Powered By Blogger
İRAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İRAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Persepolis - Marjane Satrapi

Çizgi roman okumayı seven birisi olarak kitabı okumakta geç kaldığımı söyleyebilirim zira Persepolis hem alanında ünlü, hem de insanın içine işleyen bir -kara mizah- kitap olarak biliniyor. İlk olarak 2000 yılında basılan kitabın ilk bölümü, yazar Marjane Satrapi'nin (1969 doğumlu) henüz çocuk iken İran'daki rejim değişikliği sırasında yaptığı gözlemleri ve henüz on dört yaşındayken Avrupa'ya gitmesini konu ediniyor. Daha sonra  Satrapi, Avrupa'dan İran İslam Cumhuriyeti'ne döndükten sonra yaşadıklarını ise devam kitabı olarak çıkarmış. (Şu anda kitapçıların çizgi roman raflarında bulacağınız Persepolis bu iki bölümü de kapsamakta olduğundan ayrı ayrı arayışa girmenize gerek bulunmuyor). Bu nedenle Persepolis'in ilk bölümünde küçük bir kızın (dokuz-on yaşlarında) yetişkinliğe adım atarken yaşadığı kimlik bunalımı ile birlikte değişen siyasi koşullara/yıkılan şahlık rejimine ilişkin çocukça gözlemleri yer almaktayken, ikinci bölümde yetişkin bir kadının baskıcı rejim karşısında yaşadıkları, kaybettiği yaşam enerjisi ve toplumsal değerlendirmeleri anlatılıyor. İran rejiminin halk üzerindeki baskılarını anlatılırken; halkta yaşanan ikilemler, yeni koşullara tutunma çabaları, radikalleşme ve dejenerasyondan da bahsediliyor (bu açıdan Türk halkı ile çok benzer yönler bulacaksınız). Satrapi'nin hikayesinin arka planında siyasi skandallar, yargılamalar, İran-Irak savaşı, ambargolar ve cinayetler yer alırken, otobiyografik hikaye ise siyah-beyaz basit çizimlerle vurucu şekilde sevinç ve göz yaşıyla akıp gidiyor.


Persepolis'in 2007 yılında Fransız yönetmen Vincent Paronnaud'nun da desteğiyle yayınlanmış ve pek çok ödül almış bir animasyon filmi de olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  Ben daha önce kitabın animasyona dönüştürülmüş versiyonundan kısa birkaç sahne izlemiştim ancak animasyonun tamamını henüz izlemedim fakat en az çizgi romanı kadar iyi olduğunu tahmin ediyorum. İran'daki İslam devriminin ülkeye ve insanlara yaşattıklarını farkındalığı yüksek bir kızın gözlemlerinden okumak ya da izlemek isteyeceğinizi düşünüyorum. Şimdiden iyi okumalar/iyi seyirler!


Not: Kitap hakkında taraflı olduğu yönünde bazı eleştiriler gördüm, İslam'ı da yanlış tanıttığından da söz etmişler. Ben, insanlar nasıl bir "çizgi romanı" bu kadar ciddiye alabilir  anlamlandıramıyorum. Kaldı ki yazar da kurmaca edebiyat yapıyor, tarihçi de değil, dilediğini yazabilir diye düşünmekteyim. Hayat devam ediyor arkadaşlar, detaylarda boğulmayın derim.


20 Eylül 2016 Salı

Sürgündeki Prenses Süreyya - Süreyya İsfendiyari

Geçtiğimiz haftalarda Süreyya İsfendiyari'nin annesinin kızını anlattığı "Kızım Süreyya" kitabını okumuştum ve kitap hakkındaki fikirlerimi belirtmiştim (birkaç entry geriye giderseniz görebilirsiniz). Prenses Süreyya'nın hayatı hakkındaki merak ettiklerim açısından kitabın çok yetersiz olduğunu ve beni tatmin etmediğini de belirtmiştim. Bu nedenle bu kez Süreyya İsfendiyari'nin kendisinin kaleme aldığı hatıralarından oluşan bu kitabı tatilde okudum. Kitabın üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkün: Süreyya'nın boşandıktan sonra anılarını anlatığı bölüm ("Hayatım"), anıları yayınlandıktan sonra okurlarının mektuplarına verdiği yanıtların anlatıldığı bölüm ("Unuttuklarım") ve Şah'ın anılarından derlenen bölüm ("Şah Anlatıyor" - Şah'ın hayatı hakkında kısa bir özet mevcut), eserin sonunda da bir fotoğraf albümü bulunuyor. Kitapta Süreyya evliliğine giden süreç ile beraber İran saraylarında geçirdiği yedi yılı, saray hayatının iç yüzünü, kendi gözlemlerini ve bu süreçte İran'ı etkileyen siyasi olayları kendi açısından anlatmıştır (1951-1958). Şah'tn boşandıktan sonra Avrupa'daki hayatını, nasıl sosyeteye girdiğini ve magazin basınının nasıl kendisini adım adım takip edip hakkında yalan haber yaptığını da arada anlatmayı ihmal etmiyor. Bir önceki kitaba göre Prenses Süreyya'nın hayatı hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz ancak benim kitapta anlatılanlardan hissettiğim kadarıyla Süreyya oldukça politik davranıyor. Hiç kimseyi özellikle Şah'ı incitmeyecek ifadeler seçerek anılarını anlatmayı seçiyor ki bunu da diplomasiyle geçirdiği yedi yılın bir sonucu olarak görüyorum.

Prenses Süreyya'nın anıları ile anladım ki Avrupa'da (en azından 20. yy'da) magazin basınının ünlü insanların hayatlarına yaptığı psikolojik baskı çok yüksek boyutta. Prenses Diana'dan anımsayacağınız gibi magazin basınının tacizlerinden kurtulmaya çalışırken trafik kazasında vefat etmişti. Tabi yalnızca bu tür konulardan bahsedilmiyor kitapta, İran'da kadınların yaşamı, evlilik prosedürleri, kraliçe konumundaki kadınların hayat tarzları gibi daha ilginç konulara da değiniliyor. Benim merak ettiğim bir diğer husus da Prenses Süreyya'nın manevi çöküşünün nasıl olduğu; buna değinilmiyor. Anılarını 1961 yılında yazan Süreyya, anılarını yazarken henüz çok genç (30 yaşında), halbuki 2001 yılında vefat ettiği için kırk yıl daha hayatta kalıyor. Bu kırk yıllık süreçteki yalnızlığı, sevgilileri, çevirdiği filmler, İran devrimi hakkındaki düşünceleri, yavaş yavaş popülaritesini kaybetmesi ve bu süreçte neler hissettiği şu an tam bir muamma. Bununla beraber, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Bir prenses de milyonlarca kadının yaptıklarını hiç kimseye konu olmadan yapabilmek ister. Bir dostla sohbet etmeye, bir bardak şarap içemey, bir kahvede oturmaya, dükkan dükkan dolaşmaya, tiyatroya veya sinemaya gitmeye hasrettir. Ender de olsa kabuğundan sıyrılıp tatil yapmaya, sıcak kumların üzerinde mayo ile yatmaya, top oynamaya, koşup zıplamaya, sahilde dalgaların arasında oynamaya ve bu arada mutlu ve sadece kendisi olmaya, kimse tarafından dürbünle tetkik edilmediğini bilmeye hasrettir."

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kör Baykuş - Sadık Hidayet

Çağdaş İran Edebiyatı üzerine ne biliyoruz? "Farsça veya yabancı bir dil bilmiyorsak hemen hiç" demiş Behçet Necatigil. Tam da böyle aslında, köklü bir tarihe, sanata, kültüre sahip, ünlü felsefeciler ve bilim adamları yetiştirmiş bir İran uygarlığı hakkında bugün hiçbir şey bilmememiz hem garip hem  de bir kayıp. Sadık Hidayet'in "Kör Baykuş"u bu anlamda bir başlangıç olabilir, ancak önceden uyarmak isterim ki kitap aşırı derecede menfi düşünce içermektedir (bazı insanlar bu durumda rahatsız olabilir). 1937 yılında ilk olarak Hindistanda basılan (İran'da yasak olduğu söylenmektedir) kitap, yaşadığı travmaları atlatamamış hisli bir adamın gel-gitlerini anlatmaktadır (ya da ben böyle anladım). Zamandan ve mekandan bağımsız bir şekilde sanki aniden ortaya çıkan ve boşlukta kaybolan amca, arabacı, mezarcı, genç kız veya eski eş olayın daha da karmaşıklaşmasına sebep olmaktadır. Bununla beraber aniden ortaya çıkan ve sonra tek bir karakterde (anlatıcıda veya eski eşinde) birleşen bu kişiler sayesinde yazarın geçmişine ilişkin veya nasıl olup da bu ruh haline büründüğüne ilişkin bazı ipuçları edinebiliyoruz. Kitap baştan sonra ölüm döşeğinde sanrılar gören birinin sayıklamaları gibi, bu nedenle neyin hayal neyin gerçek olduğu sizin değerlendirmenize kalacak gibi görünüyor. Ancak kitabı okurken o keskin afyon kokusunu, yıllanmış şarabın kokusunu, çürümüşlüğün kokusunu oldukça net duyumsuyorsunuz.

Kitabın sonunda yer alan Sadık Hidayet'in de yakın bir arkadaşı olan başka bir İranlı edebiyatçı Bozorg Alevi'nin son sözü hikayeyi ve yazarı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yine de, Kör Baykuş'u okuyan herkes  Bozorg Alevi'nin açıklamalarına ihtiyaç duymaksızın genç yaşta intihar ederek hayatına son veren bir yazarın yaşadığı bunalımı net olarak hissebilir hem de daha ilk cümleden: "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar."

Kitap Batılı edebiyatçılar tarafından da eleştirilmiş ve beğenilmiş bir eserdir, Doğu eserleri arasında yer alan nadide eserlerden addedilir. Bu şekilde övülmeyi hak ettiğini düşünmüyorum, şunu diyebilirim sadece; Kör Baykuş; eğitimli ve zengin bir aileden gelen ve dünyayı gezeren tanıma fırsatı bulmuş bir yazarın bir şekilde Batıya tanıtmayı başardığı bir eserdir. Güzel bir kitaptır, inkar edilemez ancak bu topraklarda daha niceleri vardır, bilinmez, bununla beraber, okunmasını tavsiye ederim.

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler."

28 Temmuz 2013 Pazar

Güllerin Duvağı - Laura Fitzgerald

Sıcak yaz aylarında klasiklere veya sevdiğim yazarlara zaman ayırmak bile beni yoruyor. O nedenle, yine basit bir tatil kitabı seçtim kendime: Güllerin Duvağı. Aslında, kitabın özgün adının tam tercümesi bu değil, ki bu isim bence kitabı yansıtmıyor. Kitabın özgün adı Veil of Roses, bu "Peçe/Örtünün Arkasındaki Güller" şeklinde daha iyi ifade edilirdi zira kitapta İran'ın baskıcı rejiminde güzelliğini örtüler altına saklamak zorunda olan güzel genç kızlardan bahsediliyor. İran'da öğretmenlik yapan (ve işini ve yaşadığı ülkeyi kesinlikle sevmeyen) Tamila'ya ailesi yirmi yedinci yaş gününde pasaport ve Türkiye'ye uçak bileti hediye ederler. Türkiye'de Amerika için turist vizesi alan Tami'nin amacı ablası gibi özgürlükler ülkesine gidip bir daha hiç dönmemektir (bunu da kendisi gibi göçmen olan İran kökenli bir Amerikalıyla evlenerek başarmayı planlamaktadır). Aslında Tami'nin anlattığı kadarıyla İran'da hayatı o kadar kötü değildir, annesi babası gayet anlayışlı, hali vakti yerinde insanlar ve sevdikleri arkadaşları ve dostları var. Ancak İran'da yaşamak, evde farklı sokakta farklı olmak, içi farklı şey söylerken küçücük çocuklara şeriatın katı kurallarını öğretmek ve bütün gençliğini istediği şeyleri yapamadan duvar arkasında geçirmek Tami'yi hayattan ve ülkesinden soğutmuştur: "Bu arada küçücük bir dünyam olacaktı. Acı dolu, insanı boğacak kadar küçük.". Amerika'ya gittiğinde yıllar önce evlenip oraya yerleşmiş olan ablasının yanına yerleşir. Ablası onu göçmen İranlı dostları ile tanıştırır ancak işler pek yolunda gitmez. Bir taraftan İngilizce dil kursuna giden ve hep hayal ettiği gibi fotoğrafçılık yapan (özgürlüğün resimleri) Tami Amerika'da kalmasını sağlayacak bir evlilik yapmak için uygun bir İranlı aday bulamaz. Ayrıca dil kursuna giderken her gün önünden geçip kahve aldığı Starbuckstaki yakışıklı Amerikalı çocuk (Ike) da kafasını karıştırmaktadır ve vizesinin sona ereceği günler çok yaklaşmıştır.

Kitap kolay okunan bir "boş vakit öldürme" kitabı. Tatil günlerinde rahatça okunabiliyor ve kafanızı boşaltmanıza yardımcı oluyor. Kanaatimce edebi değeri olan bir kitap değil ve bol bol vaktiniz yoksa okumaya değmez. Sadece hep duyduğumuz ve içini tam olarak bilemediğimiz bir kültür hakkında bize biraz bilgi veriyor, o kadar :).

"...bir kez daha buradaki en güzel şeyin üzerinde iki defa düşünmek zorunda olmadan yaşadığım şeyler olduğunu fark ettim. Dışarıda bir erkekle oturmak ve güneşin batışını seyretmek. Hafif bir makyaj yaptığımda ya da bir erkeğe gülümsediğimde, bunun ahlaksızlık olarak görülmemesi."