Powered By Blogger
YKY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YKY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Empedokles'in Dostları - Amin Maalouf

Merhaba! Buraya yeni bir gönderi yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ki. Tabi bu zaman zarfında -eskisi gibi olmasa da- kitap okumaya devam ettim ancak günlük hayatın temposunda okuduğum kitaplar hakkında yazacak vaktim olmadı diyebilirim. Bu atalet zincirini Amin Maalouf'un son kitabıyla kıracağımı umarak yazıma başlıyorum. Öncelikle belirtmek isterim, Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasındadır, zaten blog yazılarıma göz gezdirirseniz başka kitapları hakkında da yazılarımı bulabilirsiniz. Kitaba geçersek, bu hikayesinde Maalouf bizi Atlas Okyanusu kıyısındaki bir takımadanın en küçüğü olan Antioche adasına götürüyor. Bu adanın iki sakini var: Birisi Fransız kökenli bir Kanadalı olan ve gazete ve dergilere karikatür çizerek adada sakin bir hayat geçirme umudunda olan Alexandre, diğeri de ilk romanı çok popüler olan ancak başka elle tutulur bir çalışması olmayan yalnız romancı Eve Saint-Gilles. Bu iki ada sakininin birbirlerini asla rahatsız etmeden aynı adada sürdürdükleri sakin hayat, bir gün dünyada nasıl olduğu anlaşılamayan bir iletişim kopukluğunun hasıl olmasıyla yakınlaşmaya dönüşür. Aslın her şey biraz tuhaftır, ne elektrik, ne internet ne de telefon çalışmaktadır, her şeyden daha korkutucu olan şey radyo sinyaller dahi yanıt vermemektedir. Gerçeğe erişim araçlarının çalışmıyor olması zaten başlı başına kötüyken, bir de çok az insanın yaşadığı bir takımada söz konusu olunca iyice korkutucu hale gelir. Bu sessizliğin gizemi birkaç gün içinde çözülür fakat bu süre zarfında dünya kendilerine Empedokles'in Dostları adını veren esrarengiz ve nereden geldiği bilinmeyen bir grup insan ile tanışır. Empedokles'in Dostları ileri derece tıp ve teknoloji bilgisine sahiptir ve çok uzun yıllardır dünyada yaşadıkları rivayet edilmektedir, ancak gerçekten kim oldukları ve dünyanın geri kalanında yaşayan insanlardan ne istedikleri konusunda henüz herkesin net bir yargısı yoktur. 

Bu kitap Amin Maalouf'un muhtemel yakın gelecek tasviri yaptığı ilk eseri değil, Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl da olası bir yakın gelecek distopyası tasvir etmekteydi. Tabi bu hikayeye distopya demek tam doğru olmaz, ama bir ütopya da olduğunu söyleyemeyiz. Zaten kitaptaki insanların bakış açısının da bu noktada farklılaştığını göreceksiniz. Ayrı bir not olarak, kitabın hikayesinin kurgusunun zayıf kaldığını ve karakterlerin bazılarınınçok havada kaldığını düşünüyorum. Fakat belki de söz konusu yazar Amin Maalouf olunca biraz acımasız davrandım, belki de beklentisiz okusaydım bu kitabı daha çok sevecektim, onu bilemiyorum şu an. Son olarak, okuduğum kitaplardan sevdiğim yerlerin altını çizmeyi seviyorum ve paylaşmayı seviyorum. Bu kitapta da Amin Maalouf'un sessizliğe dair yazdıkları adını koyamadığım tanıdık hisleri anımsattı:

"Birden sessizlik çöktü. Ortalık zaten sessizdi ama sessizdi ama sessizliğin içinde de kademeler, derinlik farkları vardır. Bu farklı sessizliği nasıl duyumsadığımı söyleyemeyeceğim. radyomun düğmesine bastım: Dalgalı vızıltı yeniden başlamıştı..."

Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl kitabı hakkındaki yorumlarım için Tıklayınız 

30 Nisan 2019 Salı

Otuzların Kadını - Tomris Uyar

Edebiyat çevresinin en çok aşık olunan fakat sahip olunamayan kadını Tomris Uyar'ın bu incecik kitabı, birbirinden bağımsız farklı öykülerden oluşmuş gibi görünse de, bir yerde hepsinin dönüp dolaşıp tek bir kişiyi tasvir ettiğini fark ediyorsunuz. Dolayısıyla kitap bu noktada tek bir hikayeyi farklı kesitleriyle anlatan dev bir öykü kitabı niteliği kazanıyor. Zaten ilk başta okuduğum öykülerin boşluklarını okuyucu olarak kendim doldurarak ilerliyordum fakat ilerledikçe yazar tarafından bu boşlukların zarif bir şekilde biyografik ögelerle tamamlandığını gördüm. Kitaptan kısaca bahsetmek gerekirse; Tomris Uyar'ın hikayesindeki  Otuzların Kadını, gençliğinde, evlenmeden hemen önce portresini yaptıran mutluluk arayışı içindeki bir genç kızken bir anda kırılgan bir anneye dönüşüyor. Bazen eğitimli ve asi bir şehirli kızken bazen de ağırbaşlı bir kadına dönüşüyor. Yazar otuzların kadınına dair ince detayları o kadar gerçekçi bir şekilde aktarıyor ki, bir süre sonra anlattığı kadınları çok yakından tanımış olmasından şüpheleniyorsunuz. Çok geçmeden okuyucu hisleriniz "Ben ona İskit Amazonları'nın kraliçesinin adını verdim" diyen babanın sözleriyle gerçeğe dönüşüyor. İskit Amazonları'nın kraliçesi Tomris, yağlı boya portreden kendisine bakan kadın ile olan benzerliklerini, olgunlaştıkça ve değiştikçe daha da güçlenen en sonunda da yaşadığı çevreye yabancılaşan otuzların kadınlarına ait öykülerle aktarmayı tercih ediyor.
 
Kitabı otuzların kadını olarak okuyunca sizin duygu ve düşüncelerinizin de anlatılanlarla ne kadar benzediğini fark ediyorsunuz, sanki Tomris Uyar kendisinden ve annesinden ilham alarak ortaya çıkardığı eserine tüm otuzların kadınlarından bir parça çalıp yerleştirmiş gibi. Kitabın dönüp dolaşıp odanın ortasında bulunan yağlı boya bir portreye takılması da ayrıca hoşuma giden detaylardan oluyor. Kitabın durağan bir şekilde ilerlediğini kabul ediyorum, bu nedenle herkesin zevkine hitap etmeyeceğinin farkındayım. Ancak ben çok beğendim, ilginizi çekeceğini umuyorum. İyi okumalar!

30 Ekim 2017 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı - Haldun Taner

Bu epik oyunun adını duymayan yoktur, hatta çoğunuz tiyatroda veya TV'de mutlaka izlemişsinizdir zira bu eserin filmi de dizisi de yapıldı. Ben daha önce tiyatrosuna hiç gidememiştim, filmini de izleme fırsatım olmadı, dolayısıyla hikayesini bilmediğim için kitabı zevkle okudum. Haldun Taner muhteşen bir oyun yazarı, hikayesi okuyucuyu hemen avucunun içine alan bir akıcılıkta ilerliyor, bu nedenle yayınlandığı günden bu yana çok sevildiğini düşünüyorum. İlk olarak 1964 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu'nda seyirci önüne çıkan eser, büyük beğeni toplamış hatta farklı dillere tercüme edilerek dünyanın pek çok ülkesinde de sergilenmiştir. İzleyenlerin bildiği üzere, hikayenin kahramanları cinayetten dokuz yıl hüküm giymiş ve dört yıl sonra afla çıkmış olan Keşanlı Ali, sevdalısı Zilha ve gecekondu mahallesinde (Sineklidağ) yaşayan diğer kondululardır. Sineklidağ büyük bir şehrin dışına yerleşmiş gecekondulardan oluşan, kendi kuralını kendi koymuş ve siyasetçilerin seçimden seçime oy almak için uğradıkları varoş bir semttir. Bu nedenle olayı da eksik olmaz kabadayısı da. Keşanlı Ali de gecekondululara haraç kesen son kabadayıyı öldürmekten yargılandığı için kondulular gözünde bir kahramandır. Sineklidağ halkının Keşanlı Ali'yi muhtar seçerek tüm sorunlarından kurtulabileceklerine dair umutları vardır. Ancak öngöremedikleri konu Keşanlı Ali'nin umutsuz sevdası için her şeyi yapabilecek olduğudur.

Eğer kitabı okumak isterseniz size tavsiyem YKY'nin son baskısını almanızdır. Bu eser yalnızca oyundan ibaret olmayıp, Türk ve yabancı basında oyun hakkında yazılan yazılar, 1964 yılında yapılan ilk galasından fotoğraflar, oyuncuların Haldun Taner ile olan anıları, Amerika'da yazılan ve Haldun taner ile efsanevi epik tiyatro yazarı Bertolt Brecht'i karşılaştıran bir doktora tezinden alıntı ve tiyatro afişlerinin koleksiyonundan oluşuyor. Bu arada, ilk sahnelenen oyun Genco Erkal desteği ile Gülriz Sururi ve Engin Cezzar tarafından canlandırılmıştır, muhtemelen bu kadar başarılı oyuncular tarafından sahnelenmesi oyunun şanını arttırarak uzun yıllar gündemde kalmasını sağlayan bir etkendir. Günümüzde Avrupa tiyatrolarında yıllarca sahnelenen ve bu kadar övülen bir Türk eseri var mı gerçekten merak etmekteyim.

Hoş dostum diye başlayım söze/Hoş olsun beyler kıssamız hisse
Şu suret Keşanlı Ali'yi gösterir/Destanı var işte her yerde söylenir
Gel gör bakalım neymiş bu destan/On beş fasılda edelim beyan

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 - Mine Söğüt

Kitabın adı çok ilgi çekiyor, herkeste farklı bir kurgunun imasını yapığından da eminim. Bana ilk anda adından dolayı İran İslam Devrimi'nden bahsettiğini düşündürmüştü ancak hikaye tamamen 1979 yılının Türkiye'si üzerinde kurgulanmıştı. Aslında hikayeye 1980'e giden sürecin geriye dönülüp bakıldığında nasıl göründüğüne ilişkin "karamsar bir bakış açısı" da denilebilir. Toplumsal cinnetin zirve yaptığı 1979 yılında yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılan hikayede, bu cinnet hikayeleri ayrı ayrı ama tek bir sonuca bağlanan şekilde Şahbaz'ın ağzından ölmek üzere olan genç bir kadına anlatılmaktadır. Şahbaz'ın kim  veya ne olduğu okuyucunun hayal gücüne bırakılsa da, Şahbaz kendisini insanların aklına girerek onları kandırabilme kudretine sahip bir varlık olarak tanımlamaktadır. Kötülükten beslenen Şahbaz, üç kapılı hanın (işkence yapılan yer) bodrum katında ölmek üzere olan bu kadına Şehrazat'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler gibi ölüm ve cinayet masalları anlatacaktır. Birbirinin tıptatıp aynı ancak karakter olarak tamamen zıttı olan ikiz çocuklar üzerinden şekillenen bu mecazi masallara iyi ile kötünün savaşı da denilebilecektir. Türkiye'nin toplumsal cinnet yılı 1979'da yaşanan kardeş kavgalarına da bu şekilde gönderme yapıldığı da anlaşılmakla beraber, yazarın daha evrensel sorunları gündemine alarak okuyucuyu sorgulamaya çalıştığı da anlaşılmaktadır.

Peki anlatılanlara masal demek ne kadar doğru? Zira masalların mutlu sonla bitmesi gerekir. Ancak yaşananların insan hayalgücünün bile ötesinde korkunç olması okuyucuyu anlatılanların "gerçek olmadığına" inanmaya çalışmasına neden oluyor. Belki de o nedenle "kötü bir masal" olduğuna inanmak istiyorsunuz (kitabın sonundaki almanakı görene kadar). İtiraf etmek gerekirse, bu almanakın yarısını doğru dürüst okuyamadım bile. Amacım kitabı tatil kitabı yapmaktı, ancak şu an size böyle bir şeyi tavsiye edemiyorum. Zira Antalya'nın kırk derece sıcağında bile beni soğuk bir yel esmiş gibi ürpertti. Pek çok kişinin bu kitabı okurken zorlanacağından veya yarım bırakacağından da eminim. Ama eğer acı gerçeklerden kaçmayan ve fantastik unsurları seven biriyseniz seveceğinizi de düşünüyorum. İyi okumalar!

"Şahbaz, her şeyi bilen her şeyi hisseden o olağanüstü sezgileriyle, kadının henüz ölmediğini anlamıştı. Tıpkı donmuş serçeler gibi, avcuna alıp biraz ovalasa, sıcacık tutsa sanki canlanacaktı. Çok uzaklarda, tarifsiz bir ölme isteğiyle, ölerek tüm yaşadıklarını unutmak, başına gelenlerden ve geleceklerden kurtulmak umuduyla ölmeye çalışıyordu. Şahbaz kadının yanına çömeldi. Kısa,, ıslak saçlarını okşadı. Kadın ölümün kıyısında kendinden vazgeçme çabasındayken, saçına değen bu beklenmedik şefkatin rüzgarıyla irkildi. Ölüm o an şefkate yenildi."

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Değişen Dünyada Bir Sanatçı - Kazuo Ishiguro

Japon Edebiyatını özellikle meraklıları dışında kimse takip etmiyor galiba, aslında kabul etmek gerekirse takip etmesi de kolay değil. Hem tercüme edilen çok eserin olmaması hem de orijinal dilinde okuma ihtimalimizin olmaması nedeniyle yabancı olduğumuz bir kültür diyebiliriz. Ben de Japon Edebiyatının sıkı takipçisi değilim ancak ilgimi çeken kitaplara rastlarsam mutlaka okuyorum. Bu kitap ikinci dünya savaşının hemen ardından Japonya'nın yaşadığı değişimleri bir sanatçının (ressam) gözünden anlatmaktadır. Herkes gibi savaşta kendisi de maddi & manevi kayıplar veren ressam Masuji Ono'nun flashback (anımsamalar) şeklinde anlattığı savaş yılları ve değişen yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışması kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Masuji Ono, vaktinde tanınan ünlü bir ressam ve kültür kurulu üyesiyken emekli olup evinde geçirdiği zamanlarda geçmişini düşünmeye ve değişen şeyleri idrak etmeye zaman bulmaktadır. İlk kızının evlenmesinden sonra ikinci kızı Noriko'nun miai'sinde (Japonya'da resmi evlilik görüşmeleri) yaşadığı sorunlar nedeniyle Ono, artık kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kalacaktır. Japonya'nın üç kuşağının (dededen toruna) hayatı algılayış şekillerinin farklılaşması ve gelenekçi katı zihinlerden dünya kültüründen etkilenen yeni nesile geçişler kronolojisiyle birlikte ustalıkla anlatılmaktadır. Bu hikayede Ono'nun değişim ve dönüşümleri anlamaya çalıştığı eski ve yeni kültür çatışmasını bir sanatçının gözünden okuyacaksınız.

Bir insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması hiç bir kadar naif olmamıştır diye düşünüyorum. Japon halkının arkadaşlık ve diğer ilişkilerinde koruduğu mesafe ve nazik iletişim şekli gerçekten dikkat çekecek boyutta. Aynı zamanda hikayenin ilerledikçe okuyucuda merak uyandırarak kilit açıklamalarını sona bırakması da ayrıca sevdiğim bir yönü oldu. Kazuo Ishiguro'dan da biraz bahsetmek gerekirse... İngiltere'de yaşayan Ishiguro, 1981 yılında ilk hikayelerinin yayınlanmasından itibaren yalnızca yazarlık yapıyor ve eserlerini İngilizce kaleme alıyor. 1983 yılında en iyi genç İngiliz yazarlar arasında da gösterilmiş ve ardından prestijli ödüller de kazanmış. Bu kitab Ishiguro'dan okuduğum ilk eserdi o nedenle genel bir fikrim olmasa da, bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim. Eğer Japonya'ya ilgi duyuyorsanız tavsiye ederim, iyi okumalar!

"... Tabi bazen ışıl ışıl aydınlatılan barları ve lambaların altında toplanıp belki o dünkü gençlerden biraz daha yaygaracı ama kesinlikle aynı içten edayla gülen insanları hatırladıkça geçmişi ve semtimizin eski halini özlemiyor değilim. Fakat şehrimizin nasıl onarımdan geçirildiğini ve şu geçen yıllarda her şeyin nasıl hızla yoluna girdiğini gördükçe içimi samimi bir sevinç kaplıyor. Milletimiz geçmişte hatalar yapmış olabilir ama belli ki artık daha doğru bir yola girme fırsatını yakaladı. Bize de şimdiki gençlere iyi dileklerde bulunmak düşüyor."

5 Mayıs 2017 Cuma

Işık Bahçeleri - Amin Maalouf

Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasındadır, her yazarın kendi milletinin çocuğu olduğunu kanıtlarcasına doğup büyüdüğü Ortadoğu'yu kitaplarında sıkça konu eder. Konu açısından kendime yakın bulduğum için kitaplarını fırsat buldukça okumaya çalışırım. "Işık Bahçeleri" en sevdiğim eseri olmadı ama kitabı beğendim. Peygamber Mani'yi ve Maniheizm'in doğuşunu anlatan kitap, arkasında özetlendiği gibi "bir karakterin yaşamı üzerinden dünyaya" açılıyor. Bilindiği üzere Maniheizm üçüncü yüzyılda  Pers topraklarında doğan ve büyük bir hızla bu coğrafyada yayılan bir din ve günümüzde de az da olsa temsilcileri bulunduğu söylenmektedir. Mani yeni bir din ya da bazılarının deyimi ile felsefi akım başlatırken ışıkla karanlığın ya da iyilikle kötülüğün dualist bilinirciliğine dayanmaktadır, bu nedenle İran topraklarında her zaman var olmuş felsefi mirastan da bolca faydalanmaktadır. Mani kendisine her zaman destek olan ve ilişkilerinin boyutunun asla bilinmediği Denag ve etkisi altına aldığı Kral Şahpur sayesinde ışık öğretilerini yayabildiği kadar yayar. Fikirlerinden ve destekçilerinin sayılarının hızla artmasından olsa gerek sevmeyenlerinin sayısı da artmaktadır. Kral Şahpur'un ölümünden  sonra eskisi kadar desteklenmeyen Mani için tehlike çanları da yavaş yavaş çalmaya başlamıştır.

Bu kitabı okumadna önce açıkçası Maniheizm dini hakkında herhangi bir bilgim yoktu, halihazırda da "kurgu roman" gibi bir eseri okuduğum için öğretileri hakkında detaylı bilgi edindiğim söylenemez ancak temelde bir ışık/karanlık çatışmasının bulunduğunu ve çok barışçıl bir din olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu sebepten dolayı bu coğrafyada fazla tutunamamıştır. Ancak Alevi/Bektaşilik geleneğinin Mani dininden etkiler barındırdığı da bazı kaynaklarda iddia edilmektedir. Tabi bir teolog bu durumu daha iyi açıklayabilir, ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim.

"...Mani yerden kurumaya yüz tutmuş ama hala yeşil kesik bir dal alıp havada döndürmeye, kırbaç gibi şaklatmaya koyuldu. 'Şu ıslığı dinle! Hava inliyor, çünkü saldırdım ona. Dinlemeyi bilsen ne dediğini duyardın: Şu dünyada daha hafif ol, ayağını vurmadan yürü, sert hareketlerden kaçın, ağaçları da çiçekleri de öldürme. Toprağı işler gibi yap, ama incitme onu, okşa sadece. Ve ötekiler avaz avaz bağırırken dudaklarını oynat, sakın bağırma.'"

29 Kasım 2016 Salı

Çocukluğun Soğuk Geceleri - Tezer Özlü

Daha önce Tezer Özlü'nin herhangi bir kitabını okumamıştım, bu nedenle Türk edebiyatının nostaljik prensesi olarak tanınan yazarın bu kitabına bu hafta sonu biraz vakit ayırdım. Zaten kısa bir eser olduğu için okuyup bitirmekte çok zorlanmadım. Yazar kitabı dört bölüme ayırmış; ev-okul-konser-yeniden Akdemiz şeklinde. Zaten bir anlamda konu başlıkları ilgili bölümde ne anlatıldığına dair fikir veriyor. Yazarın ev ve okul anıları sanki sanrılar gören birinin hezeyanları gibi anlatılıyor, bazı yerlerde kim erkek kim kadın anlaşılamıyor. Yazar çocukluk ve lise anılarını öyle bir anlatıyor ki, sanki şu anda günlük hayatında karşılaştığı her şeyde çocukluğunu buluyor gibi. Benim en çok beğendiğim bölüm Yeniden Akdeniz'de anlattığı son bölüm oldu (Ağustos 1979'da yazılmış). Hem güneşin sıcaklığını hem de Antalya'nın yazı geçirdiği köyünü çok güzel tasvir etmişti. Kitabın tümüne yayılan soğuk ve hüzün sanki bu bölümde kendini yumuşamaya bırakmış gibiydi. Antik tiyatronun (muhtemelen Aspendos) en üst basamağına oturup güneşin doğuşunu beklediği anı kendisiyle beraber ben de yaşamak istedim. Güneşin Toros'lardan yansıyan renklerini, havanın yavaş yavaş ısınmasını ve denizin mavi rengini anlattığı satırlar bende memleket özlemi yarattı. Binlerce yıl insanların beklediği güneşin doğuş anını şimdi kendisinin beklediğini belirtmesi için ufkumda başka bir kapı açtı diyebilirim. Aspendos'a bir sonraki ziyaretimde sanırım her şeye bambaşka bir gözle bakacağım.

Kitabın  arkasında yazdığı gibi yazarın romanı, yaşamın yalnızca başlangıcını oluşturmakla kalmıyor, sürekli dönülen, belki de hiç çıkılamayan çocukluğunu yansıtıyor. Herkes böyle yaşamadı mı çocukluğunu? Sadece Tezer Özlü yaşadıklarını çıkıp yazacak kadar cesur. İyi okumalar!

"Bu denli çözümsüz, dış olgulara bağımlı bir yaşamın içinde olmamak ne büyük mutluluk. O esir. Her gün yaşlanmaya, her gün kafasından ve gövdesinden bir şeyler yitirmeye esir. Her gün gelişen, her gün büyüyen, tüm çağlara varan bir bağımsızlığın, nesnelere dayanmayan bir özgürlüğün mutluluğuna hiç varmayacak. Anadili bile gelişmemiş. Düşünceleri, insan varoluşunun gerçeğini kavramaya yeterli değil." 

23 Kasım 2016 Çarşamba

Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl - Amin Maalouf

Bu kitabı okurken aynı zamanda ülkede küçük yaşta evliliklerin legalleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştı ve halk nezdinde yoğun bir tepkiyle karşılanmıştı. Dolayısıyla kitapta anlatılan konudan daha fazla etkilendim diyebilirim. Aslında kitabın konusu ile ülkemizde yaşanan bu olay arasında doğrudan bir bağlantı yok ancak gelişmiş bir uygarlık ile gelişmemiş bir uygarlığın arasındaki farkı "erkek doğumu" üzerinden anlatması benim olaylar arasında bağ kurmama yeterli oldu. Maalouf bu eserinde "çocuğun cinsiyet tercihine" müdahale edebilmeyi sağlayan bir yeniliğin dünyada nasıl bir kaosa yol açabileceğini anlatmaktadır. Yazarın Kuzey ülkeleri dediği gelişmiş ülkeler ile Güney ülkeleri dediği gelişmemiş ülkeler arasındaki kadına/erkeğe bakışın farklı olması, doğumlara müdahale edilebilmesi sebebiyle dünyada evrensel bir soruna dönüşmekte ve sonu öngörülemez bir felakete yol açmaktadır. Tahmin edileceği üzere erkek çocuğuna sahip olmak isteyen Güney ülkelerinin bu seçimleri bir jenerasyon sonra toplumda kaosun hüküm sürmesine neden olacaktır. Kuzey ülkelerinden birinde yaşayan bir böcek-bilimci, gazetesi eşinin de yardımıyla "Bilgeler Şebekesi" adını vermiş olduğu bir dernek kurarak insanları bilinçlendirme çalışmakta ancak hem kemikleşmiş bazı düşüncelerle savaşmanın hiç de öyle kolay olmadığını tecrübe etmektedir. Kitap adını anlatıcının (böcek-bilimcinin) olayların kronolojisini kendi kızı Beatrice'nin doğumunu milat alarak anlatmayı tercih etmesinden almaktadır. Bu Beatrice'nin yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı...

Amin Maalouf'tan okuduğum diğer kitapların bu kitaptan daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Aslında eserin konusunu özgün buldum ancak anlatılış tarzını sıkıcı ve eksikti (belki bir distopyada işlenseydi müthiş bir eser olabilirdi). Yaşamın en önemli unsurlarından birisi "kadın"ın eksikliğinin yarattığı/yaratacağı eksiklik tam anlamıyla yansıtılamamıştı, belki de yazar bu kısımları okuyucunun hayal gücüne bırakmak istemiştir kim bilir. Zira gerçekten "cinsiyet belirleme teknolojisi" var olsa, nasıl sonuçların yaşanacağını gerçekten kestirmek çok güç. İyi okumalar!

"Öncelikle 'madde', 'seçici doğum', 'ayrımcı kürtaj' ve 'kısırlaştırma' tekniklerinin tümü çevresinde dönen tartışma evrensel ve gündelik bir olaya dönüşüyordu. Yaratıcılar ve üreticiler kuşkusuz suçluydular ama sunulan kelleler - üstelik yasal olarak- artık yetmez olmuştu. Kuzey'de yetkililer öngörüsüz, ihmalci, bir bakıma suç ortağı olmakla suçlanıyordu. Güney ülkelerinde, söylediğim gibi, tartışmalar etnik grupları, toplulukları birbirine düşürüyordu; genellikle haksız yere tıp zümresi ve politika yöneticileri de sorumlu tutuluyordu....

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Canım Aliye, Ruhum Filiz - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali insan olmaya dair tüm duyguları çok derin yaşayan bir insan. Pek çok kitabını okumuş biri olarak üzüntülerini sonuna kadar hisseden ve yazan biri olduğunu söyleyebilirim. Sabahattin Ali'nin mektuplarından oluşan Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabında, kendisinin aşk, sevgi ve özlem duygularını yakından hissediyor olacağız. Özellikle nişanlılık dönemlerinde biricik nişanlısı Aliye Hanım'a yazdığı mektuplardan gerçek bir aşk ve özlem fışkırıyor gibi. Nişanlılık döneminde İstanbul'da yaşayan (kendisi Ankara'da) Aliye Hanım'a evleneceği güne kadar neredeyse birkaç günde bir gönderdiği mektuplar kitabın ilk bölümünü oluşturuyor (1935 yılına ait). Aliye Hanım'ın Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış, bu nedenle ne yazmış olabileceğini yalnızca yazarın mektuplarından tahmin edebiliyoruz. Devamında 1943-1944 yıllarında Sabahattin Ali askerde iken eşine yazdığı mektuplar bulunmakta. Buraya kadar tüm mektuplar -muhtemelen alışkanlığı sebebiyle- hep eski yazı ile yazılmış (Osmanlı Alfabesi, mektupların görüntüleri de eklenmiştir). Ancak arada kızı Filiz Ali'ye gönderdiği kısa mektupları yeni yazı ile (Latin Alfabesi) yazılmış. Filiz Ali'nin yeni okula başladığı düşünülürse, yalnızca yeni yazıyı okuyabildiğini tahmin ediyorum :). Aliye Hanım'ın olduğu gibi, Filiz Ali'nin de kendisine yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış. Son olarak, 1946-1947-1948 yıllarında ait mektuplar da (maddi sıkıntılara, siyasi sorunlara ve dergilerine değinen) eserde yerini alıyor.

Sabahattin Ali tanınan ve sevilen bir yazar, bu nedenle özel hayatını da anlatsa, mektuplarının yayınlanmasında kendi adıma bir sakınca görmüyorum. Ancak eşinin ve kızının mektuplarının yayınlanmamış olmasını üzüntüyle karşılasam da yerinde bir hareket olarak görüyorum. Kitap kendisinin mektuplarından oluştuğu için eleştirilecek bir yönü yok ama son mektubunun 13 Mart 1948 (vefatından yaklaşık bir ay önce) olması beni biraz hüzünlendirdi.
 
"Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."

29 Nisan 2016 Cuma

Gelmiş Bulundum - Edip Cansever

Türk şiirinde imge ve çağrışım yöntemi ile yeni bir söyleyiş hedefleyen İkinci Yeni akımının önce gelen isimlerinden Edip Cansever'in okuduğum ilk kitabı bu oldu: Gelmiş Bulundum. Aslında ticaret işiyle meşgul olan Edip Cansever, şiiri bir anlamda hobi olarak yazıyor da diyebiliriz. İlk şiirini 1944 yılında İstanbul dergisinde yayınlatmış ve gençlik döneminde çıkan çeşitli edebiyat dergilerindeki şiirlerini "İkindi Üstü" kitabında toplamış. Bu kitabındaki şiirler için Orhan Veli'nin "Genç bir şairin, üstelik insana birçok umutlar veren bir şairin ilk çıkardığı kitap için kötü sözler söylemek istemem" diyerek kendisinin henüz yüzeysel gözlemler yaptığını ve şiirini geliştirmesi gerektiğini kibarca ima etmiştir. Yavaş yavaş kendi tarzını bulan ve İkinci Yeni akımına yaklaşan şairin en sevilen eserlerinden birisi "Yerçekimli Karanfil" olmuştur. Yerçekimli Karanfil şiiri ile 1958 Yeditepe Şiir Ödülü'nü kazanan şairin bu tarihten sonra eserlerinde bütünü itibariyle bakıldığında tutarlı bir çizgide ilerlediği söylenebilecektir. Hayatının son yıllarında kendisini yalnızca şiirlerine adayana şairin 1960'dan itibaren Türk şiirini etkileyen şairler arasında yer aldığını da söylemek mümkündür. Oldukça üretken olan bu şairin bir kitabını okumak isterseniz (şiri dışında hikaye türünde de eserleri mevcuttur) seveceğiniz bir eserini bulabileceğinizden eminim. Yerçekimlik Karanfil şiirinden bir alıntı aşağıdadır:

"Biliyor musun ? az az yaşıyorsun içinde / Oysaki seninle güzel olmak var / Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi / Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda / Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.
...
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle / Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil / Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk / Birleşiyoruz sessizce."
 
"Cansever'in yapıtının bütününe bakıldığında, onun büyük bir atmosfer ustası olduğu göze çarpar. İstanbul'un ana caddelerinde kaybolan, kuytu ara sokaklarda bu kayboluşun içinden kendi umutsuz arayışına kapılan antikahramanların bungun epopesi doğar. Cansever, Türk şiirinin çağdaş insanın yaralı portresini en usta biçimde çizen şairdir."  E. Batur.

16 Ekim 2015 Cuma

Canistan - Yusuf Atılgan

İlk olarak 2000 yılında yayınlanan bu eser aslında yazarın ölümü sebebiyle tamamlanamamıştır. Yazar kitabının dört bölümden oluşmasını istemiş: "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" ve "Sanık". Ancak ömrü vefa etmediği için son bölüm olan "Sanık" bölümünü yazamamış. Bu konuda kitabın arkasında yazan ifadeye katılıyorum, bu durum kitabı "yarım kalmış bir roman" yapmıyor, fakat yine de eksikti. Eski bir hesaplaşmanın, hesap soran şahsın ve olaya tanık olan kişinin hikayesinin anlatıldığı kitapta, hesap sorulan kişi olan ("Sanık") neler düşündüğünü okuyamadığıma ben üzüldüm, keşke kitap bugünlere tamamlanmış olarak gelseydi. Tabi bu kısmı kendi hayal gücüme bırakarak, yazarın çok özgün bir teknik izlediğini ve özgün karakterleri konu aldığını belirtmek isterim (Sanık bölümü yazılamadığı için kitabın en dikkat çekici karakterinin Selim olduğunu söyleyebiliriz). Kitap Osmanlı'nın son dönemlerinde (1907-1922) Manisa civarında bir köyde yaşayan ve yoksul bir ailenin oğlu olan Selim'in yıllar sonra çete üyesi olarak geri dönerek daha önce yanaşmalık yaptığı çiftlik sahibinin oğlu Tokuç Ali'ye eski bir olayın hesabını sormasıyla başlıyor.  Kitabın bu girişi oldukça sarsıcı olsa da, devam eden olaylar silsilesi daha farklı bir çerçevede ve daha naif ilerliyor. Çocukluk arkadaşına işkence eden Selim'in ahlaki yapısı ve olaylara verdiği tepkiler ve hayatı algılayış biçimi tüm açıklığıyla okuyucuya açılıyor. Aynı şekilde olaylara tanık olan arkadaşı Kadir'in de yaşantısına bir göz atıyoruz ancak sanığın geçmişi maalesef muallakta kalıyor.  
 
Yusuf Atılgan kitabının adını neden Canistan koydu  (ya da sonradan mı bu isimle adlandırıldı) bilmiyorum ancak yazarın kitap için ilk düşündüğü isim "İşkence"ymiş, sanırım bu hikaye için bu ad daha uygun olurdu. Zira içinde anlatılan karakterlerin bir nevi (fiziksel ve psikolojik) işkence yaşadıklarını söylemek mümkün. Bununla beraber kitabın anlatımı oldukça sade olmasına rağmen kurgusunu ve anlatım biçimini beğendim ancak Yusuf Atılgan'ın diğer kitaplarını daha çok beğendiğimi itiraf etmek isterim. Yazarın bu kitabı bana Sabahattin Ali'yi anımsattı ancak Sabahattin Ali'nin gözlemleri daha başarılı kanaatimce.

"...Nerdeyse kardeş gibiydiler. Sonra bir gün Selim hiçbir neden göstermeden bırakıp gitmişti. Onurlu, inatçı bir oğlandı, bir şeyden alınmış olacaktı; Ali'nin yalvarmalarını dinlememiş, üstelik köyden ve anasından da ayrılıp gitmişti."

Yusuf Atılgan - Aylak Adam:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/aylak-adam-yusuf-atlgan.html

Yusuf Atılgan - Anayurt Oteli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger

İlk olarak 1951 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde basılan kitap Türkçeye 1967 yılında "Gönülçelen" olarak çevrilmiştir. Halihazırda Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan kitabın adı özgün adına yakın olarak "Çavdar Tarlasında Çocuklar" (The Catcher in the Rye) olarak tercüme edilmektedir. ABD'nin tutucu bölgelerinde yıllarca ahlak dışı bulunduğu için yasaklanan kitap, garip bir şekilde en çok okunan kitaplar arasındadır. Ayrıca çarpıcı giriş cümlesi ve kitabın son cümlesi "Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra" stylist.co.uk tarafından en iyi giriş cümlesi ve kapanış cümlesi kategorilerinde ilk sıralardan kendine yer bulmuştur. Kitapta hikaye ilk ağızdan (baş karakter Holden Caufield'in ağzından) anlatılır. Holden'in üç gününün anlatıldığı hikaye, noel arifesinde okuldan atılmasıyla başlar (Belirtilen tarihin 1950 noel arifesi olduğu tahmin edilmektedir). Daha önce birkaç kez okuduğu okullardan atılan Holden bu durumla yüzleşmek istemez (daha doğrusu ailesine ve tanıdığı kişilere bu durumu açıklamak istemez) ve bu üç günlük süreci sürekli değişen bir psikolojiyle çözüm arayarak ve -tabiri caizse- serserilik ederek geçirir. Başını alıp gidip gitmemek konusunda da ikilem yaşayan Holden, masumiyetine hayran olduğu küçük kız kardeşi Phoebe ile görüşmeye başlayınca kararlarını tekrar gözden geçirecektir.

Kitabı gerçekten beğendim, Holden Caufield'in doğallığının yanı sıra (gerçi on yedi yaşında olması dolayısıyla biraz ergen isyanları mevcut ancak farkındalığı çok yüksek bir çocuk) üç günlük süreçte yaşadığı bunalım ve başına gelenler merak uyandırıcıydı. Holden'ın konuşma tarzının biraz itici olduğunu kabul ediyorum, ama belirli bir yaş dönemi için güzel bir psikolojik çözümleme içeren bir eser olduğundan tavsiye ediyorum.

Not: Mel Gibson'un Komplo Teorisi filminde takıntılı bir şekilde her gördüğü yerde alıp bir türlü okumayadığı kitap işte bu kitaptır.

"İnsan bazı şeyleri tam hatırlayamıyor.... Herhalde hala pencereden filan bakıyordum, ama yemin ederim, tam olarak hatırlamıyorum. Hatırlayamayışımın nedeni; felaket üzgündüm. Bir şeylere üzülüyorsam, tuvalete gitmem gerekse bile gitmem. Üzülmekten gidemem. Üzülmeyi bırakıp gidemem."

30 Mart 2015 Pazartesi

Aylak Adam - Yusuf Atılgan

Bir adı bile olmayan, yazarın dahi "C." olarak seslendiği, her şeye karşı olan ve tekdüzeliğe karşı çıkan bir adam: Aylak Adam. Yusuf Atılgan'ın diğer kitabı gibi ("Anayurt Oteli") bu kitabı da insanın kendine yabancılaşmasını çok güzel anlatıyor. Yine de ilk on sayfada kitaba girmekte zorlandığımı belirtmeliyim; C.'nin düşüncelerinin serbest akışı ve ara ara başka karakterlerin düşüncelerine de yer verilmesi bir an 'ne okuyorum' karmaşasına yol açtı. Ancak ilerledikçe kitabı çok sevdim, hatta bitmesine üzüldüm. Kitap dört bölümden oluşuyor (kış-ilkyaz-yaz-güz) ve yukarıda bahsettiğim C.'nin bir yılını anlatıyor. C. ilginç bir karakter, hayatta ne istediğini bilen biri mi bu bile sizi şüpheye düşürüyor. Gölgesinden bir türlü kurtulamadığı ve bazı travmalarının sebebi olan babasından kalan evlerden aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., zamanını gezerek, kahvehanelerde takılarak, ressam bir grup arkdaşla vakit geçirerek ve her şeyden sıkılarak geçiriyor. İlginç birisi olduğunu söyleyebiliyorum ancak kesinlikle ideal birisi değil, toplum gelenekleri ile uyuşmayan, huysuz, sıkılgan bir yapısı var ama daha da kötüsü negatif bakış açısına sahip. Özel hayatını ilgilendiren pek çok konuya kötümser bakış açısıyla bakmaya alışmış, aynı şekilde sosyal hayatı ilgilendiren konulara da bu şekilde yaklaşıyor. Yine de çok eleştirmemek lazım; hayatta bir amacı var: gerçek aşkı ulmak (ya da aradığı kadını diyelim). Sürekli gerçek aşkı arayan bu tedirgin adamın başında bu bir yıllık sürede kısa süren iki aşk hikayesi geçiyor ama acımasız kader de ağlarını örüyor. Gerçekten aradığı kadını, B.'yi sürekli "teğet" geçiyor. C. ile B.'nin sürekli birbirlerini teğet geçmesi bana Shel Silverstein'in "Masks" şiirini anımsattı, ancak kitapta yaşanılan aynı durum değil.

Romanın ilk baskısı 1959 yılında yapılmış (Kitap 1958 Yunus Nadi Roman Armağanında ikinci olmuştur), dönemi itibariyle oldukça iddialı bir hikayesi olduğunu kabul etmek gerekiyor. C.'nin hayata dair düşünceleri ve kitaptaki cüretkar sahneler beni bu kanaate itti ama belki de yanlış düşünüyorumdur. Bunlardan ayrı olarak, kitabın Beyoğlu-Karaköy hattında geçmesi dikkatimi çeken bir diğer nokta. Sanki son elli yıldır hiçbir şey değişmemiş gibi hissediyorsunuz. "Aylak Adam"ı okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum, eminim siz de kendinizden bir şey bulacaksınız: Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.

"Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. ..... Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"