Powered By Blogger
CAN YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CAN YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2018 Cuma

Delifişek - Jose Mauro De Vasconcelos

Şeker Portakalı serisinin üçüncü ve son kitabı olan Delifişek'i de dün bir solukta bitirdim. Güneşi Uyandıralım kitabından sonra Delifişek hem çok kısa sürede bitti hem de Zeze'nin hayatının çok kısa bir dönemine değindi. Bu açıdan biraz üzüldüm çünkü Zeze'yi daha nice maceralar bekliyor gibiydi ve ben sonrasında neler yaşadığını gerçekten merak etmiştim. Serinin bu son kitabında Zeze artık yirmi yaşına gelmiş bir delikanlıdır ve hem okulu bitirememiş hem de ne iş yapacağına, hayatına nasıl yön vereceğine henüz karar verememiştir. Ayrıca eskisi gibi artık babasının kötü bir adam olduğunu da düşünmüyordur hatta babasını sevmeye bile başlamıştır. Fakat ergenliğinde yüreğinde taşıdığı sevgili kurbağası da yoktur ama Zeze'nin yalnızlığını paylaştığı, boş zamanlarında mutlulukla yanına koştuğu bir dostu vardır: deniz. Yüzmek Zeze için bir tutkudur, hatta yüzmeyi her şeyden vazgeçecek kadar çok sevmektedir. Tüm bu hengamenin içinde bir de aşık olduğu genç bir kadın vardır. Zeze'nin kendi halindeki dünyası zamanla içinden çıkılmaz bir hal alır, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan Zeze, artık kaçabileceği başka bir yer kalmadığında hayatta neyi istediğine karar verip harekete geçmesi gerektiğinin farkına varacaktır.
 
Son kitapta, hem hayatın zorluklarıyla yüzleştiği için hem de toplum baskısıyla biraz değiştiği için olsa gerek Zeze'de eski zengin hayal dünyasını ve samimi duygularını bulamadım. Aslında Zeze'yi tekrar okumak güzeldi ancak yaşadıkları artık o kadar gerçekçiydi ki okuyucu olarak ben de kendimle bir yüzleşme yaşadım diyebilirim. Kitabı en çok eleştireceğim nokta kısa sürmesiydi. Belirttiğim gibi, ben Zeze'nin hayatının Delifişek'ten sonrasını hala merak ediyorum, umuyorum ki Vasconcelos'un sandığından kitabın devamı yayınlanmamış olarak bulunur ve baskısı yapılır, başka ne diyebilirim ki :). İyi okumalar!
 
"Benim bir deli olmadığımı kim garanti edebilirdi! Derken içimi yine o sevinç kaplıyordu, o iyimserlik, o yaşama, sevme, yüzme isteği. Deniz. Güzelim deniz. Koskoca deniz. Hepsi benimdi. Ilık deniz, sabahları kumların üzerinde, suyun içinde. Öğle yemeğinde Carao'da. Potengi Irmağı, deniz yükselmiş, ırmak dolmuş, harika. Akşamın neredeyse yedisine kadar..."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

Güneşi Uyandılarım kitabı hakkında okumak için:

20 Mart 2018 Salı

Güneşi Uyandıralım - Jose Mauro de Vasconcelos

Birkaç yıl önce Zeze'nin ilk maceraları hakkında blogda bir yazı yayınlamış ve size bu yaramaz çocuğu tanıtmıştım (aşağıda link bulunuyor). İlk kitap olan Şeker Portakalı'nın devamı olan Güneşi Uyandıralım'da henüz beş yaşındayken tanıdığımız yaramaz Zeze'nin hayatının tamamen değiştiğini ve kendisinin yavaş yavaş büyümeye başladığını okuyoruz.  Ailesinin yanından alınarak on bir yaşındayken başka bir ailenin yanına okuması & yaşaması için evlatlık verilen Zeze yavaş yavaş büyüse de yaramazlığından pek bir şey kaybetmemiş gibidir. Beş yaşındayken kendisine Şeker Portakalı fidanını arkadaş edinen Zeze, evlatlık verildikten sonra yeni gittiği evde içindeki yalnızlık duygusunun da etkisiyle kendisine bir cururu kurbağasını arkadaş edinir. Yüreğinde yaşayan ve Adam adını verdiği kurbağası ile boş zamanlarında vakit geçiren Zeze'nin bir diğer dostu da arada bir kendisini ziyaret eden ve  babası yerine koyduğu hayali arkadaşı aktör Maurice Chevalier'dir. Yüreğinde yaşayan kurbağası ve zor zamanlarında dertleştiği hayali babasının yanı sıra Zeze'ye gerçek hayatta anlayış gösterenlerin sayısı oldukça azdır: Peder Fayolle ve evin aşçısı Dadada. İlk kitaptaki çocuk masumiyetini taşıyan Zeze bu kitapta da masumiyetinden herhangi bir şey kaybetmemiştir, yalnızca biraz daha büyümüş, biraz daha hayata dair bilgi edinmiş ve en önemlisi aşkı tanımıştır.

Zeze'nin içten ve masum hikayesini ilk okuduğum zaman çok dokunaklı bulmuştum fakat Güneşi Uyandıralım ilk kitaptan çok daha etkileyici geldi bana. Beş yaşındaki bir çocuğun masumiyeti yerini farkındalıkları daha yüksek, acıları ve yalnızlığı daha fazla ancak yine yüreği tertemiz saf bir ergen çocuğa bırakmış. Zeze'yi tekrar görmek bana kendimi iyi hissettirdi, bu nedenle serinin üçüncü kitabı olan Delifişek'i de en yakın zamanda okuyacağım. Herkese hayata bambaşka bir gözle bakan haylaz Zeze'nin hikayesini okumasını tavsiye ederim. İyi okumalar şimdiden.

"...Ama ben beni büyük sayan bir baba isterdim. Bana armağan verdiğinde, bunu hak etmediğimi söylemeyen biri. Bir Kızılderili kadının oğlu olduğumu unutan biri. Bir... Odama gelip bana iyi geceler dileyen bir babam olsun isterdim. Elini başına koyan bir baba. Odama giren, üstüm açılmışsa uyandırmamaya dikkat ederek üstümü örten. Bana iyi geceler dileyerek yanağımdan öpen."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek - Milan Kundera

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bilir, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış biri olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim. Avrupa tarihi ya da Çek Cumhuriyeti'nin yakın tarihi hakkında çok bilgim olduğu söylenemez ancak içinde bulunduğumuz dönem itibariyle "göçmenlik" ya da "yurtsuzluk" hakkında empati yapabilecek durumdayız biz de. Bu yüzden olsa gerek, hikayenin göçmen psikolojisine gidenler ve kalanlar açısından bakışını ve duygu aktarımını etkileyici buldum. Kitabın hikayesi de 1968'de Prag'dan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine iltica eden kişilerin hayatlarını konu alıyor. Bu insanlardan birisi olan Irena eşiyle birlikte Paris'e gidip tüm hayatını kendisini zerre anlamayan insanlar arasında geçirenlerden. Yıllar sonra  soğuk savaş sona erip Avrupa'da artık eski rüzgarlar esmediğinde eski vatanını ziyaret etmeye başlar. Eşi vefat ettiği ve çocukları da kendi hayatlarını kurduğu için kimseye karşı bir sorumluluk hissetmeyen Irena, bu yolculuklardan birinde geçmişinden hayal meyal anımsadığı Josef ile havaalanında karşılaşır. Havaalanı karşılaşmasından sonra Prag'da görüşmek için sözleşen Irena ve Josef' için bu olayla birlikte kendi geçmişleri ile hesaplaşmaları dönemi başlayacaktır. Herkesin kendi kültürüne yabancılaşmasının deneyimi birbirinden farklıdır, bu farklılığın nedeni belki de herkesin özleminin ve beklentilerinin farklı olmasıdır.

Milan Kundera kadın ve erkek doğasını çok iyi anlayan ve tüm netliğiyle bunu yazıya aktarabilen bir yazar. Yurtsuzluk/gurbet/unutma/unutulmaya dair her şeyi cinsiyetler üzerinden çok iyi anlatmış. Zaten kendine yabancılaşma konusunu vatanından sürgün edilen bir yazardan daha iyi kim anlatabilir ki? Bu arada, yakın zamanlarda okuduğum kitaplarda (Narkissos'un Düşüşü - Elia ile Yolculuk - Bilmemek) temel konu olarak "İthaka'ya Dönüş"ten bahsedilmesi özellikle dikkatimi çekti. Ya bu konu yazarların çok ilgisini çekiyor ya da gerçekten ilginç bir tesadüf yaşadım. Belki de Odysseus'u okumanın zamanı gelmiştir,  ya da hayatın en güzel tarafının yolculuğun kendisi olduğunu anlamak için benim de İthaka'ya yol alma vaktim gelmiştir. İyi okumalar!

"Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an git gide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır."

Narkissos'un Düşüşü kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

Elia ile Yolculuk kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

28 Kasım 2017 Salı

Yaban Muzu - Jose Mauro De Vasconcelos

Geçtiğimiz hafta, Beyoğlu Sokak Festivali'nden iki kitap aldım, bir tanesi de Vasconcelos'un "Yaban Muzu" kitabıydı. Vasconcelos, konuyu kafasında toparlayınca bir çırpıda kitap yazabilen bir yazar olarak tanımlar kendisini, bu nedenle olsa gerek bir çırpıda da okunur. Vasconcelos'u okuyan herkes gibi ben de kalemini ve hikayelerini çok severim, bunu da sevdim elbette ama ne yalan söyleyeyim bazı bölümleri etkileyici olsa da bu kitaptan "Şeker Portakalı" kadar etkilenmedim. İçinden şarkılar söylemeyi beceren Zeze'den farklı olarak, Yaban Muzu (Banana Brava) Brezilya'daki elmas madenlerinde yarı aç yarı tok çalışan işçilerin hayatından kısa bir kesit sunuyor. Bu işçilerden kitaba konu olan iki tanesi ise genç Joel ve hayattaki deneyimi her açından Joel'den fazla olan ve onu oğlu gibi gören Gregorao. Karşılaştıklarından bu yana birlikte yaşayan ve her işi beraber gören bu ikilinin yolu bir gün kendi kaderinin peşine düşen Joel'in sessizce gitmesiyle ayrılır. Çalışmak için Brezilya'nın en acımasız Garimpo'larından birine, Banana Brava'ya doğru yola çıkan Joel'in başına ise gelmeyen kalmaz. Hem çetin doğası hem de acımasız işçileri nedeniyle Garimpo'larda hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu fark eden Joel yine de yılmayacak ve hayata devam etmek için kendince intikam planları yapacaktır. Aylar sonra tesadüfen bazı tesadüfler kaderini etkileyecek olsa da, geçmişi unutmayan kişiler kendisini ve en yakın arkadaşını bazı seçimler yapmaya mecbur bırakacaktır.

Kitap ilk başta bana "Fareler ve İnsanlar"ı ve oradaki işçileri anımsattı ancak daha sonrasında kitabın ikinci bölümü olan Yazgılar'a başlayınca sanki bilinç akışı gibi ilerleyen olaylar birbirini izledi. Okuması heyecanlı bir kitap olduğunu düşünüyorum ancak bu kadar sert ve çarpıcı konuları herkes okumak ister mi onu bilemiyorum. Ben Vasconcelos'u sevdiğim için size de tavsiye ederim, iyi okumalar!

"Joey afalladı kaldı. Zenci dürüst adamdı. Ya kendisi neydi? Onun yüzünden, dört adam günlerce içerde kalacak ve sırtları yedikleri sopalardan yarılacaktı. Ağızlarından fışkıracak her iniltide, belki daha sonra uğursuz bir öç şarkısı oluşturacak sonsuz bir lanetleme bulunacaktı."

21 Kasım 2017 Salı

Narkissos'un Düşüşü - Takis Theodoropoulos

Bursa seyahatimde arkadaşımın kitaplığından okumak için iki kitap almıştım, bir tanesi de buydu. Kitabı kısa sürede okudum ve bitince bir an "Ne okudum ya ben?" afallaması yaşadım. Hikaye bir yerde tekdüze anlatımla sıkıcılıktan uykumu getirirken, başka bir bölümde aniden adrenalin yaşatacak şekilde kurgulanmıştı. Takis Theodoropoulos'un dilimize tercüme edilen ve buram buram Ege kokan bu ilk kitabının ana karakteri Atina'da yaşayan, hayatının ilk kırk yılını geride bırakmış ve artık dağılan hayatını nereden toparlayacağını bilmeyen Andreas Giyonis. Andreas, eşinden ayrılmış ve yeni yeni ergenlik bunalımlarına girmeye başlayan kızı ile arada bir görüşen, tam olarak hayattan ne istediğini bilemediği için yazar olmasına rağmen yayıma çıkacak kitabını henüz tamamlamamış bir adam. Bir de tüm bunların üzerinde yarı Yunan yarı Amerikalı Chryssa'ya aşık olunca içinde bulunduğu kararsızlık durumu iyice artar. Maddi sıkıntılarının yanında Chryssa'nın aşırı heyecanlı hayatı da kendisini biraz yıpratır. Her şey sıradan bir şekilde ilerlerken, bir gün birdenbire kendisini uluslararası bir kaçakçılık olayına karışmış olarak bulur. Hayatına anlam katabilmek için değiştirmeye çalışırken muhtemelen bu kadarını kendisi de tahmin etmemiştir. Andreas'ın kaçtığı kişi artık sadece "kendisi" değildir ama hayat bazı insanları umulmadık zamanda umulmadık hediyeler de verebilmektedir.


Andreas Giyonis'i kime benzetebiliriz diye düşünüyorum, tam anlamıyla budur diyemesem de, Albert Camus'un Mersault'u kadar hayata boş vermiş bir yanı vardı. Bu nedenle bu karakteri kitapta okumak veya filmde izlemek ayrı bir keyif verebilse de, gerçek hayatta böyle biriyle arkadaş veya sevgili olmayı kimse istemezdi diye de düşünmemek elde değil. Bu arada yazarın Elia Kazan'ın filmlerinden veya Kazancakis'in kitaplarından yeri geldikçe bahsetmesi ve ara ara Yunan Mitolojisine atıf yapılması da beğendiğim diğer yönlerden. Genel itibariyle ise, çok beğendiğim bir kitap olamadı maalesef, daha iyilerini okumuştum. Merak edenler için iyi okumalar!
 
"Geçmiş; belleğin en dolambaçlı kıvrımlarından, bedenin özümsediği anılara kadar, hepimizin ruhumuzun derinliklerinde sakladığımız bu yaşanmışlık, yaşamın gerçekleşmiş bölümü, şaşkınlığın düzeninde yerini bulabilmiş bir kesitidir... Şimdiki zaman hep somut, kesin kurallarla belirlenmiş, dolayısıyla duyarsız olduğundan, özgünlüğümüzü oluşturan geçmiş zamandır."

21 Ekim 2016 Cuma

Casus - Paulo Coelho


Paulo Coelho'nun kitaplarını severek okuyorum, ne kadar başarılı bir yazar olduğu ayrı bir tartışma konusu tabi. Bu kitabı kitapçıda tesadüfen gördüm, görür görmez kapağındaki kadın dikkatimi çekti: Mata Hari (gerçek adı Margaretha Zelle, 1876-1917, takma adı Malay dilinde "Şafağın Gözü" anlamına gelmektedir).  Mata Hari lise hazırlık sınıfında bir okuma parçasında adı geçtiği için ilgimi çeken ve hakkında araştırmalar yaptığım bir kadındı, bu nedenle kendisi hakkında yazılmış bu kitabı görür görmez aldım. Paulo Coelho kitabı Mata Hari ve avukatının birbirlerine yazdıkları mektuplar şeklinde yazmış ancak Mata Hari karakterini meydana getirirken çizdiği kadın imajı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Benim zihnimdeki Mata Hari başarılı bir casus olmasının yanında aşkı ve dansı çok seven ve hırslı bir kadındı. Ancak bu kitaptaki Mata Hari ne yapacağını bilmeyen, mektuplarında yakınmakta başka bir şey yapmayan ve son ana kadar cesur olduğunu iddia etse de biraz korkak bir kadın izlenimi uyandırdı bende. Mata Hari hakkında detaylı bilgiye sahip olmadığımızdan neyin doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ancak Paulo Coelho'nun kitabı yazarken şahsi mektuplardan, dava dosyalarından ve artık kamuya açılmasında sakınca olmayan gizli kayıtlardan faydalandığını düşünürsek (eserin sonunda yazar detaylı bir kaynakça açıklıyor), yazarın çizdiği karakter daha gerçeğine yakın olmalı. Kitap Mata Hari'nin Fransız idam mangası tarafından idam edilmesiyle başlıyor, daha sonra avukatı ile mektuplaşmasından hayatı hakkında bilgi ediniyoruz. Yazar Mata Hari'nin hayatının detaylarını çok kısa tutmuş (gençliği, evliliği, Java Adası'ndaki yaşamı ve Paris'teki dans kariyeri), daha ziyade mektupta o an (idam cezasını aldığı an) hissettiklerini yazması şeklinde ilerlemiş. Bu nedenle her detay Mata Hari'nin açıklamayı tercih ettiği kadar okuyucuya aktarılmış, bu durum da kitabın gizemini azaltmış.


Yazıma başlarken belirttiğim gibi, ben Paulo Coelho'yu severim ve mümkün mertebe kitaplarını okurum. Casus'dan da memnuniyetsiz olduğumu söyleyemem, yalnızca benim kurguladığım Mata Hari bu değildi diyebilirim. Tarihin (I. Dünya Savaşı) "ajan" olarak damgaladığı bir kadını bu sıfattan çıkarıp aklamaya çalışan bir çizgide ilerlemiş olması dışında bir eleştirim yok. Yazarın birkaç yerde Dreyfus Dava'sına atıf yapması ve Pablo Picasso'dan söz etmesi ilgimi çeken hususlardan bazıları. Aslında Mata Hari çok daha ünlü kişiyle karşılaşıyor ve dost oluyor ancak bu dönem hakkında tarih bilgim az olduğu için bu kişiler hakkında size bilgi veremiyorum. Kitapta beğendiğim bir diğer nokta da sonsöz bölümü ve kaynakçası, yazar kaynakçayı ilgisini çeken okuyucuların dikkatine sunmuş.  Mata Hari'nin hayatının anlatılmayan detayları için: https://en.wikipedia.org/wiki/Mata_Hari


"Yanlış devirde doğmuş bir kadınım ben, hiçbir şey düzeltemez bunu. Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum."

26 Eylül 2016 Pazartesi

Yeraltından Notlar - Fyodor Dostoyevski

Bazı giriş cümleleri vardır, kitapla özdeşleşen, Gregor Samsa'nın bir sabah kendini böceğe dönüşmüş olarak bulması gibi ya da Anna Karenina'da olduğu gibi: "Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Yeraltından Notlar da aynı şekilde unutulmaz bir giriş cümlesi sunuyor, bütün kitabı özetleyecek şekilde: Ben hasta bir adamım... Kitap bu hasta adamın yazdığı iki bölümden oluşuyor, birincisi günlük gibi, hayata ve insanlara karşı nefretini, iç çatışmalarını ve hezeyanlarını anlatıyor (burayı çelişkilerle dolu bir monolog gibi düşünebiliriz). İkinci bölümde ise başından geçen kısa olaylar silsilesini anı şeklinde okuyucuya aktarmayı seçiyor. Tabiri caizse hasta ruhlu bir adamın kendisine dışarıdan bakma çabaları, insanlar tarafından fark edilebilmek için verdiği acınası mücadele ve bir fahişe ile yaşadığı nefret dolu bir anı ne kadar aşağılayıcı olabilirin net bir cevabı bu kitap. Karakterin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış birisi olduğu çok açık çünkü itirafları veya olayları yorumlayışı fazlasıyla içten ve gerçekçi (ölmeden önce yapılan itiraflar kadar açık fikirli ve dürüst). Bununla beraber, romandaki anlatıcının da belirttiği gibi, bir hikayedeki kahramanın erdemli, yakışıklı, hali vakti yerinde ya da çok iyi niyetli birisi olması gibi bir mecburiyet olmamalı değil mi? Kendisini anti-kahraman olarak tanımlayan Yeraltı Adamı'nın anlattıklarına bir kulak vermekte fayda var.


Kitap bana karakterleri ayrı dünyalar olsa da Albert Camus'un Yabancı'sını anımsattı, aslında tarz anlamında çok da farklı sayılmazlar, her iki eser de Varoluşçulu eserlere örnek olacak niteliktedir. Bu düşünceden yola çıkarak olsa gerek, Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmi Dostoyevski'nin eserinden, Yazgı filmi ise Albert Camus'un eserinden sinemaya uyarlanmıştır (Demizkubuz izleyebiliyorsanız izleyin). Kitap fazla karamsar olsa da, okumanızı tavsiye ederim, kendinize bile ifade edemediğiniz bazı itirafları okuyacaksınız belki de!


"Uzun lafın kısası beyler, hiçbir şey yapmamak en iyisi! Bilinçli tembellik en iyisi! Yaşasın yeraltı! Normal insanları kıskanmaktan çatladığımı söylediysem de şu anda onların bulunduğu yerde bulunmak istemezdim -onları kıskanmaktan hiç vazgeçmem- yo, yo yine de en iyisi yerin altındaki hayat benim için. Orada insan hiç olmazsa... Ah! Şimdi bile yalan söylüyorum! Yalan söylüyorum çünkü iki kere iki dört eder kadar iyi biliyorum ki iyi olan yer altındaki karanlık hücreler değil, bambaşka bir şey, arayıp bulamadığım bir şey..."

26 Ekim 2015 Pazartesi

Ölüm İlanı Yazarı - Ann Hood

Bu kitabı D&R'ın dönem dönem oluşturduğu indirimli kitaplar standından aldım, o nedenle okumaya başlamadan önce nasıl bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum (maalesef bazen bu tür kitapları sevmeyebiliyorum). Kitaba başlarken de iyi duygular içinde olmadığımı itiraf etmek isterim ancak ilerledikçe hem çok sevdim hem de hiç bitmesin istedim. Kitapta karakter olarak birbirinden farklı iki kadının farklı dönemlerdeki (50 yıllık bir farkla) hayatları anlatılmaktadır. 1960 yılında (Kennedy dönemi) Virginia'da kadınların henüz tam özgürleşemediği ve toplumun kendilerinden beklentilerinin "iyi bir ev kadını olmak" yönünde olduğu bir dönemde kocasıyla sorunları olan Claire ile başlıyoruz hikayeye. Mutlu bir evliliği, maddi açıdan hiçbir sorunu olmayan ideal bir kocası ve tam bir aile olmalarını sağlayan bir de kız çocukları olmasına rağmen evliliğin rutin gidişinden hoşnut olmayan Claire, hayatında tam anlamlandıramadığı bir şeylerin eksikliğini duyumsar. Hayatına her anlamda müdahale eden ve onu edilgenleştiren kocası Peter'in gün geçtikçe daha çok yaşam enerjisini çektiğinin farkına varan Claire, kendisini "birey" olarak hissedeceği başka arayışlara girecektir. Aynı şekilde hikaye elli yıl öncesine akarak toplumun kalıplarına uymayı reddeden Vivien Lowe ile tanıştırır bizi. 1906 San Francisco depreminde deyimi yerindeyse her şeyini kaybeden Vivien yaralı kalbinin ve yaşadığı kederin tesellisini  başka insanları son yolculuklarına şiirsel bir ölüm ilanı ile yollayarak bulur. Ölüm ilanı yazarlığı yaptığı insanlar tanıdığı kişiler değildir, yalnızca hayat hikayelerini sevdikleri aracılığıyla dinleyerek metnini yazar, acının insanları nasıl değiştirdiğini tekrar tekrar gözlemler. Vivien'in gözlemleri o kadar çarpıcıdır ki, insanların yaşadıkları ölüm acılarını somut olarak hissedersiniz (Yazarın kendi kızını da kaybettiğini öğrendiğinizde kendi acılarını çok net aktardığını da düşünebilirsiniz).

Peki bu iki kadını karşılaştıran veya ikisinin de hayatında ortak olan ne? Hem karakter hem de yaşam tarzı olarak farklı olan bu iki kadının birbirleriyle paylaşacak neyi olabilir? İnanın ben de kitabın sonuna kadar bunu merak ettim. Sürprizlerle dolu bir eser, Claire ve Vivien'in ilişkileri ve meydan okumaları incelikle kurgulanmış. Kadının toplumdaki yerini ve toplumun dayatmalarını sorgulayan bu kitabı okunmanızı mutlaka tavsiye ederim. Hakkında sayfalarca yazı yazılabilecek ve her karakterin davranışının incelikle düşünüldüğü bir eser var karşınızda!
 
"Keder insana kendini suçlu hissettirirdi. Beş dakika geç kaldığı için, yanlış tramvaya bindiği için, bir öksürüğü göz ardı ettiği için ya da çok derin uyuduğu için suçlu hissettirirdi. Suçluluk ve keder el ele gezerdi."

8 Eylül 2015 Salı

Sizin Hiç Babanız Öldü mü - Feride Çiçekoğlu

Daha önce Tunç Başaran yönetmenliğinde filmi çekilen "Uçurtmayı Vurmasınlar" (1989) kitabının yazarı olan Feride Çiçekoğlu; bu kitabında muhtemelen kendi anılarından da esinlendiği öykülere yer veriyor. Kendi anılarından esinlendiği yönündeki tahminim, öykülerin 1980-1990 döneminde geçmesi ve çoğunluğunun hapishane ortamlarından ilham alınarak kaleme alınmış olmasından ileri geliyor. Bildiğiniz üzere, 12 Eylül askeri darbesi döneminde dört yıl cezaevinde kalan Feride Çiçekoğlu yazdığı kitap ve film senaryolarında cezaevi anılarından sık sık söz etmiştir. Dolayısıyla eserdeki hikayelerin büyük kısmının -başından geçmese de- cezaevindeki gözlemlerine ve duyduğu yaşam öykülerine dayanmakta olduğu izlenimi oluşuyor. Benim okuduğum kitap Can Yayınlarının 1991 yılında yapmış olduğu baskısı (yeni tarihliler farklı olabilir) ve 1980-1990 dönemini kapsayan on dört öyküden oluşuyor. Sıkça değinilen konular cezaevi koşulları ve fikir suçlularının yaşadığı travmatik işkenceler olmakla beraber, birkaç mahkeme temalı hikaye ve sığınmacı birinin hissettikleri de anlatılıyor. Her bir hikayenin anlatımı farklı olsa da, ortak noktaları anlatımın çok içten olması, iç hesaplaşmaların ve duyguların çok iyi yansıtılmış olmasıdır. Artık yaşananlar ve 80'lerin hatıraları çok uzakta kalsa da (hatta bizim jenerasyonumuz için bir masaldan ibaret olsa da) bu kitabı bir okuyun derim, bazı olaylara bakış açınız kesinlikle değişecek.
 
Uçurtmayı Vurmasınlar filminden sonra büyük beğeni kazanan yazarın 1990 yılında senaryosunu yazdığı ve Maraşlı Alevi bir aileyi anlatan Umuda Yolculuk filmi yabancı dilde en iyi film akademi ödülünü kazanmıştır. Halihazırda İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde sinema bölümünde öğretim üyesi olan Feride Çiçekoğlu'ndan daha fazla eser ortaya çıkarmasını umut ediyoruz.

"...Senin fevkalade başarılı bir tahsil hayatından sonra layık olmadığın sıkıntılarla muhatap olmana 'tökezleme' tabir etmiştim. 'Teşbihte hata olmaz' sözünü bilirsin. Bu ekseriyetle 'her nevi teşbih yapılabilir' şeklinde tefsir edilirse de, aslında 'teşbih hatayı kaldırmaz' manasındadır. Hata yaptımsa kusura bakma güzel kızım."

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Akra'da Bulunan Elyazması - Paulo Coelho

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ancak ben Paulo Coelho'yu çok severim, ancak bu kitabını diğer kitapları kadar sevmediğimi itiraf edeceğim. Aslında bunun nedeni kitabın iyi bir kitap olmaması değil, kaldı ki, eminim bu kitabı beğenen çok kişi vardır. Benim eleştirim kitabın "el yazmasının" aynen aktarılması şeklinde olmasıdır (en azından bende böyle bir izlenim uyandırdı). Coelho'nun içerikte ne kadar emeği var bilmiyorum ama, baş karakter Kıpti'nin monolog şeklindeki sözlerinden ve sonsözden ben el yazmasının tercüme edilerek aktarıldığını anlıyorum. Kitaptaki olayın özü şu: Şehrin surları (Kudüs) karşı konulamayacak kadar güçlü düşmanlarla sarılmıştır ve muhtemelen o günün sabahında şehir ele geçirilmiş olacaktır. Şehrin sakinleri ve semavi din adamları şehrin meydanında toplanırlar ve adına Kıpti dedikleri bir Atinalının vaazlarını dinlerler. Kıpti görmüş geçirmiş bilge bir adamdır ve Kudüs halkına yok olsalar bile arkalarında bırakacakları bilgiler vermek istemektedir. Yerel halktan insanlar hayata dair merak ettiklerini Kıpti'ye sorarlar ve kendisi de sabırla uzun uzun açıklamaya girişir. Neler yok ki sorulanlar arasında? Yenilgi nedir, güzellik nedir, yalnızlık ve korku, işe yaramak nedir, cinsellik, mucize veya zarafet nedir? En önemlisi de yarına ne bırakabiliriz? Bu soruların cevapları bölüm bölüm veriliyor ve Kıpti aslında bir kısmını hayat tecrübesi ile edinebileceğimiz bazı tanımlamalar yapıyor. Ben kişisel gelişim kitaplarından çok hoşlanmadığım için, tamamı bana "öğüt" vermek olan bir kitaba da yeterince ısınamadım sanırım :).

Kitabın ön sözünde el yazmasının geçtiği yollar ve ne şekilde Paulo Coelho'ya ulaştığı yönünde bir açıklama mevcut. 1945 yılında Mısır'da bir mağarada testinin içinde gömülü olarak bulunan papirüslerin MS 100-180 yılları arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. İşte hikayenin bu kısmı güzel, zira içerikteki açıklamalardan anladığımız bir şey var: İnsanı insan yapan değerler aradan geçen bütün senelere ve savaşlara rağmen kolay kolay değişmiyor!

"Şehrimizi talan edebilirler, ama burada öğrendiklerimizi silemezler. İşte bu yüzden ilmimizin surlarımız, evlerimiz ve sokaklarımızla aynı kaderi paylaşmasına izin veremeyiz… Peki ilim derken neyi kastediyorum? ... İlimle, gündelik yaşamın karşımıza çıkardığı zorlukların üstesinden gelerek hayatta kalmamızı sağlayan şeyi kastediyorum.

Yarın bize neler olacağını kimse bilemez… Çünkü her günün iyisi ve kötüsü aynı gün içinde olup biter. Öyleyse dışarıdaki askerleri ve içinizdeki korkuyu unutun … Bizler şimdi, gündelik yaşamımızdan, yüzleşmek zorunda kaldığımız güçlüklerden bahsedeceğiz"

8 Ocak 2015 Perşembe

Brida - Paulo Coelho

Tarz olarak diğer Paulo Coelho kitaplarından farklı olmasa da, daha çok beğenerek okuduğum kitapları olmuştu diye düşünüyorum. Belki de ilk kitaplarından birisi olduğu için (Hac ve Simyacı'dan sonra 1990 yılında yayınlanan romanıdır, Türkiye'de geç yayınlandı nedense) böyle düşünmüş olabilirim. Kitaplarında genelde bambaşka bir coğrafyaya ait karakterlerin bakış açılarını kullanmayı seven Coelho, bu kez İrlanda'da "ruh-eşini" arayan bir kızın hikayesini anlatıyor (aslında en başta aradığı büyü ve bilgelikti). Kitapta anlatılanlara göre, bir reenkarnasyonda insanlar dünyaya ruh-eşiyle beraber gelmekte ve ruh-eşini bulabilenler kendilerini tamamlayabilmektedir (nadiren iki ruh-eşi aynı anda aynı reenkarnasyonda bulunabilmektedir). Ruh eşini tanımanın yolu gözlerindeki ışığı görebilmekte (ilk görüşte aşk dedikleri) veya Ay töresini öğrenebilmekte (omuzundaki ışığı görmek) yatmaktadır.  Bu süreci öğrenebilmek adına ormanda yaşayan Büyücü'yü bulan Brida Güneş Töresini öğrenmeye başlar (korkularıyla başa çıkmayı öğrenir) ancak daha sonra yolu bir şekilde Wicca'ya düşünce  Ay Töresini de öğrenmeye başlar. Wicca Brida'nın geçmiş yaşamına giderek hayata karşı bakış açısını tamamen değiştirir. Wicca'nın öğretileriyle Brida, dans etmeyi ve cadılık uygulamalarını öğrenir ve eğitiminin sonunda cadılığa kabul töreninden geçerek ritüeli tamamlar. Artık ruh eşini omuzundaki ışıktan tanıyabilen Brida, ruh-eşini mi seçecek yoksa herhangi bir mantığa dayanmak zorunda olmayan "aşk"ı mı seçecektir?
 
Güzel bir kitaptı ancak diğer Paulo Coelho kitapları kadar etkileyici bulmadım, yalnızca aralara serpiştirilmiş felsefi sözler, diğer kitaplara yaptığı atıflar ve ilginç kavramları öğrenmek açısından okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum (Örneğin, Wicca kelimesi kökleri Hristiyanlık öncesine dayanan yeni-pagan çok tanrılı dini inanış anlamına gelmektedir). En çok beğendiğim bölümlerden birisi Simyacı'ya atıf yapılan yer oldu (s. 121). Büyücü'nün Santiago ile karşılaşması muhtemelen Simyacı'yı okuyanların dikkatini çekmiştir: "Tanrı'nın çobanlara özel bir sevgisi vardır. Onlar doğaya, sessizliğe, sabretmeye alışık insanlardır. Evrenle iletişim kurmak için gerek meziyetlerin hepsine sahiptirler." Son sayfadaki Kazanblanka filmine yapılan gönderme de benim ilgimi çeken noktalardan birisiydi: "Sana bakmanın şerefine".

"Wicca: ..... Her yeni yaşamda bu Ruh-eşlerinden en az birini bulmak için gizemli bir zorunluluk duyarız. Onları ayırmış olan büyük aşk, onları yeniden bir araya getiren aşkla mutlu olur.

- Peki Ruh-eşimin kim olduğunu nasıl anlayacağım?

Brida'ya 'Risk alarak' dedi. 'Başaramamak, hayal kırıklığı, yanılmak gibi riskler alarak, ama Aşk'ı aramaktan hiç vazgeçmeyerek. Aramaya devam ettiğin sürece, sonunda zafere ulaşırsın."

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez

Kırmızı Pazartesi, 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarın ödüllü kitabıdır. Hikaye her ne kadar sizi ortada bıraksa da (en azından bende öyle oldu) başlangıcı gerçekten ilginç: İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü (Kitabın İngilizce adı: A Chronicle of a Death Foretold). Kitabın sonunda işlenecek cinayet daha ilk satırda söylenmesine rağmen kitap heyecanından ve gizeminden hiçbir şey kaybetmiyor ve sonuna kadar zevkle okunuyor. Aslında işlenecek cinayet konusu itibariyle (ki bu beni çok şaşırtmıştır) Türk okuyuculara farklı gelmeyecektir: Namus cinayeti. Olay örgüsünden anladığım kadarıyla olay 1950'lerde geçmektedir (1981 yazılan roman aşağıda yukarı 30 yıl öncesini anlatıyor) ve bu durum ister istermez Kolombiya'da bekaret kavramının bu yıllarda önemli olabileceği ve hatta namus cinayetine kadar insanı itebileceği düşüncesiyle sizi baş başa bırakıyor (bu ayrı bir sosyolojik çalışma konusu olabilir). Türkiye'den farklı olan şey düğün gecesi bakire olmadığı için ailesine iade edilen kızın abilerinin Angela Vicario yerine onun bekaretini bozduğu iddia edilen Santiago Nasar'ı öldürmesi. Angela'nın abileri Pedro ve Pablo kızın iade edildiği gece itibarları zedelendiği için büyük bir öfkeyle kasap bıçaklarını alarak Santiago Nasar'ı öldürmek için yola çıksalar da, aslında bu cinayeti işlemek istememektediler. Öyle ki, cinayet işleyecek insan her önüne gelen sebepleriyle beraber yapacağı eylemi anlatmaz. İş ciddileştikçe bir insanı öldürmenin ne kadar zor olduğunun farkına varan kardeşler, işleyecekleri cinayeti herkese anlatarak kanaatimce içten içe birinin engel olmasını veya Santiago Nasar'ın karşılarına çıkmadan kaçıp saklanmasını istemektedirler. Hikayenin ilginç yanı burada başlıyor: Kimsenin Santiago'ya haber vermemesi! (Son ana kadar). Herkesin kendince sebepleri vardı; bazıları Pablo ile Pedro'nun böyle bir işe kalkışamayacaklarını, sarhoş palavrası attıklarını düşünüyor, polis bıçağı ellerinden alarak görevini yerine getirdiğini sanıyor (sanki başka bıçak alamazlar), sevmeyen birkaç kişi ölmesi için uyarıda bulunmuyor, onu görenler de, neşeli ve sağlıklı göründüğü için olayın çözüldüğünü sanıyordu. Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.

 Hikayenin rahatsız edici pek çok yönü var: Santiago Nasar'ın gerçekten suçlu mu olduğu yoksa Angela Vicario'nun başka birini korumak için mi onun adını verdiği? Nitekim herkes her şeyi bilirken Santiago Nasarın hiçbir şey bilmemesi ya da çok garip tesadüflerin bir araya gelerek Santiago'nun ölümüne zemin hazırlaması veya son sayfalarda olayın sanki ağır çekimde gibi anlatılarak tüm gerginliğin okuyucuya da geçirlmesi gibi. Kitabın rahatsız edici etkisi uzun bir süre üzerinizden geçmiyor, kime neye inanmanız gerektiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Çok başarılı bir eser, okumanızı tavsiye ederim!

"Sorgu yargıcı onu görmüş olan hiç değilse bir kişiyi aramış, bunu da benim kadar inatla yapmıştı ama o kişiyi bulmak mümkün değildi. Raporun 382. sayfasının kenarına kırmızı mürekkeple bir yargı daha yazmıştı: Kader bizleri görünmez kılar."