Powered By Blogger
CENGİZ AYTMATOV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CENGİZ AYTMATOV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2018 Cumartesi

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

Aytmatov'un bu kitabı hakkında ne söylesek az! Aytmatov'un şanının doğduğu Kırgızistan topraklarından aşıp tüm dünyaya yayılmasının elbette ki bir nedeni var. Hayatımda bir annenin, bir sevgilinin bir köylünün acılarını ve umutlarını yazıya bu kadar iyi aktarabilen bir yazara rastlamadım dersem abartmış olmam (ki biliyorsunuz ne kadar çok kitap okuduğumu). Romanın hikayesi toprağını can arkadaşı gibi seven Tolganay ananın, onunla kendi geçmişinin sırları hakkında gizli gizli dertleşmesiyle başlar. Tolganay ananın anlattığı hikaye, önce kendisinin toprakla ilk tanıştığı günlere, genç kızlığına gider, sonra evlendiği Suvankul ile kurdukları yuva ile devam eder. Toprak işçisi Tolganay ve Suvankul teri ile ıslattıkları topraktan kazandıkları ekmeğin değerini bilen insanlardır. Kendi hallerinde yaşamları üç erkek çocuğu ile şenlenir, çocukları da büyür ve en büyük oğlu evlenir. Yaşadıkları köyde herkes çalışkan, yardımsever ve mutludur. Küçük ve mutlu dünyaları bir gün bir Rus askerinin asker çağrısıyla son bulur. Nerede savaşacaklarını bile bilmeden -uzaklardaki cephelere- savaşmaya giden erkeklerin pek çoğu veda ettikleri topraklara bir daha dönemeyeceklerdir. Geri kalanlar tüm zorluklara rağmen toprağı sürüp, günlük hayatlarını devam ettirmeye çalışırlar. Dul kalan kadınlar sevgililerinin acısıyla başa çıkmaya çalışırken, çocuklarından/sevgililerinden henüz haber alamayan diğer kadınlar da gidenlerin bir gün döneceği umudunu içlerinden atmadan yıllar süren bir bekleyişe girerler.

Bu kitabı şu anda binlerce basılmasını sağlayıp, herkese dağıtmak ve zorla okutmak istiyorum. Belki de bu sayede gerçek savaşın ne olduğunu anlayabilir, ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığı hakkında biraz empati yapabilirler. Kırgız bozkırlarında kendi halinde yaşayıp çiftçilik yapan bir grup insanın ne işi var soğuk Avrupa topraklarında savaşta? Bu nasıl abes bir durum ise, içinde bulunduğumuz, yaşadığımız durum da en az bu kadar abes. Kısa ve çarpıcı bir romanda akıcı ve anlaşılır şekilde savaşın geride kalanlara yaşattığı trajediyi, perişan ettiği insanları Aytmatov'un güçlü kaleminden okumak isteyenlere, şimdiden iyi okumalar!

"İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa, onlara şöyle diyorum: Durun! Kan dökmeyin. Şimdi de tekrar ediyorum: Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek? Ben toprağım, bana bakın! Ben her biriniz için aynıyım ve siz de benim gözümde eşitsiniz. ... Sen de bana insanlar savaşmadan yaşayamaz mı diyorsun Tolgonay. Bu bana bağlı değil ki. Siz insanlara, niyetinize, irade ve bilgeliğinize bağlı."

20 Aralık 2017 Çarşamba

Cemile - Cengiz Aytmatov

Ben bu kitabı üniversiteye ilk başladığım yıl almıştım, aslında Aytmatov'dan ilk aldığım ve okuduğum eser de bu. Evdeki kitapları kolilerken elime geçince kısa bir kitap olduğundan tekrar okudum. Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden birisi olan Cemile, 1958 yılında yazılmış ve çok sevilerek birkaç yıl içinde farklı dillere çevrilmiş. Hatta Fransız şair Louis Aragon kitabın hikayesi hakkında "Dünyanın en güzel aşk hikayesi" şeklinde bir yazı bile kaleme almış. Aslında ben Aytmatov'un daha güzel kitaplarını okudum, hatta daha içten aşk hikayelerini de okudum. Bu nedenle Louis Aragon ile tam anlamıyla aynı fikirde olamasam da, kitabın saf bir aşk hikayesi barındırdığını da söylemek mümkün. Bu saflık Cemile'nin hikayesinin kocasının küçük kardeşi tarafından anlatılması ve Cemile'nin onun ilk aşkı olmasında yatmaktadır. Köyün varlıklı bir ailesinin gelini olan genç ve güzel Cemile, kocasının İkinci Dünya Savaşı için askere alınmasının ardından kayınvalidesi ve kocasının küçük kardeşi ile yaşamaya devam eder. Bir süre sonra köydeki erkeklerin savaşa gitmesi nedeniyle doğan ihtiyaç sonucu erzak taşıma işine de gidip gelmeye başlar. Savaştan yaralı olarak dönen bir bir bacağı sakat olan Daniyar da erzak taşıma işindedir. Cemile ile Daniyar bir süre sonra yakınlaşmaya başlar, kimsenin fark etmediği bu yakınlık yalnızca kocasının kardeşinin gözünden kaçmaz. Cemile'nin kocasının askerden dönüş günü yaklaştıkça, Cemile bir seçim yapması gerektiğinin farkına varır.

Aytmatov'un bu aşk hikayesi her ne kadar sıra dışı bir kurgu barındırmasa da, yazarın anlatış tarzı nedneiyle okuyucuda iz bırakıyor. Aytmatov'un kullandığı kelimeler ve hikaye anlatıcısının "ressam" sıfatını başarılı şekilde kullanması yaşananlara daha renkli ve canlı bir izlenim katıyor. Aytmatov okuyanlar bilirler, kendisi Kırgız kültürünü, kırsal kesimdeki insanın günlük hayatını, halk hikayelerini ve masallarını anlatmayı çok sever, bu eser de kırsaldaki halkın günlük hayatını iyi bir şekilde yansıtanlardan! İyi okumalar!

"... Belki siz de o memleketlere gittiniz. Cemilem, hiç arkana bakmadan bozkırda yürüdün gittin. Yoruldunsa, kendine olan inancını kaybettinse eğer, Daniyar'a dayan. O sana aşk, toprak, hayat üstüne düzülen türküsünü söylesin! Bozkır kımıldamaya, bütün renkleriyle oynamaya başlasın! O ağustos gecesini hatırla! Haydi Cemile, hiç pişman olma. Elde edilmesi zor olan mutluluğuna kavuştun!"

16 Şubat 2017 Perşembe

Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

Bu kitabı 2006 yılında okumuştum, çok beğendiğimi anımsıyorum. Hatta Cengiz Aytmatov'a olan sevgim bu kitap ile başladı. Kitaplıkta kitap elime geçince tekrar okumak istedim, daha önce bu kadar naif ve hüzünlü bir kitap daha okumadım sanırım. Kırgız yazarın elli yıl önce basılmış bu kısa romanında (ya da uzun öykü de denilebilir) Issık Gölü civarında neredeyse sefalet içinde yaşayan bir çocuğun gözünden dönemim rejimine bir eleştiri yapılmaktadır.  Anne ve babası tarafından terk edilen ve dedesi ile neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez ve yalnızca birkaç evin bulunduğu bir orman kıyısında yaşayan çocuğun algıladığı kocaman bir dünyası vardır. Dedesi Mümin, Büke hala, halasının eşi Urazkul ve birkaç komşunun yaşadığı küçücük yerde ne huzur ne de refah vardır, ancak çocuğun zihninde dedesinin anlattığı masal ve efsanelerle zenginleşen hayalleri vardır.  En büyüğü "beyaz gemi"si ile ilgili olandır. Babasının arada sırada Issık Gölü üzerinde uzaktan gördüğü beyaz gemide çalıştığına ve bir gün balık olup bu gemiye yüzerek babasına kavuşacağına inanmaktadır. Hayallerin güzelliği karşısında bir de gerçeklerin acımasızlığı vardır. Dedesi Mümin iyi bir adam olsa da, kimsesiz bir çocuğun hayallerini koruyacak kadar güçlü bir adam değildir. Gelenekçi bir adam olan dedesinin anlattığı masallara yürekten inanan çocuğun yozlaşmış dünyanın gerçekleriyle yüzleşmesi bir çocuğun kaldırabileceğinden daha ağır olacaktır.

Cengiz Aytmatov kitaplarında sevdiğim özellik yazarın eleştirilerini kitabın kurgusu üzerinden çok ince bir şekilde veriyor olması. Kitaplarında sık sık ait olduğu coğrafyada yaşayan insanların kültürel ve tarihi zenginliklerini, efsanelerini ve masallarını anlatan Aytmatov, Sovyet rejimine de mesafeli olduğunu saklamadan söylemeyi tercih ediyor. Bu eserinde de gelenekçilik ile Sovyet rejiminin meydana getirdiği yozlaşmışlığı kişiler üzerinden anlatırken yeni nesillerin kendi geçmişlerini ve atalarını unutmaması gerektiğini vurguluyor. Aytmatov buna bir açıklama kendisi de getiriyor zaten: "Her yazar bir milletin çocuğudur..."

"Beyaz gemi gittikçe uzaklaşıyordu, dürbünle de bakılsa, artık bacaları seçilemiyordu. Biraz sonra gözden kaybolacak. Çocuk, babasının gemisiyle yaptığı hayali gezi sonunda artık bir yere varmalıydı. Masal da bitmeliydi. Buraya kadar her şey güzeldi ama bu masalın sonu nasıl olacaktı? Nasıl balık haline geldiğini, derede nasıl yüzdüğünü, nereden nasıl göle geçtiğini, beyaz gemiyi nasıl bulduğunu ve babasıyla nasıl buluştuğunu düşünmek kolaydı."

24 Aralık 2015 Perşembe

Selvi Boylum Al Yazmalım - Cengiz Aytmatov

Türk sinemasının en sevilen filmlerinden "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmini izlemeyen ya da en azından konusunu bilmeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Ancak şimdiye kadar bu eserin asıl sahibi hakkında bilgi sahibi bir insanla karşılaşmadım. Yeri gelmişken belirteyim, Atıf Yılmaz'ın 1978 yılında yönetmenliğini yaptığı film, Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yazmış olduğu "Kırmızı Eşarp" (İngilizce: Red Scarf)  isimli hikayeden esinlenilmiştir. Filmde anlatılan hikaye birkaç küçük farklılık dışında kitap ile neredeyse aynı ilerlemektedir ve duyguların verilişi ve hikayenin insanın gönlüne dokunması bile aynıdır (Ayrıca kitabın yazılış biçiminden yaşananların gerçek olduğu izlenimi de çıkmaktadır). Bu nedenle ilk defa bir eserin hem kitabını hem de filmini eşit ölçüde sevdim diyebilirim (daha önce de Reader için filmi kitaptan daha çok sevdiğimi belirtmiştim). Filmi izleyenlerin bildiği üzere, kahramanımız İlyas kamyon şoförlüğü yapan, fevri ve sabırsız ancak cesur yürekli bir gençtir. Mesleğini icra ettiği sırada köylerden birinde kırmızı eşarplı güzel bir genç kadın ile karşılaşır (Filmde Asya, kitapta ise Aysel). Birkaç görüşmenin ardından birbirlerinden etkilenen gençler, kızın ailesinin muhalefet etme ihtimaline karşı kaçarak evlenirler. Uzunca bir süre mutlu devam eden evlilikleri, İlyas'ın işyerindeki hırslı ve fevri davranışları sonucu yaşadığı sorunları evine yansıtması sebebiyle gölgelenir. Evliliğine karşı acımasız davranan İlyas'ın önceden tahmin edemediği bir durum vardır: Aysel sandığından çok daha onurlu bir kadındır ve onurunu kıran birinin yanında kalmaya da hiç niyetli değildir. Kitabın konusu hakkında bu kadar bilgi vermek istemezdim ancak filmde neler yaşandığını bilmeyen de kalmamıştır diye düşünüyorum.

Bu kitabında olduğu gibi sıradan insanların aşklarını, hayatlarını bu kadar yalın bir anlatımla okuyucuya aktaran Cengiz Aytmatov'u fırsat bulduğum her vakit okuduğumu belirtmek isterim. Eğer şimdiye kadar okumadıysanız, belki de tanıdık bir hikaye olan Selvi Boylum Al Yazmalım ile başlayabilirsiniz.

"İyi günler hey Isık-Göl, sonu getirilmemiş şarkım benim. Seni mavi suların ve sarı kıyılarınla alır götürürdüm benimle. Ama elde değil, sevdiğim insanın aşkını götüremediğim gibi seni yerinden asla kıpırdatamam. İyi günler Aysel! İyi günler benim al yazmalı selvi boylum! İyi günler sevgilim. Sana mutluluklar..."

16 Kasım 2015 Pazartesi

Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov

Daha once "Gün Olur Asra Bedel" kitabını anlatırken bu kitabın bir bölümünün dönemin şartları gereği basılamadığını ve yazar Aytmatov'un bu bölümü ayrı bir kitapta ve KGB'nin eski gücünü yitirmesinden sonra bastırdığını belirtmiştim: Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yayınlanabilen Stalinizmin ve totaliterliğin güçlü bir eleştirisi... İşte çıkarılan o bölüm bu kitapta okuyuculara sunulmuştır. Okuyanlar anımsayacaktır, anılarını ve Sarı-Özek efsanelerini yazan öğretmen Abutalip Kuttubayev tesadüfen Boranlı'dan geçen bir müfettişin hırsları sonucu KGB'ye ihbar edilmiş ve tutuklanmıştı. Bu kitapta neden tutuklandığını anlamayan Abutalip Kuttubayev'in sorguda geçirdiği işkenceler ve kaleme aldığı eserlerden söz edilmektedir. Aslında bu kitapta aynı anda iki farklı hikaye de yer alıyor diyebiliriz, birisi Kuttubayev'in sorguda geçirdiği günlerin anlatıldığı bölüm diğeri de Kuttubayev'in unutulmaması için kaleme aldığı Cengiz Han ve bulutunu anlatan efsane. Kuttubayev'i sorgulayan askeri savcı bu Cengiz Han efsanesini birinci derecede suç sayarak Kuttubayev'i (geçmişinin de etkisiyle- Kuttubayev daha once Yugoslavya'da esir düşmüştür) millliyetçiliği övme suretiyle devlete ihanet etmek gibi bir gerekçede toplayabileceğimiz çeşitli sebeplerle suçlar. Aslında işin özünde yine insani hırslar ön plandadır, savcı Tansıkbayev bu şekilde kendi rütbesini de arttıracağını düşünmektedir. Tabi kaderin insanlar için neler planladığı ise ayrı bir konudur.

Kitapta anlatılan Cengiz Han ve bulutunun efsanesi de hikayenin geçtiği Sovyet Dönemi ile inceden ilişkilendirilmiştir. Sefere çıkarken insanların doğal dürtülerini yasaklayan Cengiz Han, yasağa uymayanlar için uygun gördüğü cezayı "otoritesini halk nezdinde kaybetmemek için" vermiştir. Aynı şekilde Tansıkbayev de devletin çıkarları için insanların feda edilebileceği vurgusunu devleti sobaya ve insanları oduna benzeterek her fırsatta yapmaktadır. Aytmatov, Sovyet toplumun içinde yerleşmiş bazı unsurları eleştirirken, herhangi bir rejim ayrımı yapmadan, adalete dayanamayan bir sistemin bedelini her zaman halkın ödediğini bu kısa iç içe geçmiş iki hikaye ile anlatmak istemiştir. Cengiz Aytmatov'un üslubu yalın ve akıcı, konuları oldukça derindir. Yine beni şaşırtmadı, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı..."

"Gün Olur Asra Bedel" kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/12/gun-olu-asra-bedel-cengiz-aytmatov.html

5 Şubat 2015 Perşembe

Dişi Kurdun Rüyaları - Cengiz Aytmatov

Akbar adındaki dişi bir kurdun hayalleriyle başlayan kitap, kurdun karşılaştığı insanların da hayatlarını anlatarak iç içe hikayeler halinde ilerliyor. Okuduğum en hüzünlü kitaplardan birisiydi, bu nedenle rahatsızlık verici olduğunu kabul ediyorum. Özellikle rahatlatıcı sonlara alışmış Hollywood gençliğinin hoşuna gidecek tarzda değildi. Kitapta dişi kurt Akbar'ın yavruları ve erkeği Taşçaynar'la bozkırdaki olağan yaşamlarının insanoğlu tarafından bozulmasıyla ilk olaylar patlak verir. Oysa Akbar, yavruları ve Taşçaynar'la bozkırda huzurlu bir yaşam sürmekten başka bir hayal kurmamıştı, ancak Aytmatov'un da dediği gibi, hayalden doğan umutlar, genellikle zaman içinde kırılıp giderler. Bozkırda olağan yaşamlarını süren saygaların (antiloplar) insanlar tarafından katledilmesinin ardından, yeni yer arayışına çıkan kurtlardan, papaz okulundan atılan Abdias'a kayar hikaye (bu adamın kafasında birkaç tahtası eksik). Abdias kitapta en çok yoğunlaşılan karakterdir. Papaz okulundan atılması, gezi yazısı yazmak için Sovyet topraklarını beş parasız Moskova'dan Mujunkum bozkırına kadar arşınlaması, uyuşturucu çetelerinin içine sızması, İnga adındaki genç ve güzel bir kadınla tanışması ve para kazanabilmek için saygaların katledilmesi operasyonuna katılması detaylı olarak anlatılır. Papaz okulundan atılsa da, inançlı biri olan Abdias'ın hastalık nöbetindeyken Hazreti İsa ve Roma İmparatorluğunda vali olan Pontius Pilatus'un arasında geçen mahrem konuşmayı hayalinde canlandırması da hikayeye başka açıdan yaklaşan can alıcı noktalardan birisiydi. Üçüncü bölümde yeniden dişi kurt Akbar ve yeni yaşam alanında yaşayan çobanların hayatına odaklanan kitap insanın içini yakan bir sonla sona eriyor.
 
Daha önce okuduğum Cengiz Aytmatov romanları arasında "Gün Olur Asra Bedel"den sonra en sevdiğim kitap bu oldu. Tabi bu iki kitabın içeriğe serpiştirilen bozkır kültürünün yanında bir ortak noktaları daha var: Rejimin eleştirisi. Aytmatov eski Sovyet düzeninin eleştirisine kitaplarında sık sık yer verir; partide palazlanan kişilerin halka yaptığı sömürü, halka hizmet etmesi gereken kişilerin halk kültüründen kopukluğu, üretime odaklanan sistemin doğaya ve insana verdiği zararın yanında verimi de düşürmesi satır aralarında vurgulanan noktalardır. Bununla beraber, bürokrasinin "rejimi eleştirenlere yaptığı faşistlik" de (bu kitapta fazla belirgin olmasa da) genellikle Aytmatov'un yazmayı sevdiği bir konudur.
 
"Her insan kaderinin peşinde koşar ve her kader adamını arar... Hayat böylece sürüp gider... Eğer kader oklarının her zaman hedeflerine ulaşma özlemi içinde bulundukları doğruysa, bu hikayemizde bu özlemlerini giderdiklerini söyleyebiliriz. Çünkü hiç şaşmadan hedeflerine ulaşmışlardır. Ve her şey şartların sürüklediği sona doğru tabii şekilde gelişmiştir."

18 Aralık 2014 Perşembe

Gün Olur Asra Bedel - Cengiz Aytmatov

Sevgili Kırgız yazar Aytmatov'un bu kitabı, en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Kitap bittikten sonra (biraz çabuk bitti ama olsun) bir süre kalakaldım ve anladım ki hikaye beni içine almayı başarmış. Kitapta her şey bozkırın ortasındaki sekiz-on haneli (tabir-i caizse Allah'ın bile unuttuğu bir yerde) Boranlı'da yaşlı bir tren istasyonu işçisi Kazangap'ın ölümüyle başlıyor. Baş kahramanımız, aynı istasyonda çalışan diğer bir emektar işçi Yedigey, yıllardır yarenlik ettiği Kazangap'ın ölümünden sonra cenaze için gerekli hazırlıkları yapıyor ve kitabın tümü bu cenaze günü Yedigey'in anımsadığı anılarından (flashbacks) oluşuyor. Aslında kitap bozkırların özeği Sarı-Özek'te yaşayan kendi halinde birkaç insanın öyküsü olacak kadar basit değil: Halk efsaneleri, halk türküleri, "mankurt"laştırmanın tarihsel izdüşümü, bilimkurgu ve ütopyanın da harmanlandığı bir öykü.    Aytmatov'un alışılagelmiş tarzından oldukça farklı olarak kitap bilim-kurgu unsurlar içeriyor -ki bu beni çok şaşırttı. Milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtan Aytmatov, bu farklı denemenin altında hikayesini ustaca Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların özeleştirisi şeklinde aktarıyor. Geçmişin efsanalerinin ve geleceğin teknolojisinin iç içe geçtiği kitap; farklı karakterler üzerinden gelenekleri yaşatmayı, insanların zamanla dinlerine ve kültürlerine nasıl uzaklaştığını (tıpkı bir mankurt gibi), hırslarımıza nasıl yenik düştüğümüzü ve yaradılışımızda bulunan duygularımızla aslında -temelde- insan olduğumuzu oldukça yalın bir dille anlatıyor.

Mutlaka okunulması gereken bir kitap olduğunu düşüyorum, özellikle bakış açınızı değiştirmek ve ufkunuzu biraz daha genişletmek istiyorsanız! Eminim siz de kuş uçmaz kervan geçmez Boranlı'daki insanların hayatı ile uzaya mekik gönderecek kadar bilimde ilerleyen ancak tarihini unutmaya yüz tutmuş bir toplumun bir yerinde kendinizi bulacaksınız.

Benim bu kitabı okumaya başlamamın en önemli sebeplerinden birisi adı oldu: "Gün Olur Asra Bedel" Neydi acaba bu sehl-i mümteni gibi söylenen bir asra değecek gün? Yeri gelmişken de belirteyim, kitabın başka bir çevirisinin adı da "Gün Uzar Yüzyıl Olur". Hangisinin daha çok kitabı yansıttığına okuyunca karar vermek istersiniz belki. Bu arada kitabın 1980 yılında yazıldığını anımsatmak isterim. Sebebine gelince, Kırgız yazar Aytmatov kitabı yayınlamak istediğinde dönemi itibariyle Sovyet sansürüne takılmış ve kitaptan bazı bölümler (tutuklama ve tutuklunun KGB elinde öldüğü bölüm) çıkarılmış. Ayrıca kitaptaki karakterlerden birinin (öğretmen Kuttubayev) öğrencileri ile ilgili anıları ve bu KGB engeline takılan bölüm "Cengizhan'a Küsen Bulut" adında başka bir kitapta devam ediyormuş (en kısa zamanda okuyacağım).

"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."