Powered By Blogger

29 Mayıs 2015 Cuma

Eski Sokak - Behçet Necatigil

Bazen yeni bir kitaba başlamak için zamana ihtiyaç duyduğumda, bir şiir kitabı alıyorum alime. Yapı Kredi yayınlarının şiir kitaplarını şairlerin en sevilen şiirlerini derleyen ve kısa sürede okunabilen kitaplar olduğu için tercih ediyorum. Bu kez aralarından Behçet Necati'nin şiirlerini seçtim. Şairin daha önce "Lâdes" şiirinden başka herhangi bir şiirini okuduğumu anımsamıyorum (Kelebeğin Rüyası filmi ile hayatı hakkında araştırmalar yapmıştım ancak herhangi bir kitabını okumamıştım). 1916 doğumlu olan şairin gerçek adı Mehmet Behçet Gönül iken daha sonra mahlasını soyad olarak almıştır. İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Behçet Necatigil, 1979'da vefat edene kadar Edebiyat ve Kompozisyon dersleri vermiştir. Behçet Necatigil'e göre bir şair yaşamı boyunca üç dönemden geçer: Gurbet, hasret ve hikmet. Gurbet dönemi arayış dönemi olup, bu dönemde şair beğendiği şairlere özenir, hasret döneminde ise bir şair kendi kişiliğini bulma çabasındadır. Şairin kendini bulduğu hikmet dönemi ise, çok az değişir, şair artık şiirin özelliklerini ustaca kullanmaktadır. Behçet Necatigil'e göre, geçmişin büyük şarileri ancak bu dönemde gerçekten anlaşılır. 1935 yılında bu yana şiir yazan şairin bu değişimlerinin şiir kitaplarına yansıdığı da söylenmektedir. Eski Sokak, derleme bir kitap olduğu için genel bir kanıya varmak zor olsa da, "şiiri az kelimeyle kurmak" fikriyle hareket eden şairin sözcüklerini titizlikle seçerek ustaca bir anlatıma yöneldiğini söylemek mümkündür.

"Eski Sokak" taki bazı şiirleri de, hikmet döneminde yazılmış ve sözcüklerin ses değelerine önem veren şiirlerdir. Şair sözcüklerin anlamlarından yararlaranak anlam çoğaltması yapmıştır: Bronskopi, Filigran, Travers vb. Divan şiirlerini çok iyi bilen şairin bazı şiirlerinde divan edebiyatı edebi sanatlarını da kullandığı söylenmektedir. Behçet Necatigil için kısaca "uzun bir arayış sonrası kendini bulan üretken bir şair" diyebiliriz.

Lades
Uzayacağa benzer
Tutuştuğumuz lades

İşi gücü bırakıp
Mezarlığa nazır
Bir eve taşındım

Ölüm, sen beni aldatamazsın
Aklımda!
-----------------------------------------------
Ses
Kopan çığlar altında kalanlar olduğu
Oysa görülüyordu

Bir kadının ilerde
Bir şeyler hıçkırdığı;
Bir erkeğin birine,
Görünmeyen birine bir şeyler seslendiği
Oysa görülüyordu

Ama duyulmuyordu. --Ses!
Sanki ses olmayınca hiçbiri olmuyordu.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

İnsanı sıkmadan ilerleyen ve polisiye konusuyla sürükleyici olan bir kitap, ancak ben iyi kurgulanmış veya yeterince doyurucu bir eser olmadığı kanaatindeyim. Kitap bir dönem ilgi çekmiş olabilir, muhtemelen bunun sebebi de kitabın adıdır. Adının çok etkileyici olduğunu kabul etmek gerek. Onun dışında basitçe kurgulanmış bir hikaye vardı, zira Türk polisiyesi olduğundan karmaşık ilişkiler ve zeki oyunlar göremedim (Bu yazar özelinde demiyorum, zaten geleneğimizde yok, o yüzden). Hatta kitabın etkileyici başlaması ve ortalarda biraz heyecanı yükseltmesi sonucu, sandım ki güzel bitecek. Aslında kitap sonuna doğru yaklaşırken, hala bir aksiyon yok nasıl çözülecek bu olay diye biraz şüphelenmedim değil. Kendimi hazırlamama rağmen, sonunda yine hüsrana uğradım. Kitapta olaylar istihbarattan emekli ve eski bir satranç şampiyonu olan "kahramanın" (adı verilmiyor, biz X diyelim) bir gün ilginç bir teklifle karşılaşması ile başlıyor. On yıl çalıştığı istihbarattan kovulurcasına emekli olan ve eşinin de kendini terk etmesiyle iki yıl arkadaşı Cengiz'in "41" isimli barında takılan X'in hayattan artık pek beklentisi kalmamıştır. Dolayısıyla bir gün genç ve güzel bir kızın (Aslı Çınar) babasını ölü ya da diri bulması için kendisine büyük bir para teklif etmesiyle bir anlamda hayatına heyecan gelir. Buradan sonrası daha çok "flashback"lerle (anımsamalarla) geçiyor maalesef, polisiye anlamında bir ilerleme tespit edemedim. Zaten daha henüz yolun çok başındayken de, bir anlamda her şeyin sonu geliyor.

Kitap bu bakımdan yaratıcı; her polisiye kitap hayret verici bir kurguya veya rahatlatıcı bir sona sahip olmak zorunda değil. Ancak okuyucu olarak yine de olayların çözülmesi gibi bir beklentim vardı. Ancak gördüğüm kadarıyla "Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum" adında devamı bir kitap da mevcut, ayrıca okuyucu yorumları ikinci kitap için daha olumlu yönde. O nedenle, belki uygun bir zamanda, ikinci kitabı da okuyabilirim (açıkçası ikinci kitaptan beklentim büyük).

Kitapta dikaktimi çeken birkaç hususu da paylaşmak isterim. İlk olarak Ahmet Ümit'in "Komiser Nevzat"ı ile "Behzat Ç."ye bazı göndermeler yapılıyor. Bununla beraber, yakın dönem Türkiye'sinin karanlık tarafları da eleştiriliyor. Bir de şu "Cengiz'im" ifadesi... Bir erkek başka bir erkeğe neden iyelik bildiren şekilde seslenir ki? Ben itici buldum açıkçası. Sonuç olarak, okuyucuyu yormayan akıcı kitapları okumayı seviyorsanız, bu kitabı okuyabilirsiniz. Belki de seversiniz :)

"Bir kadın, bir yıldan beri pineklediğim barda beni bulmuş ve kayıp babasını aramam için iki yüz bin lira teklif etmişti... İşi kabul ettim, çünkü beş parasızdım ve kadın çok güzeldi... Üstelik her geçen gün daha da çürüyen içimdeki adamı da kurtarabilirdim belki..."

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger

İlk olarak 1951 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde basılan kitap Türkçeye 1967 yılında "Gönülçelen" olarak çevrilmiştir. Halihazırda Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan kitabın adı özgün adına yakın olarak "Çavdar Tarlasında Çocuklar" (The Catcher in the Rye) olarak tercüme edilmektedir. ABD'nin tutucu bölgelerinde yıllarca ahlak dışı bulunduğu için yasaklanan kitap, garip bir şekilde en çok okunan kitaplar arasındadır. Ayrıca çarpıcı giriş cümlesi ve kitabın son cümlesi "Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra" stylist.co.uk tarafından en iyi giriş cümlesi ve kapanış cümlesi kategorilerinde ilk sıralardan kendine yer bulmuştur. Kitapta hikaye ilk ağızdan (baş karakter Holden Caufield'in ağzından) anlatılır. Holden'in üç gününün anlatıldığı hikaye, noel arifesinde okuldan atılmasıyla başlar (Belirtilen tarihin 1950 noel arifesi olduğu tahmin edilmektedir). Daha önce birkaç kez okuduğu okullardan atılan Holden bu durumla yüzleşmek istemez (daha doğrusu ailesine ve tanıdığı kişilere bu durumu açıklamak istemez) ve bu üç günlük süreci sürekli değişen bir psikolojiyle çözüm arayarak ve -tabiri caizse- serserilik ederek geçirir. Başını alıp gidip gitmemek konusunda da ikilem yaşayan Holden, masumiyetine hayran olduğu küçük kız kardeşi Phoebe ile görüşmeye başlayınca kararlarını tekrar gözden geçirecektir.

Kitabı gerçekten beğendim, Holden Caufield'in doğallığının yanı sıra (gerçi on yedi yaşında olması dolayısıyla biraz ergen isyanları mevcut ancak farkındalığı çok yüksek bir çocuk) üç günlük süreçte yaşadığı bunalım ve başına gelenler merak uyandırıcıydı. Holden'ın konuşma tarzının biraz itici olduğunu kabul ediyorum, ama belirli bir yaş dönemi için güzel bir psikolojik çözümleme içeren bir eser olduğundan tavsiye ediyorum.

Not: Mel Gibson'un Komplo Teorisi filminde takıntılı bir şekilde her gördüğü yerde alıp bir türlü okumayadığı kitap işte bu kitaptır.

"İnsan bazı şeyleri tam hatırlayamıyor.... Herhalde hala pencereden filan bakıyordum, ama yemin ederim, tam olarak hatırlamıyorum. Hatırlayamayışımın nedeni; felaket üzgündüm. Bir şeylere üzülüyorsam, tuvalete gitmem gerekse bile gitmem. Üzülmekten gidemem. Üzülmeyi bırakıp gidemem."

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli

Şimdiye kadar Zülfü Livaneli'ye ait okuduğum kitaplar arasında en az bu kitabını sevdim. Ayrıca kitabın önsözünde yazdığı kadarıyla kitabın sürekli yamalanır gibi değiştirilmiş olması da beni rahatsız etti. Kitabın ilk taslağına otuz (belki de biraz daha uzun) yıl önce başlanmış olması sebebiyle, keşke ilk haliyle bırakılsaydı diye düşündüm. En azından ilk kitaplarından olması dolayısıyla okurları tarafından daha fazla tolerans gösterilebilirdi. Kitap 2001 yılında ilk olarak yayınlanmış ancak sonrasında dahi Zülfü Livaneli ara ara kitapta değişiklikler yapmış hatta başka dillere değiştirilmiş haliyle çevrilmiş. Ben de yeni baskılarından birini okuduğum için, muhtemelen son halini okumuşumdur. Kitapta da farklı bir teknik kullanılmış: Ana karakter Sami Baran'ın hikayesini yazan yazarın notları arasında Sami Baran'ın da eleştirileri ve eklemeleri iliştirilmek suretiyle, iki ayrı anlatıcıdan oluşan tek bir hayat hikayeleştirilmiş. Kitaba ısınmama sebeplerimden birisi de bu ikili anlatım tarzı oldu. Sami Baran adlı karakterin sürekli yazarın hikayesine "yok burası böyle değil, burayı abartmış, aslında şu yaşandı" şeklindeki yorumları ve bir noktadan sonra rol çalarak kendi kitabını yazıyor olması sebebiyle kitabın içine hiç giremedim. Kitap; 12 Mart döneminde Türkiye'de yaşadığı olumsuzluklar sonucu sığınmacı olarak İsveç'e giden Sami Baran'ın, tedavi gördüğü hastanede yaşadıklarının sorumlusu olarak gördüğü eski bakanın da olduğunu öğrenince yaşadığı ikilemi anlatıyor. İntikam alma arzusuyla mülteci diğer arkadaşlarıyla eski bakanı öldürme planları yapan Sami, bir süre sonra bu durumu sorgulamaya başlayacaktır. Psikolojik tedavi gören ve halüsinasyonlardan muzdarip olan Sami'nin anlattıklarının ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusu tabi.
 
Kitapta bazı eksik noktalar vardı, bu durumu kitabın çok kısa tutulmasına bağlıyorum (200 sayfa civarında). Sami Baran'ın geçmişi çok kısa anlatılmıştı ve aynı şekilde diğer mültecilerin (mesela Clara'nın) ne yaşadığının veya neden öfke nöbetleri geçirdiğinin de yeterli açıklaması yapılmamıştı. Zaten Livaneli'nin içine de sinmemiş olacak ki, sürekli üzerinde eklemeler/değişiklikler yapmış. Yine de şahsi kanaatim, okuyucuyu yeterince tatmin etmeyen bir eser olduğu yönünde. Merak ediyorsanız, okumanızı tavsiye ediyorum. Bu arada bence kitabın ana fikrini Sami Baran yapıyor:

"...Çünkü insanları konuşarak tanıyamazsınız. Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil."

27 Nisan 2015 Pazartesi

İsmet Berköz'ün Yüksek Öğrenim Öyküsü - İsmet Çepel

Bu kitabı da yazarından aldım :). Yazarından kitap alarak okumanın keyfi bambaşka. Uzun zamandır İstanbul Barosunun resim kursuna devam ediyorum ve uzun zamandır bizimle beraber kursa devam eden üstad bir avukatımız var: İsmet Çepel. Hanımların yaşı söylenmez ancak meslekte ellinci yılını doldurarak onur belgesini almaya hak kazanan bir avukat olduğunu belirtmek yeterli olur sanırım. İsmet Hanım'ın resim yapmanın dışında kendisinin ve ailesinin hayatını yazdığını öğrenince bu üretken ve çalışkan yazarın yazdıklarını merak etmeye başladım. Burada size anlatacağım kitabı dışında kendi hayatını yayınladığı bir otobiyografisi ve çocuklarını/torunlarını anlattığı ve yayına hazırlanan bir kitabı daha olduğunu belirtmek isterim. Bu kitabında ise İsmet (Berköz) Çepel hem yükseköğrenim hayatını hem de bu süreçte kendisine yardımcı olan Boysan ailesinin hayatını anlatmış. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen İsmet Çepel, babasının işi sebebiyle (Babası Hakim Mustafa Hilmi Berköz'dür) çocukluğunda Anadolu'nun pek çok yerini gezmiştir. Ancak babasının ani ölümü sonrasında zor günler geçiren aile Bozüyük'e yerleşir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan İsmet (Berköz) Çepel, teyzesinin eşi ve Işık Lisesi'nde kimya öğretmeni olan Abdi Boysan'ın yardımıyla, üniversite kaydını yaptırarak Işık Lisesi'nde yatılı etüd öğretmen olarak yeni hayatına yelken açar. Kitap büyük oranda İsmet (Berköz) Çepel'in üniversite yıllarında (1947-1950 yılları arasında) tuttuğu günlüklerden ve diğer notları ile aile fotoğraflarından oluşmaktadır. Yazarın üniversite yıllarında dönemin şartlarında ve maddi zorluklardan dolayı yaşadığı sıkıntılar ve İstanbul'a ve yeni hayatına adaptasyon sürecinde yaşadığı ruhsal değişimler tuttuğu notlardan rahatça gözlemlenebilmektedir. İnsanın yıllar sonra geriye bakıp, günlüklerini okuması nasıl bir duygudur acaba? Bunu en kısa zamanda kendisine sormalıyım.
 
Yaşadığımız bu milenyum çağında bilgiye erişim oldukça kolay olduğu için insanların elli yıl önce nasıl yaşadıklarını kavramakta zorlanıyoruz. Sinemanın sosyal aktivite olarak değerli olduğu, eskiyince veya küçülünce bozularak başka bir biçim verilen kıyafetlerin giyildiği, uzaktaki insanlarla yalnızca mektupla haberleşildiği veya senede bir kere çekilen fotoğrafların bulunduğu bir yaşam bize yıldızlar kadar uzak. İçinde bulunduğumuz yaşamdan şikayetçi değilim elbette, yalnızca sahip olduklarımızın değerini bilmek gerektiği kanaatindeyim. Bu arada İsmet Hanım iyi ki defter tutmaya başladığında arkadaşlarını dinlememiş:

"Bazı arkadaşlar hatıra defteri tutmanın lüzumsuzluğuna inanıyor. Halbuki ben onu o kadar elzem buluyorum ki. Hem herkesten ziyade kıymet verdiğim kendimin geçen günlerini unutmamak benim için eşsiz bir zevk olacak. (s.163)"

22 Nisan 2015 Çarşamba

Sandman / Ebedi Geceler - Neil Gaiman

1988 yılında başlayarak 1996 yılına kadar yayınlanan Sandman serisini daha önce yazmış olduğum "Uyanış" ile sonlandırdık aslında. Ancak muhtemelen çok sevilmesi veya Gaiman'ın bitmek bilmez ilhamı dolayısıyla 2005 yılına kadar muhtelif zamanlarda yayınlanmış bazı kitaplar da bulunmaktadır. 2003 yılında yayınlanmış olan Ebedi Geceler (Endless Nights) de 10 kitaptan oluşan Sandman Serisine on birinci kitap olarak eklenmiştir. Aslında Sandman serisinin süregelen hikayesine devam niteliğinde olmasa da, Ebedilerin her birisi için bir öykü içermesi dolayısıyla bağımsız bir devam kitabı sayılabilir (Her şey aynı tas aynı hamam der gibi de görünüyor). Kısa zamanda bitse de, son sayılar arasında en sevdiğim eser bu oldu. Ancak Sandman serisinin baş kahramanı Düş Lordu'nun bu kitaptaki hikayesi biraz sönük kalsa da, sert görünümünün altındaki naifliğini iyi yansıtmış. Kitapta en etkileycisi hikayeler Ölüm'ün (Death) ve İhtiras'ın (Desire) hikayeleri kanaatimce. Hezeyan (Delirium) ve Umutsuzluk'un (Despair) hikayeleri karakterlerini çok iyi yansıtsa da okuyucuyu biraz strese sokabilecek gibi görünüyor. Yıkım'ın hikayesi (Destruction) yarım kalmış gibiydi ancak Yıkım zaten serinin başından bu yana sürekli ortadan kaybolarak bu gizemi yaratmayı seven bir karakter. O nedenle şaşırtıcı değil. Son olarak sevgili Kader (Destiny). Onun hikayesi de Ölüm gibi, dünya kurulduğundan bu yana aynı: "Atomların ve galaksilerin hareketi onun kitabında; o ise aralarında pek bir fark görmüyor. Her şey onun kitabında. Bir gün kitap bittiğinde kitabı bırakacak; ardından ne geleceği ise hala yazılmış değil.... Kader yürümeye devam ediyor..."

Heyecan verici olmasa da, güzel bir eserdi, hatta Ebedileri tanımak adına ilk kitap olarak bile okunabilir. Şu an enerjimi diğer kitaplara (Midnight Theatre, Book of Dreams, The Dream Hunters) ayırdım, tabi Türkiye'de bulabilirsem. Sandman serisini okumak isterseniz, bir anımsatma yapayım, 1991 yılında Dünya Fantastik Edebiyatı Ödülünü alan Sandman, bu ödülü alan ilk -kurallar değiştirildiği için muhtemelen son- çizgi romandır.
 
"Çoğu kişinin isteği mum alevi gibidir, titreşir, değişir. Diğer yandan, senin isteğin bir orman yangını gibi. Seni uyarmalıyım, istediğini almak ve mutlu olmak epey farklı şeyler."
 
Sandman 10: Uyanış
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/04/sandman.html

20 Nisan 2015 Pazartesi

Elveda SSK - Ferhan Şensoy

Ferhan Şensoy'un ilk defa bir kitabını okuduğum için yazar hakkında genel bir yargıya varamasam da, bu kitabının kolay okunan ve en faza iki gün içinde bitirilebilecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca kitabın sayfa sayısına aldanmamak gerekiyor, yazı puntosu büyük olduğundan aslında uzun öykü kitabı olacakken roman görünümüne bürünmüş. Kahkaha attıran bir kitap olduğu söyleniyor, belki inanmayacaksınız ama hiçbir yerinde gülmedim (gülemedim). Birkaç sebebi olabilir, belki de kitabı gereğinden fazla ciddiye aldım ya da Ferhan Şensoy'un kitapta yarattığı karakter bana çok itici geldi (bu ikincisi daha mantıklı bir sebep). Yine de karakterin (Şükrü demişler adına) alıp başını arabasıyla güneye inme macerasından dolayı rahatlıkla tatil kitabı yapabilirsiniz. Bu her şeyden sıkılan, hayvan düşmanı ve kadın düşkünü Şükrü'nün çalışanlarına ait ve işlevsiz olduğuna inandığı SSK parasını ödememek için, bu para ile Yunan adalarında güzel bir tatil yapma amacıyla yola çıkması kitabın ana konusu. Kitap, yolda Şükrü'nün kadınlar ve hayvanlar yüzünden başına gelen ve her haliyle kontrol dışı olan ve araya erotizmin de serpiştirildiği bir dizi olaylar serisinden ibaret. Dediğim gibi ben keyifle veya kahkahayla okumadım (hatta çelişkilerle dolu ve tam oturmamış karakteri hiç sevmediğim için biraz stresle okudum); ama size hitap eden bir kitap olabilir, okumadan bilemezsiniz!

Ferhan Şensoy olayları anlatırken açık ve net olarak SSK'yı da eleştiriyor (artık SSK devri de geçti ama), ve bunu satır aralarında değil, bizzat karakterin ağzından yapıyor. İnsanlara (esnafa) yöneltilen bir eleştiri de var elbette. Yine de bir konuya değinmeden edemeyeceğim, 2005 yılında yazılmış bir kitap olması dolayısıyla eleştiriler bakımından dönemin gerisinde kaldığını düşünüyorum, Muhtemelen Ferhan Şensoy bu kitabı 2015 yılında yazsaydı, bambaşka bir kurumu hedef alırdı. Peki ben neden bu kitabı şimdi okudum? Satın aldığım kitaplara tarih attığım için, bu kitabı 2008 yılında satın aldığımı tespit edebiliyorum, ama neden şimdi okudum, buna bir cevabım yok :).

"Çok zeki olmayan, uysal, zaman zaman sinirlense de hızla sakinleşebilen, akıllı değilse de kurnaz, şakacı, ağzı laf yapan, saçları döküldüğü için bıyık bırakarak surattaki kıl eksikliğini tamamladığını sanan, caz müziği seven, kitap okumaktan ve okuyanlardan nefret eden, cana yakın, neşeli bir salaktı Şükrü."

14 Nisan 2015 Salı

Lolita - Vladimir Nabokov

Nabokov'un "Lolita"sının çok etkileyici bir eser olduğunu inkar edemeyiz. 1955 yılında ilk basıkısını Paris'te yapan eser, o günlerden günümüze kadar pek çok dile çevrilmiş (aslı İngilizcedir) ve mutlaka okunması gereken kitaplar listesinde de yerini almıştır. Hem adı hem de malum konusu nedeniyle insanlar üzerinde "ahlaksız" veya "erotik" bir kitap çağrışımı yapsa da, Nabokov'un da dediği gibi "lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutmayın". Bir şekilde bildiğinizi tahmin ediyorum ancak kitabın konusuna da değinmek isterim; ana karakter Humbert Humbert, "su pericikleri" adını verdiği henüz ergenlik çağını sürdüren (teenage dediğimiz) kızlara karşı özel bir ilgi duymaktadır; hatta yer yer bu ilgisinin asıl nedeni olduğunu tahmin ettiği ve kendi ergenlik çağında yaşadığı bir olayı da anlatır. Amerika'ya yerleşmiş bir Fransız olarak ilgi çeken olgun bir beydir (yaklaşık olarak 40 yaşında olduğunu tahmin ediyorum). Bazı tesadüfler sonucunda pansiyoner olarak yerleştiği evde Bayan Haze'nin on iki yaşındaki kızı Dolores'e (Dolly, L, Lo, Lola ya da Lolita) ilgi duymaya başlayınca, Lo'ya daha yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Bundan sonra neler olacağı, Bayan Haze'nin bu sapıkça ilginin farkına varıp varmayacağı ya da Lolita aşkının Humbert'i nelere sürükleyeceğini okuyup görmekte fayda var. Ancak kitap jüriye sunulan bir itiraf gibi başladığından farklı bir izlenime kapılmanıza neden oluyor, bunu söyleyebilirim :).
 
Etkileyici ancak yoğun bir eser, çok fazla isim ve detay olması dolayısyla bazı yerlerde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Kitabın birkaç vurucu ve tansiyon yükseltici yerleri olsa da (O kalbimi kırdı, sense hayatımı yıktın sadece), benim en etkileyici bulduğum yer epilogdu. Nabokov'un kitabını yazarken hissettikleri, yazıp yazıp yok ettiği kopyalar, konunun nasıl evrildiği, yayınevlerinin ve kitabın basılmamış kopyasını okuyanların tepkilerinin yer aldığı epilog hem toplumun bu kitaba bakışının bir özeti hem de insalarda uyandırdığı etkinin bir açıklaması gibi, kitabı tamamlayan bir bölüm. Lolita'yı okuduktan sonra Nabokov'un değerlendirmesinden mutlaka geçirin: "Romanımın bir sapkının fizyolojik dürtülerine çeşitli anıştırmalarda bulunduğu bir gerçek. Ama unutmayınız ki çocuk değiliz..."

Lolita daha önce iki kez filme çekilmiş, 1962 yılında Stanley Kubrick tarafından ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından çekilen filmlerin ikisini de henüz izlemedim. Vaktim olduğunda izleyeceğim ancak yaplan yorumlar Kubrick'in filminin daha başarılı olduğu yönünde.

"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklı bir yol alır. Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır: Lo-Li-Ta."

3 Nisan 2015 Cuma

Sandman / Uyanış - Neil Gaiman

Daha öncee Ebediler'den birinin öldüğünü bahsetmiştim, sekizinci kitabn sonundaki cenaze törenini ve Merhametliler'deki intikam sürecini de anlatmıştım. Uyanış'ta cenaze töreninin ve Düş Lordu'nun (söylememeye direndim ama artık dayanamadım) yeniden uyanışının hikayesi anlatılmaktadır. Kitabın orijinal adı olan "The Wake" Hristiyanlıkta bir kişinin vefatından sonra kişiyi anmak için yapılan törene verilen isimmiş, dolayısıyla bu serinin adının neden "The Wake" olduğunu anlamak zor değil. Düşlerin çocuğu; Lytha Hall'ın bebeğinde yeniden vücut bulan Düş Lordu'nun; daha önceki serilerde bahsedilen düşlere bulaşmış tüm insanların katılımıyla gerçekleşen cenaze töreni ve diğer Ebedi kardeşleriyle tanışma serüveninden sonra (bu arada Hezeyan'ın da ikinci kere vücut bulduğunu öğreniyoruz) kitap başka garip hikayelerle devam ediyor. Diğer anlatılanlar arasında en sevdiğim hikaye William Shakespeare'nin tek başına yazdığı son eseri olan "Fırtına"nın Düş Lorduna sunulduğu bölüm oldu. Sandman'da "Bir Yaz Gecesi Rüyası" ile başlayan Shakespeare hikayesi muhtemelen "Fırtına" ile son bulmuş oldu. Daha önce "Bir Yaz Gecesi Rüyası"nı okuyarak sizinle paylaşmıştım, bu kez ilk fırsatta "Fırtına" adlı eserini okuyacağım (daha önce bu esere Cesur Yeni Dünya kitabında da atıf yapıldığından da bahsetmiştim). Uyanış uzun bir eser değil, bu yönüyle hayal kırıklığı yaratabilir, ve daha doğal bir süreci anlatıyor, Merhametliler kadar heyecanlı değil. Dolayısıyla şu an büyük umutla bir sonraki (ve son) kitabı okumayı bekliyorum. Bununla beraber, nadiren kendini gösteren Yıkım (Destruction)'ın bu bölümde Düş Lorduna verdiği bir tavsiyeyi belirtmeden geçmek istemiyorum: "...her şeyin bir şekilde en iyi sonuca varacağına inanırsan kurtulabileceğin belaların sayısına da inanamazsın.."

"Uyanış’ta; kadim tanrılar, eski dostlar ve düşmanlar, Düşler’in eski Kral’ını anmak için toplanıyorlar ve Ebediler’in Morpheus’unun uzun öyküsü sona eriyor. En garip uyanışlardan birinin ertesinde Morpheus’un yankıları aksediyor ve ölmeyi reddeden bir adama, düşler çölünde kaybolmuş Çin’li bir alime ve kendi alacakaranlık yıllarında Sandman’e olan son yükümlülüğünü yerine getirmek zorunda olan yaşlı William Shakespare’e dokunuyor…"
 
Sandman 9: Merhametliler
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/01/sandman-merhametliler-neil-gaiman.html

Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/04/bir-yaz-gecesi-ruyas-william-shakespeare.html
 

30 Mart 2015 Pazartesi

Aylak Adam - Yusuf Atılgan

Bir adı bile olmayan, yazarın dahi "C." olarak seslendiği, her şeye karşı olan ve tekdüzeliğe karşı çıkan bir adam: Aylak Adam. Yusuf Atılgan'ın diğer kitabı gibi ("Anayurt Oteli") bu kitabı da insanın kendine yabancılaşmasını çok güzel anlatıyor. Yine de ilk on sayfada kitaba girmekte zorlandığımı belirtmeliyim; C.'nin düşüncelerinin serbest akışı ve ara ara başka karakterlerin düşüncelerine de yer verilmesi bir an 'ne okuyorum' karmaşasına yol açtı. Ancak ilerledikçe kitabı çok sevdim, hatta bitmesine üzüldüm. Kitap dört bölümden oluşuyor (kış-ilkyaz-yaz-güz) ve yukarıda bahsettiğim C.'nin bir yılını anlatıyor. C. ilginç bir karakter, hayatta ne istediğini bilen biri mi bu bile sizi şüpheye düşürüyor. Gölgesinden bir türlü kurtulamadığı ve bazı travmalarının sebebi olan babasından kalan evlerden aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., zamanını gezerek, kahvehanelerde takılarak, ressam bir grup arkdaşla vakit geçirerek ve her şeyden sıkılarak geçiriyor. İlginç birisi olduğunu söyleyebiliyorum ancak kesinlikle ideal birisi değil, toplum gelenekleri ile uyuşmayan, huysuz, sıkılgan bir yapısı var ama daha da kötüsü negatif bakış açısına sahip. Özel hayatını ilgilendiren pek çok konuya kötümser bakış açısıyla bakmaya alışmış, aynı şekilde sosyal hayatı ilgilendiren konulara da bu şekilde yaklaşıyor. Yine de çok eleştirmemek lazım; hayatta bir amacı var: gerçek aşkı ulmak (ya da aradığı kadını diyelim). Sürekli gerçek aşkı arayan bu tedirgin adamın başında bu bir yıllık sürede kısa süren iki aşk hikayesi geçiyor ama acımasız kader de ağlarını örüyor. Gerçekten aradığı kadını, B.'yi sürekli "teğet" geçiyor. C. ile B.'nin sürekli birbirlerini teğet geçmesi bana Shel Silverstein'in "Masks" şiirini anımsattı, ancak kitapta yaşanılan aynı durum değil.

Romanın ilk baskısı 1959 yılında yapılmış (Kitap 1958 Yunus Nadi Roman Armağanında ikinci olmuştur), dönemi itibariyle oldukça iddialı bir hikayesi olduğunu kabul etmek gerekiyor. C.'nin hayata dair düşünceleri ve kitaptaki cüretkar sahneler beni bu kanaate itti ama belki de yanlış düşünüyorumdur. Bunlardan ayrı olarak, kitabın Beyoğlu-Karaköy hattında geçmesi dikkatimi çeken bir diğer nokta. Sanki son elli yıldır hiçbir şey değişmemiş gibi hissediyorsunuz. "Aylak Adam"ı okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum, eminim siz de kendinizden bir şey bulacaksınız: Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.

"Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. ..... Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"

17 Mart 2015 Salı

Bir Aşka Vuran Güneş - Oktay Rifat

Virginia Woolf'tan sonra sade bir dille yazılmış akıcı bir şiir kitabını okumak çok iyi geldi, ne yalan söyleyeyim. Oktay Rifat'ın Türk şiirindeki ilk devrimci hareketin öncülüğünü yapan Garip akımının temsilcilerinden olması sebebiyle (farklı tarzda yazılmış şiirleri olsa da) bazı şiirleri gündelik yaşamı yansıtan şekilde serbest olarak yazılmış olduğu için rahat okunan bir kitaptı. Geleneksel şiirin katı kurallarına karşı çıkan Oktay Rifat'ın şiirlerinde sıradana nesneler ve doğa görünümleri ve bunlar karşısında hissettikleri anlatılmıştır. En azından "Bir Aşka Vuran Güneş" kitabnda derlenen şiirlerinin şu şekilde bir özeti olabilir: Mavi, yeşil, dağ, taş, deniz, ova, koyun, kuzu, karga, tilki... Eğitimli bir aileden gelen ve çocukluğundan bu yana musiki & şiirle bir şekilde alakadar olan Oktay Rifat aslında çok yönlüdür. "Bir Kadının Penceresinden" romanının ve sahnelenen pek çok oyunun yazarı olmasının yanında, Yunan ve Latin mitolojik kitaplarının çevisini yapmış bir avukattır (resim yaptığı da söylenenler arasında). Bununla beraber, Oktay Rifat, pek çok kitabın çevirisini yaparak Türk okuyucuya kazandıran Samih Rifat'ın da babasıdır. Ayrıca teyzesi de başarılı bir ressam (Celile Hanım) ve teyzesinin oğlu da tanınan bir şairdir (Nazım Hikmet). Ahmet Hamdi Tanpınar'dan ders alan Oktay Rifat'ın okul arkadaşları da tanınan şair & yazarlardır.

Daha önce belirttiğim gibi, ilk şiirlerinde hece ölçüsünü kullanan şair, Melih Cevdet ve Orhan Veli ile başlattığı Garip akımından sonra serbest ölçü ile şiirler yazmıştır. Ancak konu olarak sık sık değişiklik gösteren şiirleri mevcuttur, dönemin olaylarından etkilenmiştir (politik konulara da değinmiştir). Bu durumu Cemal Süreya, her ne kadar şiirsel konjonktürü değişse de, Oktay Rifat'ın kimlik değiştirmediği, başta yadırgansa da, dönemleri birbirine bağladığı şeklinde açıklamıştır.

Ne güzel enseyi geçmemesi saçların
Alnımızda bitmesi
Tane tane olması kirpiklerin
Tel tel olması kaşların
Ne güzel insan yüzü
Elmacık kemiği ve on parmak
Ya dünyamız bütün bu mevsimler
Bulutlar telli kavak

Ya İstanbul
---------------------------
Uçaklar gelecekmiş
Korkum yok benim
Kağıt gemilerim
Kurşun askerlerim hazır
Hem bunlar bozulursa
Babam yenilerini alır
----------------------------
.....
Güneş batabilirdi
Ey gözleri sudan sarı
Ay doğabilirdi
Ey gözleri geceden karanlık

Ama bir kaya gibi koruyordu seni
Şiirin aşınmaz zamanı

11 Mart 2015 Çarşamba

Deniz Feneri - Virginia Woolf

Yirminci yüzyıl edebiyatçıları arasında hatrı sayılır bir yeri olan Virginia Woolf'tan okuduğum ilk kitap "Deniz Feneri" oldu (iyi mi yaptım bilmiyorum). Ancak kitaptan çok etkilendiğimi veya çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Anlaması zordu ve anlatım teknikleri de alışık olduğum tarzlardan oldukça farklıydı. 1927 yılında yayınlanmış bu romanda Woolf'un öncülerinden biri olduğu "bilinç akışı" tekniğinin kullanıldığı belirtilmektedir (Bilinç akışı: karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir). Anlaşılmasına daha çok yardımcı olacağını düşündüğüm için şu şekilde açıklamayı uygun buluyorum: Zihninizi serbest bırakın, düşünceler birbirinden çağrışım yaparak serbestçe akacaktır, işte bu şekilde bir anlatımın romana aktarılmasıdır Deniz Feneri. Romanda iç diyaloglar şeklinde aktarılan olayların (aslında pek bir olay zinciri de yok) Woolf'un çocukluk anılarından esinlenildiği söylenmektedir (çocukken yazları deniz kıyısı bir kasabada zaman geçirmiştir). Kitap üç bölümden oluşuyor: Pencere-Zaman Geçer-Fener. İlk bölümde Ramsey ailesi, evlerinde verilen akşam yemeği, komşuları ve çocukları insanların iç dünyaları anlatılarak aktarılır. Bu bölümün en önemli olayı, muhtemelen küçük James'in fenere gitmek isteyip bir türlü gidememesidir. Bir de komşuları Lily'nin resim yapmak konusunda bir türlü yeterli özgüveni toplayamaması (Tansley'in kadınlar hakkında asla yazı yazmayı veya resim yapmayı beceremeyeceklerine dair söylemleri de bu konuda etkili olmuş olabilir). İkinci bölüm yıllar sonrasından (muhtemelen bir on yıl) bahseden kısa ve trajik bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor ve son olarak üçüncü bölümde James'in babasıyla beraber çocukken bir türlü gidemediği Fener'e gidişinin hikayesini ve Lily'nin tablosunu okuyoruz.

Karakterlerin neredeyse dış görünüşlerinden bahsedilmiyor, daha ziyade mekanlara ve iç dünyalara odaklanılıyor. Bazı eleştirilere katılıyorum, ilk bakışta çok dağınık görünen konular kitabın sonuna doğru toparlanyor, tabi sona gelmeyi başarırsanız (bu kitabı okuyabilmek için konsantrasyon gerekmekte yoksa sizin de zihniniz akıp gidiyor). Belki de benim şanssızlığım kitabın çevirisinin pek de iyi yapılmamış olmasıdır, bu konudaki bir eleştirim de Bay/Bayan Ramsey denilebilecekken neden Türkçeye tercüme edilmiş bir kitapta Mr./Mrs. Ramsey şeklinde ifadelere başvurulduğudur. Sonuçta Türk bir okuyucu olarak ben Mr.'nin ne anlama geldiğini bilmek zorunda değilim sanırım. Yeterince sabrınız varsa okumayı deneyebilirsiniz. Bu arada Virginia Woolf'un kendi hayatı da özgün ve yenilikçidir, ona da bir göz atmanızda fayda var.

"Fener o zamanlar gümüş rengi, akşamları ansızın ve usulca açılan sarı bir gözü olan, puslu bir kuleydi. Şimdiyse - ... Beyaz badalanı kayaları görebiliyordu; çıplak ve dimdik duran kuleyi; kafes şeklindeki siyah veyaz çizgileri; pencereler de vardı; kurumaları için kayalara serilmiş çamaşırları bile görebiliyordu. Demek fener buydu, öyle mi?"

"Resim yapar gibi yapmaktan nefret ediyordu. Bir fırça; çekişmelerle, yıkımla, karmaşayla dolu bir dünyada güvenebileceğiniz tek şey - insanın, bilerek de olsa oyunlarına alet etmemesi gereken tek şey: bundan nefret ediyordu."

5 Mart 2015 Perşembe

Hasretinden Prangalar Eskittim - Ahmed Arif

Uzun zamandır Ahmed Arif'i okumak istiyordum, özel basım şiir kitabını görünce hemen aldım. Kitap Ahmed Arif'in ilk ve tek şiir kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabındaki şiirlerin tümü ile kendisi için yazılan şiirlerden, çeşitli dergilerde yayınlanmış ancak bir araya toplanmamış şiirlerden, röportajından ve kendisi için yazılan inceleme/yazılardan oluşuyor. 1927 diyarbakır doğumlu olan Ahmed Arif'in şiirleri 1944-1955 yıllarında çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmış, 1968 yılında ise şiir kitabının ilk basımı yapılmıştır. O günden bu yana geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilerek okunan Ahmed Arif hakkında her türlü yazı bu kitabına bulunabilir. Şiirlerinin büyük kısmı yaşadıklarından ve gözlemlerinden oluşmuşve yalın bir dil kullanılmıştır (hatta yer yer kendi yöresinde kullanılan kelimelre de yer verilmiştir). 1970 yılında Veysel Öngören ile yaptığı bir röportajda Ahmed Arif bu konuda şu şekilde bir açıklama da bulunmuştur: "...benim şiirim ile konuşmam arasındaki özdeşlik hemen hemen hiçbir şairde yoktur. Kısacası, halkımın canlı, elvan ve gürül gürül dilinden hiç kopmadım ki şiirimde kopayım, yozlaşıp yabancılığa boğulayım." Bir şari yiğitse ve üstelik bir de devrimciyse elbette yaşadığını yazar ancak Ahmed Arif'i iki konuda eleştiriyorum: Birincisi Orhan Veli'yi "şehir burjuvası" olarak tanımlaması ve kendisini övmesi (Bre neyin kibri bu?).

Ahmed Arif'in şiirlerini ve kendine özgü tarzını beğendim, yaşadığını yazmaktan kastının salt hayat değil de yaşama kavgası, sevdası, acıları ve ağıtlarını bir türkü gibi şiirlerine aktarmak olmasını da sevdim. Şiir okumayı seven kişilere Ahmed Arif'e de bir şans vermelerini tavsiye ediyorum (ki şirii gerçekten seviyorsa zaten çoktan vermiştir) :).

"Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, asi dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. 'Daha deniz görmemiş' çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir." (Cemal Süreya, Papirüs Ocak 1969).

Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni...
----------------------------------
.......
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana,
Bir bu yana...

Seni, bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusunen ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
.........
Seni, anlatabilsem seni...
Yokluğun cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

2 Mart 2015 Pazartesi

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

İnsanın içinde saklı olan ve umulmadık zamanlarda ortaya çıkan şeytanın hikayesi: İçimizdeki Şeytan. Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı kadar etkileneceğim bir kitap daha yok sanıyordum meğer varmış. Hayatta yalnızca yaşamakla yetindiğimiz ve asla anlatamadığımız ikilemleri, iradesizliğimizi ve toplumun üzerimizdeki baskısını tüm çıplaklığıyla anlatan bir kitap olarak satır satır okunmayı ve baş ucu kitabı olmayı hak ediyor. 1940 yılında yayımlanan roman, karakterlerinin (Macide ve Ömer) iç konuşmaları ve kendileri ile hesaplaşmaları şeklinde ilerliyor. İstanbul'a konservatuvar okumak için gelen Macide ile tesadüfen vapurda karşılaştığı uzaktan akrabası Ömer arasında zamanla henüz tam anlamlandıramadıkları bir yakınlaşma olur. Duygularını derin yaşayan Ömer'in sempatikliğinden ve muhtemelen güzel konuşmasından etkilenen Macide, bir süre sonra başına gelen felaketlerin de neticesiyle Ömer'le iyice yakınlaşır. Tabi bu süreçte Ömer'i daha yakında tanıma fırsatı bulduğu için arkadaş çevresini, etkilendiği insanları, iradesizliğini ve kapana kısılmışlığını daha iyi görür. Ömer'e de çok haksızlık etmemek lazım, bütün yaşadıklarına rağmen güçsüz de olsa, başkalarına suçu atıp kaçmayı adet edinmemiş farkındalığı olan bir karakter. Yaşadıkları buhranlara bir de ekonomik olarak imkansızlık eklenince, hayatları iyice çekilmez hale gelen çift, bir müddet sonra farklı bir çözüm arayışına gireceklerdir.
 
Daha önce hiçbir roman karakterine bu kadar acımadım, Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i bile bu kadar acınacak halde değildi. Ama bir şüphem değişmedi, oluşturduğu roman karakterleriyle Sabahattin Ali aslında kendini mi yansıtıyor? Zira kitaptaki bazı karakterler üzerinden Peyami Safa ve Nihal Atsız'ın eleştirildiğni düşünürsek, kendi yaşadıklarından veya hissetiklerinden parçaların kitaba yansıtıldığını düşünmek mümkün. Her ne kadar 1940 yılında yayımlanmış da olsa, konunun her daim güncel olduğu kanaatindeyim, okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum.
 
"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir meulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizde şeytan yok...İçimizde aciz var... Tembellik var....İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatları görmekten kaçmak itiyadı var..."

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kör Baykuş - Sadık Hidayet

Çağdaş İran Edebiyatı üzerine ne biliyoruz? "Farsça veya yabancı bir dil bilmiyorsak hemen hiç" demiş Behçet Necatigil. Tam da böyle aslında, köklü bir tarihe, sanata, kültüre sahip, ünlü felsefeciler ve bilim adamları yetiştirmiş bir İran uygarlığı hakkında bugün hiçbir şey bilmememiz hem garip hem  de bir kayıp. Sadık Hidayet'in "Kör Baykuş"u bu anlamda bir başlangıç olabilir, ancak önceden uyarmak isterim ki kitap aşırı derecede menfi düşünce içermektedir (bazı insanlar bu durumda rahatsız olabilir). 1937 yılında ilk olarak Hindistanda basılan (İran'da yasak olduğu söylenmektedir) kitap, yaşadığı travmaları atlatamamış hisli bir adamın gel-gitlerini anlatmaktadır (ya da ben böyle anladım). Zamandan ve mekandan bağımsız bir şekilde sanki aniden ortaya çıkan ve boşlukta kaybolan amca, arabacı, mezarcı, genç kız veya eski eş olayın daha da karmaşıklaşmasına sebep olmaktadır. Bununla beraber aniden ortaya çıkan ve sonra tek bir karakterde (anlatıcıda veya eski eşinde) birleşen bu kişiler sayesinde yazarın geçmişine ilişkin veya nasıl olup da bu ruh haline büründüğüne ilişkin bazı ipuçları edinebiliyoruz. Kitap baştan sonra ölüm döşeğinde sanrılar gören birinin sayıklamaları gibi, bu nedenle neyin hayal neyin gerçek olduğu sizin değerlendirmenize kalacak gibi görünüyor. Ancak kitabı okurken o keskin afyon kokusunu, yıllanmış şarabın kokusunu, çürümüşlüğün kokusunu oldukça net duyumsuyorsunuz.

Kitabın sonunda yer alan Sadık Hidayet'in de yakın bir arkadaşı olan başka bir İranlı edebiyatçı Bozorg Alevi'nin son sözü hikayeyi ve yazarı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yine de, Kör Baykuş'u okuyan herkes  Bozorg Alevi'nin açıklamalarına ihtiyaç duymaksızın genç yaşta intihar ederek hayatına son veren bir yazarın yaşadığı bunalımı net olarak hissebilir hem de daha ilk cümleden: "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar."

Kitap Batılı edebiyatçılar tarafından da eleştirilmiş ve beğenilmiş bir eserdir, Doğu eserleri arasında yer alan nadide eserlerden addedilir. Bu şekilde övülmeyi hak ettiğini düşünmüyorum, şunu diyebilirim sadece; Kör Baykuş; eğitimli ve zengin bir aileden gelen ve dünyayı gezeren tanıma fırsatı bulmuş bir yazarın bir şekilde Batıya tanıtmayı başardığı bir eserdir. Güzel bir kitaptır, inkar edilemez ancak bu topraklarda daha niceleri vardır, bilinmez, bununla beraber, okunmasını tavsiye ederim.

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler."