Powered By Blogger
DİSTOPYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİSTOPYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Empedokles'in Dostları - Amin Maalouf

Merhaba! Buraya yeni bir gönderi yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ki. Tabi bu zaman zarfında -eskisi gibi olmasa da- kitap okumaya devam ettim ancak günlük hayatın temposunda okuduğum kitaplar hakkında yazacak vaktim olmadı diyebilirim. Bu atalet zincirini Amin Maalouf'un son kitabıyla kıracağımı umarak yazıma başlıyorum. Öncelikle belirtmek isterim, Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasındadır, zaten blog yazılarıma göz gezdirirseniz başka kitapları hakkında da yazılarımı bulabilirsiniz. Kitaba geçersek, bu hikayesinde Maalouf bizi Atlas Okyanusu kıyısındaki bir takımadanın en küçüğü olan Antioche adasına götürüyor. Bu adanın iki sakini var: Birisi Fransız kökenli bir Kanadalı olan ve gazete ve dergilere karikatür çizerek adada sakin bir hayat geçirme umudunda olan Alexandre, diğeri de ilk romanı çok popüler olan ancak başka elle tutulur bir çalışması olmayan yalnız romancı Eve Saint-Gilles. Bu iki ada sakininin birbirlerini asla rahatsız etmeden aynı adada sürdürdükleri sakin hayat, bir gün dünyada nasıl olduğu anlaşılamayan bir iletişim kopukluğunun hasıl olmasıyla yakınlaşmaya dönüşür. Aslın her şey biraz tuhaftır, ne elektrik, ne internet ne de telefon çalışmaktadır, her şeyden daha korkutucu olan şey radyo sinyaller dahi yanıt vermemektedir. Gerçeğe erişim araçlarının çalışmıyor olması zaten başlı başına kötüyken, bir de çok az insanın yaşadığı bir takımada söz konusu olunca iyice korkutucu hale gelir. Bu sessizliğin gizemi birkaç gün içinde çözülür fakat bu süre zarfında dünya kendilerine Empedokles'in Dostları adını veren esrarengiz ve nereden geldiği bilinmeyen bir grup insan ile tanışır. Empedokles'in Dostları ileri derece tıp ve teknoloji bilgisine sahiptir ve çok uzun yıllardır dünyada yaşadıkları rivayet edilmektedir, ancak gerçekten kim oldukları ve dünyanın geri kalanında yaşayan insanlardan ne istedikleri konusunda henüz herkesin net bir yargısı yoktur. 

Bu kitap Amin Maalouf'un muhtemel yakın gelecek tasviri yaptığı ilk eseri değil, Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl da olası bir yakın gelecek distopyası tasvir etmekteydi. Tabi bu hikayeye distopya demek tam doğru olmaz, ama bir ütopya da olduğunu söyleyemeyiz. Zaten kitaptaki insanların bakış açısının da bu noktada farklılaştığını göreceksiniz. Ayrı bir not olarak, kitabın hikayesinin kurgusunun zayıf kaldığını ve karakterlerin bazılarınınçok havada kaldığını düşünüyorum. Fakat belki de söz konusu yazar Amin Maalouf olunca biraz acımasız davrandım, belki de beklentisiz okusaydım bu kitabı daha çok sevecektim, onu bilemiyorum şu an. Son olarak, okuduğum kitaplardan sevdiğim yerlerin altını çizmeyi seviyorum ve paylaşmayı seviyorum. Bu kitapta da Amin Maalouf'un sessizliğe dair yazdıkları adını koyamadığım tanıdık hisleri anımsattı:

"Birden sessizlik çöktü. Ortalık zaten sessizdi ama sessizdi ama sessizliğin içinde de kademeler, derinlik farkları vardır. Bu farklı sessizliği nasıl duyumsadığımı söyleyemeyeceğim. radyomun düğmesine bastım: Dalgalı vızıltı yeniden başlamıştı..."

Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl kitabı hakkındaki yorumlarım için Tıklayınız 

7 Nisan 2018 Cumartesi

Yarın - Robert Havemann

Ütopya/distopya kitaplara zaten her zaman ilgim vardır, bir tavsiye üzerine de bu kitabı edindim ve okudum. Bu arada çok bilinen bir kitap değil bu nedenle herhangi bir kitabevinde bulamayabilirsiniz, internet üzerinden sipariş etmeniz daha mantıklı. olacaktır. Robert Havemann'ın 1979 yılında yayınlanan "Yarın: Yol Ayrımındaki Sanayi Toplumu Eleştiri ve Gerçek Ütopya" eserinde kurguladığı ülkede bir grup insan "kapitalizm" ve tüketim çılgınlığından uzakta, kendi geliştirdikleri doğayla barışık teknolojinin de desteğiyle sade ve ortak bir hayat sürmektedir. Ütopya sakinleri yalnızca teknolojik olarak değil aynı zamanda kültürel anlamda da kendilerini geliştirmişler ve insan fıtratının kötü taraflarından da kendilerini törpülemişlerdir (kıskançlık, hırs, rekabet vb. gibi).  Bu nedenle ütopyada her şey ortak mülkiyettir, kültür-sanat faaliyertleri devam etmektedir, kadın ve erkek tam bir eşitliğe sahiptir, herkesin uzman olup severek icra ettiği bir meslek bulunmaktadır ve her şey ihtiyaç kadar üretilmektedir. İdeal bir düzen olduğu için kolluk kuvveti de bulunmamakta ayrıca ütopyada yaşayan toplum da kendisini dinlerin getirdiği dogmalardan yavaş yavaş soyutlamaktadır. Kültürel değişimler ve dinsel inanışlardan soyutlanmak bir anda olmamış, toplum kendi içinde yavaş yavaş geliştiği için fikirler olumlu yönde devinim halindedir. Ütopyada herkesin bir bütünün parçası olduğu huzurlu bir ortam oluşagelmiştir.

Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nde yayınlanan "Ekolojik Ütopyalar" adında bir makale ile Seçil Gül Meydan kitap hakkında başarılı bir inceleme yapmış ve başka iki kitapla bu kitabı karşılaştırmış. Makale yazarının kendi bulduğu bir terim mi bilmiyorum ama "ekolojik ütopya" benzetmesini çok beğendim, Havemann'ın kitabını iki kelime ile özetlemek gerekseydi, daha iyi bir özet olamazdı diye düşünüyorum. Ancak ben bu kitabı okurken yazarı çok eleştirdim, zira Robert Havemann kimya eğitim geçmişi olan bir siyasetçi & düşünür olduğu için, bu kimyager yönü de ütopyasına yansımış ve teknik altyapısı çok eksik olan bir sanayi toplumu kurgulamış. Havemann'ın kurguladığı dünyanın gerçeğe dönüşebilme ihtimali olduğunu hiç düşünmüyorum ancak belki de yazarın bu eseri oluştururken asıl amacı bu değildi. Kendi türü içinde güzel mesajları olan bir kitap, yalnızca yaklaşık 40 yıl önce yazıldığı için kanaatimce eksponansiyel yükselen teknoloji grafiği öngörülememiş. İyi okumalar şimdiden!
 
"...Kutsallıktan vazgeçin, sorumlulukları atın; halk aileye ve sevgiye geri dönecektir. Zenginlikten vazgeçin, atın kazancı; hırsızlar ve soyguncular kalmayacaktır... Bu bölümlerdeki güzel görüntü yeterli değildir. Öyleyse insanların tutunabilecekleri bir şeylerin olmasına çalışın! Sadelik gösterin, dürüstlüğe tutunun; bencillik böyle azalır, tamahkarlık böyle azalır."

14 Ağustos 2016 Pazar

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Kitabın yeni baskılarından birini okuduğum için kitabın başında Ray Bradbury'nin 1993 yılında yazmış olduğu ön sözünü de okuma şansı elde ettim (bu nedenle yeni baskılardan birini tercih edebilirsiniz). Yazar kitaba yazdığı ön sözde hikayenin nasıl oluşup şekillendiğini, yazarken ve yayınlatmaya çalışırken çektiği zorlukları anlatmış. Bu açıklamaları bana büyük oranda Martin Eden'in hikayesini anımsattı :). Bu kısımları okursunuz zaten, Fahrenheit 451 ilk olarak 1950'li yılların başında basılan bir distopyadır. Hikaye on yıllık bir itfaiye memuru olan Guy Montag'ın tecrübeleriyle şekillenmektedir. Yazıldığı dönem itibariyle olaylar gelecekte geçtiğinden, itfaiye memurlarının görevi artık yangın söndürmek değil kitap yakmaktır. Kitapların itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların yalnızca evlerinde kurulan dev ekranlardan anlamsız TV programları izleyerek ve anı yaşayarak zaman geçirdiği ve kitapları saklayan insanların ihbar edilerek cezalandırıldığı bir gelecek kurgulanmıştır. Bu sistemi sorgulamadan yıllarca bir parçası olan Guy Montag bir gün tesadüfen tanıştığı yan komşusu olan on yedi yaşındaki Clarisse sayesinde daha önce farkına varmadığı bir dünya keşfeder. Kitap yakarken yaşadığı bazı olaylardan da etkilenerek büyük bir arayışa giren Montag, bu hezeyanlardan kurtulabilmek için hayatındaki doğrularla yanlışları tekrar konumlandırmak ihtiyacı hisseder. Ancak planlamadığı şey sistemi kuran kişilerin sistemi sorgulayan herkesi bir tehlike olarak gördüğüdür.

Kitap ilk basıldığından bu yana bazı revizelerden geçmiş ve eklemeler yapılmış zira yazar ilk olarak hikayeyi gazetelere yazı dizisi şeklinde planlayıp yola çıkmış. Hikayenin ilgi çekerek kitap halinde getirilmesinin akabinde hem operası hem de 1966 yılında Fransız yönetmen François Truffaut tarafından filmi yapılmış (film Türkiye'de Değişen Dünyanın İnsanları adıyla gösterime girmiştir). Okuyucu yorumlarından tespit ettiğim kadarıyla kitabın hem çok sevenleri hem de sıkıcı bulanları var. Ben sevenler grubundayım, umarım siz de seversiniz. İyi okumalar!

"İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar.  Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz."

Not: Kitabın adı kitap kağıdını tutuşturmaya yarayan sıcaklık derecesidir. Kitap hakkında sorularınız olursa bazı cevaplar burada:

16 Aralık 2015 Çarşamba

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin

Ayşe Kulin benim gözümde bir biyografi yazarıdır. Tarzının tamamen dışına çıkarak bilim-kurgu/distopya türünde bir eser vermiş olması nedeniyle bu kitabını okumak istemedim zira benim distopya türünde okuduğum kitapların çıtası çok yukarıdaydı, dolayısıyla sevmeyeceğimi düşündüm. Kitap bir şekilde elime geçince okumadan da edemedim. Sonuç itbariyle Ayşe Kulin'i çabasından dolayı tebrik edeceğim ama kitabını okuduğum distopya türündeki eserlere göre çok hafif bulduğumu da belirtmek isterim. Konuya gelince... Kitaptaki olaylar, yakın bir gelecekte ve adı belirtilmeyen bir ülkede geçmektedir (Ramanis Cumhuriyeti olarak bir yer yaratılsa da, günümüzde var olan yer adları kitapta belirtilmemektedir). Ülkeyi yöneten diktatör Uluhan ölünce yerine oğlu Oğulhan geçmiş, ülke ekonomik ve teknolojik olarak ilerlemiş ancak hak ve özgürlükler açısından insanlar baskı altına alınmıştır. İnternet erişimleri kısıtlanmış ve dünyanın diğer ülkeleri ile iletişim neredeyse kopma noktasına getirilmiştir. Bütün bunlara ek olarak nereden geldiğini anlamadıkları bir cisim Güneş ile Dünya arasına girmiş ve hava sıcaklığının da aşırı düşmesiyle insanlar neredeyse tüm yıl kar altında yaşar hale gelmişlerdir. İşte bu koşullarda yaşayan ve ülkesindeki çocuk doğurmaktan başka niteliği olmayan kadınlardan araştırmacı bilim-kadını yönüyle ayrılan Yuna, uykusuzluğuna ve yavaş yavaş baş gösteren hafıza kayıplarına (geçmişine ilişkin) çare aramaktadır. Terapiye gittiği psikiyatrın istemeden söylediği bir rahatsızlık (Ofglen Sendromu) Yuna'nın içinde bir sorgulama isteği uyandıracaktır. Ofglen Sendromunun sebep olduğu küçük bir darbe domino taşları gibi, zihninde yer etmiş kalıpları tek tek yıkmasına sebep olacaktır. Hayatını sorgulamaya başlayan Yuna, aslında nasıl bir hayal dünyasında yaşadığını ve çevresindeki hiç kimseyi yeterince tanıyamamış olduğunu fark edecektir.

Kitabın dili akıcıydı ve hikayenin de insanı sıkmadan ve gerilimi okuyucuya hissettirerek ilerlediğini belirtmek isterim. Ancak kanaatimce yazar kitabın "proof reading" dediğimiz düzeltme okumasını yapmamış, sık sık imla hataları ve yazım yanlışlarıyla karşılaştım, bu bakımdan bende kitabın çok aceleye geldiği izlenimi oluştu. Ayrıca bazı diyaloglarda mantık hataları ve uyumsuzluklar mevcuttu, sonu da temellendirilmeden bir anda bitirilmek istenmiş gibiydi, bu durum da eserin "düzeltme okuması"nın yapılmadığının benim açımdan bir diğer göstergesi. Kitapta en beğendiğim bölüm kahramanlardan birinin Ayşe Kulin'in "Adı: Aylin" biyografik eserindeki Aylin Radomisli'ye atıf yaptığı konuşmaydı (mezar taşındaki sufi kanatları).  Yine de, kitabı vaktiniz varsa okumanızı tavsiye ederim, çünkü hikayeye dikkatli baktığınızda, kendimizden ve çevremizden pek çok şeyi içinde bulacaksınız.

"Her şeyimizi borçlu olduğumuz Uluhan'ımızın tüm vatandaşlarının iyiliğini isteyen adil bir lider olduğundan şüphemiz yoktu. Dünyaya geliş anımızdan itibaren, emdiğimiz sütten yiyip içtiğimize, eğitimimizden hayırlı evlilikler yapmamıza, hatta çocuklarımızın sayısına kadar her şeyimizle canla başla meşgul olurdu..."

19 Aralık 2013 Perşembe

Alaycı Kuş - Suzanne Collins

-----Spoiler Alert-----
 
Kış okuma şenliği kapsamındaki kategorilerden biri olan "Bir Üçleme" kategorisini bu kitapla tamamlamış oldum. Anımsarsanız, ikinci kitap için bir misyonu tamamlayamadığından ve merakla üçüncü kitaba devam ettiğimden bahsetmiştim (Bu konuda Kirkus reviews abartılı bir yorum yapmış: "En heyecanlı yerinde kesilen mükemmel kitap okurları üçüncü cilt için feryat ederken bırakacak."). İkinci kitapta yarım bırakılan hikaye Katniss'in kendini yok olduğunu düşündüğü 13. Mıntıka'da bulmasıyla başlıyor (Çeyrek Asır Oyunlarından bir şekilde çıkan Katniss oyun arkadaşlarından bazılarını geride bırakmıştır). Capitol, mıntıkalarda başlayan isyanlara gözdağı vermek için 12. Mıntıkayı bombalarla yok etmiştir ve kaçmayı başarabilen bir grup insan (sekiz yüz kişi olduğundan bahsedilir) 13. mıntıkaya sığınmıştır (Katniss'in ailesi de kurtulmuştur). Burada Katniss'den beklenen bir görev vardır: Alaycı Kuş olarak isyanın yüzü olması ve mıntıkaları birleştirmesi. Ancak Çeyrek Asır Oyunlarında Capitol tarafından esir alınan Peeta'nın durumu ve son zamanlarda yaşadığı ani değişimler sonucu Katbiss'in kendini toparlayarak bu fikre uyum sağlaması oldukça zaman alır. Alaycı Kuş olmaya karar verdikten sonrası çok daha zor olur tabi: Saldırı altındaki mıntıkalara giderek halka moral vermeye çalışmaları, Peeta'nın beyni yıkanmış şekilde Capitol'den kurtarılşması, Capitol'e yapılan Başkan Snow'u öldürme operasyonları... Her ne kadar çoğunluk tarafından destek görse de, bu isyanın ateşi pek çok kişinin canını yakacaktır belki de? Danton'un bu konuda güzel bir sözü vardır: "İhtilal Satürn gibidir, önce kendi evlatlarını yer."
 
Bu serinin en az sevdiğim kitabı bu oldu. Sonunu merak etmeme rağmen, ilk kitabın tadını bu kitapta da alamadım. Ancak, Publishers Weekly'nin yorumu bu kitap için yaşadığım heyecanın sebebidir: "Edward'ı ya da Jacob'u unutun... okurlar taraf tutacak: Peeta mı yoksa Gale mı?" Ben de bunu kitap sonuna kadar merak etmedim değil :). Tam hayal kırıklığına uğramıştım ki, umut ettiğim gibi bitti!

"Adım; Katniss Everdeen, 17 yaşındayım. Evim 12. mıntıkada. Ama artık 12. mıntıka yok. Ben Alaycı Kuş'um... Başkan Snow benden nefret ediyor.... Şimdi de ben onu öldüreceğim ve sonra Açlık Oyunları sona erecek"


16 Aralık 2013 Pazartesi

Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins

-----Spoiler Alert-----
 
Neyse uyarımı baştan yapayım da sonra sorun yaşanmasın. "Ateşi Yakalamak" serinin ikinci kitabı olduğundan, olay akışını "spolier" yapmadan nasıl anlatacağımı bilemedim. O nedenle, kitabı okumamış & okumak isteyen kişilerin okuma zevki için bu uyarıyı ciddiye almalarını tavsiye ederim.
 
Panem'de bu kez neler yaşandı acaba? Malumunuz birinci kitapta yaşanan Açlık Oyunlarını kazanan 12. Mıntıka haraçları evlerine döndükten sonra, her yıl oyunları kazanan haraçların yaptığı gibi Zafer turu için hazırlanmaya başlarlar. Ancak Katniss mıntıkaya döndükten sonra büyük bir ikilem içindedir (Birinci kitabı okuyanlar veya filmi izleyenler bu ikilemin sebebini kolayca tahmin edebilirler). Bu Zafer Turu 11. mıntıkadan başlayarak Capitol'e doğru uzanan bir gezi olacaktır. Bu tur sırasında Katniss ve oyundaki partneri Peeta mıntıkalarda yaşanan bazı isyanlara şahit olurlar (zaten barut gibi bekleyen halkı ateşleyen kıvılcım 74. Açlık Oyunları sırasında Katniss'in Capitol'e başkaldırısı olarak değerlendirilmektedir). Bu durum hem Katniss'i hem Peeta'yı hem de ailelerini tehdit eden bir durum haline gelir ve Capitol'ün istediği gibi davranmak zorunda kalırlar.

Daha önceki yazımda bahsetmiştim, 75. yıl oyunlarına (Her 25 yılda bir oyunlara ilk yazıldığı yıl öngörülmüş bir değişiklik yapılıyor ve Çeyrek Asır Oyunları olarak adlandırılıyor) kimlerin katılacağını merak etmekteydim. Tahmin ettiğim gibi, kötü talih peşlerini bırakmadı ve Katniss ile Peeta yine kendilerini arenada buldular ve bu kez önceki yılların galipleri ile beraber: "Yetmiş beşinci yıl dönümünde, asilere içlerinden en güçlü olanların bile Capitol'ü alt edemeyeceklerini hatırlatmak için, erkek ve dişi haraçlar, mevcut galipler havuzundan seçilecek!" Ortada olağandışı bir şey olduğu kesin, ama ne? Kaldı ki, ikinci kitap bir misyonu bile tamamlayamadı, bu nedenle mecburen üçüncü kitabı okumaya devam ediyoruz :).

"Düşman. Düşman. Bu kelime beni yakın zamanda yaşanmış bir olaya döndürdü. Yakın bir hatırayı şimdiki zamana çekti. Haymitch'in yüzündeki ifade. "Katniss arenaya çıktığın zaman..." diye başlıyordu. Yüzü asık ve endişeliydi. "Ne oldu?" dile getirilmemiş bir suçlama karşısında sesimin sertleştiğini duyuyordum. "Düşmanının kim olduğunu aklından çıkarma" dedi Haymitch. "Hepsi bu.""