Powered By Blogger
NOBEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NOBEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son yayınlanan eseri olması açısından kitap oldukça rağbet gördü. İlginç bir kapağa sahip olması ve arkasındaki  tanıtımı da okuyunca ilgimi çekti ve okumaya karar verdim. Öncelikle belritmek isterim ki, beğenmedim. Elbette vaktimin boşa gittiğini söylemiyorum ama hikayenin beklentimi karşılamadığını söylemek isterim. Kitap hakkında kendi fikirlerimi detaylandırmadan önce kitabın konusundan bahsedelim. Üç kısıma ayrılan kitabın ilk iki kısımlarında ana karakter Cem'in bakış açısından üçüncü kısımda ise "Kırmızı Saçlı Kadın"ın bakış açısından hikaye anlatılmaktadır. Ana karakter Cem 1980'li yılların başında henüz lise öğrencisi olan ve babasıyla yakınlık kuramayan bir çocuktur. Babasının kendisini ve annesini bırakarak ortadan kaybolması neticesinde, para kazanabilmek için yazları bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlar ve onu babası yerine koyar. Cem, Öngören adlı bir kasaba yakınlarında yapılan çalışmalar sırasında bütün hayatını etkileyecek iki olay yaşar: kırmızı saçlı kadınla tanışması ve ustasından ayrılışı. İkinci bölüm ise ilk bölüm gibi durağan ilerlemiyor, okuyucu bir anda Cem'in başarılı bir müteahhit olarak yükselişini, eşiyle evlenmesini, kendi hayatından da yola çıkarak Sophokles'in Oidipus hikayesin ve Firdevsi'nin Rüstem & Sohrab hikayesinin peşine düşmesine şahit oluyor. Bu bölüm hızlı ilerlemesinin yanında, Türk filmlerinde izlemeye alıştığımız ilginç tesafüleri de bir araya getiriyor. Üçüncü kısım ise kırmızı saçlı kadının bakış açısından son bir değerlendirme olarak sunuluyor. Ancak anlatım tekniği olarak ilk iki kısımdan farklı değil.

Kitabın tek güzel yanı, diğer Orhan Pamuk eserlerine kıyasla daha kolay okunuyor olması, bir de eski eserleri okumak konusunda merak uyandırması. Maalesef başka bir şekilde eseri övemiyorum, ben, sık sık aynı şeylerin tekrarlanması, sürekli başa dönüp dönüp aynı noktaya gelinmesi ve okuyucuya kendi çıkarımını ve yorumunu yapmasına izin verilmemesi nedeniyle kitaptan hoşlanmadım. Ayrıca sürekli tekrar edilen cümleler/fikirler bir noktadan sonra kitabın anlatımını da oldukça zayıflatmış. Yine de aşk ve kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde verildiğini de söylemek isterim.
 
"Babasız büyürsen alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın...Ama bir süre sonra ne yapacağını bilemez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın."
Ona cevap vermiyor, bizim kuyuya yaklaştığımızı, yıllar süren arayışımın sonuna geldiğimi hissediyordum."

21 Mart 2016 Pazartesi

Tasfiye - Imre Kertesz

2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Imre Kertesz, 1929 yılında Macaristan'da yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve 1944 yılında Auschwitz toplama kampına gönderilmiştir. Toplama kamplarından sağ çıkmayı başaran yazar akabinde gazeteciliğe başlamış ve çeşitli eserler yazmıştır, ancak dönemin siyasi baskıları nedeniyle eserlerini yayınlatmakta büyük zorluklar yaşadığı söylenmektedir. Toplama kamplarında yaşadığı tecrübeleri zaman zaman eserlerine yansıttığı bilinen yazarın bu eserinde de Auschwitz'in izlerini görmek mümkün. Yazar bu kitabında toplama kampında doğmuş bir yazarın (kendisini B. veya Bé diye tanıtıyor) mutsuz ve intiharla sonuçlanan yaşamını kısaca ele alıyor. Aslında kitap B.'nin aşırı dozda morfin alarak intiharıyla başlıyor diyebiliriz. B.'nin geride bıraktığı küçük arkadaş grubundan bir editör olan Keseru, hem B.'yi intihara sürükleyen sebepleri bulmak hem de doğuştan yazar olduğuna inandığı B.'nin geride bıraktığı opus magnum romanını ortaya çıkarmak için kendince araştırmalar yapar. B.'nin müsveddeleri, geride bıraktığı Tasfiye isimli tiyatro eseri ve eşyaları arasında aradığını tam olarak bulamayan Keseru, son bir umut eski eşi Judit ile görüşme yapar. Keseru saplantılı şekilde aradığını bulabilecek mi göreceğiz ancak net olan bir şey var, B.'nin bize verdiği mesaj: Holocaust henuz sona ermemis bir durumdur.

Ben henüz başka bir kitabını okumadım ama Tasfiye'nin benim beklentimi karşılamadığını da itiraf etmek isterim. Bunun sebebinin yazarın takip etmesi zor yorucu anlatımı mı yoksa tercümenin başarılı olmaması mı olduğunu bilmiyorum ancak ben tercüme olduğunu tahmin ediyorum. Zira birkaç yerde kelimeler sanki o cümleye tam oturmamış gibi geldi bana, aynı şekilde tercümanın neden sürekli "kinik" diye bir kelimeyi tekrar etmek istediğini anlamadım. Kelimeyi anlayabiliyorum, ne ifade ettiğini de, ama bu kelime kitabı okurken sürekli dikkatimi dağıttı ve belki de daha yaygın ve akıcı ifadeler seçilebilirdi diye düşündüm. Imre Kertesz'in bu eseri henüz beni tatmin etmedi, ama belki ilerde başka bir eserini okurum.

"...Uzun zamandan beri kullanılmayan eski bir İncil ifadesi var: Yazı bilgini. Bir yazı bilgini bir yetenekten fazlasıdır. O felsefeci değil, filolog değil, üslupçu değil. Kekelese de, onu hemen anlamasan da: Yazı bilginini hemen fark edersin. Bé bir yazı bilginiydi. Geride bıraktığını yitirmememiz gerekir. Sırrı bunda yatıyor."

Yazara ait bir röportajı okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://www.notosoloji.com/imre-kertesz-her-yer-auschwitz/

17 Haziran 2014 Salı

Sineklerin Tanrısı - William Golding

1983 yılında nobel Edebiyat Ödülü kazanan William Golding'in ("Gerçekle söylenceyi birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı") en ünlü ve en çok okunan kitabıdır Sineklerin Tanrısı. Aylardır okuyacaklar listemde bekledi ve şu an okuma fırsatı bulduğum için memnunum. Ancak peşin olarak söylemek gerekirse, okuduğum alegorik eserlerden ve yaşadığım şu kısacık hayatta edindiğim tecrübelerden sonra bana farklı bir şey anlatmadığını belirtmek zorundayım :). Golding bu eseri 1954 yılında yazmış ve öğrendiğim kadarıyla pek çok yayınevinden geri çevrilmiş (bazen bu yayınevlerinin basiretsizliği trajikomik oluyor, J.K. Rowling için de aynı şey yapılmıştı, ah hayatımın hatası). Günümüzde en iyi İngiliz yazarlar arasında sayılan Golding, bu eserinde gerçekçi bir anlatımla kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğu iddiası üzerinde bir konu seçmiştir. Hikaye "atom çağının çocukları" denilen bir grup çocuğun ülkelerindeki savaş nedeniyle daha güvenli bir yere nakledilirken bir şekilde uçaklarının düşmesi sonucu bir adaya düşerek burada başlarından geçenleri anlatmaktadır. Hayatta kalan çocukların (ki yaşları 6 ile 12 arasında değişmektedir) adada verdikleri mücadele simgesel olarak geldikleri modern dünyanın küçük bir kopyası gibidir: iktidar kavgası, faşizm, darbe, saf iyilik ve saf kötülük, öğrenilmiş davranışların üzerindeki baskı kalkar kalkmaz ilkel davranışlara dönüşmesi vb.

Kitabın ilk tercümesi ve ilk baskısında adı (1969 yılında) "İşte Bizim Dünya" şeklinde tercüme edilmiş. Her ne kadar bu isim de kitaba uyumlu olsa da, tercümanın yorum yapmasına gerek yoktu kanaatimce. Adın direkt tercümesi (Lord of the Flies) hikayeyi çok iyi temsil ediyor: kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı (şeytan), insanlığın başlıca hastalığını (içimizdeki ilkel canavar) ve kötülüğü simgelemektedir. İngilizlerin Beelzebub dedikleri şeytanın Kutsal Kitap'taki İbranice adı, Sineklerin Tanrısı anlamına gelen Ba-al-z-bub olduğu için Golding kitabına bu adı vermiştir (Mina Urgan Eleştirisi)

Şöyle düşünebilirdik belki de, adayı cehenneme çeviren bu çocuklar atom çağında yaşadıkları ve savaş ortamını görüdükleri için travmatik ve kötü olabilirler. Çocukların doğuştan kötü / iyi oldukları üzerine değil de, çocukların gördüklerini ve öğrendiklerini hayata geçirdikleri yönünde bir yorum belki de daha gerçekçidir.

"Roger bir avuç taş topladı, atmaya başladı. Gel gelelim, Henry'nin çevresindeki çapı belki altı yarda olan bir alan vardı ki, oraya taş atmayı göze alamıyordu. Roger'in eski yaşantısına bağlı ve gözle görülmediği halde henüz güçlü kalan keskin yasaklar, çömelen küçüğü korumaktaydı. Roger'in varlığından haberi olmayan, yıkılıp giden bir uygarlık, Roger'in kolunu koşullandırıyordu hala."

22 Ocak 2014 Çarşamba

Midak Sokağı - Necib Mahfuz

İşte bu kitap iyi bir yazar nasıl olurun güzel bir örneğiydi! Bildiğiniz üzere Necib Mahfuz 1988 yılına ait Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Mısırlı bir yazar. Ortadoğu'da pek çok kaliteli insanın başına geldiği gibi, yazarımızın da kitapları bir dönem Mısır'da yasaklanmış ve adına ölüm fetvası bile yayınlanmış. Neyse ki, Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bu yasak kaldırılmış ancak hala Mısırlıların Necib Mahfuz kitapları okuyup okumadıkları konusunda merakım söz konusu (pek okunduğunu sanmıyorum niyeyse). Nobel Edebiyat ödüllerinde gelenek olduğu üzere, Necib Mahfuz da kitabında hayatını geçirdiği Mısır'ı, Kahire'yi ve başkentte modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan insanları Midak Sokağı gözleminden yola çıkarak anlatmaktadır. Duyduğum kadarıyla, diğer kitaplarında da aynı temayı işlemiş. Bu durum beni şaşırtmadı zira "gelenek olduğu üzere" Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar hep aynı temayı kullanırlar :). Necib Mahfuz'u tekrar okuma fırsatım olur mu yakın zamanda bilmiyorum ancak bir sonraki okuyacağım kitabı şimdiden merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle şu açıklamasından sonra: "Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirirdim."

Gelelim hikayeye, aslında Midak Sokağında yaşayan insanları (esnaf ve sakinler) anlatsa da, hikayenin temelinde hırslı ve güzel bir genç kız var: Hamide. Hamide ve çevresindeki insanlar: dilenmek isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, Hamide'ye aşık olan genç berber Abbas, zengin şirket sahibi Elvan Salim, kahveci Kirşa, Hamide'nin çöpçatan annesi Ümmü Hamide ve diğerleri arasında akıp giden bir hayat. Daha fazlasını bahsetmeye gerek olmadığı kanaatineyim.

Yazara ve hikayeye lafımız yok ancak şu kitabın arkasına kim (---- spolier alert ----) "para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide" diye yazdı, onu sorgularım. Bu olay hikayede büyük heyecanlar yaratacak ve merak uyandıracak bir olayken, bunu daha kitabı okumaya başlamadan öğrenmemizi sağlayan sevgili editöre (artık yazan her kimse) teşekkürlerimi iletirim. Sana da okuduğun kitabın kilit noktasını hep birileri söylesin, hoş oluyor.

"Midak Sokağı'nda hayat çevresindeki faaliyetten neredeyse tamamıyla yalıtılmış bir şekilde sürer, kendine özgü, özel bir hayattır. Özde ve temelde hayatın bütünüyle birleşit kökleri, ama aynı zamanda sokak artık geçmişte kalmış bir dünyanın bazı sırlarını da barındırır."