Powered By Blogger
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2018 Perşembe

İyi Hissetmek / Yeni Duygudurum Tedavisi - Dr. David Burns

Daha önce bahsetmiş olabilirim ya da siz de fark etmişsinizdir, ben "kişisel gelişim" kitapları okumaktan pek hoşlanmıyorum. Adı üstünde "kişisel" yani her kişi için farklı olması gerekir, dünya üzerinden ne kadar kişi varsa, hepsi için ayrı bir yöntem sunamayacağına göre, bu kitapları okumaya çalışmak bana beyhude gelir. İşin fizyolojik & psikolojik yönünü ayrı tutmak istiyorum tabi ama bilim ilerledikçe genel geçer klinik yöntemler bile değişiyor neticede. Bu kitabı okumamın nedeni, geçtiğimiz doğum günümde üniversiteden bir arkadaşımın hediyesi olmasıydı. Sevdiğim birisi olduğu için kendimi okumaya zorladım :). Kitap toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde iyi hissetmek adına teoriyle başlayan ve pratik uygulamalarla devam eden bilgiler yer alıyor. Peki bir insan neden iyi hissetmeye ihtiyaç duyar? Kitap bu konuya tamamen "depresyon" açısından bakmış ve kitabın büyük bir bölümünü duygudurum tedavisine ayırmış. Dolayısıyla teori ve pratik uygulamalar bölümünden sonra kitapta "gerçekçi depresyonlar", "önleme ve kişisel gelişim", "umutsuzluk ve intiharı yenmek" ve "günlük hayatın stres ve gerilimiyle başa çıkmak" bölümleri yer alıyor. Okuduklarım arasında bana en nafile gelen intiharı yenmek oldu. Hiç kimsenin intiharı kitap ile yenebileceğini düşünmüyorum kendi adıma. En sevdiğim bölüm ise stres ve gerilimle başa çıkma bölümüydü, zira doktor burada en çok kendisinden bahsetmiş: Doktor, kendini tedavi et.

Bu arada kanaatimce beni her ne kadar içine almasa da "İyi Hissetmek - Yeni Duygudurum Tedavisi" kendi alanında önemli bir çalışmanın ürünü olan başarılı bir kitap. Yazarı olan Dr. David Burns'un uzun yıllara yayılan tecrübe gözlemleri ile birlikte psikoloji ile profesyonel olarak ilgilenenlerin hoşuna gidecek teorik bilgiler yer alıyor. Bu tür konulara ilgi duyanlar olabileceğini de düşünerek doktorun tavsiyelerini çok kısa özetlemek istiyorum: duygularınızdaki dalgalanmaların nedenini anlayın / olumsuz olanları kafanızdan silin / suçluluk duygusuyla başa çıkmayı öğrenin / özgüveninizi arttırın / hiçbir şey yapmamak ile baş edin ve depresyon girdabından kurtulun.

"Depresyon, dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Hatta, o kadar yaygındır ki psikiyatrik rahatsızlıkların  nezlesi de denir. Gerçekte ise depresyon ile nezle arasında dağlar kadar fark vardır. Depresyon sizi öldürebilir. Yapılan çalışmalar son yıllarda ergenlerde ve çocuklarda bile intihar oranının yükseldiğini göstermektedir."

23 Ekim 2017 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş - Şebnem Burcuoğlu

Kitabı uzun süredir iş yerinde stantta satılacaklar arasında gördüm, ben de son okuduğum kitaptan sonra hem eğlenceli olur hem de kafa dağıtır düşüncesiyle geri yerine koymak maksadıyla alıp okudum. Kitabı okurken artık bu tür konulardan çok sıkıldığımı fark ettim. Türk kadını veya onun "evlenme" mevzuunda haddindan fazla espri yapıldı ve artık ne yazık ki kabak tadı vermeye başladı benim için. Aslında bu kitabı okurken bazen eğlendim, bazı esprileri beğendim ancak yazarın tüm kitapta baş karakterin iç sesi ile hep aynı konularda espri yapması artık bir noktada bir an önce kitabı bitirme isteği uyandırdı. Belki filmini izlemişsinizdir ya da bir şekilde kitabın konusu hakkında bilginiz olmuştur. Kitabın ana karakteri otuz yaşına gelmiş, tüm arkadaşları evlenen ancak kendisinin henüz düzenli bir ilişkisi dolayısıyla evlenme ümidi olmayan  Efsun. Ailesinin, kız kardeşlerinin ve kuzenlerinin baskısı ile kendi hayatına/ilişkilerine dair davranışlarını gözden geçiren Efsun, yeni ilişkisinde "kendisi gibi" davranmamaya karar verir. Yıllar sonra lise aşkı Sinan ile karşılaşınca anne, anne anne ve kız kardeşlerinin tavsiyelerini uygulamaya koyan Efsun henüz neyi doğru yapıp neyi hata yaptığına karar veremeden bir şeylerin ters gittiğini fark eder. Belki de daha önce yaptığı gibi kendisi gibi davransa daha iyi olacaktır kim bilir.

Kimden esinlenildi bilmiyorum ama Efsun karakterine ısınamadım açıkçası. Kitabın ilk sayfalarında kesinlikle Türk kadınlarından farklı olduğu, evlilik düşünmediği ve hayatını bu şekilde kurguladığından bahsederken, bir anda "evlilik meraklısı" kadına dönüşebilmesi bana aslında hiç de farklı bir kadın olmadığını gösterdi. Bu değişim nasıl bu kadar ani oldu ya da nasıl bu kadar kısa sürede "ne zaman evleniyoruz kız arkadaşı"na dönüştü anlayamadım ben. Ancak bir arkadaşımın benim katılmadığım iddiası vardı, bu roman karakteri onu destekledi: Kadınlar evlilik teklifi alana kadar evlilik istemiyorum der :). Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Türkiye'de kadınların dna'larına kodlanmış olan evlenme saplantısı, ne yazık ki bizim ailede daha yoğun. millete ailesinden genetik miras olarak mavi göz kalır, bize bu evlenme saplantısı kalmış. 'sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş' atasözü, anneannem peyker'in lafıdır. yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem.
Sözün özü, kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. hele ki bir de 30'una gelip de bekâr kaldıysan bu dünyada yatacak yerin yok!"

5 Aralık 2016 Pazartesi

Katip Bartleby - Herman Melville

Katip Bartleby'nin çok farklı bir kitap olduğunu kabul etmek gerekiyor, üstelik de kısa olduğu için rahatlıkla bir günde okunabiliyor. Kitabı satın alırken motivasyonum WallStreet'te bir avukatın kısa bir anısı olmasıydı ancak okurken avukattan çok "katibi"ne odaklandığını tespit ettim. Böyle anlatınca sıkıcı gibi görünebilir, ancak hiç sıkıcı değil, hatta merak uyandırdığını da söyleyebilirim. Kitapta WallStreet'te avukatlık ofisi olan bir dava vekilinin (Amerikan sistemini net anlayamasam da avukat olduğunu tahmin ediyorum) yanında çalışan katiplerinden en ilginç bulduğu Bartleby karakteri anlatılmaktadır. Hayatı oldukça basit yaşayan ve insanları artık tanıdığını düşünen avukatın bu inancını temelden sarsan kişidir Bartleby. Her ne kadar hakkında uzun bir öykü yazmış olsa da, avukat aslında Bartleby'yi hiç tanımamaktadır (katip kimsenin kendisi hakkında bilgi sahibi olmasına izin vermemektedir). Yalnızca kendisine verilen işleri yapan, kimseyle sohbet etmeyen ve aklına yatmayan işleri ise yapmayı mütemadiyen reddeden biridir bu katip (sevmediği işlemi yapmayı "tercih etmemekte"dir). Katibin bu pasif direnişi herkesin sinirlerini yıpratmakta ve ne yapacaklarını bilemez duruma getirmektedir. Avukatın karşılaştığı kişi o kadar silik ve trajik bir durumdadır ki ne yardım edilebilmekte ne de suç duyurusunda bulunabilmektedir. Bu katiple ne yapacağını bilemez duruma gelen avukat katibin varoluşsal isyanları ve kendi huzuru arasında bir seçim yaparak bir süre sonra kendisinden kurtulmanın yollarını aramaya başlar.

Herman Melville Amerikan Edebiyatının en tanınan eserlerinden olan Moby Dick'in de yazarıdır. 1819-1891 yılları arasında yaşamış olan yazarın yaşadığı dönemde hikayelerinin pek tutmadığı ve yayınevleri tarafından basılmasının "tercih edilmediği" belirtilmektedir. Ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra keşfedilen yazarın eserleri günümüzde Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp arşivlenen eserler arasındadır. Bu arada, Katip Bartleby'ye kim ilham oldu bilemiyorum ancak ortaya çıkan karakter rahatlıkla varoluşsal problem yaşayan Gregor Samsa (Kafka - Değişim) ve Mersault (Albert Camus - Yabancı) ile kıyaslanabilir, hatta üçünün bir araya geldiği bir ortam düşünemiyorum :). "Yapmamayı tercih ederim" (I would refer not to) repliğiyle hafızanına kazınacak bu eseri "özgür insan" sorgulasmasını kendinizle yapabilmeniz için okumanızı tavsiye ederim.

"Heyecanlı bir insanı pasif direniş kadar çileden çıkaran bir şey yoktur. Böyle direnilen kişi inanlıktan uzak biri değilse ve direnen kişi pasifliğinde gayet zararsızsa, o zaman, direnilen kişi daha neşeli anlarında, aklıyla çözmesi imkansız olan şeyi hayal gücüyle bulmak için müşfik bir çaba gösterir. Üstüne üstlük, Bartleby'ye ve adetlerine çoğunlukla saygı gösterdim."

23 Kasım 2016 Çarşamba

Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl - Amin Maalouf

Bu kitabı okurken aynı zamanda ülkede küçük yaşta evliliklerin legalleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştı ve halk nezdinde yoğun bir tepkiyle karşılanmıştı. Dolayısıyla kitapta anlatılan konudan daha fazla etkilendim diyebilirim. Aslında kitabın konusu ile ülkemizde yaşanan bu olay arasında doğrudan bir bağlantı yok ancak gelişmiş bir uygarlık ile gelişmemiş bir uygarlığın arasındaki farkı "erkek doğumu" üzerinden anlatması benim olaylar arasında bağ kurmama yeterli oldu. Maalouf bu eserinde "çocuğun cinsiyet tercihine" müdahale edebilmeyi sağlayan bir yeniliğin dünyada nasıl bir kaosa yol açabileceğini anlatmaktadır. Yazarın Kuzey ülkeleri dediği gelişmiş ülkeler ile Güney ülkeleri dediği gelişmemiş ülkeler arasındaki kadına/erkeğe bakışın farklı olması, doğumlara müdahale edilebilmesi sebebiyle dünyada evrensel bir soruna dönüşmekte ve sonu öngörülemez bir felakete yol açmaktadır. Tahmin edileceği üzere erkek çocuğuna sahip olmak isteyen Güney ülkelerinin bu seçimleri bir jenerasyon sonra toplumda kaosun hüküm sürmesine neden olacaktır. Kuzey ülkelerinden birinde yaşayan bir böcek-bilimci, gazetesi eşinin de yardımıyla "Bilgeler Şebekesi" adını vermiş olduğu bir dernek kurarak insanları bilinçlendirme çalışmakta ancak hem kemikleşmiş bazı düşüncelerle savaşmanın hiç de öyle kolay olmadığını tecrübe etmektedir. Kitap adını anlatıcının (böcek-bilimcinin) olayların kronolojisini kendi kızı Beatrice'nin doğumunu milat alarak anlatmayı tercih etmesinden almaktadır. Bu Beatrice'nin yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı...

Amin Maalouf'tan okuduğum diğer kitapların bu kitaptan daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Aslında eserin konusunu özgün buldum ancak anlatılış tarzını sıkıcı ve eksikti (belki bir distopyada işlenseydi müthiş bir eser olabilirdi). Yaşamın en önemli unsurlarından birisi "kadın"ın eksikliğinin yarattığı/yaratacağı eksiklik tam anlamıyla yansıtılamamıştı, belki de yazar bu kısımları okuyucunun hayal gücüne bırakmak istemiştir kim bilir. Zira gerçekten "cinsiyet belirleme teknolojisi" var olsa, nasıl sonuçların yaşanacağını gerçekten kestirmek çok güç. İyi okumalar!

"Öncelikle 'madde', 'seçici doğum', 'ayrımcı kürtaj' ve 'kısırlaştırma' tekniklerinin tümü çevresinde dönen tartışma evrensel ve gündelik bir olaya dönüşüyordu. Yaratıcılar ve üreticiler kuşkusuz suçluydular ama sunulan kelleler - üstelik yasal olarak- artık yetmez olmuştu. Kuzey'de yetkililer öngörüsüz, ihmalci, bir bakıma suç ortağı olmakla suçlanıyordu. Güney ülkelerinde, söylediğim gibi, tartışmalar etnik grupları, toplulukları birbirine düşürüyordu; genellikle haksız yere tıp zümresi ve politika yöneticileri de sorumlu tutuluyordu....

31 Ekim 2016 Pazartesi

Kendi Kitap Listenizi Kendiniz Yapın

İnternette veya sosyal medyada sıklıkla kitap listeleri ile karşılaşıyorum ve merak ettiğim için mutlaka inceliyorum. Eğer yapılmış bir listede yer alan kitapların büyük kısmını okumuşsam mutlu oluyorum veya adını hiç duymadığım bir kitap varsa araştırıyorum. Bu süreçte kendi listemi kendim oluşturmaya karar verdim, amacım yeni yıldan (2017) itibaren başlayarak bir sonraki yıla kadar geçen bir yıllık süreçte okumak için 50 kitap belirlemek ve bu listeye mümkün mertebe uymak (süreyi veya sayıyı azaltmak veya arttırmak listeyi yapan olarak sizin elinizde tabi ki). Uzun vadeli bir plan yaptığım için ne kadar sadık kalacağımı henüz bilmiyorum ancak bu fikir beni heyecanlandırdığı için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bu arada www.bookserf.com da belirli meslek gruplarının önerdikleri (onar kitaplık) kısa listeler mevcut. Bu listelerin bir kısmını (ilgimi çeken meslek grupları çerçevesinde) incelemedim, bazıları hoşuma gitti. Henüz okumadığım onlarda kitap olduğunu da fark ettim. O halde sanırım kendi listemi oluştururken en çok buradan esinleneceğim :). Ben kendi okuduğum kitaplara en yakın olarak Blogger Ceren Şehirlioğlu'nun listesini beğendim ancak merakımı çok cezbettiği için Sanatçı Elif Varol Ergen'in listesini de dikkate alacağım. Bu arada tavsiyeleriniz varsa bu linkin altına da yazabilirsiniz, çok memnun olurum. Sevgiyle kalın!

Yazar, Sanatçı veya Müzisyenlerin listelerini merak edenler için:

25 Ekim 2016 Salı

Loş Ayna - Erhan Bener

Bu kitabı yıllar önce (Aralık 2010 olarak tarih atmışım) Sarıyer'den almışım ancak ne düşünerek aldım veya aldığım tarihte ne yapıyordum hiç anımsamıyorum. Kütüphanemde bulunca okumaya karar verdim. Beni şaşırtan bir diğer husus da yazar Erhan Bener'in 1953 yılından bu yana çok fazla eser yazmış olmasına rağmen (roman, öykü, oyun ve anı-denemeleri mevcut) adını hiç duymamış olmam. Belki de kitabı ilk aldığım tarihte de satın alma motivasyonum bu olmuştur bilemiyorum. Loş Ayna 1960 yılında yayınlanmış ve muhtemelen yayınlandığı tarih itibariyle devrim yaratacak bir konuyu işliyor: Nemfoman bir kadın ve onun çevresindeki erkeklerle ilişkileri. Bu yönüyle farklı bir izlenim uyandırabilir ancak kitap aslında polisiye. Başarılı psikolojik çözümlemeleri olsa da, karakter sayısı az olduğundan katili aramak isterseniz bulmanız zor olmuyor. En önemli karakterlerden birisi nemfoman bir kadın olan Mahide, Mahide'den hoşlanan iki erkek kardeş Savcı Sahir ve üniversite öğrencisi Selçuk, Mahide'den nefret eden ve Selçuk'a ilgi duyan yeğeni İlhan, sinsi arkadaşları Niyazi ve birkaç önemsiz kişi daha. Kitapta olaylar Mahide'nin cinayete kurban gitmesiyle başlıyor, Mahide'nin sır dolu ölümünün ardında ise okuyucunun merakını uyandıran birden fazla şüpheli var. Aslında kitapta çarpıcı birden fazla durum var, öyle ki neredeyse cinayet ve suçluyu arama bile ikinci planda kalıyor.

Kitap tek bir cinayet etrafında kurgulanmış görünse de, tek tek karakterleri de sorgulatıyor diyebiliriz. Özellikle "cinsellik" üzerinde durulan kitapta bu çerçeveden tek tek bireylerin dramlarına ve cinsel bunalımlarına değiniliyor. Dediğim gibi bazı yönleri ile düşündücürü ve cüretkar bir eser, bu nedenle polisiye ve aynı zamanda psikolojik çözümlemeler yapan konular ilginizi çekiyorsa okuyabilirsiniz.

"Hiçbir şey, içi nabız gibi atarken tehdit edici bir titreşimle irileşen, sertleşen, moraran canlı organ gibi olamaz. Bir çeşit tapınma duygusu bu. Kaçması olanaksız. Nereye gitse, nereye saklansa kurtulamıyor. Beyninin kıvrımlarına saklanmış sanki. Unuttuğunu, kurtulduğunu sandığı an, karşısına dikiliyor. Acımasız ve görkemli."

Erhan Bener kitapları hakkında bir inceleme:

Erhan Bener'in hayatı hakkında:

14 Ağustos 2016 Pazar

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Kitabın yeni baskılarından birini okuduğum için kitabın başında Ray Bradbury'nin 1993 yılında yazmış olduğu ön sözünü de okuma şansı elde ettim (bu nedenle yeni baskılardan birini tercih edebilirsiniz). Yazar kitaba yazdığı ön sözde hikayenin nasıl oluşup şekillendiğini, yazarken ve yayınlatmaya çalışırken çektiği zorlukları anlatmış. Bu açıklamaları bana büyük oranda Martin Eden'in hikayesini anımsattı :). Bu kısımları okursunuz zaten, Fahrenheit 451 ilk olarak 1950'li yılların başında basılan bir distopyadır. Hikaye on yıllık bir itfaiye memuru olan Guy Montag'ın tecrübeleriyle şekillenmektedir. Yazıldığı dönem itibariyle olaylar gelecekte geçtiğinden, itfaiye memurlarının görevi artık yangın söndürmek değil kitap yakmaktır. Kitapların itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların yalnızca evlerinde kurulan dev ekranlardan anlamsız TV programları izleyerek ve anı yaşayarak zaman geçirdiği ve kitapları saklayan insanların ihbar edilerek cezalandırıldığı bir gelecek kurgulanmıştır. Bu sistemi sorgulamadan yıllarca bir parçası olan Guy Montag bir gün tesadüfen tanıştığı yan komşusu olan on yedi yaşındaki Clarisse sayesinde daha önce farkına varmadığı bir dünya keşfeder. Kitap yakarken yaşadığı bazı olaylardan da etkilenerek büyük bir arayışa giren Montag, bu hezeyanlardan kurtulabilmek için hayatındaki doğrularla yanlışları tekrar konumlandırmak ihtiyacı hisseder. Ancak planlamadığı şey sistemi kuran kişilerin sistemi sorgulayan herkesi bir tehlike olarak gördüğüdür.

Kitap ilk basıldığından bu yana bazı revizelerden geçmiş ve eklemeler yapılmış zira yazar ilk olarak hikayeyi gazetelere yazı dizisi şeklinde planlayıp yola çıkmış. Hikayenin ilgi çekerek kitap halinde getirilmesinin akabinde hem operası hem de 1966 yılında Fransız yönetmen François Truffaut tarafından filmi yapılmış (film Türkiye'de Değişen Dünyanın İnsanları adıyla gösterime girmiştir). Okuyucu yorumlarından tespit ettiğim kadarıyla kitabın hem çok sevenleri hem de sıkıcı bulanları var. Ben sevenler grubundayım, umarım siz de seversiniz. İyi okumalar!

"İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar.  Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz."

Not: Kitabın adı kitap kağıdını tutuşturmaya yarayan sıcaklık derecesidir. Kitap hakkında sorularınız olursa bazı cevaplar burada:

22 Temmuz 2016 Cuma

Gerçek Hesap Bu - Nejat İşler

Bir kitaptan son birisi size hayatını anlatıyormuş gibi sıcak ve samimi bir eser bu! Nejat İşler deneyimli bir yazar değil tabi, kendisinden harika bir iş beklememek lazım ancak anılarını anlattığı bu kitabı hem akıcı hem de eğlenceli buldum. Hepimizin hikayesinden bir parça taşıyor bu kitap. Çocukluğunu anlatırken, okul yıllarını anlatırken, sinemeya nasıl giriş yaptğını, ilk aşkını, tatil anılarını anlatırken kendimizden tanıdığımız bir hikayeye rastlamamak mümkün değil. Eyüp'te muhafazakar bir dedenin torunu ve orta yolcu bir ailenin Necat isimli çocuğu olarak başlayan hayatı Anadolu Lisesine başlamasıyla İstanbul'da devam eder. Peki Eyüp İstanbul'da değil mi? Daha önce Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın isimli kitabında da fark ettiğim üzere eskiden (30-40 yıl önce) yalnızca bazı merkezi yerler İstanbul olarak adlandırılıyor, ilçelerde yaşayan insanlar merkeze inmeyi "İstanbul'a gitmek" olarak değerlendiriyorlar. Bu açıklamayla, liseyi kazanarak İstanbul'a gelen Nejat İşler işte o zaman fark eder dünyada ne kadar farklı insanların yaşadığını. Liseden üniversite yıllarına uzanarak oyunculuk kariyerine bir şekilde giriş yapar (bu arada aslında en sevdiği şeyin kitaplar olduğunu ve hayatının ilk dönemlerinde kitap satarak yaşamını sürdürdüğünü öğreniyoruz). Tezgah adındaki bu sahaf anılarından askerlik anılarına, hangi filmlerde ve dizilerde nasıl başladığından gezetelerde okuduğumuz hastalık dönemine doğru hızlı bir hikaye okuyoruz devamında. Şimdi kötü alışkanlıklarını terk ederek Gümüşlük'e yerleşen ve Gümüşlükspor'un kulüp başkanlığını yapan Nejat İşler'e hayatının geri kalan döneminde başarılar dilemekten başka ne yapabiliriz?

Hayat gerçekten beklenmedik sürprizlere gebe, hani eski bir şarkıda olduğu gibi beş dakikada değişiyor her şey. Nejat İşler de bu hikaye ile sürekli değişen hayatını anlatıyor bize. Yazar olarak da bir iddiası olmadığı için yazdıkları ile ilgili bir eleştirim yok, yalnızca Gülbeyaz dizisinden bahsetmemesine üzüldüm. Zira çıkış yaptığı bir projeydi ve biz kendisini bu dizi ile tanıdık, hiç anısı yok muydu acaba bu diziye ilişkin?

"Bu arada babamın dizilerle ilgili çok iyi bir lafı var. Hayatımda duyduğum en güzel tespit: 'Dizileri, insanlar hayatlarına alıyor ancak dizilerde kötü karakterler hiç ölmüyor. İyi karakterler sürekli ölüyor ama dizi bitse bile kötü karakterler hala yaşıyor. Filmde ölüyor ama dizide ölmüyor. Millet de kötüler ölmüyor diye düşünüyor.'"

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Canım Aliye, Ruhum Filiz - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali insan olmaya dair tüm duyguları çok derin yaşayan bir insan. Pek çok kitabını okumuş biri olarak üzüntülerini sonuna kadar hisseden ve yazan biri olduğunu söyleyebilirim. Sabahattin Ali'nin mektuplarından oluşan Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabında, kendisinin aşk, sevgi ve özlem duygularını yakından hissediyor olacağız. Özellikle nişanlılık dönemlerinde biricik nişanlısı Aliye Hanım'a yazdığı mektuplardan gerçek bir aşk ve özlem fışkırıyor gibi. Nişanlılık döneminde İstanbul'da yaşayan (kendisi Ankara'da) Aliye Hanım'a evleneceği güne kadar neredeyse birkaç günde bir gönderdiği mektuplar kitabın ilk bölümünü oluşturuyor (1935 yılına ait). Aliye Hanım'ın Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış, bu nedenle ne yazmış olabileceğini yalnızca yazarın mektuplarından tahmin edebiliyoruz. Devamında 1943-1944 yıllarında Sabahattin Ali askerde iken eşine yazdığı mektuplar bulunmakta. Buraya kadar tüm mektuplar -muhtemelen alışkanlığı sebebiyle- hep eski yazı ile yazılmış (Osmanlı Alfabesi, mektupların görüntüleri de eklenmiştir). Ancak arada kızı Filiz Ali'ye gönderdiği kısa mektupları yeni yazı ile (Latin Alfabesi) yazılmış. Filiz Ali'nin yeni okula başladığı düşünülürse, yalnızca yeni yazıyı okuyabildiğini tahmin ediyorum :). Aliye Hanım'ın olduğu gibi, Filiz Ali'nin de kendisine yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış. Son olarak, 1946-1947-1948 yıllarında ait mektuplar da (maddi sıkıntılara, siyasi sorunlara ve dergilerine değinen) eserde yerini alıyor.

Sabahattin Ali tanınan ve sevilen bir yazar, bu nedenle özel hayatını da anlatsa, mektuplarının yayınlanmasında kendi adıma bir sakınca görmüyorum. Ancak eşinin ve kızının mektuplarının yayınlanmamış olmasını üzüntüyle karşılasam da yerinde bir hareket olarak görüyorum. Kitap kendisinin mektuplarından oluştuğu için eleştirilecek bir yönü yok ama son mektubunun 13 Mart 1948 (vefatından yaklaşık bir ay önce) olması beni biraz hüzünlendirdi.
 
"Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."

26 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son yayınlanan eseri olması açısından kitap oldukça rağbet gördü. İlginç bir kapağa sahip olması ve arkasındaki  tanıtımı da okuyunca ilgimi çekti ve okumaya karar verdim. Öncelikle belritmek isterim ki, beğenmedim. Elbette vaktimin boşa gittiğini söylemiyorum ama hikayenin beklentimi karşılamadığını söylemek isterim. Kitap hakkında kendi fikirlerimi detaylandırmadan önce kitabın konusundan bahsedelim. Üç kısıma ayrılan kitabın ilk iki kısımlarında ana karakter Cem'in bakış açısından üçüncü kısımda ise "Kırmızı Saçlı Kadın"ın bakış açısından hikaye anlatılmaktadır. Ana karakter Cem 1980'li yılların başında henüz lise öğrencisi olan ve babasıyla yakınlık kuramayan bir çocuktur. Babasının kendisini ve annesini bırakarak ortadan kaybolması neticesinde, para kazanabilmek için yazları bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlar ve onu babası yerine koyar. Cem, Öngören adlı bir kasaba yakınlarında yapılan çalışmalar sırasında bütün hayatını etkileyecek iki olay yaşar: kırmızı saçlı kadınla tanışması ve ustasından ayrılışı. İkinci bölüm ise ilk bölüm gibi durağan ilerlemiyor, okuyucu bir anda Cem'in başarılı bir müteahhit olarak yükselişini, eşiyle evlenmesini, kendi hayatından da yola çıkarak Sophokles'in Oidipus hikayesin ve Firdevsi'nin Rüstem & Sohrab hikayesinin peşine düşmesine şahit oluyor. Bu bölüm hızlı ilerlemesinin yanında, Türk filmlerinde izlemeye alıştığımız ilginç tesafüleri de bir araya getiriyor. Üçüncü kısım ise kırmızı saçlı kadının bakış açısından son bir değerlendirme olarak sunuluyor. Ancak anlatım tekniği olarak ilk iki kısımdan farklı değil.

Kitabın tek güzel yanı, diğer Orhan Pamuk eserlerine kıyasla daha kolay okunuyor olması, bir de eski eserleri okumak konusunda merak uyandırması. Maalesef başka bir şekilde eseri övemiyorum, ben, sık sık aynı şeylerin tekrarlanması, sürekli başa dönüp dönüp aynı noktaya gelinmesi ve okuyucuya kendi çıkarımını ve yorumunu yapmasına izin verilmemesi nedeniyle kitaptan hoşlanmadım. Ayrıca sürekli tekrar edilen cümleler/fikirler bir noktadan sonra kitabın anlatımını da oldukça zayıflatmış. Yine de aşk ve kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde verildiğini de söylemek isterim.
 
"Babasız büyürsen alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın...Ama bir süre sonra ne yapacağını bilemez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın."
Ona cevap vermiyor, bizim kuyuya yaklaştığımızı, yıllar süren arayışımın sonuna geldiğimi hissediyordum."

18 Şubat 2016 Perşembe

Baklava Dürümü - Ali Atalar

Bu yaz Gaziantep'e gittiğim bir gezide, Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesini ziyaretim sırasında bu kitabı satın almıştım. Müze Antep Kalesi'ne yakın bir noktada, satın alınan eski bir konağın restorasyonu ile Ali Atalar (yazar) tarafından oluşturulmuş. Müzede bizzat Ali Atalar tarafından genellikle Gaziantep ve yöresinden toplanan bakır eserler sergilenmektedir (yolunuz düşerse bir uğrayın derim). Gaziantep folklorü konusunda araştırma yazıları yazan yazarın öykü kitaplarından birisi olan Baklava Dürümü, yine Gaziantep çevresinden uzaklaşmıyor. Kitapta anlatılan hikayelerin tam tarihlerini tespit edemedim ancak anlatılan bazı olaylardan aşağı yukarı bir çıkarım yapılabilmektedir. Sağ-sol çatışmalarının şiddetli olduğu bir dönemi anlatan Külhan Çıkmazı 1970'li yıllarda geçtiğini tahmin ettiğim bir olayı anlatırken, Amerikan Bezi hikayesi 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konulan Marshall planından söz etmektedir. Aynı şekilde portalin gazozundan bahseden Ben Ölmedim hikayesi için, bu gazoz 1964'te üretilmeye başlandığından, bu döneme ait olduğu söylenebilir.  Bu nedenle hikayelerin hepsinin yazarın gözlemlerine dayanılarak yazıldığını söylemek zor, bir kısmında duyduklarını yazıya geçirmiş olabilir. Ancak neredeyse tüm hikayelerinin ortak yönü kendisinin de belirttiği gibi "ölümle yaşam arasındaki ince çizgide tutunanların mücadelesi" olarak özetlenebilir.
 
Yazar öykülerinin yanı sıra yerli tarihi yapılarla ilgili fotoğraf sergileri ve ve Gaziantep kültürünü anlatan araştırma yazıları ile de tanınıyor. Bu kitabında toplamda on iki hikaye anlatılmaktadır, merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim, zira okurken aynı zamanda Gaziantep yöresine ait bazı kelimeleri de öğreneceksiniz: Portalin gazozu, ciğer deldi (nakış modeli), kübban (pide), doğranbaç (ekmek doğranmış süt), bartış (eşik), değirme (topaç) vb.
 
"...Okuduğu kitapları sabah götürür, akşam kucağında yenileriyle gelirdi. Bu kadar kalın ve zor anlaşılan onlarca kitabı okumak zorunda kaldığı için üzlürdüm. Ama kendisi yüzündeki mimiklerle bu işten çok büyük keyif aldığını hissettirirdi."
 
Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesi hakkında:
 

15 Şubat 2016 Pazartesi

Doktor Yazısıyla Aşk - Dikkatli/Sayar/Herken

Kitap bir psikiyatristin anıları şeklinde hazırlanmış ancak tahmin ettiğimin aksine (ya da piyasada alışık olduğumuz tarzlardan farklı olarak) psikiyatristin ilginç hastalarından derlediği hikayeler şeklinde ilerlemiyor. Kitap sürpriz bir şekilde, kitap kahramanı olan Yasemin Hanımı hem psikiyatrist hem hasta hem de meraklı bir araştırmacı yapıyor. Yasemin Hanımın asistanlık yıllarından flashback (anımsama) şeklinde anlattığı bir anısının ardından, "aşk" konusuna merak salması bir arkadaşının klinik odasında beklerden okuduğu "Aşkın Biyolojisi" dergisi ile oluyor. Aşk ile ilgili makaleleri bir araya getiren dergiyi büyük bir ilgi ile okuyan Yasemin Hanım, bir müddet sonra bu konuya derin bir merak duyduğunu fark ediyor. Bu şekilde eline geçen her türlü kaynaktan aşk ile ilgili yazılar okumaya başlıyor. Burada anlatılan aşk, tahmin ettiğiniz üzere yalnızca tensel aşktan ibaret değil: anne-baba aşkı, arkadaşlık, tensel aşk ve ruhsal aşka ve aşkın fizyolojik süreçlerine değiniliyor. Teorik bilgilerle sık sık açıklanan konular (kitap bu hususta didaktik ilerliyor, sonunda da bir kaynakça var, konuların devamını merak edenler için), kitabın kahramanı Yasemin Hanımın hayatı ile de örnekleniyor. Tabi bu süreçte kendisinin özel hayatı, çocuğuyla ve eşiyle olan ilişkisi ve geçmişinden bazı önemli olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Kitabı twitter adındaki sosyal platformdan takip ettiğim bir doktor aracılığıyla öğrendim (Semih Dikkatli- yazarlardan birisidir). Takdir edersiniz ki, yayınlanmış binlerce kitap varken hasbelkader bir yerde karşılaşmadan (tanıtım veya referans olmadan) pek çok güzel kitap da gözümüzden kaçabiliyor. Fakat kısa anımsatıcı notlar almayı sevdiğim için, bu kitabı da okuyacaklar listesine eklemeyi ihmal etmedim ve internet aracılığıyla edindim (kitabevlerinde bulmanız zor olabilir). Farklı şairlerden şiirlerin ve değişik kaynaklardan bir araya getirilen kısa hap bilgilerin bir arada olduğu bu kitabı, bu konulara ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim.

"Bir sürü cerrahi dergisini can sıkıntısıyla inceledi ama okuyacak bir şey bulamadı. Dergileri yerine bırakırken, biraz altlarda kalmış başka birinin kapağı dikkatini çekti. Kapakta, bir kadın ve bir erkek silueti birbirine hasretle kavuşur halde resmedilmiş ve üzerine iri puntolarla "Aşkın Biyolojisi" yazılmıştı. Dergiyi eline alıp biraz daha dikkatli incelediğinde, makalelerin tamamının aşkla ilgili olduğunu, bunun özel bir aşk sayısı olduğunu fark etti."

8 Aralık 2015 Salı

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Uzun zamandır Hüseyin Rahmi'den bir roman okumak niyetindeydim, kısmet bu günlereymiş. Aslında aklımdan "Şıpsevdi" geçiyordu ama kitapçıda dolaşırken bu kitap beni seçti :). "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç", sokağı edebiyata getiren bir yazar olarak halk tarafından sevilen Hüseyin Rahmi'nin natüralist yönünün ve hicivlerinin oldukça net olarak gözlenebildiği bir eseridir. Romanlarında sık sık değindiği üzere, bu eseri de eski İstanbul halkının günlük yaşantısını canlı betimlemelerle anlatmaktadır. Hüseyin Rahmi, bu romanında hem halkın cehaletini eleştirmiş hem de dönemin kadına ve evlilik kurumuna bakışını romandaki karakterler üzerinden anlatmıştır. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, bilimle ilgilenenler belki anımsayacaktır; Halley Kuyrukluyıldızı bundan yüz beş yıl önce (5 Mayıs 1910 tarihinde) Dünya'ya çok yakın geçmiş ve birtakım bilim adamlarının yanlış hesaplamaları nedeniyle Dünya'ya çarpacağı düşünülmüştür. Bu bilgi üzerinde İstanbul halkı da galeyana gelmiş ve kıyamet söylentileri alıp başını gitmiştir. Astronomi hakkında bilgisi olmayan ve bilimsel makaleleri okumak şeklinde bir alışkanlığı olmayan halk, sağdan soldan duydukları ile dedikodu kazanı kaynatmaya başlamışlardır. Bu durumu değerlendirmek isteyen genç ve eğitimli bir genç olan İrfan Bey evinde kuyrukluyıldız hakkında yalnızca kadınların katılacağı konferanslar düzenlemeye karar verir. Gazetelere yazı yazmaktan hoşlanan ve Halley Kuyrukluyıldızı hakkında tüm haberleri kaçırmadan takip eden İrfan Bey'in bir özelliği daha vardır: Reddedilme acısıyla başlayan ve yıllar içinde artık tamamen üzerine sinmiş olan kadın düşmanlığı. Kadınların erkeklere göre daha eksik ve zayıf olduklarını her fırsatta vurgulayan İrfan Bey, bir gün beklenmedik bir şekilde genç ve esrarengiz bir kadından kuyrukluyıldız hakkında bilgi isteyen bir mektup alınca kadınların da kıvrak zekalı ve güçlü iradeli olabileceğini pek hoş olmayan bir şekilde tecrübe eder.

Aslında hepimiz Hüseyin Rahmi ile daha önce karşılaştık: Ertem Eğilmez'in başarılı bir şekilde yönettiği ve Gulyabani'den korkan batıl inanç sahibi saf bir İstanbul ailesini anlatan filmi "Süt Kardeşler (1976)" yazarımızın "Gulyabani (1913)" isimli romanından uyarlanmıştır. Bu eserinde olduğu gibi, Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç'da da Hüseyin Rahmi, Türk edebiyatında İstanbul halkının gündelik yaşamını, batıl inançlarını, halkın toplumsal çıkmazlarını mizahi bir şekilde anlatmıştır. Gözlem yaparak yazmayı sevdiğinden olsa gerek, romanlarında İstanbul dışındaki yaşama (Anadolu hayatına) pek değinmemiştir. Bu eser, Adalet Ağaoğlu'nun "Ölmeye Yatmak" romanı gibi her bir karakteri tek tek inceleyerek üzerinde sayfalarca eleştiri yazısı yazılabilecek potansiyelde bir eserdir ancak uzun yazılar yazmayı sevmediğimden burada bırakmak niyetindeyim. Vaktiniz olursa okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum.

"Memleketimizde biraz serbest davranan kızlara herkes hemen kötü gözle bakıyor. Eserlerinizdeki ciddiyete bakarak sizi bu zayıflığın, kusurun dışında kalan, fikir sahibi biri olarak düşünmüştüm. Bizde genel bir hastalık şeklinde olan bu alışkanlığın bulaşıcılığından meğer siz de eksik kalmamışsınız... Sokakta edebiyle giden örtülü bir kadına uşak takımından birtakım aşağılık adamların ne kadar rahat laf attıklarını bilisiniz. Bu neden? Memleketimizde kadının her saldırıya katlanmaya mecbur aşağı bir yaradılışta sayılmasından..."  (Geçen bir asır bu topraklarda çok da fazla bir şeyi değiştirmemiş anlaşılan).

19 Kasım 2015 Perşembe

Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler - Ece Ayhan

İkinci Yenici Akımının öncülerinden olan Ece Ayhan muhtemelen bu akımın en güçlü temsilcilerindendir. Muhtemelen bu sebeple şiirlerinin büyük kısmını anlamadım, dolayısıyla da okuduğum kitaptan diğer şiir kitapları gibi zevk almadım. Ece Ayhan'ı ilk defa okudum, ancak günün birinde ikinci kez okur muyum ondan da emin değilim. Anımsayacağınız üzere, İkinci Yeni akımı Garip Akımına tepki olarak doğan ve şiirde imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan bir akımdır. Benim tabirimle "sözcüklerle resim yapmak"tır. Tabi bu resimler bazen figuratif olduğu gibi, bazen de soyut olabiliyor ve ne anladığınız sizing hayal gücünüze bırakılabiliyor. Bu durum görsel sanatta etkili ancak şiir konusunda beni etkilemedi, daha doğrusu Cemal Süreya'nın eserleri gibi etkilenmedim diyelim. Ece Ayhan'ın alışılagelen kalıpları yıkarak vermek istediği duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmesi bazı kesimlerce bir devrim olarak görülebilir, ancak sanırım ben soyut dille anlatmanın yoğun kullanıldığı bir tarzı tercih etmiyorum. Örnek vermek gerekirse, Ece Ayhan'ın "Gül Gibi Kanto" şiiri üzerinde belki saatlerce tartışılabilir, merak ettiğim bir sonuca ulaşılabilir mi? Siz karar verin: "Dipsiz kuyularda analarının kahrı / Azalmış Galata'da iki deli çocuk/ Bacakları uzamış rıhtımda / Enlemlerle boylamların denzileri geçişi / İki deli çocuğun uyuduğu saatlere rastladığı için / Onları hiç görmeyecekler işte"

Bununla beraber, Ece Ayhan'ın kendine özgü bir tarzı olduğu su götürmez. Bu kitabında 1956'dan 1998'e kadar yazdığı şiirlerden örnekler verildiği için bu gözlemi ve Ece Ayhan'ın yıllar içindeki değişimini daha rahat gözlemleyebiliyorsunuz. İlk şiirlerinde sürrealizmi çağrıştıran kurgular olsa da, zamanla daha karamsar bir bakış (bu şiirlerde bir Sadık Hidayet tadı var), lirik hareketler ve bozulan dilbilgisi de göze çarpmaktadır. Ayrıca politik ideolojilerden de etkilendiğini söylenebilir. Ben eebiyatseverleri olumsuz etkilemek istemem, herkesin şiirden beklentileri farklı olduğundan, bir deneyip karar vermenizi tavsiye ediyorum, beğendiğim bazı şiirleri alıntıladım:

"Duyduk ki, bir daha
Kuş getirnek sınıfa
İntihar olmuş cezası
Hal ve gidiş tüzüğünde

Biz kuşları tutmuyoruz ki
Kapıda koyveriyoruz
Dönüp onlar ceplerimize giriyor
N'apalım?"

---------------------------

"Denize atılmış bir şiirdir bence
Yurtsayan, yurdu bilinmeyen bir yıldız

Şiirin deniz kıyısındaki sesine bırakılmış
Yanacak sarayların kestiği bir, yarım ay."

Cemal Süreya "Üstü Kalsın" hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/06/ustu-kalsn-cemal-sureya.html

30 Eylül 2015 Çarşamba

Aya Yolculuk - Jules Verne

Muhtemelen orta okul yıllarında Jules Verne'nin kitaplarını okumuş veya en azından duymuşsunuzdur. Jules Verne'nin kitapları bende her zaman büyük bir ilgi uyandırırdı, isimlerini de çok enteresan bulurdum. Aya Yolculuk (De la Terre à la Lune) o yıllardan aklımda kalan bir kitaptı, Profilo Sinemalarının kitaplığında görünce hemen alıp okudum. İtiraf etmek gerekirse, kitabı daha önce okumadığım için hayıflandım, içeriği de adı gibi ilginçti. Hikaye Amerikan İç Savaşı'ndan sonra Baltimore kentinde şehrin ileri gelenlerinin ve kıdemli askerlerin kurduğu Topçu Kulübü'nün savaştan sonra yeni bir arayışa girerek dev bir top hazırlayıp Ay'a göndermek istemeleriyle başlıyor. Öncelikle Ay'a havan topu fırlatıp burada yaşayanlara Dünya'dan mesaj vermek hedeflenirken, çılgın bir Fransız olan Michael Ardan'ın topun içinde Ay'a gitme sevdası sebebiyle konik mermi şeklinde bir proje hayata geçirilir. Columbiad adı verilen bu konik-merminin dökülmesi ABD'nin ve kulübün maliyetini çok aşınca bütün dünyadan bilimsel araştırma adı altında fon sağlanır (burada Türkiye'nin de oldukça eli açık davrandığı çünkü Ramazan ayında Ay Takvimi kullandığı bilgisi veriliyor). Merminin dökümü, barutunun sağlanması, içine insan gireceği için tepkimesinin azaltılması, hız-zaman-mesafe tahminlerinin akabinde merminin Florida'dan açık bir havada ateşlenmesi planlanır (teleskopla gidişinin ve Ay'a inişinin izlenmesi planlanmaktadır). Son anda değişen planlarla Topçu Kulübü başkanı Barbicane, en büyük hasmı Yüzbaşı Nicholl ve Michael Ardan merminin içine girerler ve mermi üyük bir güçle ateşlenerek Ay'a gönderilir.

Kitabı okurken bende dönemi itibariyle çok ilerde ve detaylı araştırılmış bilimsel bilgilere değinildiği şeklinde bir kanaat oluştu. Ayrıca dönemin astronomiye ilişkin bilimsel bilgilerinin yanı sıra, topçu Kulübü projesini geliştirirken tarihten örneklere de değinerek Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un Fethinde kullandığı havan toplarından ve Malta Şövalyelerinin mermilerinden de söz etmektedir. Bitirdikten sonra, yaptığım kısa bir araştırmada kitabın 1865 yılında yazılmış olduğunu tespit ettim, Jules Verne'nin yüz yıl önce bu kadar bilgiye erişmiş olması gerçekten hayranlık verici! Her ne kadar pratikte mümkün olmasa da, yapılan tahminlerin gerçeğe yakınlığından dolayı ve yazılış tarihi itibariyle oldukça ufuk açıcı bir hikayesi olduğunu belirtmek isterim. Bilim kurgu türünün ilk örneklerinden olan bu kitabı okumadıysanız mutlaka okuyun derim!

- Spoiler Alert - İnternette incelediğim ve bloglardan okuduğum kadarıyla, sanırım kitabın birkaç versiyonu var. Zira benim okuduğum versiyonda internette yazan yorumlar gibi dünyaya geri dönme veya tekrar denize düşme vb. yoktu. Bu kadar farklı bilgilerin kaynağı nedir bilmiyorum ama benim okuduğum hikayenin sonu çok daha farklı ve muğlak bitiyordu. Bu konu hakkında kitabı okuyan insanların yorumlarını merak etmekteyim.

"...Mermi konusu kesin olarak çözümlenmişti. Ay sakinlerine alüminyumdan yapılmış bir mermi göndermek fikri J.T. Maston'u çok sevindirmişti. Böylece oradakiler Dünya sakinleri hakkında önemli bilgiler öğreneceklerdi."

23 Temmuz 2015 Perşembe

Freud'un Kız Kardeşi - Goce Smilevski

Sigmund Freud her ne kadar yakın dönemde yaşamış bir psikiyatr olsa da (1856-1939) hayatına dair detaylar bilinmemektedir. Sigmund Freud kendi prensipleri gereği, anılarını paylaşmamış ve diğer kişisel belgelerinin tümünü (mektup, defter vb.) ölümünden önce yakarak yok etmiştir. Bu nedenle bu kitap ilgimi çekti çünkü Sigmund Freud'un hayatına dair birkaç ipucu alabileceğimi umdum. Ancak adından da anlaşılacağı üzere, kitap aslında kız kardeşinin hayatına odaklanmış. Sigmund Freud'un aşağıdaki aile fotoğrafından anlaşılacağı üzere beş kız kardeşi bulunmakta, fakat kitap özellikle Adolfina'nın yaşam öyküsü olacak şeklinde kurgulanmış. Kitabın en ilginç detayı 1938 yılında Viyana'da Nazi etkisi güçlenirken bağlantıları sayesinde Londra'ya giden Sigmund Freud'un dört kız kardeşini Viyana'da bırakmasıydı. Freud's List olarak bilinen listede, Viyana'dan gitmesine yardımcı olduğu kişiler arasında kendi ailesinden başka, doktoru, doktorunun ailesi, eşinin ailesi, hizmetçileri ve köpeği de bulunmasına rağmen neden kız kardeşlerini listeye eklemediği ve savaşın ortasında bıraktığı bir muamma. Aslında Sigmund Freud savaşın sona ereceğine ve geri döneceklerine inanmaktaydı ancak bu kız kardeşlerini ne zaman biteceği bilinmeyen bir savaşın ortasında bırakması için geçerli bir sebep miydi bilemiyorum. Toplama Kampına götürülen ve orada öldürülen dört kız kardeşin hazin hikayesini okumanızı tavsiye ederim.

Daha önce de belirttiğim gibi, Adolfina Freud'un yaşamına ilişkin detaylar kurgulandığı için ne kadarının doğru ne kadarının yanlış olduğunu tespit edemiyoruz ancak ana hatlarıyla olayların bu şekilde geliştiğine inanıyorum. Kitapta Toplama Kampı'na götürülen kız kardeşlerin kampta Ottla Kafka (ünlü yazar Franz Kafka'nın kız kardeşi) ile karşılaşması ve Adolfina'nın gençlik yıllarının anlatıldığı bölümlerde Klara Klimt (ünlü ressam Gustav Klimt'in kız kardeşi) ile olan arkadaşlığı da erkek kardeşlerinin gölgesinde kalan kadın dayanışmasının vurgulanması gibiydi. Özellikle Klara Klimt'in kadının toplumdaki yeri üzerine yaptığı yorumlar ve Sigmunf Freud ile yaptığı uzun tartışmalar okunmaya değer bölümlerdi. Ancak toplumumuzun şu anda tartıştığı konuların yirminci yüzyılın başında Avusturya toplumunda gençler arasında tartışılıyor olması (kadın hakları - cinsel özgürlük) kültürel anlamda daha fazla yol almamız gerektiğini gösteriyor.


"Kardeşim cinselliğin özgürlük olduğunu söylerken haklı, ama sorun şu ki, kardeşim cinselliği ve özgürlüğü yanlış anlıyor. Cinsellik gerçekten özgürlüktür, toplumun korkusu da bu gücün özgür bırakılmasıyla onu destekleyen hiyerarşi ve sistemleri yıkmasıdır. Bununla birlikte bugünkü haliyle toplum da dağılacak. Bu yüzden toplum cinselliğin samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük ile sarılı olmasına gayret ediyor."

18 Haziran 2015 Perşembe

Vadideki Zambak - Honoré de Balzac

Devrim sonrası Fransa'da yaşayan aristokrat sınıfına mensup evli bir kadın ile genç bir adamın arasındaki imkansız aşkı anlatan kitap Balzac'ın en beğenilen kitaplarından birisi olarak kabul edilmektedir. 19. yüz yılda Fransa'da ortaya çıkan Realizm akımının öncülerinden olan Balzac, bu eserinde günlük yaşamı yapaylıktan kurtararak nesnel bir bakış açısıyla anlatmaktadır (Bu kitapta Balzac'ın kendi hayatında bazı kesitlere de yer verdiği tahmin edilmektedir). Kitapta olaylar Felix de Vandennesse'nin sevgilisi Natalie'ye yazdığı mektup ile başlamaktadır, aslında neredeyse tüm kitap Felix'in anımsalarından (flashbacks) oluşan bir anı kitabıdır da diyebiliriz. Çocukluğu anne sevgisinden ve ailesinden uzak geçmiş olan Felix, ailesinin yanına döndükten sonra bir baloya katılır ve baloda karşılaştığı genç bir kadından çok etkilenir (Kontes Henriette de Mortsauf). Uzun süre bu kadını unutamayan Felix, onunla bir gün karşılaşır ve kadının evinin bulunduğu vadiyi onun güzelliği ile özdeşleştirerek kendisine "Vadideki Zambak" adını verir. Öncelikle aile dostluğu şeklindeki görüşmeleri giderek sıklaşır ve Felix ile Henriette birbirlerinin en büyük sırdaşları olurlar. Henriette'nin mutsuz evliliği, hasta çocukları ve yaşadığı psikolojik sorunlar kadını Felix'e yaklaştırır. Aralarında bir aşk doğar ancak Henriette her zaman Felix'e bir abla şefkati ile yaklaşmaya çalışır, kendisini iş ve mevki sahibi olması konusunda destekler (hayatda dair verdiği nasihatları siz de uygulayabilrisiniz) ve kendi ailesi için büyük bir fedakarlık yapmaya çalışır. Bu süreçte mevki ve güç sahibi olan Felix başka bir kadın ile de tamamen tensel bir kaçamak yaşar (hayatındaki kadınları ruhumun ve bedenimin sevgilileri diye tanımlayacaktır). Kontes Henriette'yi hayatı boyunca unutamayan Felix, eninde sonunda kadınlara dair bazı gerçekler ile yüz yüze gelecektir.

Balzac'ın en popüler kitabı olan Vadideki Zambak, başarılı bir toplum bilimi incelemesi yapmaktadır. Acı ve ızdırabın hissedilir bir şekilde romana yansıtılmış olması ve mekan tasvirlerinin ustalıkla yapılmış olması dolayısıyla da sayılı eserler arasındadır. Bu arada bazı kaynaklar, Balzac'ın kendi hayatından kesitlere de kitapta yer verdiğini söylemektedir. Benim eserde en beğendiğim bölüm - ne yalan söyleyeyim- Natalie'nin kitabın sonunda Felix'e yazdığı mektuptu. Bir kadından da bu beklenirdi!

Suçlu da olsam, nihayet şuramda bir kalp taşıyordum, bütün bu sözler, kalbimin onun özellikle seçtiği en hassas noktalarına soğukkanlılıkla indirilmiş hançer darbeleriydi. Manevi acıların mutlak bir ölçüsü yoktur, ruhların duyarlılığıyla orantılıdır bu acılar.

29 Mayıs 2015 Cuma

Eski Sokak - Behçet Necatigil

Bazen yeni bir kitaba başlamak için zamana ihtiyaç duyduğumda, bir şiir kitabı alıyorum alime. Yapı Kredi yayınlarının şiir kitaplarını şairlerin en sevilen şiirlerini derleyen ve kısa sürede okunabilen kitaplar olduğu için tercih ediyorum. Bu kez aralarından Behçet Necati'nin şiirlerini seçtim. Şairin daha önce "Lâdes" şiirinden başka herhangi bir şiirini okuduğumu anımsamıyorum (Kelebeğin Rüyası filmi ile hayatı hakkında araştırmalar yapmıştım ancak herhangi bir kitabını okumamıştım). 1916 doğumlu olan şairin gerçek adı Mehmet Behçet Gönül iken daha sonra mahlasını soyad olarak almıştır. İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Behçet Necatigil, 1979'da vefat edene kadar Edebiyat ve Kompozisyon dersleri vermiştir. Behçet Necatigil'e göre bir şair yaşamı boyunca üç dönemden geçer: Gurbet, hasret ve hikmet. Gurbet dönemi arayış dönemi olup, bu dönemde şair beğendiği şairlere özenir, hasret döneminde ise bir şair kendi kişiliğini bulma çabasındadır. Şairin kendini bulduğu hikmet dönemi ise, çok az değişir, şair artık şiirin özelliklerini ustaca kullanmaktadır. Behçet Necatigil'e göre, geçmişin büyük şarileri ancak bu dönemde gerçekten anlaşılır. 1935 yılında bu yana şiir yazan şairin bu değişimlerinin şiir kitaplarına yansıdığı da söylenmektedir. Eski Sokak, derleme bir kitap olduğu için genel bir kanıya varmak zor olsa da, "şiiri az kelimeyle kurmak" fikriyle hareket eden şairin sözcüklerini titizlikle seçerek ustaca bir anlatıma yöneldiğini söylemek mümkündür.

"Eski Sokak" taki bazı şiirleri de, hikmet döneminde yazılmış ve sözcüklerin ses değelerine önem veren şiirlerdir. Şair sözcüklerin anlamlarından yararlaranak anlam çoğaltması yapmıştır: Bronskopi, Filigran, Travers vb. Divan şiirlerini çok iyi bilen şairin bazı şiirlerinde divan edebiyatı edebi sanatlarını da kullandığı söylenmektedir. Behçet Necatigil için kısaca "uzun bir arayış sonrası kendini bulan üretken bir şair" diyebiliriz.

Lades
Uzayacağa benzer
Tutuştuğumuz lades

İşi gücü bırakıp
Mezarlığa nazır
Bir eve taşındım

Ölüm, sen beni aldatamazsın
Aklımda!
-----------------------------------------------
Ses
Kopan çığlar altında kalanlar olduğu
Oysa görülüyordu

Bir kadının ilerde
Bir şeyler hıçkırdığı;
Bir erkeğin birine,
Görünmeyen birine bir şeyler seslendiği
Oysa görülüyordu

Ama duyulmuyordu. --Ses!
Sanki ses olmayınca hiçbiri olmuyordu.

27 Nisan 2015 Pazartesi

İsmet Berköz'ün Yüksek Öğrenim Öyküsü - İsmet Çepel

Bu kitabı da yazarından aldım :). Yazarından kitap alarak okumanın keyfi bambaşka. Uzun zamandır İstanbul Barosunun resim kursuna devam ediyorum ve uzun zamandır bizimle beraber kursa devam eden üstad bir avukatımız var: İsmet Çepel. Hanımların yaşı söylenmez ancak meslekte ellinci yılını doldurarak onur belgesini almaya hak kazanan bir avukat olduğunu belirtmek yeterli olur sanırım. İsmet Hanım'ın resim yapmanın dışında kendisinin ve ailesinin hayatını yazdığını öğrenince bu üretken ve çalışkan yazarın yazdıklarını merak etmeye başladım. Burada size anlatacağım kitabı dışında kendi hayatını yayınladığı bir otobiyografisi ve çocuklarını/torunlarını anlattığı ve yayına hazırlanan bir kitabı daha olduğunu belirtmek isterim. Bu kitabında ise İsmet (Berköz) Çepel hem yükseköğrenim hayatını hem de bu süreçte kendisine yardımcı olan Boysan ailesinin hayatını anlatmış. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen İsmet Çepel, babasının işi sebebiyle (Babası Hakim Mustafa Hilmi Berköz'dür) çocukluğunda Anadolu'nun pek çok yerini gezmiştir. Ancak babasının ani ölümü sonrasında zor günler geçiren aile Bozüyük'e yerleşir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan İsmet (Berköz) Çepel, teyzesinin eşi ve Işık Lisesi'nde kimya öğretmeni olan Abdi Boysan'ın yardımıyla, üniversite kaydını yaptırarak Işık Lisesi'nde yatılı etüd öğretmen olarak yeni hayatına yelken açar. Kitap büyük oranda İsmet (Berköz) Çepel'in üniversite yıllarında (1947-1950 yılları arasında) tuttuğu günlüklerden ve diğer notları ile aile fotoğraflarından oluşmaktadır. Yazarın üniversite yıllarında dönemin şartlarında ve maddi zorluklardan dolayı yaşadığı sıkıntılar ve İstanbul'a ve yeni hayatına adaptasyon sürecinde yaşadığı ruhsal değişimler tuttuğu notlardan rahatça gözlemlenebilmektedir. İnsanın yıllar sonra geriye bakıp, günlüklerini okuması nasıl bir duygudur acaba? Bunu en kısa zamanda kendisine sormalıyım.
 
Yaşadığımız bu milenyum çağında bilgiye erişim oldukça kolay olduğu için insanların elli yıl önce nasıl yaşadıklarını kavramakta zorlanıyoruz. Sinemanın sosyal aktivite olarak değerli olduğu, eskiyince veya küçülünce bozularak başka bir biçim verilen kıyafetlerin giyildiği, uzaktaki insanlarla yalnızca mektupla haberleşildiği veya senede bir kere çekilen fotoğrafların bulunduğu bir yaşam bize yıldızlar kadar uzak. İçinde bulunduğumuz yaşamdan şikayetçi değilim elbette, yalnızca sahip olduklarımızın değerini bilmek gerektiği kanaatindeyim. Bu arada İsmet Hanım iyi ki defter tutmaya başladığında arkadaşlarını dinlememiş:

"Bazı arkadaşlar hatıra defteri tutmanın lüzumsuzluğuna inanıyor. Halbuki ben onu o kadar elzem buluyorum ki. Hem herkesten ziyade kıymet verdiğim kendimin geçen günlerini unutmamak benim için eşsiz bir zevk olacak. (s.163)"

14 Nisan 2015 Salı

Lolita - Vladimir Nabokov

Nabokov'un "Lolita"sının çok etkileyici bir eser olduğunu inkar edemeyiz. 1955 yılında ilk basıkısını Paris'te yapan eser, o günlerden günümüze kadar pek çok dile çevrilmiş (aslı İngilizcedir) ve mutlaka okunması gereken kitaplar listesinde de yerini almıştır. Hem adı hem de malum konusu nedeniyle insanlar üzerinde "ahlaksız" veya "erotik" bir kitap çağrışımı yapsa da, Nabokov'un da dediği gibi "lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutmayın". Bir şekilde bildiğinizi tahmin ediyorum ancak kitabın konusuna da değinmek isterim; ana karakter Humbert Humbert, "su pericikleri" adını verdiği henüz ergenlik çağını sürdüren (teenage dediğimiz) kızlara karşı özel bir ilgi duymaktadır; hatta yer yer bu ilgisinin asıl nedeni olduğunu tahmin ettiği ve kendi ergenlik çağında yaşadığı bir olayı da anlatır. Amerika'ya yerleşmiş bir Fransız olarak ilgi çeken olgun bir beydir (yaklaşık olarak 40 yaşında olduğunu tahmin ediyorum). Bazı tesadüfler sonucunda pansiyoner olarak yerleştiği evde Bayan Haze'nin on iki yaşındaki kızı Dolores'e (Dolly, L, Lo, Lola ya da Lolita) ilgi duymaya başlayınca, Lo'ya daha yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Bundan sonra neler olacağı, Bayan Haze'nin bu sapıkça ilginin farkına varıp varmayacağı ya da Lolita aşkının Humbert'i nelere sürükleyeceğini okuyup görmekte fayda var. Ancak kitap jüriye sunulan bir itiraf gibi başladığından farklı bir izlenime kapılmanıza neden oluyor, bunu söyleyebilirim :).
 
Etkileyici ancak yoğun bir eser, çok fazla isim ve detay olması dolayısyla bazı yerlerde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Kitabın birkaç vurucu ve tansiyon yükseltici yerleri olsa da (O kalbimi kırdı, sense hayatımı yıktın sadece), benim en etkileyici bulduğum yer epilogdu. Nabokov'un kitabını yazarken hissettikleri, yazıp yazıp yok ettiği kopyalar, konunun nasıl evrildiği, yayınevlerinin ve kitabın basılmamış kopyasını okuyanların tepkilerinin yer aldığı epilog hem toplumun bu kitaba bakışının bir özeti hem de insalarda uyandırdığı etkinin bir açıklaması gibi, kitabı tamamlayan bir bölüm. Lolita'yı okuduktan sonra Nabokov'un değerlendirmesinden mutlaka geçirin: "Romanımın bir sapkının fizyolojik dürtülerine çeşitli anıştırmalarda bulunduğu bir gerçek. Ama unutmayınız ki çocuk değiliz..."

Lolita daha önce iki kez filme çekilmiş, 1962 yılında Stanley Kubrick tarafından ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından çekilen filmlerin ikisini de henüz izlemedim. Vaktim olduğunda izleyeceğim ancak yaplan yorumlar Kubrick'in filminin daha başarılı olduğu yönünde.

"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklı bir yol alır. Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır: Lo-Li-Ta."