3 Nisan 2014 Perşembe

Filin Yolculuğu - José Saramago

Bu kitabı da okuduktan sonra anladım ki, Elif Şafak bu kitaptan fena halde esinlenmiş. Ancak şöyle düşünebiliriz; bu fil bir şekilde Portekiz'den Avusturya'ya yolculuk etti (tarihsel bir gerçek). Tarihsel bir gerçekten esinlerek iki ayrı yazar bir filin yolculuğunu anlatan hikaye yazabilir düşüncesindeyim. Yine de son dönemdeki iddiaların üstüne (İskender isimli romanının konusunun İngiliz yazar Zadie Smith'in "İnci Gibi Dişler" isimli kitabından alındığı iddiası, Şemspare isimli kitabın kapak görselinin 2007'de İspanya'da yapılan bir enstalasyon çalışmasından alındığı iddiası vb.) bu intihal söylentisi pek hoş olmadı. Nitekim, Pinhan isimli romanının bir bölümünde de Ömer Seyfettin'in "Keramet" adlı öyküsünün alıntılanarak hikayeye sızdırıldığını tespit etmiştim. Bu şekilde kısa hikayelerin araya katılarak hikayenin içine yedirildiği pek çok örnek bulunabilir tahminindeyim niyeyse. Neyse, burada bir Elif Şafak eleştirisi yazmıyorum. Konuya dönersek, éfilin Yolculuğu"ndaki hikayeyi beğendim, ama yazarın noktalama işaretleriyle arasının iyi olmaması okurken dikkatimi dağıttı. Uzun uzun cümleler, konuşma çizgisi olmayan dialoglar, virgülle ayrılmış metinler hikayeye konsantre olmamı zorlaştırdı. Ancak Portekiz kralı III. Joao tarafından Avusturya kralı olan kuzeni II. Maximilian'a hediye olarak gönderilen filin terbiyecisi zavallı Subhro'nun gözünden anlatılan hikaye her şeye rağmen okunmaya değer kanaatindeyim. Yalnızca hayatlarında ilk kez bir Hintli ve bir fil ile karşılarak köylü/kentli insanların şaşkınlıkları değil, Subhro'nun bu insanlarda gözlemledikleri de sizi etkileyecek: "İlahi bilgelik başka türlüsünü buyurmuyorsa, evrensel barışa ulaşmanın en iyi koşulu herkesin kendi yerini bilmesi ve orada kalmasıdır."

Hikayenin devamında Subhro'nun dininin sürekli Hristiyanlar tarafından sorgulanması, kendisi bir Hint efsanesi anlatırken olaya dinsel açıdan bakıp Tanrıya hakaret ettiğinin düşünülmesi veya telaffuzu zor olan adının değiştirilmeye çalışılması dönemin bakış açısının bir eleştirisi amacıyla anlatılmış. O dönemde güç kaybetmeye başlayan Kilisenin zavallı bir fil sırtından yeniden taktir toplamaya çalışması muhtemelen olayn en trajik bölümüydü: "Fil bazilikanın kapısının önünde diz çökerse, bu sence de bir mucize değil midir? .. Ben mucizelerden anlamam, benim toprağımda, doğduğum yerde yani dünya kurulduğundan beri mucize falan yok, sanırım yaratılış toptan mucizeymiş ama sonra mucizeler tükenmiş..."

Bu yolculuk sırasında insanları ve karşılaştığı (ve eğittiği) hayvanları gözlemleyen Subhro'nun nasıl biraz daha bilgeleştiğini hayata dair öğrendiklerinden anlıyoruz: "Doğanın kimi gizemleri ilk bakışta çözülmez görünür, ayrıca olduğu gibi bırakmak daha hayırlı olabilir çünkü yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir."

"Arşidükün korktuğunun tersine sahte mucize yolculuğun geri kalanında onları izlemeyecek, kısa sürede unutulup gidecekti..... Neticede zavallı filin kilsienin hesapçı tarihinin bu grotesk epizotunun masum suç ortağından, fil terbiyecisinin de yaşanan yozlaşmanın  önemsiz bir ürününden başka bir şey olmadığı kabul edilebilirdi. Elveda dünya, giderek berbatlaşıyorsun!"

http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/ustam-ve-ben-elif-safak.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoşgeldiniz :) Yorumlarınız benim için bir kazançtır.