Powered By Blogger
1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2016 Salı

Loş Ayna - Erhan Bener

Bu kitabı yıllar önce (Aralık 2010 olarak tarih atmışım) Sarıyer'den almışım ancak ne düşünerek aldım veya aldığım tarihte ne yapıyordum hiç anımsamıyorum. Kütüphanemde bulunca okumaya karar verdim. Beni şaşırtan bir diğer husus da yazar Erhan Bener'in 1953 yılından bu yana çok fazla eser yazmış olmasına rağmen (roman, öykü, oyun ve anı-denemeleri mevcut) adını hiç duymamış olmam. Belki de kitabı ilk aldığım tarihte de satın alma motivasyonum bu olmuştur bilemiyorum. Loş Ayna 1960 yılında yayınlanmış ve muhtemelen yayınlandığı tarih itibariyle devrim yaratacak bir konuyu işliyor: Nemfoman bir kadın ve onun çevresindeki erkeklerle ilişkileri. Bu yönüyle farklı bir izlenim uyandırabilir ancak kitap aslında polisiye. Başarılı psikolojik çözümlemeleri olsa da, karakter sayısı az olduğundan katili aramak isterseniz bulmanız zor olmuyor. En önemli karakterlerden birisi nemfoman bir kadın olan Mahide, Mahide'den hoşlanan iki erkek kardeş Savcı Sahir ve üniversite öğrencisi Selçuk, Mahide'den nefret eden ve Selçuk'a ilgi duyan yeğeni İlhan, sinsi arkadaşları Niyazi ve birkaç önemsiz kişi daha. Kitapta olaylar Mahide'nin cinayete kurban gitmesiyle başlıyor, Mahide'nin sır dolu ölümünün ardında ise okuyucunun merakını uyandıran birden fazla şüpheli var. Aslında kitapta çarpıcı birden fazla durum var, öyle ki neredeyse cinayet ve suçluyu arama bile ikinci planda kalıyor.

Kitap tek bir cinayet etrafında kurgulanmış görünse de, tek tek karakterleri de sorgulatıyor diyebiliriz. Özellikle "cinsellik" üzerinde durulan kitapta bu çerçeveden tek tek bireylerin dramlarına ve cinsel bunalımlarına değiniliyor. Dediğim gibi bazı yönleri ile düşündücürü ve cüretkar bir eser, bu nedenle polisiye ve aynı zamanda psikolojik çözümlemeler yapan konular ilginizi çekiyorsa okuyabilirsiniz.

"Hiçbir şey, içi nabız gibi atarken tehdit edici bir titreşimle irileşen, sertleşen, moraran canlı organ gibi olamaz. Bir çeşit tapınma duygusu bu. Kaçması olanaksız. Nereye gitse, nereye saklansa kurtulamıyor. Beyninin kıvrımlarına saklanmış sanki. Unuttuğunu, kurtulduğunu sandığı an, karşısına dikiliyor. Acımasız ve görkemli."

Erhan Bener kitapları hakkında bir inceleme:

Erhan Bener'in hayatı hakkında:

7 Nisan 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Harper Lee'nin geçtiğimiz Şubat ayında vefat ettiğini öğrendiğimde, aylardır okuma listemde olan "Bülbülü Öldürmek" ("To Kill a Mockingbird") eserini artık çok ihmal ettiğimi düşünerek okumaya karar verdim. Kitabın konusu hakkında (filminin sahip olduğu ünü de düşünürsek) herkesin bilgisi olduğunu tahmin ediyorum, ama kısaca özetlemek gerekirse küçük bir kız çocuğunun gözünden (7 veya 8 yaşında olduğunu tahmin ediyorum) Amerika'nın Alabama eyaletinde yaşanan ırkçılığın ve eşitsizliğin anlatılması da diyebiliriz. Yaşadıkları Maycomb kasabasında avukatlık yapan Atticus'un küçük kızı Scout Finch, kendisinden dört yaş büyük abisi Jem, siyahi hizmetçileri Calpurnia ve yazları beraber vakit geçirdikleri çocukluk arkadaşı Dill ile sade ve mutlu bir hayata sahiptir. Rutin hayatlarını önemli ölçüde değiştiren olan, beyaz bir kıza tecavüz iddiası ile yargılanan siyahi bir adam olan Tom Robinson'u savunmak görevinin babası tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Irkçılığın günlük hayata işlemiş olduğu bir kasabada bir anda bütün dikkatler Finch ailesine çevrilecek ve Scout'un insanlara karşı bakış açısı tamamen değişecektir. Romanın en başarılı bulunan yönlerinden birisi, anlatımın, gözlemlerin ve kıyaslamaların gerçekten zeki ve küçük bir kız çocuğunun hayal gücüne uygun başarılı bir şekilde yazıya aktarılmış olmasıdır. Ayrıca yazarın kitaptaki yargılama sahnesini yazarken on yaşındayken şahit olduğu bir olaydan esinlendiği ve kitaptaki Dill karakterinin de çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğu da söylenenler arasındadır. Günümüzde bile hala aktüel olan adalet, eşitlik ve ırkçılık gibi temaları anlatan bun eseri, insanları hem toplumun bir parçası olarak hem de bireysel olarak incelemesi, başarılı gözlemler yapması sebebiyle okuma listelerinize eklemenizi tavsiye ederim.

Amerika'da siyahi insanlara ırkçılığın hat sahfada olduğu bir eyalet olan Alabama'da büyümüş olan Harper Lee, 1960 yılında yayınlarığı "Bülbülü Öldürmek" eseriyle çok başarılı bulunmuş ve 1961 Pulitzer Ödülünü kazanmıştır. Bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolü ile filme çekilen ve oscar alan eserin yayınlandığı tarih itibariyle konusunun (1960) bir devrim niteliğinde olduğu da bir gerçektir. Harper Lee'nin yıllarca başka bir roman yazmamış olması edebiyat çevresi açısından üzüntüyle karşılansa da, 2015 yılında, devam kitabı "Tespih Ağacının Gölgesinde" ("Go Set a Watchman") yayınlanmıştır (umarım kısa bir süre içinde okuma şansı bulurum).

"İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır."
....
"Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarına yuvalanmazlar, tek yaptıkları iş bize içlerini dökmektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır."

26 Ekim 2015 Pazartesi

Ölüm İlanı Yazarı - Ann Hood

Bu kitabı D&R'ın dönem dönem oluşturduğu indirimli kitaplar standından aldım, o nedenle okumaya başlamadan önce nasıl bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum (maalesef bazen bu tür kitapları sevmeyebiliyorum). Kitaba başlarken de iyi duygular içinde olmadığımı itiraf etmek isterim ancak ilerledikçe hem çok sevdim hem de hiç bitmesin istedim. Kitapta karakter olarak birbirinden farklı iki kadının farklı dönemlerdeki (50 yıllık bir farkla) hayatları anlatılmaktadır. 1960 yılında (Kennedy dönemi) Virginia'da kadınların henüz tam özgürleşemediği ve toplumun kendilerinden beklentilerinin "iyi bir ev kadını olmak" yönünde olduğu bir dönemde kocasıyla sorunları olan Claire ile başlıyoruz hikayeye. Mutlu bir evliliği, maddi açıdan hiçbir sorunu olmayan ideal bir kocası ve tam bir aile olmalarını sağlayan bir de kız çocukları olmasına rağmen evliliğin rutin gidişinden hoşnut olmayan Claire, hayatında tam anlamlandıramadığı bir şeylerin eksikliğini duyumsar. Hayatına her anlamda müdahale eden ve onu edilgenleştiren kocası Peter'in gün geçtikçe daha çok yaşam enerjisini çektiğinin farkına varan Claire, kendisini "birey" olarak hissedeceği başka arayışlara girecektir. Aynı şekilde hikaye elli yıl öncesine akarak toplumun kalıplarına uymayı reddeden Vivien Lowe ile tanıştırır bizi. 1906 San Francisco depreminde deyimi yerindeyse her şeyini kaybeden Vivien yaralı kalbinin ve yaşadığı kederin tesellisini  başka insanları son yolculuklarına şiirsel bir ölüm ilanı ile yollayarak bulur. Ölüm ilanı yazarlığı yaptığı insanlar tanıdığı kişiler değildir, yalnızca hayat hikayelerini sevdikleri aracılığıyla dinleyerek metnini yazar, acının insanları nasıl değiştirdiğini tekrar tekrar gözlemler. Vivien'in gözlemleri o kadar çarpıcıdır ki, insanların yaşadıkları ölüm acılarını somut olarak hissedersiniz (Yazarın kendi kızını da kaybettiğini öğrendiğinizde kendi acılarını çok net aktardığını da düşünebilirsiniz).

Peki bu iki kadını karşılaştıran veya ikisinin de hayatında ortak olan ne? Hem karakter hem de yaşam tarzı olarak farklı olan bu iki kadının birbirleriyle paylaşacak neyi olabilir? İnanın ben de kitabın sonuna kadar bunu merak ettim. Sürprizlerle dolu bir eser, Claire ve Vivien'in ilişkileri ve meydan okumaları incelikle kurgulanmış. Kadının toplumdaki yerini ve toplumun dayatmalarını sorgulayan bu kitabı okunmanızı mutlaka tavsiye ederim. Hakkında sayfalarca yazı yazılabilecek ve her karakterin davranışının incelikle düşünüldüğü bir eser var karşınızda!
 
"Keder insana kendini suçlu hissettirirdi. Beş dakika geç kaldığı için, yanlış tramvaya bindiği için, bir öksürüğü göz ardı ettiği için ya da çok derin uyuduğu için suçlu hissettirirdi. Suçluluk ve keder el ele gezerdi."