18 Nisan 2013 Perşembe

Çöl - Jean Marie Gustave Le Clézio

2008 Nobel Edebiyat Ödülü alan Le Clézio'nun 1980 yılında yazmış olduğu bir kitaptır. Le Clézio bu kitabı sayesinde L'Académie Française tarafından verilen Paul-Morans Ödülü'ne layık görülmüş ayrıca 1994 yılında yaşayan en büyük Fransız yazar seçilmiştir.Kitapta öncelikle 1910 yıllarına ait, Kuzey Afrika'nın çöllerindeki Fransız işgaline karşı birleşen çöl kabilelerini anlatarak başlıyor. Kabilelerin hepsi kutsanmış olduğunu düşündükleri Ma-El-Ayn'in çevresinde toplanıyorlar. Ancak onların bu umuda yolculukları Nur adındaki bir erkek çocuğunun gözünden anlatılıyor. Kitapta iki öykü iç içe örülü. İkinci öyküde Lalla Havva adındaki bir kızın gözünden anlatılan çöl yaşamıyla günümüze yaklaşıyoruz. Tam olarak zamanı tespit edemesem de, 1980'lere yakın bir tarih olduğunu tahmin ediyorum. Lalla Havva henüz 15-16 yaşlarında, öksüz, halasıyla yaşayan bir genç kız ancak küçük bir kız çocuğu gibi çölü her gün yeniden keşfediyor: kumlarda yürüyor, yeşil çöl kertenkelelerinin peşinden koşuyor, ıtırlı kokularını duymak için kayaların arasında filizlenen küçük bitkileri parmağında eziyor. Lalla'nın gözlem yeteneği gerçekten etkileyiciydi. Çevresindeki herşeyi gözlemleyip farkındalığını arttırıyor ve kendi doğrularıyla yaşıyordu. Bir de sağır-dilsiz çoban Hartani'ye duyduğu aşk var tabi. Hartani'nin çevresindeki insanlardan çok farklı olduğunu düşünüyor, insanlardan uzak durması ona gizemli geliyor belki de. Sonrasınra hiç sevmediği bir adamla evlendirilmek istendiğini öğrenince Hartani'yle beraber çöle kaçıyor. Buradan sonrası baş döndürücü bir hızla ilerliyor ki ben anlayamadım bile: yakalanma, Marsilya'ya gönderilme, otelde iş bulması, hamile kalması veya bir fotoğrafçı tarafından keşfedilip ünlü bir kapak kızı olması. Kitap çölü ve Marsilya'nın pis arka sokaklarını anlatırken ne kadar durağan ve detaycı ise, bu olayları da o kadar hızlı geçiyor. Bu yönüyle şaşırtıcı biraz. Lalla'nın ataları, Mavi Adam denilen (Nur'un çevresindeki çöl savaşçıları) savaşçılar. Ancak Nur'un hikayesi ile Lalla'nın hikayesini ben birbirine bağlayamadım, kitap boyunca bunun bekledim açıkçası. Okunmaya değer bir kitap kanaatimce (tercümesi pek başarılı değil), çöl hayatı ve çölün gizemi hakkında pek çok şey öğreniyorsunuz. Ancak kısaca söylemek gerekirse, bu hikaye umudun hikayesi.
 
En sevdiğim yönü, Nur'un hikayesi anlatılırken suyun öneminin vurgulanmasıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, suyun değerini ben bu kitaba kadar yeterince anlayamamışım: "Nur suyu içtikçe onu kuyudan kuyuya kovalayan boşluğun içine dolduğunu hissediyordu. Bozbulanık ve tatsız sıvı, midesini bulandırıyor ve susuzluğunu gidermeye yetmiyordu. Su sanki bedenini kum tepelerinin ve engin taşlı düzlük yerin sessziliği ve yalnızlığıyla dolduruyordu."
 
Bir de Lalla'nın annesinden miras bir çöl şarkısı var tabi:
 
"...bir gün ah birgün, güneş kararacak, arz merkezine kadar yarılacak, deniz çölü kaplayacak, bir gün ah bir gün, gözlerim ışığı görmeyeceki ağzım adını söylemeyecek ve o gün yarimden ayrıldığım gün olacak..."


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoşgeldiniz :) Yorumlarınız benim için bir kazançtır.