Powered By Blogger
ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2018 Salı

Duman Otel - Bülent Çallı

Duman Otel yine tavsiye üzerine alıp okuduğum kitaplardan. Henüz karşılaşmadığımız yazarlar arasında okuyunca çok farklı bulup beğeneceğiniz cevherler var, Bülent Çallı da bunlardan birisi. Yazarın ilk kitabı olan Simsiyah'ı henüz okumadım ama söylenenlere göre ikinci romanı olan Duman Otel ilk kitabına bazı göndermeler yapmaktadır.  Çallı'nın Sultanahmet ve eski İstanbul dediğimiz semtlerdeki sokak, apartman, deniz kenarı vb. mekanları detaylı şekilde anlatması her iki romanının da ortak özelliği olarak belirtiliyor, bununla beraber detaylandırılan eski semtler de okuyucuda ayrıca bir merak uyandırmış. Aslına bakarsanız Duman Oteli'nin hikayesi de merak uyandırıcı, bazı yerlerde neyin gerçek neyin akıl oyunu olduğunu tam kavrayamasanız da yavaş yavaş açılan ve açıldıkça daha da merak ettiren bir kurgusu var. Kitapta olaylar Sultanahmet'te bir otelde gece resepsiyonisti olan Emin'in anlatılarıyla başlıyor. Daha ilk andan itibaren Emin'de normal olmayan bir şeyler hissedilmeye başlanıyor. Bir gece patronu oteli arayıp kayıt alınmadan bir akrabasının otele yerleştirilmesini talep ediyor. Emin bu kadını otele yerleştirip İstanbul'a kocasını aramaya geldiğini öğreniyor ve hoşlandığı bu kadına bu arayışında yardımcı olmayı teklif ediyor. Emin kadının kayıp kocasını ararken aslında asıl aradığı şeyin "hakikat" olduğunu fark etmek de uzun sürmüyor. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında sıkışan hikaye bir sarmal gibi dönüp duruyor. Geriye tek bir soru kalıyor: Dünyada kötülük vardır, ama neden vardır?

Kitaptaki olaylar otel lobisi ve gece karanlığı ile birleşince ortaya insanı huzursuz eden bir hikaye çıkmış yine de gizemli karanlığına rağmen hikayeyi sevdim. İlk anda kitabın bir otel lobisinde resepsiyonistin anlatımıyla başlamasıyla Anayurt Oteli'ni anımsadım, yazarın hemen sonrasında bu romana da selam göndermesi ayrıca hoşuma gitti. Birkaç yerde bazı ontolojik tartışmalar & çıkarımlar olması da yazar hakkında "felsefeci" kimliğine sahip olup olmadığını düşündürdü. Akabinde yazar Bülent Çallı'nın bir ropörtajında İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisi olduğunu okuyunca hikayedeki tartışmaları benim için biraz daha anlam kazandı. Kitabın ana karakteri Emin ile birlikte gerçeğin peşinden gitmek beni heyecanlandırdı, okumanızı tavsiye ederim.

"Kadın, siyah saçlarıyla aynı renkte bir atkının süslediği narin boynunu eğmiş, her parçası sağlam ve eksiksiz bir Venüs heykeli gibi karşımda duruyor. Ona baktığımda, oteldeki bütün ışıklar silikleşiyor, sönüyor sanki. Tam altında durduğu spot lambası adeta bir tek ona yöneliyor. Zavallı lobimiz hemen değişiyor görkemli, kırmızı bir müzeye benzemeye başlıyor. Kadın sanki otelin kayıp olan eski bir parçasıymış gibi oteli tamamlıyor..."

4 Şubat 2018 Pazar

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Virginia Woolf'un bu yüz otuz sayfadan ibaret manifestosu bazı gerçekleri -özellikle kadınsanız- bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Yazarın kendi kişisel sorgu ajandasını denemeler şeklinde bize sunan eserdeki her bir satır, 1928 yılında Virginia Woolf'un bir üniversitede verdiği "Kadın ve Kurmaca" (Women and Fiction) konulu edebiyat dersi notlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. 1929 yılında yazıya geçirilmiş ve üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş olsa da, belki İngiltere'de değilse de en azından bizim ülkemizde hala geçerli sorunlara yazarın alaylı diliyle bir eleştiri getiriliyor: Neden kadınlar erkekler kadar başarılı değildir? Ya da neden kadınlar Shakespeare gibi bir eser yazamazlar? Virginia Woolf bu soruları edebiyat tarihinden de önemli örnekler vererek kısa ve öz açıklar: Kadınların hayatta başarılı olmalarının temel alt yapısı ekonomik özgürlük ve "kendine ait bir oda"dan geçmektedir (bir de asla erkekler ne der diye düşünmemelerinden). Yazar bu çıkarımlarını öngörülerle ya da tahminlerle yapmaz, bizzat yaşadığı sorunları derleyerek, ders verdiği üniversitenin kütüphanesindeki kitapları gözden geçirerek ve esaslı bir edebiyat tarihçesi ortaya çıkararak yapar. "Gurur ve Önyargı" kitabını mutfakta yazmak zorunda kalan Jane Austin'den, kitaplarının üstünde yazan adları erkek isimlerinin arkasına saklayan Emily Bronte'ye, Marian Evans'a, Aurore Dupin'e kadar pek çok kadın edebiyatçıya selam göndererek, dışarıdan çok basitmiş gibi görünen engelleri açığa çıkarır. Özellikle Shakespeare'in kız kardeşi bölümündeki anlatılarının düşünmeyi bilen bir akıldan çıkmasının zor olduğu aşikardır.

Daha önce Virginia Woolf'un "Deniz Feneri" kitabını okumuştum, burada da kitaptan bahsederek yazarın bilinç akışı tekniğini nasıl kullandığını yazmıştım. Bu kitabı ise diğerinden oldukça farklı, denemeler ve sorgulamalar şeklinde yazılmış. O kadar yoğun bir kitap ki, her bir paragrafına veya her bir argümanına sayfalarca tez yazılabilir. Yazar o kadar çok kadın yazardan/şairden örnekler vermiş ki, kitabın içi tam bir hazine sandığı. Yazarın değindiği konular ve eleştiriler nedeniyle kitabını çok sevdim, bir kadının baş ucu kitabı olması gerektiğini dahi iddia edebilirim. Feminist düşüncenin en önemli argümanlarını sunan bu hisli kadına mutlaka bir şans verin, bu kadarını hak ediyor. Burada iyi okumalar diyeyim, zira kendimi tutmazsam sayfalarca yazabilirim!

Not: Üniversite öğrencisiyken genç bir kadın akademisyenimiz kadınlar için akademide "cam tavan" olduğundan bahsetmişti, yani "görünmeyen engeller". Şimdi çalışan bir kadın olarak ben bu durumu biraz daha genelleyebilirim, sadece akademide değil, hayatın her alanında geçerli bu engeller. Dolayısıyla bir konuda Virginia Woolf ile aynı fikirdeyim; kadınlar o kadar güçlüdür ki, toplumda hak ettikleri yeri kazanmaları için kendilerine ait bir oda bile yeterlidir!
 
"Medeni toplumlarda ne amaçla kullanılırsa kullanılsınlar, aynalar tüm şiddet ve kahramanlık eylemleri için elzemdir. Napolyon ve Mussolini'nin kadınların aşağı olduğu fikrinde bu kadar ısrarcı olmalarının nedeni de işte budur; çünkü eğer kadınlar aşağıda değilse onlar da yücelemez. Bu da erkeklerin kadınlara ihtiyacını bir nebze açıklamaya yarıyor. ... Çünkü kadın doğruyu söylemeye başlarsa aynadaki görüntü küçülecek, erkeğin kapasitesi azalacaktır."

Denir Feneri kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/deniz-feneri-virginia-woolf.html

21 Ocak 2018 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Turgut Özakman'ı (1930-2013) pek çoğumuz "Şu Çılgın Türkler" ya da "Türkiye Üçlemesi" kitaplarıyla tanıyoruz. Açıkçası benim için de öyleydi. Hatta bu kitabını raflarda görünce vefatından önce yazdığı son kitabının bu olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Oysaki Romantika yazarın diğer kitaplarından da önce, ilk olarak 2000 yılında basılmış. Kitabın hikayesi o kadar naif ve içten ki sanki yazar bu hikayesi otuz yıl boyunca içinde sakladıktan sonra yazmış gibi. Hikayenin anlatıcısı olan Şirin, rafine zevklere sahip olmayı her şeyden üstün sayan bir annenin ve üniversiteden istifa edip bir yayınevi sahibi olan eski bir sanat tarihçisi babanın asi ve ikinci kızlarıdır. Babasının kendisine parça parça anlattığı eski bir hikayeyi merak edip peşine düşen Şirin, babasının hastaneye yatırılmasının ardından eski anı defterinin bir kopyasını alır. Şifreyle yazılmış günlüğü çözdüğünde çarpıcı bir aşk hikayesiyle karşı karşıya kalır. 1960'ların başında başlayıp 1987 yılına kadar gelen günlüğün kendi hayatını da bu kadar değiştireceğinin henüz farkında değildir. Okudukça içinde yaşamaya başladığı yasak aşk hikayesi, yaşadığı şehir olan Ankara'ya olan bakışını bile değiştirecektir. Arka fona Ankara'nın eski ve güzel mekanlarını alan bu aşk hikayesini okurken bir yerden sonra kulaklarınızda Dario Moreno, Tanju Okan ya da Elvis Presley'in sevilen şarkıları çalmaya başlayacak: “Bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum / rüyalarını bile kucaklamak için”

Kitabın romantik kahramanı Doğan Hoca'nın otuz yıla yakın süren aşkını bir sonraki jenerasyonun üyeleri olan kızları ve arkadaşları nasıl anlamakta zorlandı ise, ben de aynı şekilde zorlandım. Belki de kuşaklara ilişkin ortaya atılan teoriler gerçektir, her bir jenerasyon gerçekten kendi temel özellikleri içinde şekilleniyordur. Zira tüketmeyi değil de elindekinin değerini bilmeyi, bozulan her şeyi tamir etmeyi ve sahip olduklarına kişisel anlamlar yüklemeyi seven bir neslin aşkını bizim anlamamız belki de mümkün değil. Yine de aşk hikayesi o kadar içten aktarılmıştı ki, acaba bu hikaye yazarın kendisinin ya da çok yakın bir arkadaşının gerçekten başından geçen bir hikaye mi diye düşünmeden de edemedim. Bir sanatçının bakışından uzun soluklu bir aşk hikayesi okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar!

"Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı, Türkiye'de de esmeye başlamıştı. Birbirimize imrenerek, cesaret vererek yola koyulduk. ...Birden öncekilerin hayal bile etmekten  korktukları her şeyi yapıyor, toplumu sarsıyor, silkeliyor, öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk. Aşkı çöplüğe atmıştık. Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır!"

Not: Doğan Hocanın bir yerde "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"den başka kitap okumayan subaylardan bilimi anlamalarını beklemediğini belirten bir söz söylemişti. Acaba yaşasaydı şimdi ne derdi diye düşünmeden de edemedim.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Dut Ağacı - Banu Özkan Tozluyurt

Daha önce Beyoğlu'nda bir arkadaşımla şiir dinletisine gitmiştik, orada bize birkaç dergi ve bu kitabı armağan ettiler. Sırada okunacak kitaplar olduğu için bu kitaba sıra gelmemişti, fırsat bulunca yeni yılın ilk kitabı olarak okudum. Açıkçası yazarı hiç tanımıyordum ancak okurken biraz araştırma yaptım. Kadın hakları konusunda önemli projelerde bulunmuş ve "İmza Kızın", "İmza Karın" ve "İmza Ben" üçlemesinin de derleyicilerindenmiş. Bunları öğrendikten sonra yazara daha da sempati duydum. Belki de bu yüzden Dut Ağacı'nın asıl kahramanları "kadınlar"dı.  Kitabı okurken sonlarına doğru biraz sıkılsam da yazarın hikayeye ilk başlarken yaptığı karakter tanıtımlarını beğendim. Kendi halinde bir adam olan aile babası Sami Bey, kendisinin görücü usulü evlendiği muhafazakar ev hanımı Cemile Hanım, bu ikilinin evliliklerinden doğan sessiz, içine kapanık abi Kamer, hassas kızları Seval ve uçarı, dik başlı küçük kardeş Nihan, Nihan'ın üniversiteden sonra evlendiği adam Cengiz; hepsi kitabı oluşturan hikaye bütününün önemli parçaları. Dışarıdan çok sıradan görünen ancak her birisi ayrı inceleme konusu olacak bir ailenin fertleri. Türkiye'nin 80'li yıllarında çocuk olan Nihan'ın otuz yıllık zaman dilimini kapsayan "tanıdık" hikayesi, okuyucuya insanın sosyal ve aile ilişkilerinde belki de ben hatalı davranıyorum özeleştirisini de yaptırıyor.
 
Yine de kitap okumayı seven birisi olarak söyleyebilirim ki, yazarın acemiliği ilk bakışta belli oluyor. Ancak Türkiye'nin ilk blog yazarlarından birisi olan Banu Özkan'ın hırsı ve azmi var oldukça ileride daha iyi işlere de imza atabileceğini düşünüyorum. Kendisinin kişisel bloğunu incelemek isterseniz: http://banunundunyasi.com/ linkinden ulaşabilirsiniz. Kitabı okumak isteyenler için iyi okumalar!
 
"Böylesi kadınlar grubunun içinde büyüyüp yaşamak mıydı onu bugün başına buyruk, cesur ama fütursuz yapan? Burnu düşse eğilip almamak marifet miydi? Çok istediği kariyer denek o koltukta ne zaman kadar oturacaktı? Etrafındaki tüm kadınların mutsuz olduğunu düşünürken şu anda tek başına olan kimdi? ... Kimdi mutsuz olan, kimdi yalnız olan?"

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek - Milan Kundera

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bilir, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış biri olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim. Avrupa tarihi ya da Çek Cumhuriyeti'nin yakın tarihi hakkında çok bilgim olduğu söylenemez ancak içinde bulunduğumuz dönem itibariyle "göçmenlik" ya da "yurtsuzluk" hakkında empati yapabilecek durumdayız biz de. Bu yüzden olsa gerek, hikayenin göçmen psikolojisine gidenler ve kalanlar açısından bakışını ve duygu aktarımını etkileyici buldum. Kitabın hikayesi de 1968'de Prag'dan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine iltica eden kişilerin hayatlarını konu alıyor. Bu insanlardan birisi olan Irena eşiyle birlikte Paris'e gidip tüm hayatını kendisini zerre anlamayan insanlar arasında geçirenlerden. Yıllar sonra  soğuk savaş sona erip Avrupa'da artık eski rüzgarlar esmediğinde eski vatanını ziyaret etmeye başlar. Eşi vefat ettiği ve çocukları da kendi hayatlarını kurduğu için kimseye karşı bir sorumluluk hissetmeyen Irena, bu yolculuklardan birinde geçmişinden hayal meyal anımsadığı Josef ile havaalanında karşılaşır. Havaalanı karşılaşmasından sonra Prag'da görüşmek için sözleşen Irena ve Josef' için bu olayla birlikte kendi geçmişleri ile hesaplaşmaları dönemi başlayacaktır. Herkesin kendi kültürüne yabancılaşmasının deneyimi birbirinden farklıdır, bu farklılığın nedeni belki de herkesin özleminin ve beklentilerinin farklı olmasıdır.

Milan Kundera kadın ve erkek doğasını çok iyi anlayan ve tüm netliğiyle bunu yazıya aktarabilen bir yazar. Yurtsuzluk/gurbet/unutma/unutulmaya dair her şeyi cinsiyetler üzerinden çok iyi anlatmış. Zaten kendine yabancılaşma konusunu vatanından sürgün edilen bir yazardan daha iyi kim anlatabilir ki? Bu arada, yakın zamanlarda okuduğum kitaplarda (Narkissos'un Düşüşü - Elia ile Yolculuk - Bilmemek) temel konu olarak "İthaka'ya Dönüş"ten bahsedilmesi özellikle dikkatimi çekti. Ya bu konu yazarların çok ilgisini çekiyor ya da gerçekten ilginç bir tesadüf yaşadım. Belki de Odysseus'u okumanın zamanı gelmiştir,  ya da hayatın en güzel tarafının yolculuğun kendisi olduğunu anlamak için benim de İthaka'ya yol alma vaktim gelmiştir. İyi okumalar!

"Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an git gide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır."

Narkissos'un Düşüşü kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

Elia ile Yolculuk kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

28 Aralık 2017 Perşembe

İnce Memed - Yaşar Kemal

Bu kitabı daha önce sosyal medya üzerinde yapılan bir çekilişe katılmam neticesinde başka bir arkadaşın hediyesi olarak elde ettim :). Daha önce de bahsetmiş olabilirim, Yaşar Kemal'i severim, lise yıllarımda da okul kütüphanesinden alıp bazı kitaplarını okumuştum ancak İnce Memed serisini okumaya hiç fırsatım olmamıştı. Bu kitap ile kıvılcımı başlattım, biraz zaman geçince serinin devam kitaplarını da okuyacağım. İlk kitapta, Cumhuriyetin ilk yıllarında, henüz devlet otoritesi tam anlamıyla kurulamamışken Çukurova'daki köylülerin ağalıkla ve haksızlıkla mücadelesi anlatılmaktadır. Çukurova'da çakırdikenleri ile çevrili Değirmenoluk Köyü'nde yaşayan İnce Memed'in kendi halindeki hikayesi, köyün ağası Abdi Ağa'nın sürekli kendisine ve annesine zulmetmesiyle bir efsanaeye dönüşür. Ekip biçtikleri toprakları bile olmayan köylülerin de harman ettiği tahıllar harman sonunda elinden alınarak kendilerine kışın yarı aç yarı tok kalacak kadar bir tahıl bırakılır. Ağa ile mücadele ederken gizlice gidip gördüğü kasaba halkının rahatını ve özgürlüğüne de hayran olan İnce Memed'in gözünde yavaş yavaş bir ışık parlamaya başlar. Ağalık düzeni ekmeğinden elini çekmeden bir de onuruna ve sevdasına el uzatmaya başlayınca İnce Memed geri dönemeyeceği kararlar almak zorunda kalır. Anadolu halkının geri kalmışlığına ve ağalık sistemine karşı yapılan isyanın hikayeyesi böylece başlar.

Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi eserleri arasında gösterilen İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk romanlarından birisi olmasına rağmen baş yapıtı olarak değerlendirilmiştir. Bulgarca ve Rusça ile başlayarak kırktan fazla dile çevrilen eser, 1984 yılında İngiliz yazar Peter Ustinov tarafından "Memed My Hawk" adıyla sinemaya da uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in bir röportajında bu kitabı ilk yazdığında kendisine yayın hakları için ödenen para ile içinde bulunduğu sefaletten kurtulduğunu belirttiğini okumuştum. Demek ki hem okuyucusunu hem de yazarını mutlu eden bir eser İnce Memed. Yazar kitabın devam kitaplarını yaklaşık kırk yılda bitirmiş, bu kadar emek harcanmış bir eseri okumalısınız d,ye düşünüyorum. Yaşar Kemal'in duru Türkçesi ve gerçekçi betimlemeleri ile gözünüzde canlanan hikayeyi okumayı çok seveceksiniz. İyi okumalar! 1955 yılında yayınlanan İnce Memed Yaşar Kemal'in ilk kitaplarından biridir, yayınlandıktan sonra 1956 Varlık Roman armağanını kazanan eser pek çok dile de tercüme edilmiştir.

"'Bana bak kardeş' dedi, 'insanların üstüne çok varmamalı. Öldürmeli, dövmeli ama üstlerine çok varmamalı. Donsuz, çırılçıplak, köyüne, evine girmesi bir adama ölümden zor gelir. İşte bunu yapmamalı. İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Ben Abdi Ağadan biliyorum. Yoksa... Korkmalı insanların bu tarafından. Aşağı görmemeli insanları..."

11 Eylül 2017 Pazartesi

Uçan Tabut - Pınar Eğilmez

Ne yalan söyleyeyim, ben de yeni çıkan kitapları ya da yazarları özellikle takip etmiyorum. Bir tesadüf eseri okuyorum ya da tavsiye üzerine temin ediyorum. Bu kitabı da muhtemelen hepinizin yaptığı gibi, Ayşe Arman'ın tavsiyesi üzerinde alıp okudum. Ayşe Arman'ın anlattığı gibi, "ruha dokunan" bir tarafı olduğunda kendisiyle hemfikirim, kitabı beğendim. En azından ilginç olay örgüsü ve merak uyandıran akıcı anlatımıyla hiç zorlanmadan ve hoşuma giderek okudum. Tahmin edileceği üzere kitap yurt dışından Türkiye'ye doğru yolan çıkan bir cenaze ile başlıyor denilebilir. Ancak buradan sonrası birbirini bir şekilde (yakından veya uzaktan) tanıyan insanların kendi hayatlarına ilişkin farkındalık hikayeleri ya da hayata dair unutamadıkları gözlemleri diyebiliriz. Bora'nın son mektubu, Selin'in unutamadığı ancak yürütemediği aşkı, kız kardeşinin bütün inancının bir gecede sarsılması ve değişmesi, Didem'in aynaları ve diğerleri... Yazar kitabı için "kendi kurguladığımız kurgular içinde kaybolmayalım" şeklinde bir açıklama yapmış, gerçekten üzerinden düşünülmesi gereken bir söz. Eğer duygularımızı çok yoğun yaşamaya ve saçmalamaya başladıysak veya saçmalamamıza ramak kaldıysa, belki bizim de artık kendine uyanma vaktimiz gelmiştir.

Kitap ile ilgili bir eleştirim daha uzun olabileceği veya karakterler hakkında daha fazla bilgi verebileceği yönünde olabilir. Yine de yazarın hayal gücüne müdahale edemeyeceğimzi için, bazı yerleri kendi zihnimizde yarattığımız profiller/olaylar ile tamamlayabiliriz diye düşünüyorum. Birbirine dokunan bu hikayeler arasında eminim herkes bir tanesini daha çok sevmiştir, benimki en sonda yer alan hikayeydi. Daha önce düşünmediğim bir konu üzerinde düşündürdü beni, şimdiyi yaşarken bir araya getirmediğimiz bazı parçaları bütünleştirdi. Ben kitabı okumanızı tavsiye ederim, çok da vaktinizi almayacak zaten. İyi okumalar!

" 'Ama şimdi böyle yaparsam sonra ayıp mı olur...' diye hiç durmadan tahlil yapan zihnini ciddiye alma, 'iyi insan' şemaları üzerinden 'iç'ine sinmeyen hiçbir şeyi söyleme ya da yapma! An'a ve tam an'da yapılması gerekene sadakat, kendi tasarımına sadakattir. Kendine iman etmeden Tanrı'ya iman edemezsin."

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 - Mine Söğüt

Kitabın adı çok ilgi çekiyor, herkeste farklı bir kurgunun imasını yapığından da eminim. Bana ilk anda adından dolayı İran İslam Devrimi'nden bahsettiğini düşündürmüştü ancak hikaye tamamen 1979 yılının Türkiye'si üzerinde kurgulanmıştı. Aslında hikayeye 1980'e giden sürecin geriye dönülüp bakıldığında nasıl göründüğüne ilişkin "karamsar bir bakış açısı" da denilebilir. Toplumsal cinnetin zirve yaptığı 1979 yılında yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılan hikayede, bu cinnet hikayeleri ayrı ayrı ama tek bir sonuca bağlanan şekilde Şahbaz'ın ağzından ölmek üzere olan genç bir kadına anlatılmaktadır. Şahbaz'ın kim  veya ne olduğu okuyucunun hayal gücüne bırakılsa da, Şahbaz kendisini insanların aklına girerek onları kandırabilme kudretine sahip bir varlık olarak tanımlamaktadır. Kötülükten beslenen Şahbaz, üç kapılı hanın (işkence yapılan yer) bodrum katında ölmek üzere olan bu kadına Şehrazat'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler gibi ölüm ve cinayet masalları anlatacaktır. Birbirinin tıptatıp aynı ancak karakter olarak tamamen zıttı olan ikiz çocuklar üzerinden şekillenen bu mecazi masallara iyi ile kötünün savaşı da denilebilecektir. Türkiye'nin toplumsal cinnet yılı 1979'da yaşanan kardeş kavgalarına da bu şekilde gönderme yapıldığı da anlaşılmakla beraber, yazarın daha evrensel sorunları gündemine alarak okuyucuyu sorgulamaya çalıştığı da anlaşılmaktadır.

Peki anlatılanlara masal demek ne kadar doğru? Zira masalların mutlu sonla bitmesi gerekir. Ancak yaşananların insan hayalgücünün bile ötesinde korkunç olması okuyucuyu anlatılanların "gerçek olmadığına" inanmaya çalışmasına neden oluyor. Belki de o nedenle "kötü bir masal" olduğuna inanmak istiyorsunuz (kitabın sonundaki almanakı görene kadar). İtiraf etmek gerekirse, bu almanakın yarısını doğru dürüst okuyamadım bile. Amacım kitabı tatil kitabı yapmaktı, ancak şu an size böyle bir şeyi tavsiye edemiyorum. Zira Antalya'nın kırk derece sıcağında bile beni soğuk bir yel esmiş gibi ürpertti. Pek çok kişinin bu kitabı okurken zorlanacağından veya yarım bırakacağından da eminim. Ama eğer acı gerçeklerden kaçmayan ve fantastik unsurları seven biriyseniz seveceğinizi de düşünüyorum. İyi okumalar!

"Şahbaz, her şeyi bilen her şeyi hisseden o olağanüstü sezgileriyle, kadının henüz ölmediğini anlamıştı. Tıpkı donmuş serçeler gibi, avcuna alıp biraz ovalasa, sıcacık tutsa sanki canlanacaktı. Çok uzaklarda, tarifsiz bir ölme isteğiyle, ölerek tüm yaşadıklarını unutmak, başına gelenlerden ve geleceklerden kurtulmak umuduyla ölmeye çalışıyordu. Şahbaz kadının yanına çömeldi. Kısa,, ıslak saçlarını okşadı. Kadın ölümün kıyısında kendinden vazgeçme çabasındayken, saçına değen bu beklenmedik şefkatin rüzgarıyla irkildi. Ölüm o an şefkate yenildi."

14 Aralık 2016 Çarşamba

Suç (Bir ceza avukatından gerçek hikayeler) - Ferdinand Von Schirach

Kitap 2011 yılında Türkiye'de basıldığı yıl haftalarca çok satanlar listesinde kaldı, kolay okunduğu için olsa gerek pek çok kişi tarafından okundu. Aslında kabul etmek gerekir ki konu olarak da "ceza hukuku" alanına giren her türlü olay insanların ilgisini çekiyor. Bunu güncel tv programlarından veya gazetelerin en çok okunan sayfalarından da anlayabiliriz. Bu durumu eleştirmiyorum, aksine araştırılması gerektiğini düşünüyorum, bu konu hakkında yapılmış bir araştırma vb. varsa da okumak isterim açıkçası. Neyse konuyu daha fazla uzatmadan kitaba geçelim, yazar kitapta ceza avukatlığı sırasında yaşadığı bazı olayları kaleme almıştır. Bir ceza avukatının müvekkillerinin sorunlarını -isim vermeden de olsa- bu şekilde aktarmasının etik tartışması bir yana, hikayelerin arasında Alman ceza hukukuna dair kısa açıklamalar da yapılmaktadır. Kitabın arkasındaki açıklama hikayeler konusundaki beklentiyi yükseltse de, yazar olayları fazla detaylandırmamayı tercih etmiş. Benim aktarılması istenilen duyguları en iyi hissettiğim hikaye genç bir kadının sevgisinden dolayı erkek kardeşini öldürmesini konu alan hikayeydi, bu ikilem başarılı bir şekilde verilmişti. Bir şey oldukça açık anlaşılıyor ki, her ne kadar farklı ülkeler/hayatlar da söz konusu olsa "ceza" kavramında ve insanların suç işleme motivasyonu ile işledikleri suçlar arasında tüm insanlığı da içine alan bir benzerlik var.


Olayların gerçekten yaşandığı iddia edildiğinden, hikayelerin gerçekliği dehşetin boyutunu da yükseltiyor denilebilir. Bazı hikayeler okuyucunun tüm merakını tatmin edemeden sona eriyor ancak bu kısımları sanırım avukatın kendisi de çözememiş. Yine de ilginç bir kitap olduğu söylenebilir, aynı zaman da akıcı olduğundan rahatlıkla okunabilir. İyi okumalar!


"Savunma, sanığın bir psikiyatr ya da psikolog tarafından incelenmesini talep edebilir. Sanığın psişik bir hastalıktan, rahatsızlıktan ya da anomaliden muzdarip olduğunu akla getiren bulguları ortaya koymak mümkün olursa, mahkeme bu tür bir talebi kabul eder. Bilirkişi raporu mahkeme için elbette bağlayıcı değildir, bir sanığın cezai ehliyeti olup olmadığına ya da cezasının hafifletilmesi gerektiğine psikiyatr karar veremez. Bu hükmü sadece mahkeme verebilir."


Kitabın Arkasından Alıntı: Ferdinand von Schirach 1964 Münih doğumlu, 1994 yılından beri Berlin'de avukatlık yapıyor. Müvekkilleri arasında Politbüro üyesi ve Almanya Federal Haber Alma Servisi ajanı da var, büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları da.

29 Kasım 2016 Salı

Çocukluğun Soğuk Geceleri - Tezer Özlü

Daha önce Tezer Özlü'nin herhangi bir kitabını okumamıştım, bu nedenle Türk edebiyatının nostaljik prensesi olarak tanınan yazarın bu kitabına bu hafta sonu biraz vakit ayırdım. Zaten kısa bir eser olduğu için okuyup bitirmekte çok zorlanmadım. Yazar kitabı dört bölüme ayırmış; ev-okul-konser-yeniden Akdemiz şeklinde. Zaten bir anlamda konu başlıkları ilgili bölümde ne anlatıldığına dair fikir veriyor. Yazarın ev ve okul anıları sanki sanrılar gören birinin hezeyanları gibi anlatılıyor, bazı yerlerde kim erkek kim kadın anlaşılamıyor. Yazar çocukluk ve lise anılarını öyle bir anlatıyor ki, sanki şu anda günlük hayatında karşılaştığı her şeyde çocukluğunu buluyor gibi. Benim en çok beğendiğim bölüm Yeniden Akdeniz'de anlattığı son bölüm oldu (Ağustos 1979'da yazılmış). Hem güneşin sıcaklığını hem de Antalya'nın yazı geçirdiği köyünü çok güzel tasvir etmişti. Kitabın tümüne yayılan soğuk ve hüzün sanki bu bölümde kendini yumuşamaya bırakmış gibiydi. Antik tiyatronun (muhtemelen Aspendos) en üst basamağına oturup güneşin doğuşunu beklediği anı kendisiyle beraber ben de yaşamak istedim. Güneşin Toros'lardan yansıyan renklerini, havanın yavaş yavaş ısınmasını ve denizin mavi rengini anlattığı satırlar bende memleket özlemi yarattı. Binlerce yıl insanların beklediği güneşin doğuş anını şimdi kendisinin beklediğini belirtmesi için ufkumda başka bir kapı açtı diyebilirim. Aspendos'a bir sonraki ziyaretimde sanırım her şeye bambaşka bir gözle bakacağım.

Kitabın  arkasında yazdığı gibi yazarın romanı, yaşamın yalnızca başlangıcını oluşturmakla kalmıyor, sürekli dönülen, belki de hiç çıkılamayan çocukluğunu yansıtıyor. Herkes böyle yaşamadı mı çocukluğunu? Sadece Tezer Özlü yaşadıklarını çıkıp yazacak kadar cesur. İyi okumalar!

"Bu denli çözümsüz, dış olgulara bağımlı bir yaşamın içinde olmamak ne büyük mutluluk. O esir. Her gün yaşlanmaya, her gün kafasından ve gövdesinden bir şeyler yitirmeye esir. Her gün gelişen, her gün büyüyen, tüm çağlara varan bir bağımsızlığın, nesnelere dayanmayan bir özgürlüğün mutluluğuna hiç varmayacak. Anadili bile gelişmemiş. Düşünceleri, insan varoluşunun gerçeğini kavramaya yeterli değil." 

25 Ekim 2016 Salı

Loş Ayna - Erhan Bener

Bu kitabı yıllar önce (Aralık 2010 olarak tarih atmışım) Sarıyer'den almışım ancak ne düşünerek aldım veya aldığım tarihte ne yapıyordum hiç anımsamıyorum. Kütüphanemde bulunca okumaya karar verdim. Beni şaşırtan bir diğer husus da yazar Erhan Bener'in 1953 yılından bu yana çok fazla eser yazmış olmasına rağmen (roman, öykü, oyun ve anı-denemeleri mevcut) adını hiç duymamış olmam. Belki de kitabı ilk aldığım tarihte de satın alma motivasyonum bu olmuştur bilemiyorum. Loş Ayna 1960 yılında yayınlanmış ve muhtemelen yayınlandığı tarih itibariyle devrim yaratacak bir konuyu işliyor: Nemfoman bir kadın ve onun çevresindeki erkeklerle ilişkileri. Bu yönüyle farklı bir izlenim uyandırabilir ancak kitap aslında polisiye. Başarılı psikolojik çözümlemeleri olsa da, karakter sayısı az olduğundan katili aramak isterseniz bulmanız zor olmuyor. En önemli karakterlerden birisi nemfoman bir kadın olan Mahide, Mahide'den hoşlanan iki erkek kardeş Savcı Sahir ve üniversite öğrencisi Selçuk, Mahide'den nefret eden ve Selçuk'a ilgi duyan yeğeni İlhan, sinsi arkadaşları Niyazi ve birkaç önemsiz kişi daha. Kitapta olaylar Mahide'nin cinayete kurban gitmesiyle başlıyor, Mahide'nin sır dolu ölümünün ardında ise okuyucunun merakını uyandıran birden fazla şüpheli var. Aslında kitapta çarpıcı birden fazla durum var, öyle ki neredeyse cinayet ve suçluyu arama bile ikinci planda kalıyor.

Kitap tek bir cinayet etrafında kurgulanmış görünse de, tek tek karakterleri de sorgulatıyor diyebiliriz. Özellikle "cinsellik" üzerinde durulan kitapta bu çerçeveden tek tek bireylerin dramlarına ve cinsel bunalımlarına değiniliyor. Dediğim gibi bazı yönleri ile düşündücürü ve cüretkar bir eser, bu nedenle polisiye ve aynı zamanda psikolojik çözümlemeler yapan konular ilginizi çekiyorsa okuyabilirsiniz.

"Hiçbir şey, içi nabız gibi atarken tehdit edici bir titreşimle irileşen, sertleşen, moraran canlı organ gibi olamaz. Bir çeşit tapınma duygusu bu. Kaçması olanaksız. Nereye gitse, nereye saklansa kurtulamıyor. Beyninin kıvrımlarına saklanmış sanki. Unuttuğunu, kurtulduğunu sandığı an, karşısına dikiliyor. Acımasız ve görkemli."

Erhan Bener kitapları hakkında bir inceleme:

Erhan Bener'in hayatı hakkında:

20 Eylül 2016 Salı

Sürgündeki Prenses Süreyya - Süreyya İsfendiyari

Geçtiğimiz haftalarda Süreyya İsfendiyari'nin annesinin kızını anlattığı "Kızım Süreyya" kitabını okumuştum ve kitap hakkındaki fikirlerimi belirtmiştim (birkaç entry geriye giderseniz görebilirsiniz). Prenses Süreyya'nın hayatı hakkındaki merak ettiklerim açısından kitabın çok yetersiz olduğunu ve beni tatmin etmediğini de belirtmiştim. Bu nedenle bu kez Süreyya İsfendiyari'nin kendisinin kaleme aldığı hatıralarından oluşan bu kitabı tatilde okudum. Kitabın üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkün: Süreyya'nın boşandıktan sonra anılarını anlatığı bölüm ("Hayatım"), anıları yayınlandıktan sonra okurlarının mektuplarına verdiği yanıtların anlatıldığı bölüm ("Unuttuklarım") ve Şah'ın anılarından derlenen bölüm ("Şah Anlatıyor" - Şah'ın hayatı hakkında kısa bir özet mevcut), eserin sonunda da bir fotoğraf albümü bulunuyor. Kitapta Süreyya evliliğine giden süreç ile beraber İran saraylarında geçirdiği yedi yılı, saray hayatının iç yüzünü, kendi gözlemlerini ve bu süreçte İran'ı etkileyen siyasi olayları kendi açısından anlatmıştır (1951-1958). Şah'tn boşandıktan sonra Avrupa'daki hayatını, nasıl sosyeteye girdiğini ve magazin basınının nasıl kendisini adım adım takip edip hakkında yalan haber yaptığını da arada anlatmayı ihmal etmiyor. Bir önceki kitaba göre Prenses Süreyya'nın hayatı hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz ancak benim kitapta anlatılanlardan hissettiğim kadarıyla Süreyya oldukça politik davranıyor. Hiç kimseyi özellikle Şah'ı incitmeyecek ifadeler seçerek anılarını anlatmayı seçiyor ki bunu da diplomasiyle geçirdiği yedi yılın bir sonucu olarak görüyorum.

Prenses Süreyya'nın anıları ile anladım ki Avrupa'da (en azından 20. yy'da) magazin basınının ünlü insanların hayatlarına yaptığı psikolojik baskı çok yüksek boyutta. Prenses Diana'dan anımsayacağınız gibi magazin basınının tacizlerinden kurtulmaya çalışırken trafik kazasında vefat etmişti. Tabi yalnızca bu tür konulardan bahsedilmiyor kitapta, İran'da kadınların yaşamı, evlilik prosedürleri, kraliçe konumundaki kadınların hayat tarzları gibi daha ilginç konulara da değiniliyor. Benim merak ettiğim bir diğer husus da Prenses Süreyya'nın manevi çöküşünün nasıl olduğu; buna değinilmiyor. Anılarını 1961 yılında yazan Süreyya, anılarını yazarken henüz çok genç (30 yaşında), halbuki 2001 yılında vefat ettiği için kırk yıl daha hayatta kalıyor. Bu kırk yıllık süreçteki yalnızlığı, sevgilileri, çevirdiği filmler, İran devrimi hakkındaki düşünceleri, yavaş yavaş popülaritesini kaybetmesi ve bu süreçte neler hissettiği şu an tam bir muamma. Bununla beraber, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Bir prenses de milyonlarca kadının yaptıklarını hiç kimseye konu olmadan yapabilmek ister. Bir dostla sohbet etmeye, bir bardak şarap içemey, bir kahvede oturmaya, dükkan dükkan dolaşmaya, tiyatroya veya sinemaya gitmeye hasrettir. Ender de olsa kabuğundan sıyrılıp tatil yapmaya, sıcak kumların üzerinde mayo ile yatmaya, top oynamaya, koşup zıplamaya, sahilde dalgaların arasında oynamaya ve bu arada mutlu ve sadece kendisi olmaya, kimse tarafından dürbünle tetkik edilmediğini bilmeye hasrettir."

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Düğün Gecesi - Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu'nun dört yılda tamamladığı bu eser (1974-1978 yılları arasında yazılmıştır) Dar Zamanlar Üçlemesi'nin ikinci kitabı. Kitap Ölmeye Yatmak romanının devamı şeklinde kurgulanmıştır ancak bu kez ilk kitapta detaylı anlatılan Aysel karakterine değil de, Aysel'in yakın çevresindeki (eşi Profesör Ömer, kız kardeşi ressam Tezel, Aysel'in annesi Fitnat Hanım, yeğeni ve gelin Ayşen vb.) kişilere odaklanarak onların hayatlarından kesitler sunmaktadır. 1970'li yılların siyasi ve ekonomik sorunlarını bir düğün gecesinde Ankara Anadolu Kulübü'nde düğüne katılan insanlar üzerinden anlatan yazar yazıldığı dönemde oldukça ilgi görmüş ve bu eser ile çok sayıda ödül almış. Bununla beraber, belki konjonktürün değişmesi sebebiyle belki de aradan geçen kırk yılın yeni nesil üzerindeki etkisi sebebiyle bilemiyorum ama ben okurken konudan çok sıkıldığımı itiraf etmek isterim. 1970'li yılların ordu-siyaset ilişkisi ve  farklı politik görüşlerin ve toplumsal sınıfların çarpışması konuları ne kadar objektif bir çerçeveden ve akıcı bir dille anlatılıyor olursa olsun benim için okunması çok zor eserler haline geldi maalesef. Bir açıdan da eğer ilginiz varsa, dönemi anlamak ve dönemim şartlarının insanların hayatlarını nasıl etkilendiği öğrenmek adına okunabilir bir eser olduğunu düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, Adalet Ağaoğlu gözlem yeteneği çok güçlü olan bir yazar, ve bu eserinde de bu yönünü açık bir şekilde görüyoruz.
 
Güçlü karakterlerin iç dünyalarında gezinmek isterseniz bu kitaı okumanızı tavsiye ederim (umarım benim gibi sıkılmazsınız). Kitabın akılda kalan pek çok yönü var ancak benim açımdan en çok akılda kalan cümle (Türk Edebiyatında da en bilinen başlangıç cümlelerindendir): İntihar etmeyeceksek içelim bari!

"Bayılıyorum ülkeme. Bu ülkeye! Her gün festival. Her gün çok eğlenceli geçiyor. O iyi sergilerim döneminde, o iyi sergilerimden birinde, usulca yanıma sokulup da yüzüme tüküren, elinin tersiyle de yeterince devrimci bulmadığı şu yanağıma bir şamarcık konduran bir yığın Jeanne d'Arc'ımızdan en millet kurtarıcısı bile, şimdi yeni Mehmetçik'imizin elinden kızlığını nasıl kurtaracağının telaşına düştü."

Ölmeye Yatmak eseri hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/05/olmeye-yatmak-adalet-agaoglu.html

26 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son yayınlanan eseri olması açısından kitap oldukça rağbet gördü. İlginç bir kapağa sahip olması ve arkasındaki  tanıtımı da okuyunca ilgimi çekti ve okumaya karar verdim. Öncelikle belritmek isterim ki, beğenmedim. Elbette vaktimin boşa gittiğini söylemiyorum ama hikayenin beklentimi karşılamadığını söylemek isterim. Kitap hakkında kendi fikirlerimi detaylandırmadan önce kitabın konusundan bahsedelim. Üç kısıma ayrılan kitabın ilk iki kısımlarında ana karakter Cem'in bakış açısından üçüncü kısımda ise "Kırmızı Saçlı Kadın"ın bakış açısından hikaye anlatılmaktadır. Ana karakter Cem 1980'li yılların başında henüz lise öğrencisi olan ve babasıyla yakınlık kuramayan bir çocuktur. Babasının kendisini ve annesini bırakarak ortadan kaybolması neticesinde, para kazanabilmek için yazları bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlar ve onu babası yerine koyar. Cem, Öngören adlı bir kasaba yakınlarında yapılan çalışmalar sırasında bütün hayatını etkileyecek iki olay yaşar: kırmızı saçlı kadınla tanışması ve ustasından ayrılışı. İkinci bölüm ise ilk bölüm gibi durağan ilerlemiyor, okuyucu bir anda Cem'in başarılı bir müteahhit olarak yükselişini, eşiyle evlenmesini, kendi hayatından da yola çıkarak Sophokles'in Oidipus hikayesin ve Firdevsi'nin Rüstem & Sohrab hikayesinin peşine düşmesine şahit oluyor. Bu bölüm hızlı ilerlemesinin yanında, Türk filmlerinde izlemeye alıştığımız ilginç tesafüleri de bir araya getiriyor. Üçüncü kısım ise kırmızı saçlı kadının bakış açısından son bir değerlendirme olarak sunuluyor. Ancak anlatım tekniği olarak ilk iki kısımdan farklı değil.

Kitabın tek güzel yanı, diğer Orhan Pamuk eserlerine kıyasla daha kolay okunuyor olması, bir de eski eserleri okumak konusunda merak uyandırması. Maalesef başka bir şekilde eseri övemiyorum, ben, sık sık aynı şeylerin tekrarlanması, sürekli başa dönüp dönüp aynı noktaya gelinmesi ve okuyucuya kendi çıkarımını ve yorumunu yapmasına izin verilmemesi nedeniyle kitaptan hoşlanmadım. Ayrıca sürekli tekrar edilen cümleler/fikirler bir noktadan sonra kitabın anlatımını da oldukça zayıflatmış. Yine de aşk ve kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde verildiğini de söylemek isterim.
 
"Babasız büyürsen alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın...Ama bir süre sonra ne yapacağını bilemez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın."
Ona cevap vermiyor, bizim kuyuya yaklaştığımızı, yıllar süren arayışımın sonuna geldiğimi hissediyordum."

16 Aralık 2015 Çarşamba

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin

Ayşe Kulin benim gözümde bir biyografi yazarıdır. Tarzının tamamen dışına çıkarak bilim-kurgu/distopya türünde bir eser vermiş olması nedeniyle bu kitabını okumak istemedim zira benim distopya türünde okuduğum kitapların çıtası çok yukarıdaydı, dolayısıyla sevmeyeceğimi düşündüm. Kitap bir şekilde elime geçince okumadan da edemedim. Sonuç itbariyle Ayşe Kulin'i çabasından dolayı tebrik edeceğim ama kitabını okuduğum distopya türündeki eserlere göre çok hafif bulduğumu da belirtmek isterim. Konuya gelince... Kitaptaki olaylar, yakın bir gelecekte ve adı belirtilmeyen bir ülkede geçmektedir (Ramanis Cumhuriyeti olarak bir yer yaratılsa da, günümüzde var olan yer adları kitapta belirtilmemektedir). Ülkeyi yöneten diktatör Uluhan ölünce yerine oğlu Oğulhan geçmiş, ülke ekonomik ve teknolojik olarak ilerlemiş ancak hak ve özgürlükler açısından insanlar baskı altına alınmıştır. İnternet erişimleri kısıtlanmış ve dünyanın diğer ülkeleri ile iletişim neredeyse kopma noktasına getirilmiştir. Bütün bunlara ek olarak nereden geldiğini anlamadıkları bir cisim Güneş ile Dünya arasına girmiş ve hava sıcaklığının da aşırı düşmesiyle insanlar neredeyse tüm yıl kar altında yaşar hale gelmişlerdir. İşte bu koşullarda yaşayan ve ülkesindeki çocuk doğurmaktan başka niteliği olmayan kadınlardan araştırmacı bilim-kadını yönüyle ayrılan Yuna, uykusuzluğuna ve yavaş yavaş baş gösteren hafıza kayıplarına (geçmişine ilişkin) çare aramaktadır. Terapiye gittiği psikiyatrın istemeden söylediği bir rahatsızlık (Ofglen Sendromu) Yuna'nın içinde bir sorgulama isteği uyandıracaktır. Ofglen Sendromunun sebep olduğu küçük bir darbe domino taşları gibi, zihninde yer etmiş kalıpları tek tek yıkmasına sebep olacaktır. Hayatını sorgulamaya başlayan Yuna, aslında nasıl bir hayal dünyasında yaşadığını ve çevresindeki hiç kimseyi yeterince tanıyamamış olduğunu fark edecektir.

Kitabın dili akıcıydı ve hikayenin de insanı sıkmadan ve gerilimi okuyucuya hissettirerek ilerlediğini belirtmek isterim. Ancak kanaatimce yazar kitabın "proof reading" dediğimiz düzeltme okumasını yapmamış, sık sık imla hataları ve yazım yanlışlarıyla karşılaştım, bu bakımdan bende kitabın çok aceleye geldiği izlenimi oluştu. Ayrıca bazı diyaloglarda mantık hataları ve uyumsuzluklar mevcuttu, sonu da temellendirilmeden bir anda bitirilmek istenmiş gibiydi, bu durum da eserin "düzeltme okuması"nın yapılmadığının benim açımdan bir diğer göstergesi. Kitapta en beğendiğim bölüm kahramanlardan birinin Ayşe Kulin'in "Adı: Aylin" biyografik eserindeki Aylin Radomisli'ye atıf yaptığı konuşmaydı (mezar taşındaki sufi kanatları).  Yine de, kitabı vaktiniz varsa okumanızı tavsiye ederim, çünkü hikayeye dikkatli baktığınızda, kendimizden ve çevremizden pek çok şeyi içinde bulacaksınız.

"Her şeyimizi borçlu olduğumuz Uluhan'ımızın tüm vatandaşlarının iyiliğini isteyen adil bir lider olduğundan şüphemiz yoktu. Dünyaya geliş anımızdan itibaren, emdiğimiz sütten yiyip içtiğimize, eğitimimizden hayırlı evlilikler yapmamıza, hatta çocuklarımızın sayısına kadar her şeyimizle canla başla meşgul olurdu..."

16 Kasım 2015 Pazartesi

Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov

Daha once "Gün Olur Asra Bedel" kitabını anlatırken bu kitabın bir bölümünün dönemin şartları gereği basılamadığını ve yazar Aytmatov'un bu bölümü ayrı bir kitapta ve KGB'nin eski gücünü yitirmesinden sonra bastırdığını belirtmiştim: Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yayınlanabilen Stalinizmin ve totaliterliğin güçlü bir eleştirisi... İşte çıkarılan o bölüm bu kitapta okuyuculara sunulmuştır. Okuyanlar anımsayacaktır, anılarını ve Sarı-Özek efsanelerini yazan öğretmen Abutalip Kuttubayev tesadüfen Boranlı'dan geçen bir müfettişin hırsları sonucu KGB'ye ihbar edilmiş ve tutuklanmıştı. Bu kitapta neden tutuklandığını anlamayan Abutalip Kuttubayev'in sorguda geçirdiği işkenceler ve kaleme aldığı eserlerden söz edilmektedir. Aslında bu kitapta aynı anda iki farklı hikaye de yer alıyor diyebiliriz, birisi Kuttubayev'in sorguda geçirdiği günlerin anlatıldığı bölüm diğeri de Kuttubayev'in unutulmaması için kaleme aldığı Cengiz Han ve bulutunu anlatan efsane. Kuttubayev'i sorgulayan askeri savcı bu Cengiz Han efsanesini birinci derecede suç sayarak Kuttubayev'i (geçmişinin de etkisiyle- Kuttubayev daha once Yugoslavya'da esir düşmüştür) millliyetçiliği övme suretiyle devlete ihanet etmek gibi bir gerekçede toplayabileceğimiz çeşitli sebeplerle suçlar. Aslında işin özünde yine insani hırslar ön plandadır, savcı Tansıkbayev bu şekilde kendi rütbesini de arttıracağını düşünmektedir. Tabi kaderin insanlar için neler planladığı ise ayrı bir konudur.

Kitapta anlatılan Cengiz Han ve bulutunun efsanesi de hikayenin geçtiği Sovyet Dönemi ile inceden ilişkilendirilmiştir. Sefere çıkarken insanların doğal dürtülerini yasaklayan Cengiz Han, yasağa uymayanlar için uygun gördüğü cezayı "otoritesini halk nezdinde kaybetmemek için" vermiştir. Aynı şekilde Tansıkbayev de devletin çıkarları için insanların feda edilebileceği vurgusunu devleti sobaya ve insanları oduna benzeterek her fırsatta yapmaktadır. Aytmatov, Sovyet toplumun içinde yerleşmiş bazı unsurları eleştirirken, herhangi bir rejim ayrımı yapmadan, adalete dayanamayan bir sistemin bedelini her zaman halkın ödediğini bu kısa iç içe geçmiş iki hikaye ile anlatmak istemiştir. Cengiz Aytmatov'un üslubu yalın ve akıcı, konuları oldukça derindir. Yine beni şaşırtmadı, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı..."

"Gün Olur Asra Bedel" kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/12/gun-olu-asra-bedel-cengiz-aytmatov.html

16 Ekim 2015 Cuma

Canistan - Yusuf Atılgan

İlk olarak 2000 yılında yayınlanan bu eser aslında yazarın ölümü sebebiyle tamamlanamamıştır. Yazar kitabının dört bölümden oluşmasını istemiş: "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" ve "Sanık". Ancak ömrü vefa etmediği için son bölüm olan "Sanık" bölümünü yazamamış. Bu konuda kitabın arkasında yazan ifadeye katılıyorum, bu durum kitabı "yarım kalmış bir roman" yapmıyor, fakat yine de eksikti. Eski bir hesaplaşmanın, hesap soran şahsın ve olaya tanık olan kişinin hikayesinin anlatıldığı kitapta, hesap sorulan kişi olan ("Sanık") neler düşündüğünü okuyamadığıma ben üzüldüm, keşke kitap bugünlere tamamlanmış olarak gelseydi. Tabi bu kısmı kendi hayal gücüme bırakarak, yazarın çok özgün bir teknik izlediğini ve özgün karakterleri konu aldığını belirtmek isterim (Sanık bölümü yazılamadığı için kitabın en dikkat çekici karakterinin Selim olduğunu söyleyebiliriz). Kitap Osmanlı'nın son dönemlerinde (1907-1922) Manisa civarında bir köyde yaşayan ve yoksul bir ailenin oğlu olan Selim'in yıllar sonra çete üyesi olarak geri dönerek daha önce yanaşmalık yaptığı çiftlik sahibinin oğlu Tokuç Ali'ye eski bir olayın hesabını sormasıyla başlıyor.  Kitabın bu girişi oldukça sarsıcı olsa da, devam eden olaylar silsilesi daha farklı bir çerçevede ve daha naif ilerliyor. Çocukluk arkadaşına işkence eden Selim'in ahlaki yapısı ve olaylara verdiği tepkiler ve hayatı algılayış biçimi tüm açıklığıyla okuyucuya açılıyor. Aynı şekilde olaylara tanık olan arkadaşı Kadir'in de yaşantısına bir göz atıyoruz ancak sanığın geçmişi maalesef muallakta kalıyor.  
 
Yusuf Atılgan kitabının adını neden Canistan koydu  (ya da sonradan mı bu isimle adlandırıldı) bilmiyorum ancak yazarın kitap için ilk düşündüğü isim "İşkence"ymiş, sanırım bu hikaye için bu ad daha uygun olurdu. Zira içinde anlatılan karakterlerin bir nevi (fiziksel ve psikolojik) işkence yaşadıklarını söylemek mümkün. Bununla beraber kitabın anlatımı oldukça sade olmasına rağmen kurgusunu ve anlatım biçimini beğendim ancak Yusuf Atılgan'ın diğer kitaplarını daha çok beğendiğimi itiraf etmek isterim. Yazarın bu kitabı bana Sabahattin Ali'yi anımsattı ancak Sabahattin Ali'nin gözlemleri daha başarılı kanaatimce.

"...Nerdeyse kardeş gibiydiler. Sonra bir gün Selim hiçbir neden göstermeden bırakıp gitmişti. Onurlu, inatçı bir oğlandı, bir şeyden alınmış olacaktı; Ali'nin yalvarmalarını dinlememiş, üstelik köyden ve anasından da ayrılıp gitmişti."

Yusuf Atılgan - Aylak Adam:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/aylak-adam-yusuf-atlgan.html

Yusuf Atılgan - Anayurt Oteli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

10 Haziran 2015 Çarşamba

Barbarın Kahkahası - Sema Kaygusuz

Yazarın da dediği gibi, hem öfkeli hem de alaycı bir kitap var karşınızda! Sema Kaygusuz okuyan herkesin rahatça tespit edebileceği üzere bir motelde yaşananlar üzerinden bir ülkeyi anlatıyor. Ancak bir husus gerçekten sorgu gerektiriyor: Hangi ülke? Yaşayanlar ve anlatıcı Türk diye anlatılan ülkenin Türkiye olması bile tartışılabilir zira yazarınn da dediği gibi, hiçbir kara parçası gerçek anlamda bir kültür oluşturmaya yetmeyecektir, yani dünya yalnızca "kendi ülkemizden ibaret" değildir.  Kaldı ki, lokasyon bile bunu kanıtlar nitelikte: Mavi Kumru Moteli. Motelin benzerlerinden ne farkı var ne de artısı, yalnızca içinde yaşayan tatilcilerle bir varlık ifade ediyor. Tatilciler ise yaşadıkları bireysel huzursuzlukları değişen "koku" üzerinden tüm motele yansıtarak toplumsal kırılma noktaları hakkında bir fikir veriyor okuyucuya (her birinin profili yan yana gelince bir ülke tablosu oluşturuyor aslında).  Olaylar tatilcilerden birinin, Turgay'ın gecenin bir yarısı tüm sıkıntısını üzerinden atmak istercesine denize işemesiyle başlıyor. Okey oynayan hanımların bu olaya tanık olup, içlerinden birinin olayı büyütmesinin ardından, bu "çiş hadisesi" boyut değiştiriyor. Turgay'ın yarattığı dalganın bazı kişilerce bir tepki yöntemi olarak görülmesi sonucu, faili meçhul çiş hadiseleri görülmeye başlanıyor (çarşaflara, havlulara, minderlere çiş yapan kişi veya kişiler). İlk bakışta yaşananlar oldukça basit olaylar, ancak bu hadisenin görünmeyen tarafında toplumun farklı kesimlerini temsil eden kişiler var. Herkesin bir yorumu ve tespiti var ama bir soruya cevap yok: Herkes ne kadar temiz acaba?

Kitap anlaşılır bir dille ve heyecanlı ilerliyor, ancak yazarın hangi sembole hangi anlamı yüklediğinin tespiti o kadar kolay değil (belki de ben abartmışımdır). Ancak benim küçük bir eleştirim artık bu konulardan biraz sıkılmış olmam Bu kitabın iyi bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor, okunmasını da tavsiye ediyorum (ayrıca yeni kelimeler de öğreniyorsunuz: ışgın, ufunet, kolyoz, kalvados vb). Ben sadece yaşananların ve bu ülkenin travmatik geçmişinin sürekli karşımıza çıkarılmasından kendi adıma rahatsız olmaya başladım, ya da kitapta her yerde karşıma çıkan "sidik kokusu"dur bu düşüncemin sebebi (kitap bu yönüyle bana Sineklerin Tanrısı'nı anımsattı). Bu arada kitaptaki reçetelerden birisine ülke olarak ihtiyacımız var gibi:

"Her gün ağzına bir karanfil tanesi koysa, kahvaltıdan sonra mesela, şu Serpil Hanımın önce kanı temizlenir sonra niyeti. Eski Çin İmparatorluğu'nda diplomatik münasebetler sırasında devlet adamları dillerinin altına karanfil tanesi koyar; karanfilin soğutucu tesiriyle konuşurlarmış... Sabah çayına veya sıcak suya atılan tek bir karanfilin fesatlığa nasıl iyi geldiğini idrak edebilmek çok önemli."

4 Haziran 2015 Perşembe

Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum - Derviş Şentekin

Size söylediğim gibi, bazı konularda takıntılıyım. Bir önceki kitabı çok beğenmeme rağmen, ikinci kitap için beklentimi yükseltip, okudum. İlk kitaba göre daha çok beğensem de, beklentimin daha farklı olduğunu söyleyebilirim. Bu arada beklentiden kastım, benim kafamda kurduğum senaryo farklıydı, yoksa içinde bulunulan şartlar düşünülürse, kitap fena kurgulanmamış (daha önceki yorumunda da bahsettiğim gibi, kitap tam bir Türk polisiyesi). Hikaye yine kahramanın ağzından anlatılıyor ve uzun uzun anlatımlara girilmediği için akıcı ilerliyor. Bir önceki kitabın sonunda tabiri caizse "faili meçhullerin adamı"na rastlayan X (kahramanımız), hayatının sona erdiğini düşünürken, bir şekilde yoluna devam edip bu kez intikam amaçlı olarak faili meçhullerin adamının peşine düşer. Ancak bu kez tek başına değildir, aynı izin peşindeki istihbarattaki amiri Oğuz Sipahi ve birkaç emniyet mensubu ile beraber daha titizlikle ilerleyerek sonuç almaya bakacaktır. Tabi bu süreçte Türkiye'nin yakın dönem siyasi tarihine ve karanlık ilişkilerine değiniliyor, kısa analizler yapılıyor. Dediğim gibi, bir önceki kitaba kıyasla daha çok beğendim ancak bu kitabın benim kanaatimce edebi yönden eksik olduğu gerçeğini değiştimiyor. Üzülerek söylemeliyim ki, kurgu olarak da karşımıza şaşırtıcı sürprizler çıkarmıyor ve derinlemesine karakter incelemesi veya analizler de yapmıyor. Bir de şu toplumsal sorunlara değinme bunalımını da hala anlayabilmiş değilim, aydın kabul edilmek veya yazar olmak bunu mu gerektiriyor?

Neden okuyorum? Yazının başında da söylediğim gibi, kitaplar konusunda takıntılıyım, hatta bu tecrübenin üstüne, eğer üçüncü kitap var olsaydı dahi okuyabilirdim. Sıkılmadan okunacak bir kitap olduğu için, bu sıcak havalarda kendinizi yormak istemiyorsanız, siz de okuyabilirsiniz. Sonuçta okunmayacak bir kitap değil, ama sanırım ben polisiye çıtasını biraz yükseltmişim.

"- Bu işler satranç oynamaya benzemez, demiştin ama yanılmışsın salak Bekir, dedim alaycı bir sesle. Bu işler tam da satranç gibidir.
Birbirine karışan üç el silah sesi, geniş ovanın üzerindeki boşluğa yayılıp yıldızlara doğru yükseldi."


İlk kitap: Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/05/bes-paraszdm-ve-kadn-cok-guzeldi-dervis.html

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

İnsanı sıkmadan ilerleyen ve polisiye konusuyla sürükleyici olan bir kitap, ancak ben iyi kurgulanmış veya yeterince doyurucu bir eser olmadığı kanaatindeyim. Kitap bir dönem ilgi çekmiş olabilir, muhtemelen bunun sebebi de kitabın adıdır. Adının çok etkileyici olduğunu kabul etmek gerek. Onun dışında basitçe kurgulanmış bir hikaye vardı, zira Türk polisiyesi olduğundan karmaşık ilişkiler ve zeki oyunlar göremedim (Bu yazar özelinde demiyorum, zaten geleneğimizde yok, o yüzden). Hatta kitabın etkileyici başlaması ve ortalarda biraz heyecanı yükseltmesi sonucu, sandım ki güzel bitecek. Aslında kitap sonuna doğru yaklaşırken, hala bir aksiyon yok nasıl çözülecek bu olay diye biraz şüphelenmedim değil. Kendimi hazırlamama rağmen, sonunda yine hüsrana uğradım. Kitapta olaylar istihbarattan emekli ve eski bir satranç şampiyonu olan "kahramanın" (adı verilmiyor, biz X diyelim) bir gün ilginç bir teklifle karşılaşması ile başlıyor. On yıl çalıştığı istihbarattan kovulurcasına emekli olan ve eşinin de kendini terk etmesiyle iki yıl arkadaşı Cengiz'in "41" isimli barında takılan X'in hayattan artık pek beklentisi kalmamıştır. Dolayısıyla bir gün genç ve güzel bir kızın (Aslı Çınar) babasını ölü ya da diri bulması için kendisine büyük bir para teklif etmesiyle bir anlamda hayatına heyecan gelir. Buradan sonrası daha çok "flashback"lerle (anımsamalarla) geçiyor maalesef, polisiye anlamında bir ilerleme tespit edemedim. Zaten daha henüz yolun çok başındayken de, bir anlamda her şeyin sonu geliyor.

Kitap bu bakımdan yaratıcı; her polisiye kitap hayret verici bir kurguya veya rahatlatıcı bir sona sahip olmak zorunda değil. Ancak okuyucu olarak yine de olayların çözülmesi gibi bir beklentim vardı. Ancak gördüğüm kadarıyla "Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum" adında devamı bir kitap da mevcut, ayrıca okuyucu yorumları ikinci kitap için daha olumlu yönde. O nedenle, belki uygun bir zamanda, ikinci kitabı da okuyabilirim (açıkçası ikinci kitaptan beklentim büyük).

Kitapta dikaktimi çeken birkaç hususu da paylaşmak isterim. İlk olarak Ahmet Ümit'in "Komiser Nevzat"ı ile "Behzat Ç."ye bazı göndermeler yapılıyor. Bununla beraber, yakın dönem Türkiye'sinin karanlık tarafları da eleştiriliyor. Bir de şu "Cengiz'im" ifadesi... Bir erkek başka bir erkeğe neden iyelik bildiren şekilde seslenir ki? Ben itici buldum açıkçası. Sonuç olarak, okuyucuyu yormayan akıcı kitapları okumayı seviyorsanız, bu kitabı okuyabilirsiniz. Belki de seversiniz :)

"Bir kadın, bir yıldan beri pineklediğim barda beni bulmuş ve kayıp babasını aramam için iki yüz bin lira teklif etmişti... İşi kabul ettim, çünkü beş parasızdım ve kadın çok güzeldi... Üstelik her geçen gün daha da çürüyen içimdeki adamı da kurtarabilirdim belki..."