Powered By Blogger

29 Nisan 2016 Cuma

Gelmiş Bulundum - Edip Cansever

Türk şiirinde imge ve çağrışım yöntemi ile yeni bir söyleyiş hedefleyen İkinci Yeni akımının önce gelen isimlerinden Edip Cansever'in okuduğum ilk kitabı bu oldu: Gelmiş Bulundum. Aslında ticaret işiyle meşgul olan Edip Cansever, şiiri bir anlamda hobi olarak yazıyor da diyebiliriz. İlk şiirini 1944 yılında İstanbul dergisinde yayınlatmış ve gençlik döneminde çıkan çeşitli edebiyat dergilerindeki şiirlerini "İkindi Üstü" kitabında toplamış. Bu kitabındaki şiirler için Orhan Veli'nin "Genç bir şairin, üstelik insana birçok umutlar veren bir şairin ilk çıkardığı kitap için kötü sözler söylemek istemem" diyerek kendisinin henüz yüzeysel gözlemler yaptığını ve şiirini geliştirmesi gerektiğini kibarca ima etmiştir. Yavaş yavaş kendi tarzını bulan ve İkinci Yeni akımına yaklaşan şairin en sevilen eserlerinden birisi "Yerçekimli Karanfil" olmuştur. Yerçekimli Karanfil şiiri ile 1958 Yeditepe Şiir Ödülü'nü kazanan şairin bu tarihten sonra eserlerinde bütünü itibariyle bakıldığında tutarlı bir çizgide ilerlediği söylenebilecektir. Hayatının son yıllarında kendisini yalnızca şiirlerine adayana şairin 1960'dan itibaren Türk şiirini etkileyen şairler arasında yer aldığını da söylemek mümkündür. Oldukça üretken olan bu şairin bir kitabını okumak isterseniz (şiri dışında hikaye türünde de eserleri mevcuttur) seveceğiniz bir eserini bulabileceğinizden eminim. Yerçekimlik Karanfil şiirinden bir alıntı aşağıdadır:

"Biliyor musun ? az az yaşıyorsun içinde / Oysaki seninle güzel olmak var / Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi / Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda / Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.
...
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle / Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil / Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk / Birleşiyoruz sessizce."
 
"Cansever'in yapıtının bütününe bakıldığında, onun büyük bir atmosfer ustası olduğu göze çarpar. İstanbul'un ana caddelerinde kaybolan, kuytu ara sokaklarda bu kayboluşun içinden kendi umutsuz arayışına kapılan antikahramanların bungun epopesi doğar. Cansever, Türk şiirinin çağdaş insanın yaralı portresini en usta biçimde çizen şairdir."  E. Batur.

26 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son yayınlanan eseri olması açısından kitap oldukça rağbet gördü. İlginç bir kapağa sahip olması ve arkasındaki  tanıtımı da okuyunca ilgimi çekti ve okumaya karar verdim. Öncelikle belritmek isterim ki, beğenmedim. Elbette vaktimin boşa gittiğini söylemiyorum ama hikayenin beklentimi karşılamadığını söylemek isterim. Kitap hakkında kendi fikirlerimi detaylandırmadan önce kitabın konusundan bahsedelim. Üç kısıma ayrılan kitabın ilk iki kısımlarında ana karakter Cem'in bakış açısından üçüncü kısımda ise "Kırmızı Saçlı Kadın"ın bakış açısından hikaye anlatılmaktadır. Ana karakter Cem 1980'li yılların başında henüz lise öğrencisi olan ve babasıyla yakınlık kuramayan bir çocuktur. Babasının kendisini ve annesini bırakarak ortadan kaybolması neticesinde, para kazanabilmek için yazları bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlar ve onu babası yerine koyar. Cem, Öngören adlı bir kasaba yakınlarında yapılan çalışmalar sırasında bütün hayatını etkileyecek iki olay yaşar: kırmızı saçlı kadınla tanışması ve ustasından ayrılışı. İkinci bölüm ise ilk bölüm gibi durağan ilerlemiyor, okuyucu bir anda Cem'in başarılı bir müteahhit olarak yükselişini, eşiyle evlenmesini, kendi hayatından da yola çıkarak Sophokles'in Oidipus hikayesin ve Firdevsi'nin Rüstem & Sohrab hikayesinin peşine düşmesine şahit oluyor. Bu bölüm hızlı ilerlemesinin yanında, Türk filmlerinde izlemeye alıştığımız ilginç tesafüleri de bir araya getiriyor. Üçüncü kısım ise kırmızı saçlı kadının bakış açısından son bir değerlendirme olarak sunuluyor. Ancak anlatım tekniği olarak ilk iki kısımdan farklı değil.

Kitabın tek güzel yanı, diğer Orhan Pamuk eserlerine kıyasla daha kolay okunuyor olması, bir de eski eserleri okumak konusunda merak uyandırması. Maalesef başka bir şekilde eseri övemiyorum, ben, sık sık aynı şeylerin tekrarlanması, sürekli başa dönüp dönüp aynı noktaya gelinmesi ve okuyucuya kendi çıkarımını ve yorumunu yapmasına izin verilmemesi nedeniyle kitaptan hoşlanmadım. Ayrıca sürekli tekrar edilen cümleler/fikirler bir noktadan sonra kitabın anlatımını da oldukça zayıflatmış. Yine de aşk ve kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde verildiğini de söylemek isterim.
 
"Babasız büyürsen alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın...Ama bir süre sonra ne yapacağını bilemez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın."
Ona cevap vermiyor, bizim kuyuya yaklaştığımızı, yıllar süren arayışımın sonuna geldiğimi hissediyordum."

18 Nisan 2016 Pazartesi

Mürebbiye - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yine gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir Hüseyin Rahmi romanı daha! Natüralist bir yazar olan Hüseyin Rahmi'nin aynı zamanda yergilerini ve gözlemlerini mizahi bir dille okuyucuya aktarması sebebiyle kitaplarının trajikomik hikayeleri okuyucuyu güldürmeden edemiyor. Osmanlı'da toplum tarafından yanlış anlaşılan "Batılılaşma" serüvenini eserlerinde sıklıkla konu eden Hüseyin Rahmi, "Mürebbiye"de de aynı eleştiriyi yapmaktadır. İmparatorluğun son dönemlerinde iyi gelir sahibi ailelerin (biraz da moda olması ve kendilerine statü kazandırdığını düşünmeleri sebebiyle) çocuklarına Batılı tarzda eğitim verebilmek için yabancı mürebbiyeler almasının aile yapısını temelden sarstığına inanan yazar bu mesajını, Anjel adındaki Fransız mürebbiye ve zengin ve gelenekçi bir bey olan Dehri Efendi'nin ailesi üzerinden vermektedir. Dehri Efendi ilk eşinden iki çocuğu (Şemi Bey ve Melahat Hanım), Melahat Hanımın eşi Sadri Bey, erkek kardeşi Amca Bey, ikinci eşinden iki küçük çocuğu ve evin hizmetlileri ile büyük bir konakta yaşamaktadır. İkinci eşinden olan çocuklarının Batılı tarzda bir eğitim alması için Fransa'da düşkün bir kadın olan ancak yolu bir şekilde İstanbul'a düşünce sanki asıl mesleğiymiş gibi mürebbiyelik yapmak isteyen Anjel ile anlaşır. Anjel belki önceleri iyi niyetle görevine başlamış olsa da, sonradan konaktaki erkeklerin kendi cazibesinden kolaylıkla etkilendiğini görünce bu durumu lehine çevirip biraz da maddi kazanç elde etmeyi amaçlar. Aynı konakta yaşayan erkekleri kolaylıkla idare eden Anjel de bir noktadan sonra işlerin sarpa saracağını sorgulamaya başlar.

Hüseyin Rahmi için "yanlış anlaşılan Batılılaşmayı" eserlerinde sık sık eleştirdiğinden bahsettik ancak bu eserinde sadece bu hususa değinmiştir demek doğru olmayacak. İnsanların, çocuklarının eğitimi için yabancı mürebbiyelere güvenmelerinin toplumda eğreti durmasından ziyade, kendini geliştirmek konusunda başarısız bir grup erkeğin cinsel açlıklarından doğan çatışmalar da anlatılmak istenmiştir denilebilir. Başarılı gözlem yeteneği sayesinde Hüseyin Rahmi, çökmek üzere olan bir imparatorluğu, insanlardaki alafrangalık merakını ve herkesin kendine göre yorumladığı ahlak kavramı üzerine başarılı bir eleştiri yapmaktadır. Okumanızı tavsiye ederim.

"Şemi deminden beri yürüttüğü muhakemeleri tamamen bozarak Mürebbiye aleyhindeki fikrini aniden değiştiriverdi. Çünkü onu masum görmeye, onu affetmeye, yine evvelki gibi sevmeye şiddetle ihtiyacı vardı. Gönül muhabbet sarayını harap olmuş görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez."

Hüseyin Rahmi'nin "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç" eseri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/12/kuyrukluyldz-altnda-bir-izdivac-huseyin.html

7 Nisan 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Harper Lee'nin geçtiğimiz Şubat ayında vefat ettiğini öğrendiğimde, aylardır okuma listemde olan "Bülbülü Öldürmek" ("To Kill a Mockingbird") eserini artık çok ihmal ettiğimi düşünerek okumaya karar verdim. Kitabın konusu hakkında (filminin sahip olduğu ünü de düşünürsek) herkesin bilgisi olduğunu tahmin ediyorum, ama kısaca özetlemek gerekirse küçük bir kız çocuğunun gözünden (7 veya 8 yaşında olduğunu tahmin ediyorum) Amerika'nın Alabama eyaletinde yaşanan ırkçılığın ve eşitsizliğin anlatılması da diyebiliriz. Yaşadıkları Maycomb kasabasında avukatlık yapan Atticus'un küçük kızı Scout Finch, kendisinden dört yaş büyük abisi Jem, siyahi hizmetçileri Calpurnia ve yazları beraber vakit geçirdikleri çocukluk arkadaşı Dill ile sade ve mutlu bir hayata sahiptir. Rutin hayatlarını önemli ölçüde değiştiren olan, beyaz bir kıza tecavüz iddiası ile yargılanan siyahi bir adam olan Tom Robinson'u savunmak görevinin babası tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Irkçılığın günlük hayata işlemiş olduğu bir kasabada bir anda bütün dikkatler Finch ailesine çevrilecek ve Scout'un insanlara karşı bakış açısı tamamen değişecektir. Romanın en başarılı bulunan yönlerinden birisi, anlatımın, gözlemlerin ve kıyaslamaların gerçekten zeki ve küçük bir kız çocuğunun hayal gücüne uygun başarılı bir şekilde yazıya aktarılmış olmasıdır. Ayrıca yazarın kitaptaki yargılama sahnesini yazarken on yaşındayken şahit olduğu bir olaydan esinlendiği ve kitaptaki Dill karakterinin de çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğu da söylenenler arasındadır. Günümüzde bile hala aktüel olan adalet, eşitlik ve ırkçılık gibi temaları anlatan bun eseri, insanları hem toplumun bir parçası olarak hem de bireysel olarak incelemesi, başarılı gözlemler yapması sebebiyle okuma listelerinize eklemenizi tavsiye ederim.

Amerika'da siyahi insanlara ırkçılığın hat sahfada olduğu bir eyalet olan Alabama'da büyümüş olan Harper Lee, 1960 yılında yayınlarığı "Bülbülü Öldürmek" eseriyle çok başarılı bulunmuş ve 1961 Pulitzer Ödülünü kazanmıştır. Bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolü ile filme çekilen ve oscar alan eserin yayınlandığı tarih itibariyle konusunun (1960) bir devrim niteliğinde olduğu da bir gerçektir. Harper Lee'nin yıllarca başka bir roman yazmamış olması edebiyat çevresi açısından üzüntüyle karşılansa da, 2015 yılında, devam kitabı "Tespih Ağacının Gölgesinde" ("Go Set a Watchman") yayınlanmıştır (umarım kısa bir süre içinde okuma şansı bulurum).

"İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır."
....
"Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarına yuvalanmazlar, tek yaptıkları iş bize içlerini dökmektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır."

28 Mart 2016 Pazartesi

Çolak Hacı / Yaşamı ve Şiirleri - Şarkışlalı Aşık Serdari

Sivas'ın aşıklarıyla ünlü ilçesi Şarkışla'dan bir aşığın akılda kalan şekilde derlenmiş şiirleri ve kısaca hayatının yazıldığı bir eser "Şarkışlalı Aşık Serdari". Doğum tarihi tespit edildiği kadarıyla 1834 olan ve asıl adı "Hacı" Aşık Serdari, çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sonucu kolunun birini kaybedinde yaşadığı bölgede "Çolak Hacı" olarak tanınır olmuş. Tahmin edeceğiniz üzere "Aşık Serdari" kendisinin şiirlerinde kullandığı mahlastır ve bir rivayete göre, aşık atışmalarında çevresindeki aşıkları sürekli alt ettiği için, kendisine komutan anlamına gelen Serdari mahlası uygun görülmüştür. Dönemin şartları gereği okula gidemeyen ve okuma yazma öğrenemeyen Aşık Serdari şiirlerini söyledikten sonra unutmamak için ara sıra yapılan arkadaş toplantılarında okurmuş. Hayatı tam olarak bilinemese de, iki evlilik yaptığı ve ondan fazla çocuk sahibi olduğu söylenenler arasındır (çocuk ölümlerinin fazla olduğu bir dönem olduğunu düşünürsek, kaçının hayatta kaldığını söylemek zor). Bu kitapta Aşık Serdari'den derlenen şiirler ve insanların hatırlarında kaldığı kadarıyla şiirlerin bazılarının hikayeleri anlatılmıştır (örneği aşık olduğu kadınlara yazdıkları, fakirliğini anlattığı, doluda kaybettiği bostanına yazdığı kaçırdığı kızın babasına yazdığı şiirler gibi). Dikkatimi çeken bir husus bazı şiirlerde Aşık Serdari mahlasının olmamasıydı, ama muhtemelen bunun sebebi, kendisinin bu mahlası ün kazandıktan sonra kullanmaya başlamasıdır. Tabi sözlü geleneğin bir sonucu olarak, söyleyeni unutulan birkaç şiir de kendisine atfedilmiş olabilir.

Kitap çok detaylı hazırlanmış veya akademik olarak çalışılmış bir eser değil, ama Türk Halk Edebiyatının bir parçası olan ozanların unutulmaya yüz tutan geleneğini anımsatması açısında benim nezdimde değerli bir eser. Önceden beri, halk edebiyatı geleneklerini ve özellikle saz şairlerinin gündelik yaşama dair söyledikleri ezgili şirileri çok severim; yeri gelmişken Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Türküler Dolusu" şiirinin bir kısmını yazmak isterim: "...Şairim/Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası/Ayak seslerinden tanıırm/Ne zaman bir köy türküsü duysam/Şairliğimdem utanırım..."

Dünyada murad almayan,
Arayıp eşin bulmayan,
Kendi kadrini bilmeyen,
Elin kadrini ne bilsin?

Sinemi vurdum kamaya,
Felek ahımı komaya,
Alışmış pancar yemeğe
Narın kadrini ne bilsin?

Gurbete çıkmayan yiğit,
Karın kadrini ne bilsin,
Göz ağrısı bilmeyenler
Körün kadrini ne bilsin?

21 Mart 2016 Pazartesi

Tasfiye - Imre Kertesz

2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Imre Kertesz, 1929 yılında Macaristan'da yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve 1944 yılında Auschwitz toplama kampına gönderilmiştir. Toplama kamplarından sağ çıkmayı başaran yazar akabinde gazeteciliğe başlamış ve çeşitli eserler yazmıştır, ancak dönemin siyasi baskıları nedeniyle eserlerini yayınlatmakta büyük zorluklar yaşadığı söylenmektedir. Toplama kamplarında yaşadığı tecrübeleri zaman zaman eserlerine yansıttığı bilinen yazarın bu eserinde de Auschwitz'in izlerini görmek mümkün. Yazar bu kitabında toplama kampında doğmuş bir yazarın (kendisini B. veya Bé diye tanıtıyor) mutsuz ve intiharla sonuçlanan yaşamını kısaca ele alıyor. Aslında kitap B.'nin aşırı dozda morfin alarak intiharıyla başlıyor diyebiliriz. B.'nin geride bıraktığı küçük arkadaş grubundan bir editör olan Keseru, hem B.'yi intihara sürükleyen sebepleri bulmak hem de doğuştan yazar olduğuna inandığı B.'nin geride bıraktığı opus magnum romanını ortaya çıkarmak için kendince araştırmalar yapar. B.'nin müsveddeleri, geride bıraktığı Tasfiye isimli tiyatro eseri ve eşyaları arasında aradığını tam olarak bulamayan Keseru, son bir umut eski eşi Judit ile görüşme yapar. Keseru saplantılı şekilde aradığını bulabilecek mi göreceğiz ancak net olan bir şey var, B.'nin bize verdiği mesaj: Holocaust henuz sona ermemis bir durumdur.

Ben henüz başka bir kitabını okumadım ama Tasfiye'nin benim beklentimi karşılamadığını da itiraf etmek isterim. Bunun sebebinin yazarın takip etmesi zor yorucu anlatımı mı yoksa tercümenin başarılı olmaması mı olduğunu bilmiyorum ancak ben tercüme olduğunu tahmin ediyorum. Zira birkaç yerde kelimeler sanki o cümleye tam oturmamış gibi geldi bana, aynı şekilde tercümanın neden sürekli "kinik" diye bir kelimeyi tekrar etmek istediğini anlamadım. Kelimeyi anlayabiliyorum, ne ifade ettiğini de, ama bu kelime kitabı okurken sürekli dikkatimi dağıttı ve belki de daha yaygın ve akıcı ifadeler seçilebilirdi diye düşündüm. Imre Kertesz'in bu eseri henüz beni tatmin etmedi, ama belki ilerde başka bir eserini okurum.

"...Uzun zamandan beri kullanılmayan eski bir İncil ifadesi var: Yazı bilgini. Bir yazı bilgini bir yetenekten fazlasıdır. O felsefeci değil, filolog değil, üslupçu değil. Kekelese de, onu hemen anlamasan da: Yazı bilginini hemen fark edersin. Bé bir yazı bilginiydi. Geride bıraktığını yitirmememiz gerekir. Sırrı bunda yatıyor."

Yazara ait bir röportajı okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://www.notosoloji.com/imre-kertesz-her-yer-auschwitz/

14 Mart 2016 Pazartesi

Çakıcı'nın İlk Kurşunu - Sabahattin Ali

Muhtemelen bu bloga yazmaya başladığımdan bu yana en çok tercih ettiğim yazar Sabahattin Ali olmuştur. Ancak kendisinden okuduğum bu kadar kitaba rağmen, Sabahattin Ali'yi gerçekten tanımam kitap sayesinde oldu diyebilirim. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden olmasına rağmen Sabahattin Ali en çok hikaye ve romanlarıyla tanınır, işte bu eser kendisinin farklı taraflarını da tanımaya vesile olmaktadır. Kitabın muhteviyatında yer alan şiirleri (bazılarının eski yazıyla görüntüleri taranmıştır), hikayeleri, makaleleri, bir adet opera eseri (Kağnı eserini operaya uyarlamış) ve kendi çizimleri (resim çizdiğini yeni öğrendim) aslında yazarın çok yönlü olduğunun kanıtıdır. İçerikte yer alan hikayelerden bir tanesi ("Barsak" hikayesi) tamamalanamamıştır, şiirleri de diğer şiir kitaplarındaki gibi tatmin edici değil, muhtemelen Sabahattin Ali bu eserler üzerinde daha çalışmayı planlıyordu. Ancak son bölümde yer alan makaleleri çok etkileyici, özellikle "Kadınlar Üzerine Bir Konferans" ve "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" başlıklı yazılar kendisinin ne kadar öngörülü ve bu konuların aradan geçen seksen yıla rağmen ne kadar aktüel olduğunu göstermektedir. Farklı türleri içinde barındırmasına rağmen, kitabın adının "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" olmasının sebebi, kitapta aynı adla yer alan uzun hikayedir. Adından da anlaşılacağı üzere, hikayede Türk edebiyatında hakkında çok yazılan ve efsaneleşen Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı Efe) adındaki eşkıya anlatılmaktadır. Son olarak belirtmek istediğim, kitabın muhtemelen en hüzünlü bölümü, yazmayı planladığı ancak yazamadığı roman ve hikayelerin listesidir. Keşke öldürülmeseydi ve bu eserleri de kendisinin kaleminden okuyabilseydik!
 
Kitabın üzerinde yazan "Tereke" kelimesinin fikir vereceği üzere, bu kitapta toplanan eserler yazarın "sandığı"ndan çıkan mirasıdır.  Kitabın önsözünde yazıldığı kadarıyla, Nüket Esen, Sabahattin Ali'nin sandığından çıkan eserlerin 1997 yılında kızı Filiz Ali tarafından kendisine ulaştırılması akabinde, oluşturduğu küçük bir ekip ile tümünü tarayıp yeni yazıya aktararak düzene soktuğu bu eserleri bu kitapta bir araya getirmiş (farklı başlıklar altında tasnif edilenler ve şahsi mektupları ayrı kitaplarda yayınlanmıştır). Bir sandık açılınca her zaman içinden hazine çıkmayabilir, ancak bu kez öyle olmamış anlaşılan! Hayatta olmayan naif ve sevilen bir adamın iç dünyasını öğrenmek isterseniz, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
 
"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir." Kadınlar Üzerine Bir Konferans, Konya, 1932.

7 Mart 2016 Pazartesi

Embers - Sandor Marai

It has been a long time since I have read an English book. You know, I cannot be selective in the reading of English books because of the lack of works. This time I have found this. Embers was first published in 1942 and its original title in Hungarian is A Gyertyák csonkig égnek, which means "The Candles Burn Down to the Stump" (it must be a proverb). You can also find it in Turkish and I am sure after reading this book you will definitely want to read more book from Sandor Marai. The name of the English one gives an idea about the story but actually the narrative focuses on the face-off between two old friends. One of them is Henrik, a retired General of the Austro-Hungarian Empire, has lived in a castle near the forest and waited for his friend Konrad, he has not seen for forty-one years. Konrad was once his best friend despite their different backgrounds and these two men shared their childhood and youth together in military service in the golden era of the Austro-Hungarian Empire. Then, after Henrik's marriage with beautiful Krisztina, they still remained close and shared most of their time together in Henrik's castle. The other man, Konrad had been lost for forty-one years and the only thing we know about him is his sudden abandonment of Vienna for tropics on the very next day of the hunting party with Henrik in 1900. I have told the previous events in order to ease chain of events to understand, yet novel begins when Henrik has finally received Konrad's letter about his visit for a dinner after forty-one years. Hence, it is time to determine whether their friendship is based on loyalty and mutual respect or not for Henrik.

Later on, you will read a tantalizing monologue of Henrik since he would ask his loose end questions and accusations from dinner until twilight in the dining hall where the last time three of them sat together. In conclusion, I liked the book, my only ciriticism would be that Sandor Marai does not let the characters tell us the "truth" and I really don't understand the reason. Nevertheless, it is an international best-seller and you can find it in Turkish as well. Let's give a chance to this eloquent European novel which has the story of a triangular relationship between two friends and a woman surrounded by love, fidelity and deception.  Have a nice day!

"The son of the Officer of the Guards sensed their bond of friendship, fragile and complex in the way of all significant relationship between people, must be protected from the influence of money and any slightest hint of envy or tactlessness. It was not easy.......And because of their friendship, each forgave the other's original sin: wealth on the one hand and poverty on the other.

18 Şubat 2016 Perşembe

Baklava Dürümü - Ali Atalar

Bu yaz Gaziantep'e gittiğim bir gezide, Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesini ziyaretim sırasında bu kitabı satın almıştım. Müze Antep Kalesi'ne yakın bir noktada, satın alınan eski bir konağın restorasyonu ile Ali Atalar (yazar) tarafından oluşturulmuş. Müzede bizzat Ali Atalar tarafından genellikle Gaziantep ve yöresinden toplanan bakır eserler sergilenmektedir (yolunuz düşerse bir uğrayın derim). Gaziantep folklorü konusunda araştırma yazıları yazan yazarın öykü kitaplarından birisi olan Baklava Dürümü, yine Gaziantep çevresinden uzaklaşmıyor. Kitapta anlatılan hikayelerin tam tarihlerini tespit edemedim ancak anlatılan bazı olaylardan aşağı yukarı bir çıkarım yapılabilmektedir. Sağ-sol çatışmalarının şiddetli olduğu bir dönemi anlatan Külhan Çıkmazı 1970'li yıllarda geçtiğini tahmin ettiğim bir olayı anlatırken, Amerikan Bezi hikayesi 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konulan Marshall planından söz etmektedir. Aynı şekilde portalin gazozundan bahseden Ben Ölmedim hikayesi için, bu gazoz 1964'te üretilmeye başlandığından, bu döneme ait olduğu söylenebilir.  Bu nedenle hikayelerin hepsinin yazarın gözlemlerine dayanılarak yazıldığını söylemek zor, bir kısmında duyduklarını yazıya geçirmiş olabilir. Ancak neredeyse tüm hikayelerinin ortak yönü kendisinin de belirttiği gibi "ölümle yaşam arasındaki ince çizgide tutunanların mücadelesi" olarak özetlenebilir.
 
Yazar öykülerinin yanı sıra yerli tarihi yapılarla ilgili fotoğraf sergileri ve ve Gaziantep kültürünü anlatan araştırma yazıları ile de tanınıyor. Bu kitabında toplamda on iki hikaye anlatılmaktadır, merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim, zira okurken aynı zamanda Gaziantep yöresine ait bazı kelimeleri de öğreneceksiniz: Portalin gazozu, ciğer deldi (nakış modeli), kübban (pide), doğranbaç (ekmek doğranmış süt), bartış (eşik), değirme (topaç) vb.
 
"...Okuduğu kitapları sabah götürür, akşam kucağında yenileriyle gelirdi. Bu kadar kalın ve zor anlaşılan onlarca kitabı okumak zorunda kaldığı için üzlürdüm. Ama kendisi yüzündeki mimiklerle bu işten çok büyük keyif aldığını hissettirirdi."
 
Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesi hakkında:
 

15 Şubat 2016 Pazartesi

Doktor Yazısıyla Aşk - Dikkatli/Sayar/Herken

Kitap bir psikiyatristin anıları şeklinde hazırlanmış ancak tahmin ettiğimin aksine (ya da piyasada alışık olduğumuz tarzlardan farklı olarak) psikiyatristin ilginç hastalarından derlediği hikayeler şeklinde ilerlemiyor. Kitap sürpriz bir şekilde, kitap kahramanı olan Yasemin Hanımı hem psikiyatrist hem hasta hem de meraklı bir araştırmacı yapıyor. Yasemin Hanımın asistanlık yıllarından flashback (anımsama) şeklinde anlattığı bir anısının ardından, "aşk" konusuna merak salması bir arkadaşının klinik odasında beklerden okuduğu "Aşkın Biyolojisi" dergisi ile oluyor. Aşk ile ilgili makaleleri bir araya getiren dergiyi büyük bir ilgi ile okuyan Yasemin Hanım, bir müddet sonra bu konuya derin bir merak duyduğunu fark ediyor. Bu şekilde eline geçen her türlü kaynaktan aşk ile ilgili yazılar okumaya başlıyor. Burada anlatılan aşk, tahmin ettiğiniz üzere yalnızca tensel aşktan ibaret değil: anne-baba aşkı, arkadaşlık, tensel aşk ve ruhsal aşka ve aşkın fizyolojik süreçlerine değiniliyor. Teorik bilgilerle sık sık açıklanan konular (kitap bu hususta didaktik ilerliyor, sonunda da bir kaynakça var, konuların devamını merak edenler için), kitabın kahramanı Yasemin Hanımın hayatı ile de örnekleniyor. Tabi bu süreçte kendisinin özel hayatı, çocuğuyla ve eşiyle olan ilişkisi ve geçmişinden bazı önemli olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Kitabı twitter adındaki sosyal platformdan takip ettiğim bir doktor aracılığıyla öğrendim (Semih Dikkatli- yazarlardan birisidir). Takdir edersiniz ki, yayınlanmış binlerce kitap varken hasbelkader bir yerde karşılaşmadan (tanıtım veya referans olmadan) pek çok güzel kitap da gözümüzden kaçabiliyor. Fakat kısa anımsatıcı notlar almayı sevdiğim için, bu kitabı da okuyacaklar listesine eklemeyi ihmal etmedim ve internet aracılığıyla edindim (kitabevlerinde bulmanız zor olabilir). Farklı şairlerden şiirlerin ve değişik kaynaklardan bir araya getirilen kısa hap bilgilerin bir arada olduğu bu kitabı, bu konulara ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim.

"Bir sürü cerrahi dergisini can sıkıntısıyla inceledi ama okuyacak bir şey bulamadı. Dergileri yerine bırakırken, biraz altlarda kalmış başka birinin kapağı dikkatini çekti. Kapakta, bir kadın ve bir erkek silueti birbirine hasretle kavuşur halde resmedilmiş ve üzerine iri puntolarla "Aşkın Biyolojisi" yazılmıştı. Dergiyi eline alıp biraz daha dikkatli incelediğinde, makalelerin tamamının aşkla ilgili olduğunu, bunun özel bir aşk sayısı olduğunu fark etti."

10 Şubat 2016 Çarşamba

Yaban Koyununun İzinde - Haruki Murakami

Uzak bir coğrafya olması sebebiyle sanırım, Japon Edebiyatı konusunda çok az bilgim var, ancak o topraklarda bir hazine saklı olduğunu tahmin ediyorum. Bu nedenle ünlü Japon yazar Haruki Murakami'nin bu kitabını indirimli kitaplar reyonunda görünce hemen aldım ve yazarın kitapta gerçekten sıra dışı bir konuyu işlediğini düşünüyorum. Kitabın anlatıcısı ve ara sıra rastladığı insanlar sanki bu dünyada hiç var olmamış gibi özgün karakterler. Kitabın anlatıcısı (adını öğrenemiyoruz) bazı tesadüfler (eğer adına tesadüf derseniz) sonucu birden kendisini bir "yaban koyununun izini sürerken" bulur. Bir insan neden bir yaban koyununun izine düşer ki dediğinizi duyar gibiyim. Aslında anlatıcı da bir ara neden koyunun peşinde olduğunu kendi de anlamıyor. Daha açık konuşmak gerekirse, küçük bir işletmesi olan anlatıcımız, sigorta ile ilgili bültenlerinde kullandığı bir koyun sürüsü fotoğrafından sonra bir sürprizle karşılaşır. Japonya'da tanınan ve karanlık işler çeviren bir adamın sağ kolu kendisine ulaşarak fotoğraftaki koyunlardan özelliği olan bir tanesini "bulmak zorunda" olduğunu ifade eder. Aslında anlatıcı karakter hayata karşı çok kayıtsız ve baskılara boyun eğmeyecek bir adamdır, ancak kitapta sık sık karşımıza çıkan "iç güdü ile hareket etme" eylemi olarak açıklayabileceğimiz bir dürtü ile hareket ederek gizemli kız arkadaşının da yardımıyla bu yaban koyununun sırrını çözmeye koyulur.                 

Kitap sanki bu dünyadan birine ait değil gibi, çok yaratıcı bir zekanın ürünü kanaatimce. Bu yönüyle bana Edgar Keret'in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nü anımsattı ancak hayranları Murakami'nin tarzını polisiye yazarı Raymond Chandler'e benzetmiş. Ben henüz Raymond Chandler'i okumadım ancak Murakami için izlenimim olumlu yönde (diğer kitapları daha çok seviliyor bu arada). Kitabın sürrealist yönleri ve gerçek ile sanrıları iç içe vermesi, fantastik unsurları seven birisi olarak beni etkiledi açıkçası. Post-modern bir dedektiflik kitabı okumak isterseniz, bu kitaba da bir şans verin derim.

Bu arada kendimle ilgili bir paylaşımda bulunacağım; Rus Klasiklerinden sonra bende kitabın çevirisi orijinal dilinden yapılırsa okumak yönünde bir davranış gelişti. Bu nedenle bazen kitapların ilk sayfasına bakıyorum hangi dilden çevrilmiş diye. Bu kitapta herhangi bir açıklama yapılmamıştı, yine de aldım. Bazı diyalogları anlamlandıramasam da, kitabı genel itibariyle beğendim (konusu ilginçti, burada Murakami'ye teşekkür etmek gerek). Sonradan öğrendim ki, çeviri Fransızcadan yapılmış, Japonca'dan yapılmış bir çevirisini bulabilir miyiz bilmiyorum ancak bulursanız bence o kitabı alın. Zira bu kitapta bulunan "yeşil fasulye" salatasının aslında "tofu" ve tuzlu köpek adındaki içkinin "Salty Dog" olduğunu tespit ettim ki, bence buraya çevirmen not düşebilirdi. En çok yadırgadığım kelime "belleten"di. Pek çok yerde Belleten olarak kullanılan kelimenin aslında "Bulletin" olduğunu fark ettim; Türkçede bildiri/ilan/bülten gibi daha yaygın bir kullanımı olan kelime tercih edilse, benim okuyucu olarak daha az dikkatim dağılırdı diye tahmin ediyorum.

"Öte yandan da, aynı zamanda, rastlantı dite bir şeyin varlığını yadsıyabilir, bilmezden gelebiliriz. Olan olmuştur, olacak olan da besbelli olacaktır, işte böyle, sürüp gidebilir. Başka bir deyimle, arkamızdaki "her şey" ile önümüzdeki "sıfır" arasında sıkıştırılmış olduğumuzdan, bizimkisi, içinde ne rastlantıya ne olanağa yer verilen, geçici bir varoluştur."

29 Ocak 2016 Cuma

Arafat'ta Bir Çocuk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli, 1978'de yayınlanan bir hikaye kitabının başına "gerçek yaşamdan alınmamıştır" kaydı düşmüş ancak hikayeler sanki gerçek yaşamın içinden alınmış gibi detaylı (Livaneli bu durumu bir röportajında insanların kafasını karıştırmamak için bu ifadeyi tercih ettiği şeklinde açıklamıştır). Toplamda sekiz hikayeden oluşan kitap Livaneli'nin basılmış ilk kitabı olma özelliğine de sahip. Yazarın gözlemlerinden oluştuğunu tahmin ettiğim hikayeler, yazılan dönemin de etkisiyle gurbetçilerin ve siyasi suçluların acıları, siyasi çalkantıların günlük hayata etkileri ve insanların acınası yalnızlığını somutlaştırıyor. Bu kitabı yıllar önce okusaydım ne hissederdim bilemiyorum ancak şimdi pek beğenmediğimi itiraf etmek isterim. Belki de Livaneli'nin diğer eserleri benim beklentimi yükseltmiştir ancak değindiği konular bana çok klişe geldi ve hikaye tekniği açısından da bazı hikayelerini yetersiz ve anlam bakımından kopuk buldum. Bu anlamda "Bütün Kuşların Uykusu" hikayesi kitapta beni bir sonuca ulaştırmayan hikayelerden bir tanesi, ancak kitaba adını veren "Arafat'ta Bir Çocuk" hikayesini ve "Üniforma" hikayesini beğendim. Özellikle Üniforma hikayesinde işlenen niteliksiz bir adamın hayatındaki eksikliklerin tümünü sahip olduğu bir üniforma ile kapatacağını düşünmesi güzel bir psikolojik çözümleme ile anlatılmıştı. Hikaye okumayı seven insanlar eğer vakitleri varsa bu kitaba da bir şans verebilirler.

Kitaba adını veren "Arafat'ta Bir Çocuk" hikayesi, İsveç'te mülteci olarak yaşayan bir çocuğun sorunlarını anlatan bir eser ve 1980'lerin başında İsveç'te film olarak çekilmiş. Bazı kaynaklara göre Almanya'da da gösterilmiş ancak nedense bu hikayenin filmini ben bulamadım, bilginiz olsun, belki rastlarsanız izleyip yorumlarınızı benimle de paylaşmak istersiniz.
 
"'Devletin ve milletin bütünlüğüne kasteden şehir eşkıyalarından ikisi, dün güvenlik kuvvetlerinin teslim ol ihtarına uymayıp...' Ancak o zaman anladı bir arpa boyu yol gittiğini, Türkiye'den hiç çıkmadığını, hiçbir zaman da çıkamayacağını; sınırların, yolculukların, buralara gelemsinin durumu daha ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını..."

25 Ocak 2016 Pazartesi

Dağ Uykusu - Fazıl Hüsnü Dağlarca

Bu yayınevinin hazırladığı şairlerin seçme şiirlerinden oluşan minik ve renkli şiir kitaplarını hem şiir beğenimi güçlendirmek hem de şairleri tanımak için vakit buldukça okuyorum. Fazıl Hüsnü Dağlarca Cumhuriyet Döneminin en üretken şarilerinden birisi olarak uzun zamandır okumayı istediğim bir yazardı, Dağ Uykusu bu anlamda iyi bir başlangıç oldu. Herhangi bir edebi akımdan etkilenmeden kendi rotasını belirleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın beni etkileyen en önemli özelliği kendisini anlatma içn başka bir edebi türe yönelmeyişidir (yalnızca çocuklar ve yetişkinler için yayınlanmış şiir kitapları mevcuttur). Hayatını şiirlere adamış olan şair, "Türk Şairinin En Büyük Şairi" olarak da tanımlanmıştır. Edebi çevrelerce bu şekilde tanımlanmasında muhtemelen Türk diline verdiği önem ve Türkçeyi şiirlerinde etkili bir şekilde kullanması neden olmuştur. Şiirlerinde Türkçeye önem vermesinin yanında, şair genellikle yaşadığı bu topraklardan konular seçmiştir. Dağ Uykusu kitabında derlenen şiirler farklı zamanlara ait olsa da, kara bakır, öküz, buğday, saman ve kağnılar vb. konuları işleyen şiirleri bunu örnekler niteliktedir. Öyle ki, Türkolog Giselle Kraft tarafından Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın eserleri için, "Dağlarca'da Hayvan Sembolü" adında bir doktora tezi de hazırlamıştır.

Genellikle yaşadığı topraklardan konular seçmesinin yanında, bazı şiirlerinde kullandığı semboller ve "kozmik" konular da (Aylam - Uzay Çağında Olmak) şairin sıra dışı hayal dünyasını göstermektedir. Bazı eleştirmenler şairin şiirlerinde üç ayrı dönemden geçtiğini belirtmişlerdir, belki de bu duruma değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu açısından bakabiliriz :). Şiir okumayı seviyorsanız, Fazıl Hüsnü'den en azından bir kitap okumanızı tavsiye ederim, zira çok üretken olduğundan, tümünü okumaya ne zaman vakit ayırabiliriz bilemiyorum.

Dağ Uykusu

Lezzetle titredi kamış
Bahar kökleri arasında,
Havayı ve yeşili az seven
Lezzetle titredi kamış
Suda yerin sessizliğinden...

Çoban anlattı yalan yanlış
"Ay gibi beyaz, fidan gibi uzun,
Köpek kadar cesur, koyun kadar iyi."
Çoban anlattı yalan yanlış
Dağda gördüğü periyi

Siyah devler mi yaralanmış,
Uzaklarda ve kahraman.
Yapmıştı bize sultanlık,
Siyah devler mi yaralanmış,
Parladı suda, karanlık.

------------------------------------------------

Seni demez de ne der
Gökler insana karşı?
Yüzümü maviliklerle doldurur her gün
Düşünmek sana karşı

İki şey var yollar boyu aydıklık ve saf,
Biri yaşamakla acı, biri ölümce tuhaf:
Var olmak sevdiğim senden taraf,
Düşünmek sana karşı

14 Ocak 2016 Perşembe

Zargana - Hakan Günday

İlk kitabını 2000 yılında yayınlayan (Kinyas ve Kayra) Hakan Günday, kendine özgü hikayeleriyle kendi okur kitlesini yaratmış bir yazar. Kullandığı dil, oluşturduğu absürd karakterler ve sürpriz hikaye akışı nedeniyle tercih edilen çağdaş yazarlardan olmuştur. Zargana benim Hakan Günday'dan okuduğum ikinci kitap. Daha önce "Az" kitabını okumuştum ve beğendiğimi anımsıyorum. Aslında Zargana'yı hiç sevmedim diyemem ama sanırım diğer kitabını daha çok beğenmiştim. Bu kitabında ana karakter Zargana'nın (kendine neden Zargana dediğini okuyunca anlayacaksınız) on iki yaşındaki yaşamı ve son hali (bugünü) birbirine paralel şekilde anlatılmaktadır. Bu anımsamalar (flashbacks) şeklindeki hikayeyi bir araya getirince tamamlanmış bir yap-boz gibi bütün hikaye karşınıza çıkacaktır. Evlatlık olduğunu öğrenince on iki yaşında evden kaçan ve Berlin'in ara sokaklarında dört kişinin tecavüzüne uğrayan Zargana, kendini insanlıktan (insan olmaktan) soyutlar. Kendisini insan olmaktan soyutlayarak "hiç"e dönen Zargana, yaşamak için "insan takliti" yapmaktadır. Belki onlarca parçaya bölünmüş olan kişiliğinin de etkisiyle onlarca farklı hayat yaşamakta ve başkalarının oynadığı hayat oyunlarının senaryolarını yazmaktadır. Bu oyunlarda yazarın hayal gücü, zekası, hayata tutunma ve hayatı anlamlandırma çabası sezilmektedir ancak Zargana'nın bilinmeze doğru yola çıktığı düşünülürse, nereye kadar başarılı olduğu da tartışılabilir bir konu.

Kimsenin birbirine bakmadığı, yalan, ihanet, şiddet, tecavüz ve acımasızlıkla yoğrulmuş, yalnızca hayallerin göz göze geldiği bir hayattan intikam almanın en iyi yolu yaşamaktır denilmiş kitabın arka kapağında. Bu cümle Zargana'nın hayattaki seçimlerinin nedenlerini en iyi özetleyen cümle olabilir: yaşamak. Ama nasıl, nerede ve kimlerin hayatlarını yaşamak? Yaşamayı nereye kadar abartmak? İşte bu sorulara cevap bulabilmek için kitabı okumak gerekiyor. Hakan Günday yine sıradışı insanları anlatmayı tercih ettiği bu kitabı vaktiniz varsa ve okuyabilirseniz okumanızı tavsiye ederim ancak belki de başka bir kitabını okumak sizin için daha iyi olabilir.

"Zargana her şeyi seyretti. Üzüntüyü gördü. Hatta kadın yanından geçerken üzüntüye dokundu. Hayran kaldı. Saydam göz yaşlarına, kırışan yüze, abartılı hareketlere, gerçeği kabullenmemek için yapılan bedensel mücadeleye hayran kaldı. Derinden üzülen bir insan, gördüğü en büyü gösteriydi."

6 Ocak 2016 Çarşamba

Yeni Dünya - Sabahattin Ali

Türk edebiyatının büyük yazarından düşünen ve söyleyen öyküler: Sabahattin Ali'nin beni sarsmayan herhangi bir eseri yok sanırım! Her okuduğumda daha fazla hayran oluyorum. Başarılı gözlem yeteneğinin yanında içinden geçen duyguları bu kadar iyi yazıya dökebilen yazar sayısının pek az olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, bu kitabı okurken farklı öykülerdeki mekanlar gözümde canlandı, karakterlerin hissettikleri duyguları ben de aynı derecede hissettim. Ancak öykülerin acıklı olması ve tahminimce gerçekten yaşanan/gözlemlediği olayları aktarıyor olması sebebiyle kitabı bitirdiğimde hüzünlendim. Kitaba adını veren hikaye "Yeni Dünya" eskiden Anadolu'da var olan ve para karşılığında düğünlere çağırılan dansçı kadınlardan (avrat oynatma) birinin hayatından bir kesit sunmaktadır  (60-70 yıl öncesi gibi düşünebiliriz). Asfalt Yol hikayesinde Anadolu köylülerinin sabit fikirliliğinin ve Hasan Boğuldu'da obalı insanların açık sözlülüğünün yanı sıra Sulfata hikayesindeki insanların çaresizliği ince detaylarıyla ve araya serpiştirilen toplumsal mesajlarla işlendiği de görülmektedir. Aynı şekilde toplumsal konuların işlendiği diğer hikayelerinde anlatılmak istenilen duygular yoğun bir şekilde okuyucuya iletilmektedir: Isıtmak İçin hikayesindeki insanın iliklerine işleyen soğuk, Ayran'daki korku, Uyku'da kamyon şoförünün yaşadığı uykusuzluk, Hanende Melek'in tiksinti duygusu okuyucuyu da içine almaktadır.

Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir bakış açısı kazandıran Sabahattin Ali'yi fırsat bulduğum her vakit okurum. Gerçekçi romanın en güzel örneklerini veren ve satır aralarında yaptığı eleştirileri ince bir şekilde sunan bu yazarı okumanızı tavsiye ederim. Ezilen insanların acılarını Sabahattin Ali kadar net verebilen başka bir Türk yazar var mıdır acaba?

"Bana bak Yusuf, dedim, insan hali işte böyle. On beş günlük ömrü on beş seneye sığdıramazsın da, on beş senelik ömrü on beş günde yaşayıverirsin! Aldırma, Allah ömür verir de sakalımız ağarır, belimiz bükülürse karşı karşıya oturur, bugünleri anıp söyleşiriz. İnsanın iyi günü de, kötü günü de geçer, elverir ki bugünlerden anacak bir şey kalsın!"