelerin yer alması, nefret söylemi içermesi (ırkçı ifadeler), genel olarak kullanılan saldırgan dil sayılmış. Aslında doğruluk payı var. Ancak, bunlar kitabın geçtiği dönemi dikkate alırsak, bir çiftlikte çalışan sefil işçilerin sözleri ve hayatı gerçekçi gözlemleyecek olursak, bunun zaten var olduğunu söylemek zorundayız. Realist ifadeleri gereği mi bir kitabı yasaklamalıyız? Neyse ki, ilerleyen yıllarda bu yasaklar kaldırılmıştır ve bu kitap pek çok ülkede okutulması zorunlu kitaplardandır. Türkiye'de de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutulması tavsiye edilen yüz temel eser arasında sayılmasına rağmen, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitap İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulundu geçtiğimiz aylarda. Her ne olursa olsun, ben kitap sansürüne karşıyım.

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Steinbeck'in 1937 yılında yazdığı bu kitabını yıllar önce okumuştum ancak pek detayları kalmamıştı aklımda. Uzun süredir aklındaydı okumak. Bir klasiği yeniden okumanın zevki de bambaşka açıkçası :). Kitabı tekrar çok beğendim, küçük insanların büyük hayalleri üzerine yazılmış, kolay okunabilen ve fazla uzun olmayan bir hikayesi var.

Kitap, ABD'de büyük bunalım sonrasında, Salinas adı verilen bir bölgede, çiftlik çiftlik gezerek çalışan evsiz ve yalnız işçileri konu alıyor. Dev ve güçlü görüntüsünün altında çekingen ve korkak kişiliği ve kıt aklı bulunan Lennie Small ve onun ufak tefek ancak onu sürekli yönlendiren arkadaşı George Milton'un yokluk içinde fakat hayallerle zenginleşen hayatları anlatılmaktadır. Bir çiftlikten yanlış anlaşılma sonucu kaçmak zorunda kalıp daha güneyda başka bir çiftliğe arpa çuvalları yüklemek için yerleşen George ve Lennie'nin peşini bu yanlış anlaşılmalar bırakabilecek midir? Lennie'nin dev görüntüsünün aksine yumuşacık bir yüreği var ve yumuşak şeylere dokunmayı, minik hayvanları okşamayı çok sevmektedir. Gücünü kontrol etmeyi bir türlü başaramadığından, küçük sevimli hayvanları okşarken öldürmektedir ve güzel şeyleri okşama tutkusu dışarıdan yanlış anlaşılmaktadır. George ile Lennie'nin para biriktirip kendi topraklarına sahip olma (neredeyse tüm işçilerin hayali aynı) ve kendi hasatlarını yapıp kendi hayvanlarına bakma hayalleri öyle güzel anlatılır ki neredeyse kitabın içinden çıkıp somutlaşır. Hep bu hayalleri gerçek olsun istersiniz. Ancak yine Lennie'nin başını belaya sokması sonucu onun çiftlikteki adamlar tarafından cezasının verilmesini engellemek isteyen George başka trajik bir çare uygulamak zorunda kalır. Kitaba ilham olan Robert Burns'un "To a Mouse" isimli şiirinin iki dizesi bize aslında asıl mesajı verir: "En iyi planları farelerin ve insanların/Sıkça ters gider."

"Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var......Sana bir şey diyeyim mi? İnsan uzun süre yalnız kaldı mı hastalanır, yalnızlıktan hastalanır."

22 Şubat 2013 Cuma

İki Cami Arasında Aşk - Mürvet Sarıyıldız

Bu kitabı bir günde bitirdim. Ancak söylemek gerekirse müthiş beğendiğimden değil, yalnızca sayfa sayısının azlığından ve kolay okunduğundan çabuk bitti. Bir taraftan da içimden bitsin bu işkence demiş olabilirim :).
 
Kitaptan bahsetmek gerekirse, insan ilişkilerinde sınırları aşkın belirlediğini vurgulamaktadır. Aşkın yaşı ve zamanı olmadığına ve bu yoğun duygunun insan psikoloji üzerinde nasıl değişimler yapabileceğine dair mesajlar verilmeye çalışılmıştır. Ancak, kitabın yoğun bir anlatımı yok ve ara ara düşük cümlelere rastlayabiliyorsunuz. Hikaye, Mimar Sinan'ın Karaboğdan Seferi'nde Sultan Süleyman'ın güzeller güzeli kızı Mihrimah Sultan'ı (Mihrimah Farsçada güneş ve ay anlamına gelmektedir) görerek ona aşık olmasıyla başlıyor ve tarihi sıralamaya göre devam ediyor. Yani, Mihrimah Sultanın Rüstem Paşa ile evlenmesi, Rüstem Paşanın sadrazam olması, Mimar Sinan'ın aşkını yaptığı mimari eserlerde somutlaştırması şeklinde. Tek ilgimi çeken nokta, Üsküdar'a inşa edilen Mihrimah Sultan Cami ile Edirnekapı'ya inşa edilen Mihrimah Sultan Cami arasındaki esrarengiz ilişki. Her yıl 21 Martta (21 Mart gece ve gündüzün eşit olduğu bir gündür ve aynı zamanda Mihrimah Sultanın doğum günüdür) bu iki cami minaresi arasında birinden ay doğarken diğerinden güneş batmaktaymış. Belki de bu olağanüstü görüntü (eğer doğruysa görmek istiyorum) gerçekten tarihte bir mimarın yapabileceği en mükemmel aşk eseridir. Ancak belirtmek gerekir ki, Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultana olan aşkı henüz kanıtlanan bir olay değildir ve ben bunun tarihsel bir fantezi olma ihtimali üzerinde bazı tarihçiler ile hemfikirim.

"...ay ve yıldızlar, geceleri uyuyamayan insanlara sadece ilham verir. Sevgilisinden, ayrı şairlerin şiirlerini yazmasını kolaylaştırır. Aşıkların ise, acısını dindirmek yerien kat be kat arttırır. Gece karanlığıyla aslında insanın kendine itiraf edemediklerini aydınlığa çıkarır..."

12 Şubat 2013 Salı

Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez'in çok başarılı bir yazar olduğunu duymuştum (1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi). Ancak daha önce hiçbir kitabını okumaya fırsatım olmadı. Başlamak için iyi bir kitap seçtiğimi tahmin ediyorum zira yazarın diğer kitaplarını da merak ettirdi bana.
 
Kitap doksan yaşında hayatını hep yalnız geçirmiş -her ne kadar ara ara yakınsa da- yaşına göre zihnen ve bedenen sağlıklı bir gazetecinin tuhaf isteğiyle başlıyor: doksanıncı yaş gününde kendisine bakire biz kızla bir aşk gecesi armağan etmek. Bu sebeple gençliğinden beri tanıdığı ancak hayatının son dönemlerinde -sanırım yaşlılıktan- artık aramadığı bir genelev patroniçesi arayarak bu isteğini bildirir. Kadın elbette ki işinin ehli ve çok kısa bir sürede adama istediği gib kız buluyor. Ancak tek sorun kızın 14 yaşında olması (buradan kitabın geçtiği yerde - ismi lazım değil - müthiş bir yozlaşma olduğunu anlıyoruz). Yaşadığı sefil hayatta küçük kardeşlerine bakmak için saatlerce fabrikada düğme diken zavallı kız bir miktar para karşılığında böyle bir isteğe olumlu cevap veriyor. Yaşlı gazeteci randevu saati geldiğinde kızı yatakta yüzüne yapılmış bol makyajla çıplak vaziyette uyurken buluyor (rahatlaması için genelev patroniçesi kadının kendisine verdiği ilaçtan olsa gerek). Onu seyrederken kendi geçmişini de sorgulayan adam daha önce hiçbir kadının vücudunu bu şekilde seyretmediğinin farkına varıyor. Adını bile bilmediği bu küçük kıza anlatılan bir İspanyol öyküsünden yola çıkarak Delgadina adını veriyor ve onu her seferinde çıplak ve uyurken seyretmek adamda zamanla bir tutku halini alıyor. Bir asırlık hayatında ilk defa aşkı yaşamış olan adam, aşkın insan üzerinde ne tür büyük değişimler meydana getireceği biraz geç de olsa tecrübe ediyor.
 
Kitapta ilginç tespitler var. Büyük bir kısmını yaşlandıkça daha iyi anlayacağımı düşünüyorum (Belki de 30 ve 50 yıl sonra bu kitabı tekrar okumalıyım). Ancak, Gabriel Garcia'nın bu kitapta biraz da kendinden bahsettiğini (belki bir anı kitabı değil ama) ve tecrübelerine bol bol yer verdiğini tahmin ediyorum. Zira kitabın yazıldığı yıl (2004) kendisi de oldukça yaşlı ve ne tesadüf ki kendisi de bir gazeteci.
 
"Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim...O gece uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim."