Powered By Blogger
YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2016 Pazartesi

Kendi Kitap Listenizi Kendiniz Yapın

İnternette veya sosyal medyada sıklıkla kitap listeleri ile karşılaşıyorum ve merak ettiğim için mutlaka inceliyorum. Eğer yapılmış bir listede yer alan kitapların büyük kısmını okumuşsam mutlu oluyorum veya adını hiç duymadığım bir kitap varsa araştırıyorum. Bu süreçte kendi listemi kendim oluşturmaya karar verdim, amacım yeni yıldan (2017) itibaren başlayarak bir sonraki yıla kadar geçen bir yıllık süreçte okumak için 50 kitap belirlemek ve bu listeye mümkün mertebe uymak (süreyi veya sayıyı azaltmak veya arttırmak listeyi yapan olarak sizin elinizde tabi ki). Uzun vadeli bir plan yaptığım için ne kadar sadık kalacağımı henüz bilmiyorum ancak bu fikir beni heyecanlandırdığı için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bu arada www.bookserf.com da belirli meslek gruplarının önerdikleri (onar kitaplık) kısa listeler mevcut. Bu listelerin bir kısmını (ilgimi çeken meslek grupları çerçevesinde) incelemedim, bazıları hoşuma gitti. Henüz okumadığım onlarda kitap olduğunu da fark ettim. O halde sanırım kendi listemi oluştururken en çok buradan esinleneceğim :). Ben kendi okuduğum kitaplara en yakın olarak Blogger Ceren Şehirlioğlu'nun listesini beğendim ancak merakımı çok cezbettiği için Sanatçı Elif Varol Ergen'in listesini de dikkate alacağım. Bu arada tavsiyeleriniz varsa bu linkin altına da yazabilirsiniz, çok memnun olurum. Sevgiyle kalın!

Yazar, Sanatçı veya Müzisyenlerin listelerini merak edenler için:

18 Nisan 2016 Pazartesi

Mürebbiye - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yine gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir Hüseyin Rahmi romanı daha! Natüralist bir yazar olan Hüseyin Rahmi'nin aynı zamanda yergilerini ve gözlemlerini mizahi bir dille okuyucuya aktarması sebebiyle kitaplarının trajikomik hikayeleri okuyucuyu güldürmeden edemiyor. Osmanlı'da toplum tarafından yanlış anlaşılan "Batılılaşma" serüvenini eserlerinde sıklıkla konu eden Hüseyin Rahmi, "Mürebbiye"de de aynı eleştiriyi yapmaktadır. İmparatorluğun son dönemlerinde iyi gelir sahibi ailelerin (biraz da moda olması ve kendilerine statü kazandırdığını düşünmeleri sebebiyle) çocuklarına Batılı tarzda eğitim verebilmek için yabancı mürebbiyeler almasının aile yapısını temelden sarstığına inanan yazar bu mesajını, Anjel adındaki Fransız mürebbiye ve zengin ve gelenekçi bir bey olan Dehri Efendi'nin ailesi üzerinden vermektedir. Dehri Efendi ilk eşinden iki çocuğu (Şemi Bey ve Melahat Hanım), Melahat Hanımın eşi Sadri Bey, erkek kardeşi Amca Bey, ikinci eşinden iki küçük çocuğu ve evin hizmetlileri ile büyük bir konakta yaşamaktadır. İkinci eşinden olan çocuklarının Batılı tarzda bir eğitim alması için Fransa'da düşkün bir kadın olan ancak yolu bir şekilde İstanbul'a düşünce sanki asıl mesleğiymiş gibi mürebbiyelik yapmak isteyen Anjel ile anlaşır. Anjel belki önceleri iyi niyetle görevine başlamış olsa da, sonradan konaktaki erkeklerin kendi cazibesinden kolaylıkla etkilendiğini görünce bu durumu lehine çevirip biraz da maddi kazanç elde etmeyi amaçlar. Aynı konakta yaşayan erkekleri kolaylıkla idare eden Anjel de bir noktadan sonra işlerin sarpa saracağını sorgulamaya başlar.

Hüseyin Rahmi için "yanlış anlaşılan Batılılaşmayı" eserlerinde sık sık eleştirdiğinden bahsettik ancak bu eserinde sadece bu hususa değinmiştir demek doğru olmayacak. İnsanların, çocuklarının eğitimi için yabancı mürebbiyelere güvenmelerinin toplumda eğreti durmasından ziyade, kendini geliştirmek konusunda başarısız bir grup erkeğin cinsel açlıklarından doğan çatışmalar da anlatılmak istenmiştir denilebilir. Başarılı gözlem yeteneği sayesinde Hüseyin Rahmi, çökmek üzere olan bir imparatorluğu, insanlardaki alafrangalık merakını ve herkesin kendine göre yorumladığı ahlak kavramı üzerine başarılı bir eleştiri yapmaktadır. Okumanızı tavsiye ederim.

"Şemi deminden beri yürüttüğü muhakemeleri tamamen bozarak Mürebbiye aleyhindeki fikrini aniden değiştiriverdi. Çünkü onu masum görmeye, onu affetmeye, yine evvelki gibi sevmeye şiddetle ihtiyacı vardı. Gönül muhabbet sarayını harap olmuş görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez."

Hüseyin Rahmi'nin "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç" eseri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/12/kuyrukluyldz-altnda-bir-izdivac-huseyin.html

8 Aralık 2015 Salı

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Uzun zamandır Hüseyin Rahmi'den bir roman okumak niyetindeydim, kısmet bu günlereymiş. Aslında aklımdan "Şıpsevdi" geçiyordu ama kitapçıda dolaşırken bu kitap beni seçti :). "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç", sokağı edebiyata getiren bir yazar olarak halk tarafından sevilen Hüseyin Rahmi'nin natüralist yönünün ve hicivlerinin oldukça net olarak gözlenebildiği bir eseridir. Romanlarında sık sık değindiği üzere, bu eseri de eski İstanbul halkının günlük yaşantısını canlı betimlemelerle anlatmaktadır. Hüseyin Rahmi, bu romanında hem halkın cehaletini eleştirmiş hem de dönemin kadına ve evlilik kurumuna bakışını romandaki karakterler üzerinden anlatmıştır. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, bilimle ilgilenenler belki anımsayacaktır; Halley Kuyrukluyıldızı bundan yüz beş yıl önce (5 Mayıs 1910 tarihinde) Dünya'ya çok yakın geçmiş ve birtakım bilim adamlarının yanlış hesaplamaları nedeniyle Dünya'ya çarpacağı düşünülmüştür. Bu bilgi üzerinde İstanbul halkı da galeyana gelmiş ve kıyamet söylentileri alıp başını gitmiştir. Astronomi hakkında bilgisi olmayan ve bilimsel makaleleri okumak şeklinde bir alışkanlığı olmayan halk, sağdan soldan duydukları ile dedikodu kazanı kaynatmaya başlamışlardır. Bu durumu değerlendirmek isteyen genç ve eğitimli bir genç olan İrfan Bey evinde kuyrukluyıldız hakkında yalnızca kadınların katılacağı konferanslar düzenlemeye karar verir. Gazetelere yazı yazmaktan hoşlanan ve Halley Kuyrukluyıldızı hakkında tüm haberleri kaçırmadan takip eden İrfan Bey'in bir özelliği daha vardır: Reddedilme acısıyla başlayan ve yıllar içinde artık tamamen üzerine sinmiş olan kadın düşmanlığı. Kadınların erkeklere göre daha eksik ve zayıf olduklarını her fırsatta vurgulayan İrfan Bey, bir gün beklenmedik bir şekilde genç ve esrarengiz bir kadından kuyrukluyıldız hakkında bilgi isteyen bir mektup alınca kadınların da kıvrak zekalı ve güçlü iradeli olabileceğini pek hoş olmayan bir şekilde tecrübe eder.

Aslında hepimiz Hüseyin Rahmi ile daha önce karşılaştık: Ertem Eğilmez'in başarılı bir şekilde yönettiği ve Gulyabani'den korkan batıl inanç sahibi saf bir İstanbul ailesini anlatan filmi "Süt Kardeşler (1976)" yazarımızın "Gulyabani (1913)" isimli romanından uyarlanmıştır. Bu eserinde olduğu gibi, Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç'da da Hüseyin Rahmi, Türk edebiyatında İstanbul halkının gündelik yaşamını, batıl inançlarını, halkın toplumsal çıkmazlarını mizahi bir şekilde anlatmıştır. Gözlem yaparak yazmayı sevdiğinden olsa gerek, romanlarında İstanbul dışındaki yaşama (Anadolu hayatına) pek değinmemiştir. Bu eser, Adalet Ağaoğlu'nun "Ölmeye Yatmak" romanı gibi her bir karakteri tek tek inceleyerek üzerinde sayfalarca eleştiri yazısı yazılabilecek potansiyelde bir eserdir ancak uzun yazılar yazmayı sevmediğimden burada bırakmak niyetindeyim. Vaktiniz olursa okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum.

"Memleketimizde biraz serbest davranan kızlara herkes hemen kötü gözle bakıyor. Eserlerinizdeki ciddiyete bakarak sizi bu zayıflığın, kusurun dışında kalan, fikir sahibi biri olarak düşünmüştüm. Bizde genel bir hastalık şeklinde olan bu alışkanlığın bulaşıcılığından meğer siz de eksik kalmamışsınız... Sokakta edebiyle giden örtülü bir kadına uşak takımından birtakım aşağılık adamların ne kadar rahat laf attıklarını bilisiniz. Bu neden? Memleketimizde kadının her saldırıya katlanmaya mecbur aşağı bir yaradılışta sayılmasından..."  (Geçen bir asır bu topraklarda çok da fazla bir şeyi değiştirmemiş anlaşılan).

16 Ekim 2015 Cuma

Canistan - Yusuf Atılgan

İlk olarak 2000 yılında yayınlanan bu eser aslında yazarın ölümü sebebiyle tamamlanamamıştır. Yazar kitabının dört bölümden oluşmasını istemiş: "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" ve "Sanık". Ancak ömrü vefa etmediği için son bölüm olan "Sanık" bölümünü yazamamış. Bu konuda kitabın arkasında yazan ifadeye katılıyorum, bu durum kitabı "yarım kalmış bir roman" yapmıyor, fakat yine de eksikti. Eski bir hesaplaşmanın, hesap soran şahsın ve olaya tanık olan kişinin hikayesinin anlatıldığı kitapta, hesap sorulan kişi olan ("Sanık") neler düşündüğünü okuyamadığıma ben üzüldüm, keşke kitap bugünlere tamamlanmış olarak gelseydi. Tabi bu kısmı kendi hayal gücüme bırakarak, yazarın çok özgün bir teknik izlediğini ve özgün karakterleri konu aldığını belirtmek isterim (Sanık bölümü yazılamadığı için kitabın en dikkat çekici karakterinin Selim olduğunu söyleyebiliriz). Kitap Osmanlı'nın son dönemlerinde (1907-1922) Manisa civarında bir köyde yaşayan ve yoksul bir ailenin oğlu olan Selim'in yıllar sonra çete üyesi olarak geri dönerek daha önce yanaşmalık yaptığı çiftlik sahibinin oğlu Tokuç Ali'ye eski bir olayın hesabını sormasıyla başlıyor.  Kitabın bu girişi oldukça sarsıcı olsa da, devam eden olaylar silsilesi daha farklı bir çerçevede ve daha naif ilerliyor. Çocukluk arkadaşına işkence eden Selim'in ahlaki yapısı ve olaylara verdiği tepkiler ve hayatı algılayış biçimi tüm açıklığıyla okuyucuya açılıyor. Aynı şekilde olaylara tanık olan arkadaşı Kadir'in de yaşantısına bir göz atıyoruz ancak sanığın geçmişi maalesef muallakta kalıyor.  
 
Yusuf Atılgan kitabının adını neden Canistan koydu  (ya da sonradan mı bu isimle adlandırıldı) bilmiyorum ancak yazarın kitap için ilk düşündüğü isim "İşkence"ymiş, sanırım bu hikaye için bu ad daha uygun olurdu. Zira içinde anlatılan karakterlerin bir nevi (fiziksel ve psikolojik) işkence yaşadıklarını söylemek mümkün. Bununla beraber kitabın anlatımı oldukça sade olmasına rağmen kurgusunu ve anlatım biçimini beğendim ancak Yusuf Atılgan'ın diğer kitaplarını daha çok beğendiğimi itiraf etmek isterim. Yazarın bu kitabı bana Sabahattin Ali'yi anımsattı ancak Sabahattin Ali'nin gözlemleri daha başarılı kanaatimce.

"...Nerdeyse kardeş gibiydiler. Sonra bir gün Selim hiçbir neden göstermeden bırakıp gitmişti. Onurlu, inatçı bir oğlandı, bir şeyden alınmış olacaktı; Ali'nin yalvarmalarını dinlememiş, üstelik köyden ve anasından da ayrılıp gitmişti."

Yusuf Atılgan - Aylak Adam:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/aylak-adam-yusuf-atlgan.html

Yusuf Atılgan - Anayurt Oteli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

19 Eylül 2014 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Kitaba girmek (demek istediğim artık sıkılmadan okumaya başlamak) biraz zaman aldı. Genellikle klasik olarak kabul edilen kitaplarda bu süreç 15-20 sayfada tamamlanırdı ancak bu kitapta 80 sayfa okuduktan sonra içimde okumak için istek oluşabildi :). Kitap bittiğinde ise bambaşka düşüncelere sahiptim. Kitabın hakkını vermek gerekiyor, çok özgün bir konuya sahip. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayınladığı kitap (1901 doğumlu Tanpınar kitabın yayınlanmasından 1 yıl sonra hayata veda etmiştir) muhtemelen son yüz yılın en özgün kitaplarından birisi olacaktır. Aslında bir yönüyle kitap oldukça sıradan bir konuya sahiptir: Hayri İrdal'ın kendi yaşam öyküsünü anlatması. Çevresindeki herkesten çok farklı olan ve hayata daima "negatif" pencereden bakan Hayri İrdal'ın ilginç karakteri ve anlattıkları kitabı bir noktadan sonra benim için fantastik bir hikayeye dönüştürdü. Çocukluğu Abdülhamit döneminde İstanbul Edirnekapı'da geçen Hayri İrdal yoksulluk içinde yaşayan bir ailenin saatlere meraklı oğludur. Herhangi bir işte tutunamaz ve bir muvakkithanede Nuri Efendi'nin yanında bir süre çalışır (Hayri İrdal çocukluğunu ve gençliğini anlatırken çevresindeki pek çok karakteri bize kendi bakışıyla anlatacaktır). Zamanla normal insanlar gibi evlenen ve çocuk sahibi olan Hayri İrdal bu süreçte çeşitli işlerde çalışacak en sonunda İspritizma Cemiyetinde kendine bir yer edinmeye çalışacaktır. İkinci evliliğinin akabinde silik kişiliğiyle pek çevresince itibar görmemesinden dolayı yoksulluktan bir türlü yakasını kurtaramayan kahramanımız işini kaybettikten sonra daha önce kendisine sayısız psikanaliz tedavisi uygulamış olan Doktor Ramiz aracılığıyla "velinimetim" dediği Halit Ayarcı'yla  tanışır. Halit Ayarcıyla olan karşılaştıktan sonraki hayatının tek bir özeti olabilir: Ben aslında yokum!

Kitap dört bölümden oluşmaktadır: Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru ve Her Mevsimin bir Sonu Vardır. Hayatını dört bölümde tasnif eden Hayri İrdal'ın  yalanla kuşatılmış yaşamı gerçekçi davranmaya çalışmasından dolayı hep ikilemde geçse de, hayatın kendisine geç kazandırdıklarını kaybetmemek için Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne dört elle sarılır ve geçmiş hayatının kendisinden aldıklarını telafi etmeye çalışır. Bununal beraber, Hayri İrdal'ın gözlemleriyle Türkiye'nin Tanzimat öncesinde başlayan, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam eden bir döneminin alaycı ve eleştirel anlatımı yapılır.

Ben kitabın konusunu çok farklı buldum, şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor. Sanki bir insanmışçasına tanıtılan Mübarek (ayaklı ve yaşlı bir saat), ölümünde sonra bambaşka kurgu bir karakterde hayat bulan ve soyutlaşan Nuri Efendi ve insanları etkileme gücüyle (ki bir gün bu gücün sınırları olduğunu görecektir) Halit Ayarcı kitabın "zaman" üzerinde kurulan kurgusu içinde bütünleşiyor ve okuyucuyu içine alıyor. Size de bir yandan şu mesajı veriyor: Dürüstlük kavramı herkeste farklı olabilir! Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mezar taşına mısrası yazılan şiirini bu romandan esinlendiğini tahmin ediyorum: Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında...

"... Hata dene şey tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimzi andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır..."