Powered By Blogger
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2016 Çarşamba

Suç (Bir ceza avukatından gerçek hikayeler) - Ferdinand Von Schirach

Kitap 2011 yılında Türkiye'de basıldığı yıl haftalarca çok satanlar listesinde kaldı, kolay okunduğu için olsa gerek pek çok kişi tarafından okundu. Aslında kabul etmek gerekir ki konu olarak da "ceza hukuku" alanına giren her türlü olay insanların ilgisini çekiyor. Bunu güncel tv programlarından veya gazetelerin en çok okunan sayfalarından da anlayabiliriz. Bu durumu eleştirmiyorum, aksine araştırılması gerektiğini düşünüyorum, bu konu hakkında yapılmış bir araştırma vb. varsa da okumak isterim açıkçası. Neyse konuyu daha fazla uzatmadan kitaba geçelim, yazar kitapta ceza avukatlığı sırasında yaşadığı bazı olayları kaleme almıştır. Bir ceza avukatının müvekkillerinin sorunlarını -isim vermeden de olsa- bu şekilde aktarmasının etik tartışması bir yana, hikayelerin arasında Alman ceza hukukuna dair kısa açıklamalar da yapılmaktadır. Kitabın arkasındaki açıklama hikayeler konusundaki beklentiyi yükseltse de, yazar olayları fazla detaylandırmamayı tercih etmiş. Benim aktarılması istenilen duyguları en iyi hissettiğim hikaye genç bir kadının sevgisinden dolayı erkek kardeşini öldürmesini konu alan hikayeydi, bu ikilem başarılı bir şekilde verilmişti. Bir şey oldukça açık anlaşılıyor ki, her ne kadar farklı ülkeler/hayatlar da söz konusu olsa "ceza" kavramında ve insanların suç işleme motivasyonu ile işledikleri suçlar arasında tüm insanlığı da içine alan bir benzerlik var.


Olayların gerçekten yaşandığı iddia edildiğinden, hikayelerin gerçekliği dehşetin boyutunu da yükseltiyor denilebilir. Bazı hikayeler okuyucunun tüm merakını tatmin edemeden sona eriyor ancak bu kısımları sanırım avukatın kendisi de çözememiş. Yine de ilginç bir kitap olduğu söylenebilir, aynı zaman da akıcı olduğundan rahatlıkla okunabilir. İyi okumalar!


"Savunma, sanığın bir psikiyatr ya da psikolog tarafından incelenmesini talep edebilir. Sanığın psişik bir hastalıktan, rahatsızlıktan ya da anomaliden muzdarip olduğunu akla getiren bulguları ortaya koymak mümkün olursa, mahkeme bu tür bir talebi kabul eder. Bilirkişi raporu mahkeme için elbette bağlayıcı değildir, bir sanığın cezai ehliyeti olup olmadığına ya da cezasının hafifletilmesi gerektiğine psikiyatr karar veremez. Bu hükmü sadece mahkeme verebilir."


Kitabın Arkasından Alıntı: Ferdinand von Schirach 1964 Münih doğumlu, 1994 yılından beri Berlin'de avukatlık yapıyor. Müvekkilleri arasında Politbüro üyesi ve Almanya Federal Haber Alma Servisi ajanı da var, büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları da.

20 Eylül 2016 Salı

Sürgündeki Prenses Süreyya - Süreyya İsfendiyari

Geçtiğimiz haftalarda Süreyya İsfendiyari'nin annesinin kızını anlattığı "Kızım Süreyya" kitabını okumuştum ve kitap hakkındaki fikirlerimi belirtmiştim (birkaç entry geriye giderseniz görebilirsiniz). Prenses Süreyya'nın hayatı hakkındaki merak ettiklerim açısından kitabın çok yetersiz olduğunu ve beni tatmin etmediğini de belirtmiştim. Bu nedenle bu kez Süreyya İsfendiyari'nin kendisinin kaleme aldığı hatıralarından oluşan bu kitabı tatilde okudum. Kitabın üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkün: Süreyya'nın boşandıktan sonra anılarını anlatığı bölüm ("Hayatım"), anıları yayınlandıktan sonra okurlarının mektuplarına verdiği yanıtların anlatıldığı bölüm ("Unuttuklarım") ve Şah'ın anılarından derlenen bölüm ("Şah Anlatıyor" - Şah'ın hayatı hakkında kısa bir özet mevcut), eserin sonunda da bir fotoğraf albümü bulunuyor. Kitapta Süreyya evliliğine giden süreç ile beraber İran saraylarında geçirdiği yedi yılı, saray hayatının iç yüzünü, kendi gözlemlerini ve bu süreçte İran'ı etkileyen siyasi olayları kendi açısından anlatmıştır (1951-1958). Şah'tn boşandıktan sonra Avrupa'daki hayatını, nasıl sosyeteye girdiğini ve magazin basınının nasıl kendisini adım adım takip edip hakkında yalan haber yaptığını da arada anlatmayı ihmal etmiyor. Bir önceki kitaba göre Prenses Süreyya'nın hayatı hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz ancak benim kitapta anlatılanlardan hissettiğim kadarıyla Süreyya oldukça politik davranıyor. Hiç kimseyi özellikle Şah'ı incitmeyecek ifadeler seçerek anılarını anlatmayı seçiyor ki bunu da diplomasiyle geçirdiği yedi yılın bir sonucu olarak görüyorum.

Prenses Süreyya'nın anıları ile anladım ki Avrupa'da (en azından 20. yy'da) magazin basınının ünlü insanların hayatlarına yaptığı psikolojik baskı çok yüksek boyutta. Prenses Diana'dan anımsayacağınız gibi magazin basınının tacizlerinden kurtulmaya çalışırken trafik kazasında vefat etmişti. Tabi yalnızca bu tür konulardan bahsedilmiyor kitapta, İran'da kadınların yaşamı, evlilik prosedürleri, kraliçe konumundaki kadınların hayat tarzları gibi daha ilginç konulara da değiniliyor. Benim merak ettiğim bir diğer husus da Prenses Süreyya'nın manevi çöküşünün nasıl olduğu; buna değinilmiyor. Anılarını 1961 yılında yazan Süreyya, anılarını yazarken henüz çok genç (30 yaşında), halbuki 2001 yılında vefat ettiği için kırk yıl daha hayatta kalıyor. Bu kırk yıllık süreçteki yalnızlığı, sevgilileri, çevirdiği filmler, İran devrimi hakkındaki düşünceleri, yavaş yavaş popülaritesini kaybetmesi ve bu süreçte neler hissettiği şu an tam bir muamma. Bununla beraber, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Bir prenses de milyonlarca kadının yaptıklarını hiç kimseye konu olmadan yapabilmek ister. Bir dostla sohbet etmeye, bir bardak şarap içemey, bir kahvede oturmaya, dükkan dükkan dolaşmaya, tiyatroya veya sinemaya gitmeye hasrettir. Ender de olsa kabuğundan sıyrılıp tatil yapmaya, sıcak kumların üzerinde mayo ile yatmaya, top oynamaya, koşup zıplamaya, sahilde dalgaların arasında oynamaya ve bu arada mutlu ve sadece kendisi olmaya, kimse tarafından dürbünle tetkik edilmediğini bilmeye hasrettir."

27 Nisan 2015 Pazartesi

İsmet Berköz'ün Yüksek Öğrenim Öyküsü - İsmet Çepel

Bu kitabı da yazarından aldım :). Yazarından kitap alarak okumanın keyfi bambaşka. Uzun zamandır İstanbul Barosunun resim kursuna devam ediyorum ve uzun zamandır bizimle beraber kursa devam eden üstad bir avukatımız var: İsmet Çepel. Hanımların yaşı söylenmez ancak meslekte ellinci yılını doldurarak onur belgesini almaya hak kazanan bir avukat olduğunu belirtmek yeterli olur sanırım. İsmet Hanım'ın resim yapmanın dışında kendisinin ve ailesinin hayatını yazdığını öğrenince bu üretken ve çalışkan yazarın yazdıklarını merak etmeye başladım. Burada size anlatacağım kitabı dışında kendi hayatını yayınladığı bir otobiyografisi ve çocuklarını/torunlarını anlattığı ve yayına hazırlanan bir kitabı daha olduğunu belirtmek isterim. Bu kitabında ise İsmet (Berköz) Çepel hem yükseköğrenim hayatını hem de bu süreçte kendisine yardımcı olan Boysan ailesinin hayatını anlatmış. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen İsmet Çepel, babasının işi sebebiyle (Babası Hakim Mustafa Hilmi Berköz'dür) çocukluğunda Anadolu'nun pek çok yerini gezmiştir. Ancak babasının ani ölümü sonrasında zor günler geçiren aile Bozüyük'e yerleşir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan İsmet (Berköz) Çepel, teyzesinin eşi ve Işık Lisesi'nde kimya öğretmeni olan Abdi Boysan'ın yardımıyla, üniversite kaydını yaptırarak Işık Lisesi'nde yatılı etüd öğretmen olarak yeni hayatına yelken açar. Kitap büyük oranda İsmet (Berköz) Çepel'in üniversite yıllarında (1947-1950 yılları arasında) tuttuğu günlüklerden ve diğer notları ile aile fotoğraflarından oluşmaktadır. Yazarın üniversite yıllarında dönemin şartlarında ve maddi zorluklardan dolayı yaşadığı sıkıntılar ve İstanbul'a ve yeni hayatına adaptasyon sürecinde yaşadığı ruhsal değişimler tuttuğu notlardan rahatça gözlemlenebilmektedir. İnsanın yıllar sonra geriye bakıp, günlüklerini okuması nasıl bir duygudur acaba? Bunu en kısa zamanda kendisine sormalıyım.
 
Yaşadığımız bu milenyum çağında bilgiye erişim oldukça kolay olduğu için insanların elli yıl önce nasıl yaşadıklarını kavramakta zorlanıyoruz. Sinemanın sosyal aktivite olarak değerli olduğu, eskiyince veya küçülünce bozularak başka bir biçim verilen kıyafetlerin giyildiği, uzaktaki insanlarla yalnızca mektupla haberleşildiği veya senede bir kere çekilen fotoğrafların bulunduğu bir yaşam bize yıldızlar kadar uzak. İçinde bulunduğumuz yaşamdan şikayetçi değilim elbette, yalnızca sahip olduklarımızın değerini bilmek gerektiği kanaatindeyim. Bu arada İsmet Hanım iyi ki defter tutmaya başladığında arkadaşlarını dinlememiş:

"Bazı arkadaşlar hatıra defteri tutmanın lüzumsuzluğuna inanıyor. Halbuki ben onu o kadar elzem buluyorum ki. Hem herkesten ziyade kıymet verdiğim kendimin geçen günlerini unutmamak benim için eşsiz bir zevk olacak. (s.163)"

14 Kasım 2014 Cuma

Anılar - Av. Halis Özdemir

Bu yılın Nisan ayında kaybettiğimiz değerli Avukat Halis Özdemir'in avukatlık anılarını yazdığı "Anılar" kitabını birkaç sene önce İstanbul Barosundan temin etmiştim. Bir süre zarfında kitabı okumadığımı yakın zamanda fark ettim ve hemen okumaya başladım. Avukatlık mesleğini olması gerektiği gibi -ya da alışageldiği gibi desek daha doğru olur- icra edemediğimden, bu konuda yazılan anı vb. yazılar oldukça ilgimi çeker. Üstad Özdemir de bu anılarını tüm yalınlığıyla bu kitabında (biraz da politikaya ve askerlik anılarına değinerek- anlatmış. 1921 doğumlu olduğu için kendisinin 1951 yılında fiilen avukatlığa başladığı ve neredeyse hayatının son yıllarına kadar (2014) avukatlık yaptığı düşünülürse, bu süreçte ne kadar farklı ve münferit olaylara şahit olduğunu hayal etmek zor olmayacaktır. Avukatlık yıllarının (1979'a kadar) ilk otuz yılını doğup büyüdüğü yerde (Ardahan'da) geçiren Halis Özdemir, Kars, Ardahan ve Artvin civarındaki arazi ve ceza davaları ile ilgilenmiş ve karşılaştığı ilginç olayları ve zorlukları yeri geldiğinde isim vererek aktarmıştır. Ancak kitapta o kadar çok isim ve tarih bilgisi vardı ki pek çoğunu aklımda tutamadım :). Yalnızca profesörler ve bazı edebiyatçılara ilişkin olarak belirtilenler aklımda kaldı. Bununla beraber, olaylar kronolojik sırayla aktarılmadığı için (öyle tahmin ediyorum ki Halis Özdemir anılarını değişik zamanlarda aklına geldikçe yazmış) okurken bazı yerlerde aklımın karıştığını itiraf etmem gerek. Bir diğer eleştirebileceğim nokta da, (muhtemelen bir editör tarafından kontrol edilmediği için) bazı imla hataları ve düşün cümlelerin ve bazı noktalarda anlam akışı kopuyor.

Olgun yaşına ulaşmış ve tecrübelerini genç nesile aktarmak isteyen her üstad gibi, Halis Özdemir de önceliği görgü kurallarına (adab-ı muaşeret) vermiştir. Buna ilişkin verdiği örneklerde, düzgün konuşmanın ve görgü kurallarına uymanın hayatın her evresinde, gerek özel hayatta gerekse meslek yaşantısında her zaman artısı olacağını vurgulamıştır: Yerinde ölçüsüne göre saygılı olan kim kaybetmiş?

"... Hani derler ya boğaz kırk bölümdür; insanın  ağzından muhatabına sarf edilecek, çıkacak sözcükler kırk kez tabiri caizse gümrüğe tabi tutulacaktır. Yoksa yıllarca dost edindiğiniz insanlar anında sizden soğuyabilir. Medeni alemde insan ilişkileri bir nevi sırat köprüsünden geçmeye benzer. Söz ağızda iken sizin esirinizdir. Ağızdan çıktıktan sonra, siz onun esirisiniz."

 "Baki kalan bu dünyada bir hoş seda imiş derler ya. Ceset toprak oldu. Sanıklar belki tutukluluklarını dahi unutmuş olabilirler. Fakat, bizimkinin hoş sadası unutulmadı daha. Hukuk Usulü hocamız rahmetli Sabri Şakir 'Üslupta tatlı, fikirde güçlü olmalıyız' derdi."