Powered By Blogger
POLİSİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
POLİSİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2019 Salı

3 Valiz 1 Milyon Dolar 3 Ceset - Ed Lacy

Bu kitabı yıllar önce büyük amcamın evinde görmüştüm, kapağındaki tasarım ilgili çektiği için aklımda kalmıştı. Bu nedenle bir sahafta görünce yıllar öncesine gidip kitabı anımsadım ve satın aldım. Ed Lacy adını bu süreçte hiç duymamıştım, zaten kendisi de 1911-1968 yılları arasında yaşayan Amerikalı polisiye roman yazarı olduğu için sonradan adı unutulan yazarlar arasına girmiş olabilir (sanırım Ed Lacy de gerçek adı değil, mahlası). Yazarı tek kitapla değerlendirmek istemem ancak "3 Valiz 1 Milyon Dolar 3 Ceset" kitabının olay örgüsünü ve anlatım biçimini beğendim. Tabi bunda kitabın tercümanı Feyza Şener'in de bir rolü olabilir. Kitapta olaylar, hikayenin anlatıcısı ve aynı zamanda kahramanlarından birisi olan polis memuru Bucky Penn'i tanımamızla başlıyor. "Profesör" lakaplı amiri ile birlikte büyün bir vurgun yapan Bucky, 1 milyon dolarlık fidye parası vurgunundan sonra Profesör ile saklandıkları bir kulübenin penceresiz odasında kendisini ve hayatını sorgulama fırsatı bulur. Saklandıkları süre boyunca hem gençliğini, hem İtalyan kökenli baba yerine koyduğu Nate'i, sorunlar yaşadığı karısı Emma'yı, Emma'yı aldattığı kadınların tümünü bir düşünce süzgecinden geçirir. Bucky Penn sıradan ve idealist bir polis memuruyken nasıl bir vurguncu haline geldiğini düşünürken yavaş yavaş yakın dönem geçmişinde yaşadığı olayların parçalarını bir araya getirmeye ve içine düştüğü sarmalı da çözmeye başlar. Şu an tek sorun saklandığı kulübeden ve bu sarmaldan tam vaktinde kaçabilmeyi başarmaktır.

Türkçe basım yılı 1971 olan kitap sanırım aynı yıl Milliyet yayınları tarafından "Kara Dizi" serisi adı altında basılmış. Bu nedenle ikinci basımı dahi olmayan kitabı herhangi bir kitabevinde bulmak pek mümkün görünmüyor. Eğer hikaye ilginizi çektiyse ya da polisiye kitap okumaktan hoşlanıyorsanız, sahaflarda ya da internet üzerinden ikinci el satış yapan yerlerde yazarın kitaplarını aramanız gerekecek. Kendi adıma, eğer yazarın farklı bir kitabına rastlarsam, onu da okumak isterim, dolayısıyla polisiye hikaye sevenlere Ed Lacy'yi tavsiye etmekteyim. İyi okumalar!

"Çok güzel planlamışsın işini dostum. Şimdi her şeyi öyle açık açık görüyorum ki... Sanki gerçekten ben hazırlamış gibiyim planı. Senin bütün oyununu görüyorum şimdi. Bir tiyatro seyircisi gibiyim... Seyrediyorum seni. Hallerinde en ufak bir falso yok. Çok sakinsin her zamanki gibi. Kılın kıpırdamıyor. Kendinden ne kadar eminsin değil mi?"

3 Mayıs 2018 Perşembe

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet Ümit

Her seferinde bir sonraki kitabını okumayacağıma dair kendime söz veriyorum ama hayat yine karşıma Ahmet Ümit'in kitabını çıkarıyor. Benim bu kitabı almaya arzum olmadı ama bir arkadaşım aracılığı ile bu son kitabını da okudum ve yine çok olumlu bir düşünceye sahip olduğum söylenemez. Ahmet Ümit'in son kitaplarında yazarlığının ilk zamanlarına ait kitaplarında bulduğum heyecanı tadı bulamıyorum artık. Hatta Bab-ı Esrar kitabını okuduktan sonra da belirttim gibi, yazarın kitaplarını ne zaman okuduğumun önemi yok, sadece eski kitaplarını hem kurgu hem de içerik daha çok beğeniyorum. Bu son kitabında diğer son dönem kitapları gibi Ahmet Ümit  kurguyu yine yüzeysel tutmuş ve karakter sayısı da çok sınırlı olduğundan okuyucuyu katil konusunda şaşırtma ihtimalini azaltmış. Aslında kitaptaki olaylar biraz hızlı ve heyecanlı başlamaktadır, 2012 yılında on iki rakamına vurgu yaparak on iki çocuk tacizcisini öldüren Körebe lakaplı katilin cinayetlerine, beş yıl sonra (2017) yine aynı ritüel ile devam ettiği fark edilecektir. Körebe'nin tekrar sahalara dönmüş olması beş yıldır yakalanamayan bu katilin dosyasının yeniden açılmasına neden olacaktır. Ancak polisin çalışma tarzını çok iyi bilen ve geride hiçbir iz bırakmayan katilin yakalanması da hiç de kolay olmayacaktır. Dosyanın katilin yakalanması ile kapanması için elinden geleni yapmaya hazır olan Başkomiser Nevzat ve ekibi ise pek de vazgeçecek gibi değildir.

Ahmet Ümit hakkında söylenecek güzel şeylerden birisi aktüel bir yazar olduğu yönünde olabilir. Gündemin gelişmelerini yakından takip ederek, o dönemde halkın tartıştığı konu her ne ise, bu konuya bir şekilde değinmeye gayret ediyor. Bu kitabında da ağırlıklı olarak çocuk tacizleri & pedofili sorununa değinmiş aynı zamanda Türkiye'de zor koşullarda yaşayan Suriyeli mülteciler ve göçmen kamplarında yaşanan yasa dışı olaylar hakkında bir farkındalık yaratmaya çalışmış. Bunun dışında bu kitap için olumlu kelam edemiyorum, eğer Başkomiser Nevzat'ın maceralarına devam etmek isterseniz, okuyabilirsiniz.

"... bunları anlatırken fark etitm ki, Körebe olarak dönüşümünü henüz tamamlayamamıştı. Beş yıl önce 12 kişiyi katlederek bir tür intikam almış, öldürmeyi öğrenmiş, yitirdiği güven yerine gelmişti ama cinayetleri sürdürmeyi düşünmüyordu. Belki de kendisiyle mücadele ediyordu. Ama onu taklit edenler, içindeki kan dökücüyü yeniden uyandırmışlardı. Artık zevk için can alacaktı. Belki beni de öldürdükten sonra gerçek bir canavara dönüşecekti."

Bab-ı Esrar kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2017/08/bab-esrar-ahmet-umit.html

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabı hakkında:

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Nil'de Ölüm - Agatha Christie

Belki bahsetmişimdir, yakın bir zamanda Mısır gezisi planladığım için şu anda Mısır ile ilgili her şeyi özellikle inceliyorum. Bu kitap hakkında daha önce beğeni ile bahsedildiğini de duymuştum, bu nedenle hemen aldım ve akıcı bir kitap olduğu için de kısa sürede bitirdim. Henüz Nil'de bir gezi yapmadığım için anlatılanlar tam anlamıyla zihnimde oluşmadı (tapınaklar, kayalıklar vb.) ama klasik bir polisiye olarak okuyunca zaten kitabın içine rahatlıkla girebiliyorsunuz. Kitap genç ve yeni evli bir çift olan Linnet Doyle & Simon Doyle'nin balayı için Mısır seyahatine çıkmasıyla başlar. Aslında genç çiftin Mısır seyahatinden önce yaşanan olaylar da var (tanışmaları vb.) ancak buralar çok kısa tutulmaktadır. Ana karakter Linnet Doyle, hem çok güzel hem de zengin bir kadın olması nedeniyle pek çok kişi tarafından kıskanılmaktadır. Simon'u elinden kaptıran eski nişanlısının, Linnet'in vasisinin ve  İngiliz sosyetesinden bazı tanıdık simaların da Nil gezisi sırasında gemide bulunması ortamın biraz gerilmesine neden olur. Tesadüfen bu seyahate çıkmış olan ünlü dedektif Hercule Poirot da bu yolculukta yolunda gitmeyen bir şeyler hissetmektedir. Nitekim Linnet'in bir sabah kamarasında ölü bulunmasıyla ortada çözülmesi gereken esrarengiz bir cinayet çıkar. Herkesin aklında geçen Simon'un eski nişanlısı Jacqueline'in onu en çok öldürmek isteyen kişi olduğu yönündedir. Hercule Poirot ise olaylara her zamanki gibi temkinli yaklaşmaktadır.

Daha önce Agatha Christie'den birkaç kitap okumuştum ve okuduklarım arasında "en iyi kurgu"ya bu kitabın sahip olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten katil mükemmel bir cinayet kurgusu yapmıştı, o kadar ince düşünülmüştü ki dedektif katili tespit etse dahi elinde somut veriler olmayacaktı. Ama yine de gözden kaçırılan husus, insan unsurunun bulunduğu bir yerde mutlaka bir hata yapılır :). Benim heyecanla okuduğum bir kitap oldu, polisiye sevenler okumuştur zaten ama okumayanlara mutlaka tavsiye ediyorum. Bir de daha önce Mısır gezisi yaptıysanız kitaptan ayrı bir zevk alacağınızı düşünüyorum. İyi okumalar!

"- Bu daha da derin bir şey. Kalbinizi kötülüğe açmayın.
...
- Çünkü böyle yaparsanız, bu oyununuzu kötülük izleyecek... Muhakkak kötülük izleyecek... Kalbinize girerek oraya yerleşecek. Kısa bir süre sonra da kötülüğü söküp atamayacaksınız."

Agatha Christie- Üçüncü Kız kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2017/03/ucuncu-kz-agatha-christie.html

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bab-ı Esrar - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit'e tepkili olsam da, bu kitabı Antalya'dan  okumak için getirdim. Aslında bir anlamda iyi oldu çünkü bu kitabı ve içerdiği konuyu sevdim. Kitabın Konya'da geçmesi ve Konya'yı bu kadar detaylı betimlemesi hoşuma gitti, ayrıca Mevlana ve Şems için de alternatif bir hikayesi vardı. Elif Şafak'ın Aşk kitabındaki gibi, bu kitapta da günümüzde geçen olaylar ile geçmişteki Şems hikayesi iç içe geçmiş ancak Şemsin hayatındaki bilinmeyenleri Ahmet Ümit çok farklı kurgulamış. Kitaptaki hikaye babası Türk olan ve İngiltere'de sigorta müfettişi olarak çalışan Karen Kimya Greenwood'un bir otel yangını soruşturması nedeniyle Konya'ya gelmesiyle başlar. Sigorta şirketi hem Türkçe bilmesi hem de Türkleri tanıması nedeni ile Karen Kimya'yı bu olayı soruşturmaya göndermiştir ancak Karen yolculuğa çıktığından bu yana bu görevi neden kabul ettiğini sorgulamaktadır. Karen, Konya yolculuğunda kendisini huzursuz eden şeyin hamile olması olduğundan çok emindir ancak yıllar önce babası ile geldiği gizemli evlerle çevrili bu bozkır kentinin kendisine hatırlattıkları bambaşkadır. Bir taraftan sigortalı müşterileri olan otelin yangınını araştırırken bir taraftan da kendi geçmişiyle ve babasının hatıralarıyla yüzleşmektedir. Cevap aradığı konular zaten fazla ve karmaşıkken bir de üstüne anlam veremediği gizemli olayların yaşanması ve cinayet soruşturmasının ortasında kalması olayları daha da çetrefilli hale sokar. Öyle ki, Karen olayları çözebilmek için nereden başlayacağını kestiremez. Peki gerçekten menfaat söz konusu olduğunda insanlar şeytana pabucunu ters giydirebilecek kadar kötü olabilirler mi?

Ahmet Ümit'in diğer kitapları ile kıyasladığımda bu kitabını daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Yazının başında da belirttiğim gibi, Konya'yı ayrıntılı şekilde anlatması, Şems hakkında okuyucuya sunduğu normalin dışındaki hikaye ve fantastik detaylar kitaba mistik bir hava kazandırmıştı. Bu nedenle özellikle tasavvufi konulara ilginiz varsa kitaptaki hikayeyi beğeneceğinizi düşünüyorum. Kitabın arkasında yazdığı gibi "dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için..." İyi okumalar!

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya..."

7 Haziran 2017 Çarşamba

Kar Kokusu - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit beni yine şaşırtmadı ve yine kendini beğendiremedi :). Daha önce yazdığım incelemelerde bahsettiğim gibi, ben Ahmet Ümit'ten ilk okuduğum kitapların tadını artık alamıyorum, sıkıcı buluyorum ve bu fikrim maalesef başka bir kitabını okuduğumda da değişmiyor. Yine de Antalya'dan iki kitap getirdiğim için ilerleyen tarihlerde Bab-ı Esrar kitabını da okuyacağım. Kar Kokusu, ilk olarak 1998 yılında basılmış bir eser, ancak konusu itibariyle 1980'lerde geçiyor. Kitap Sovyetler Birliği'nde (Moskova'da) bulunan bir okulda eğitim gören bir grup Türk devrimcinin (okulda başka ülkelerden gelenler de bulunuyor) başından geçenler üzerine odaklanmaktadır. Aralarında gruptan geriye kalan kimsenin bilmediği bir casus da bulunan Türk grubu, arkadaşlarından birinin öldürülmesiyle kendilerini bir iç hesaplaşmasının ortasında bulurlar. Yalnızca Türkiye'yi veya Komünist Partiyi değil, Moskova'yı ve KGB'yi de ilgilendiren bir konu sessizce dallanıp budaklanmaktadır. Olaylar artık katili bulma meselesinden çoktan çıkmıştır. Hem yakalanma hem de ifşa olma korkusu yaşayan devrimciler, bir süre sonra hem dahil oldukları uluslararası devrimci hareketinin anlamını ve hem de asıl gerçeği kimin temsil ettiğini sorgulamaya başlayacaklardır.

Kitap hakkında tam anlayamadığım ve mantık çerçevesinde oturtamadığım bir durum var: Kitabın arkasında "yarı otobiyografik bir roman" yazıyor. Bu durumda yazarın yaşadığı veya şahit olduğu bazı konulardan esinlenerek bir kronolojik eser ortaya koyması gerekiyor. Bu nedenle 1986 yılında Türkiye'de cunta rejimi olduğunun vurgulanması beni düşündürdü. Bu tarihte Türkiye'de cunta rejimi yok ki ya da biz yanlış mı biliyoruz? Bununla birlikte, derdine düşen ve yıkılma sürecine giren Sovyetler Birliği'nin 1986 yılında hala komünist eğitmesi de bana saçma geldi açıkçası (olaylar değil, bunların 1986 yılında yaşanmış olması?). Ayrıca kitapta parti yapılanması veya komünizm hakkında çok bilgi verilmeye çalışılması ve gereksiz uzayan diyaloglar nedeniyle de biraz sıkıldım. Bu tür konular ilginizi çekiyorsa, okuyabilirsiniz. İyi okumalar!

-Değiştiremedikten sonra ne yararı var ki farkında olmanın?
-Öyle söyleme, gerçeği bilmek bir ayrıcalıktır.
-Mutsuz olma ayrıcalığı!

17 Eylül 2015 Perşembe

Karanlıkta İki Ceset - Suphi Varım

1880'lerin İzmir'inde geçen bu polisiye kitap tam bir Sherlock Holmes tadındaydı. Hem okuyucuyu sıkmadan rahatlıkla okunabilmesi hem de odak nokta olarak cinayet-katil-dedektif üçlüsünü benimsemesi bende bu izlenimi yarattı. Aslında kitaptaki dedektifin asıl işi ticaret şirketleri hakkında araştırmalar yaparak raporlar hazırlamaktır ancak bölgenin emniyet amiri Cevdet Sami, bir cinayeti çözümlemede herhangi bir ilerleme kaydedemeyince, olayları değerlendirmede başarılı bulduğu arkadaşı Sokratis Eliseos'dan yardım ister. Sokratis Eliseos olayı henüz incelemeye başlamışken, şehirde ikinci bir cinayet işlenir. Maktul dedektifin çocukluk arkadaşı olan bir avukat olunca, Sokratis bu olayları oldukça ciddiye alır. Bundan sonrası hakkında bilgi vermek sizin okuma zevkinizi etkileyebilir o nednele farklı konulara değineceğim. Kitabı pek çok açıdan eleştirsem de, beğendiğim en önemli noktalardan birisi bu dedektifin işleniş tarzıydı. Her ne kadar polisiye bir kitap olsa da, yazar dedektifi şaşırtacak kadar zeki veya üstün nitelikli bir karakter olarak karşımıza çıkarmıyor (zaten asıl işinin araştırmacılık olduğunu söylemiştik). Sokratis kendi halinde bir adam ve her insan gibi bazı hatalar yapıyor. Bu nedenle yazarın bu yaklaşımını biraz sıra dışı buldum ve beğendim. Ancak diğer karakterlerin (birkaç tane Türk karakter vardır) çoğunlukla yabancı olması da eleştirdiğim unsurlardan birisi. İzmir ticaret ve siyaset anlamında ele geçirilmiş gibiydi (avukatlar, doktor ve ticaret adamları, liman çalışanları vb. herkes Rum, Fransız veya farklı millettendi). Belki de doğru bir gözlemdir, bilmiyorum.

Yazar romanda mekanlara önem verdiğini ve İzmir'in eski mekansal yapısı üzerinde durduğunu belirtmiş ancak ben buna pek katılamadım. Kitapta birkaç yer hariç her yer "işhanı", "malikane", "liman", "istasyon", "bağ evi", "Ermeni Mahallesi" vb. olarak geçiyordu ve çok detaylı betimlemeler yapılmamıştı. O nedenle benim aklımda bir şehir silueti oluşmadı okurken ve şu an da İzmir'e dair mekansal bir kazanımım yok maalesef. Konudan bağımsız olarak, kitap bana konu olarak farklı da olsa, eski İzmir'i anlatması dolayısıyla Rum yazar Mara Meimaridi'nin "İzmir Büyücüleri" kitabını anımsattı.

"Sokratis Eliseos özel dedektifti. Avrupa'daki şirketlerin ticaret yapmak istedikleri İzmirli tüccarlar hakkında gizli araştırmalar yapar, borcunu ödemeden ortadan kaybolan işadamlarının peşlerine takılır, sahtekârlık olaylarıyla uğraşırdı. Cevdet Sami'yle beş yıldan beri tanışıyordu. İncelediği esrarengiz olayları çözmek için serkomiserin görev yaptığı karakola sık sık gider, ondan bilgiler alırdı. Polisin de ona danıştığı konular olurdu. Ancak Cevdet Sami, ilk kez bir cinayet olayında yardımını istemişti."

13 Ağustos 2015 Perşembe

Trendeki Kız - Paula Hawkins

Uzun zamandır polisiye kitap okumamıştım, o nedenle kitabı okurken biraz gerildim ve bir an önce bitmesini istediğim için birkaç günde bitirdim. Kitabı polisiye anlamda çok iyi bir kurguya sahip veya şaşırtıcı bir sona ulaştırıyor şeklinde tanımlayamam ama ben yine de daha önce okuduğum Türk polisiyelerine kıyasla daha çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Kitap üç kadın karakterin bakış açısından anlatılıyor (Rachel - Megan - Anna) ve yaklaşık bir yıllık zaman diliminde sürekli ileri gidip geliyoruz (her kadın farklı bir güne ait yaşadıklarını anlatıyor). Dolayısıyla kitap yavaş yavaş açılıyor ve konuya girmek de zorlaşıyor (bu bölümleri sıkıcı bulan pek çok okur var). En akılda kalan karakter olan Rachel, her gün yaşadığı yerden Londra'ya gitmek için bindiği trende eski oturduğu mahallede bulunan ve raylara çok yakın olan bir evde yaşayan bir çifti izlemektedir. Alkol problemi olan, boşanmış ve takıntılı Rachel için bu çift ideal bir aşk yaşamaktadır ve sürekli onların ne kadar mutlu olduğu ile ilgili senaryolar üretir. Günün birinde şahit olduğu bir olay ve hemen ardından kadının kaybolması dolayısıyla kendi geçmişinin de etkisiyle gidip ideal koca ile konuşma zorunluluğu hisseder. Ancak tesadüfen kadının kaybolduğu gece o sokakta görülmesi ve eski eşinin o sokakta oturması gibi durumlar düşündüklerini hayat geçirmesini zorlaştıracaktır. Tabi bu arada kayıp kadının (Megan) geçmişi ve hikayesi ile beraber Rachel'in eski eşinin yeni karısı Anna'nın hikayesi de olaya dahil olunca işler biraz karışacaktır.
 
Kitabın biraz karamsar olduğunu itiraf etmem gerekir, zaten yazar da neşeli bir insan olmadığını belirtmiş (kendinden neler kattı kitaba bilinmez). Bununla beraber, baş karakter Rachel'in depresif ve çaresiz ruh hali, alkol problemi, yalnızlığı ve sefilliği ister istemez okuyucuyu da etkliyor. Ayrıca Rachel'in her gün aynı trene binip hemen her gün aynı şeyleri yaşaması da kitabı biraz sıkıcı hale getiriyor. Kurgu çok zekice sayılmaz, yine de yazarın karakterleri iyi tanımladığını ve psikolojik tahlillerini başarılı yaptığını düşünüyorum. Başlangıç için yazarın bu kitabını beğendim, eğer bir gün yazarsa başka bir kitabına da şans veririm diye düşünüyorum.

"Rachel her gün aynı trene binip aynı çifti izliyordu. Çiftin başına gelenleri bütün ülke duyduktan sonra, hayatlarına dâhil olmaya karar verdi."

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

İnsanı sıkmadan ilerleyen ve polisiye konusuyla sürükleyici olan bir kitap, ancak ben iyi kurgulanmış veya yeterince doyurucu bir eser olmadığı kanaatindeyim. Kitap bir dönem ilgi çekmiş olabilir, muhtemelen bunun sebebi de kitabın adıdır. Adının çok etkileyici olduğunu kabul etmek gerek. Onun dışında basitçe kurgulanmış bir hikaye vardı, zira Türk polisiyesi olduğundan karmaşık ilişkiler ve zeki oyunlar göremedim (Bu yazar özelinde demiyorum, zaten geleneğimizde yok, o yüzden). Hatta kitabın etkileyici başlaması ve ortalarda biraz heyecanı yükseltmesi sonucu, sandım ki güzel bitecek. Aslında kitap sonuna doğru yaklaşırken, hala bir aksiyon yok nasıl çözülecek bu olay diye biraz şüphelenmedim değil. Kendimi hazırlamama rağmen, sonunda yine hüsrana uğradım. Kitapta olaylar istihbarattan emekli ve eski bir satranç şampiyonu olan "kahramanın" (adı verilmiyor, biz X diyelim) bir gün ilginç bir teklifle karşılaşması ile başlıyor. On yıl çalıştığı istihbarattan kovulurcasına emekli olan ve eşinin de kendini terk etmesiyle iki yıl arkadaşı Cengiz'in "41" isimli barında takılan X'in hayattan artık pek beklentisi kalmamıştır. Dolayısıyla bir gün genç ve güzel bir kızın (Aslı Çınar) babasını ölü ya da diri bulması için kendisine büyük bir para teklif etmesiyle bir anlamda hayatına heyecan gelir. Buradan sonrası daha çok "flashback"lerle (anımsamalarla) geçiyor maalesef, polisiye anlamında bir ilerleme tespit edemedim. Zaten daha henüz yolun çok başındayken de, bir anlamda her şeyin sonu geliyor.

Kitap bu bakımdan yaratıcı; her polisiye kitap hayret verici bir kurguya veya rahatlatıcı bir sona sahip olmak zorunda değil. Ancak okuyucu olarak yine de olayların çözülmesi gibi bir beklentim vardı. Ancak gördüğüm kadarıyla "Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum" adında devamı bir kitap da mevcut, ayrıca okuyucu yorumları ikinci kitap için daha olumlu yönde. O nedenle, belki uygun bir zamanda, ikinci kitabı da okuyabilirim (açıkçası ikinci kitaptan beklentim büyük).

Kitapta dikaktimi çeken birkaç hususu da paylaşmak isterim. İlk olarak Ahmet Ümit'in "Komiser Nevzat"ı ile "Behzat Ç."ye bazı göndermeler yapılıyor. Bununla beraber, yakın dönem Türkiye'sinin karanlık tarafları da eleştiriliyor. Bir de şu "Cengiz'im" ifadesi... Bir erkek başka bir erkeğe neden iyelik bildiren şekilde seslenir ki? Ben itici buldum açıkçası. Sonuç olarak, okuyucuyu yormayan akıcı kitapları okumayı seviyorsanız, bu kitabı okuyabilirsiniz. Belki de seversiniz :)

"Bir kadın, bir yıldan beri pineklediğim barda beni bulmuş ve kayıp babasını aramam için iki yüz bin lira teklif etmişti... İşi kabul ettim, çünkü beş parasızdım ve kadın çok güzeldi... Üstelik her geçen gün daha da çürüyen içimdeki adamı da kurtarabilirdim belki..."

22 Kasım 2013 Cuma

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

Son umut olarak aldığım bu kitabın amacına ulaşmadığını belirtmeliyim. Son umut diyorum, zira Ahmet Ümit'in son zamanlarda çıkardığı kitaplardan pek hoşnut kalmadım. İlk olarak "Beyoğlu Rapsodisi"ni okumuştum ve açıkçası hala beni o kadar şaşırtan ve memnun eden bir kitabını daha göremedim. Beyoğlu Rapsodisi'nde zekice bir kurgu vardı, özellikle bu son kitabı çalakalem yazılmış gibi geldi bana. "İstanbul Hatırası" fena değildi ancak "Sultanı Öldürmek" kitabını okurken buhranlar geçirdiğimi anımsıyorum :). Bu son kitabı, "Sultanı Öldürmek"ten farklı olarak, sıkıcı değil, merak uyandıran olaylar var sonuçta. Ancak, ben bu kitapta zekice bir kurgu görmedim. Benim polisiye kitaptan anladığım zekice kurulmuş bir olay örgüsü ve polisiye seven okurların katili kitap bitmeden tahmin etmeye çalışması. Ahmet Ümit'in bana hep sürprizlerle gelmesi zekamı kullanmamı engeliyor :). Bu hikayede, mafyaya yakınlığıyla bilinen genç ve yakışıklı bir adam Tarlabaşı'nda yılbaşı gecesi öldürülüyor. Olayı araştırdıkça, kumar mafyaları, "baba" adını verdiğimiz şu malum kişiler arasındaki hesaplaşma, rant ve hatun meseleleri çıkıyor ortaya. Ve yine beni hayal kırıklığına uğratan bir son ile hikaye sona eriyor. Ancak yine Başkomiser Nevzat'ın geçmişiyle hesaplaşması ve yine Evgenia var ve ara ara Gezi olaylarına atıf yapılıyor. Boş vaktiniz varsa, okumayı bir deneyebilirsiniz.

"'Kadınlar' diyor bir ses zihninin derinliklerinden, 'Kadınlar, onlarla oynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun."

"Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder."

"Azraile koz vermek istemiyorsan, sevdiklerinin sayısını az tutacaksın bu dünyada."

Ahmet Ümit'in diğer bir eserine ilişkin olarak yaptığım yorum aşağıdaki linktedir:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com/2012/12/sultan-oldurmek-ahmet-umit.html

29 Aralık 2012 Cumartesi

Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’i severim. “Beyoğlu Rapsodisi”ni lisede iken okumuştum ve çok beğenmiştim. Daha sonrasında aynı zevki alırım düşüncesiyle başladığım hiç bir kitabını o şekilde sevemedim. Bu kitabı almam da biraz tesadüf oldu. 2012 Tüyap kitap fuarında indirimli kitap alabilmek için gittiğim gün Ahmet Ümit’in imza günüymüş meğer. Ona bir kitap imzalatmak istedim ve nedense okumadığım kitapları arasında elim bu kitaba gitti (keşke başka kitabını alsaydım :)). Çok ilginç başlamıştı aslında. Orta yaşı çoktan geride bırakmış bir tarih profesörünü (Müştak – Ahmet Ümit bu ismi çok aradı galiba) ve yıllar önce (21 yıl) onu terk ederek Amerika’ya giden ve burada çok başarılı olan başka bir tarih profesörünü (Nüzhet – bu isim de çok aranmış gibi duruyor) tanıtıyor bize önce. Yıllar sonraki ilk telefon konuşmalarında akşam yemek yemek üzerine anlaşıyorlar fakat psikojenik füg (kişinin bazen tüm belleğini kaybetmesi – kitapta hastalığın detayları anlatılıyor) hastalığı olan Müştak bey, Nüzhet Hanımın evine gittiğinde onu boynundan kitap açacağıyla (bir örneği de kendinde bulunan Osmanlı tuğralı açacak) öldürülmüş olarak buluyor. Muzdarip olduğu hastalık dolayısıyla bu cinayetten kendini sorumlu tutuyor hatta anımsayamadığı bu cinayet anı için çeşitli senaryolar yazıyor beyninde. Zira bu kadın ona o kadar acı çektirmişti ki, zaten yıllarca onu öldürmek istemişti. Kitap polislerin katili araştırması ile devam ederken ortaya ilginç olaylar çıkar. Nüzhet Hanım tarihte büyük tartışmalar yaratacak biz tez üzerine çalışıyormuş meğer ve belki de öldürülmeseydi çok konuşulacakmış: Osmanlı’da Baba – Oğul - Kardeş Katilliği (Sultan II. Murat – Fatih Sultan Mehmet ve oğlu II. Bayezid dönemi). Bu sebeple çok muhafazakar bazı ünlü tarihçilerin (Nüzhet Hanımın bir zamanlar asistanlık yaptığı yaşlı profesör ve onun şimdiki asistanları) belki de bu cinayette parmağı vardı? Veya çocukluğundan beri aralarında adı konulmamış garip bir çekim olan Müştak Bey’in kuzeni Şaziye Hanım yine görüştüklerini öğrenince kıskançlık krizine mi girmişti acaba?

Bu bilgileri daha kitabın başındayken ediniyoruz zaten. Ve sonrası – sonuna kadar – bize verilmiş gerekli gereksiz tarih bilgileriyle dolu. Fatih İstanbul’u nasıl fethetti? Babası II. Murat’la olan alakası nasıldı? Neredeyse kitabın yarısında zaten İstanbul’un eski semtlerinde düzenlenen bir fetih gezisi anlatılmaktadır. Bu bölümde neredeyse kitabı bırakıyordum ancak prensiplerim var. Başlanan kitap bitirilecektir. Neyse, kitabı bitirdim ancak biraz hayal kırıklığına uğradım. Polisiye kitap yazmak insanları şaşırtmak için hiç alakasız ve hiç ip ucu verilmemiş birini katil yapmak mıdır? Bilemiyorum. Yine de, tarihe meraklı kişilerin bu kitabi okumak hoşlarına gider diye düşünüyorum. Polisiye meraklılarını bilemem.

"Artık gençlik çok gerilerde kaldı. İhtiraslar, hırslar, kıskançlıklar, açık söyleyeyim şehvet, hepsi ağır ağır sönüyor. İster istemez geçmişe bakıyor insan....İster istemez geçmişi düşünüyor. Kimler vardı hayatımda, kimler kaldı..."