Powered By Blogger
NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek - Milan Kundera

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bilir, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış biri olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim. Avrupa tarihi ya da Çek Cumhuriyeti'nin yakın tarihi hakkında çok bilgim olduğu söylenemez ancak içinde bulunduğumuz dönem itibariyle "göçmenlik" ya da "yurtsuzluk" hakkında empati yapabilecek durumdayız biz de. Bu yüzden olsa gerek, hikayenin göçmen psikolojisine gidenler ve kalanlar açısından bakışını ve duygu aktarımını etkileyici buldum. Kitabın hikayesi de 1968'de Prag'dan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine iltica eden kişilerin hayatlarını konu alıyor. Bu insanlardan birisi olan Irena eşiyle birlikte Paris'e gidip tüm hayatını kendisini zerre anlamayan insanlar arasında geçirenlerden. Yıllar sonra  soğuk savaş sona erip Avrupa'da artık eski rüzgarlar esmediğinde eski vatanını ziyaret etmeye başlar. Eşi vefat ettiği ve çocukları da kendi hayatlarını kurduğu için kimseye karşı bir sorumluluk hissetmeyen Irena, bu yolculuklardan birinde geçmişinden hayal meyal anımsadığı Josef ile havaalanında karşılaşır. Havaalanı karşılaşmasından sonra Prag'da görüşmek için sözleşen Irena ve Josef' için bu olayla birlikte kendi geçmişleri ile hesaplaşmaları dönemi başlayacaktır. Herkesin kendi kültürüne yabancılaşmasının deneyimi birbirinden farklıdır, bu farklılığın nedeni belki de herkesin özleminin ve beklentilerinin farklı olmasıdır.

Milan Kundera kadın ve erkek doğasını çok iyi anlayan ve tüm netliğiyle bunu yazıya aktarabilen bir yazar. Yurtsuzluk/gurbet/unutma/unutulmaya dair her şeyi cinsiyetler üzerinden çok iyi anlatmış. Zaten kendine yabancılaşma konusunu vatanından sürgün edilen bir yazardan daha iyi kim anlatabilir ki? Bu arada, yakın zamanlarda okuduğum kitaplarda (Narkissos'un Düşüşü - Elia ile Yolculuk - Bilmemek) temel konu olarak "İthaka'ya Dönüş"ten bahsedilmesi özellikle dikkatimi çekti. Ya bu konu yazarların çok ilgisini çekiyor ya da gerçekten ilginç bir tesadüf yaşadım. Belki de Odysseus'u okumanın zamanı gelmiştir,  ya da hayatın en güzel tarafının yolculuğun kendisi olduğunu anlamak için benim de İthaka'ya yol alma vaktim gelmiştir. İyi okumalar!

"Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an git gide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır."

Narkissos'un Düşüşü kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

Elia ile Yolculuk kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

19 Kasım 2016 Cumartesi

Uykuda Sevilen Kızlar - Yasunari Kawabata

Bu kitabı çok aradım, ancak maalesef baskısı olmadığı için bulamadım. Eğer zorlanmayacaksanız pdf hali yayınlandığı için elektronik kopyasını bilgisayarınıza indirmek suretiyle kitabı temin edebilirsiniz ve pdf kopyası üzerinden okuyabilirsiniz. Zaten uzun bir eser değil, o edenle eğer siz de bu yöntemi izleyecekseniz okumakta zorlanmayacağınızı düşünüyorum. Daha önce Yasunari Kawabata (1899-1972)'nın adını Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlar arasında duymuştum ancak hiçbir eserini okumaya fırsatım olmamıştı. Uykuda Sevilen Kızlar kitabına ise Zülfü Livaneli'nin Serenad'ını okurken rastladım. Dolayısıyla ne zamandır içeriğini merak ettiğim bir kitaptı, okurken de çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Hikaye Japonya'da yaşayan ihtiyar Egushi'nin bir arkadaşının tavsiyesi üzerine kızların önceden uyutulduğu bir randevu evine giderek uyuyan kızla bir gece geçirmesi üzerine kurgulanmaktadır. Randevu evinin özelliği artık erkekliklerini yaşayamayan yaşlı erkeklere, genç ve güzel kızların yanında bir gece uyuma fırsatı vermesidir. Önce bu deneyimi merak ettiği için randevu evinin kapısını çalan Egushi, zamanla bu deneyimi daha sık yaşama ihtiyacı hisseder. İçinde bulunduğu bilinmezlik, kızların kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyor olması, nasıl uyutulduklarına dair yaşadığı merak zamanla kendisini rahatsız etmeye başlar. Ancak Egushi'nin kendisinden habersiz uyuyan kızların yatağında asıl aklından geçen, geçmişinde hayatına giren kadınlar ve hayata bir anda veda etme düşüncesidir.

Kitabı okurken her sayfada ne tür bir anımsama (flashback) geleceği bende büyük bir merak uyandırdı. Egushi'nin geçmişi de hiç sıradan değilmiş doğrusu :). Egushi'nin genç kadınların yanında uyumak istemesi muhtemelen ölümden korkmasıydı ki bunu kendisine bile ifade edemiyor olması ayrı bir tuhaflık. Kitabın sonunu ise çok çarpıcı buldum, sanırım bu kısım bile üzerinde sayfalarca tartışmayı hak ediyor. Bu arada Gabriel García Márquez'ın "Benim Hüzünlü Orospularım" da çok benzer bir konuyu anlatıyor ancak iki kitap arasında elli yıllık bir zaman farkı olduğunu da anımsatmak isterim. Okumanızı tavsiye ediyorum, farklı bulacağınızdan eminim.

"Onu böyle davranmaya iten, benliğinin derinliklerinden fışkırıp kendisini o kıza doğru götüren bir heyecan olmuştu. Kızın uyumuş olması, hiç konuşmaması, yaşlı adamın yüzüne, sesine dek hiçbir şeyi bilmemesi, kısaca orada nasılsa öyle olması, yani karşısındaki Egushi adlı yaratığa hiç aldırmaz olması... bütün bunlar birden çekilmez gibi görünüvermişti ona. Kendi varlığı kıza tümüyle yabancıydı."

Benim Hüznlü Orospularım kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/02/benim-huzunlu-orospularm-gabriel-garcia.html

21 Mart 2016 Pazartesi

Tasfiye - Imre Kertesz

2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Imre Kertesz, 1929 yılında Macaristan'da yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve 1944 yılında Auschwitz toplama kampına gönderilmiştir. Toplama kamplarından sağ çıkmayı başaran yazar akabinde gazeteciliğe başlamış ve çeşitli eserler yazmıştır, ancak dönemin siyasi baskıları nedeniyle eserlerini yayınlatmakta büyük zorluklar yaşadığı söylenmektedir. Toplama kamplarında yaşadığı tecrübeleri zaman zaman eserlerine yansıttığı bilinen yazarın bu eserinde de Auschwitz'in izlerini görmek mümkün. Yazar bu kitabında toplama kampında doğmuş bir yazarın (kendisini B. veya Bé diye tanıtıyor) mutsuz ve intiharla sonuçlanan yaşamını kısaca ele alıyor. Aslında kitap B.'nin aşırı dozda morfin alarak intiharıyla başlıyor diyebiliriz. B.'nin geride bıraktığı küçük arkadaş grubundan bir editör olan Keseru, hem B.'yi intihara sürükleyen sebepleri bulmak hem de doğuştan yazar olduğuna inandığı B.'nin geride bıraktığı opus magnum romanını ortaya çıkarmak için kendince araştırmalar yapar. B.'nin müsveddeleri, geride bıraktığı Tasfiye isimli tiyatro eseri ve eşyaları arasında aradığını tam olarak bulamayan Keseru, son bir umut eski eşi Judit ile görüşme yapar. Keseru saplantılı şekilde aradığını bulabilecek mi göreceğiz ancak net olan bir şey var, B.'nin bize verdiği mesaj: Holocaust henuz sona ermemis bir durumdur.

Ben henüz başka bir kitabını okumadım ama Tasfiye'nin benim beklentimi karşılamadığını da itiraf etmek isterim. Bunun sebebinin yazarın takip etmesi zor yorucu anlatımı mı yoksa tercümenin başarılı olmaması mı olduğunu bilmiyorum ancak ben tercüme olduğunu tahmin ediyorum. Zira birkaç yerde kelimeler sanki o cümleye tam oturmamış gibi geldi bana, aynı şekilde tercümanın neden sürekli "kinik" diye bir kelimeyi tekrar etmek istediğini anlamadım. Kelimeyi anlayabiliyorum, ne ifade ettiğini de, ama bu kelime kitabı okurken sürekli dikkatimi dağıttı ve belki de daha yaygın ve akıcı ifadeler seçilebilirdi diye düşündüm. Imre Kertesz'in bu eseri henüz beni tatmin etmedi, ama belki ilerde başka bir eserini okurum.

"...Uzun zamandan beri kullanılmayan eski bir İncil ifadesi var: Yazı bilgini. Bir yazı bilgini bir yetenekten fazlasıdır. O felsefeci değil, filolog değil, üslupçu değil. Kekelese de, onu hemen anlamasan da: Yazı bilginini hemen fark edersin. Bé bir yazı bilginiydi. Geride bıraktığını yitirmememiz gerekir. Sırrı bunda yatıyor."

Yazara ait bir röportajı okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://www.notosoloji.com/imre-kertesz-her-yer-auschwitz/

23 Aralık 2014 Salı

Kış Okuma Şenliği Okuma Listesi

Geçtiğimiz yine yıl kış okuma şenliğine katılmıştım. İş yoğunluğum nedeniyle haftada bir kitap bitirebildiğim için (çok vakit bulabilenler var ve kendilerine çok özeniyorum) çok iyi bir sonuç elde edemesem de, süreç oldukça eğlenceli geçti. O nedenle bu yıl yeniden katılmaya karar verdim ve okuma listemi aşağıdaki gibi hazırladım. Pinuccia'nın da dediği gibi, bu sürecin en eğlenceli parçası kitap listesi hazırlamak. Araştırıyorsunuz, görüş alıyorsunuz veya kütüphanenize baştan sona  bir göz atıyorsunuz ve hem yeni yazarlar&kitaplar tanıyorsunu hem de kitaplığınızda yıllarca beklettiğiniz kitaplara bu vesileyle sıra geliyor :). Okuma listesini oluştururken geçen yıla ait listede okuma fırsatım olmayan kitapları da ekledim, umarım bu kez hepsini okuyabilirim. Ancak bir eleştirim olacak, geçtiğimiz yıl 12 kategori vardı (Kasım-Mart ayı) bu kez 22 kategori var ve süre daha kısa (Aralık-Mart). Nasıl halledeceğiz bilmem :). 

OKUMA LİSTEM:
 
1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi'nden bir kitap. Mezopotamya'da Cinayet / Agatha Christie (285 sayfa)

2. Kategori (10 puan): Bir çizgi roman veya foto roman. Merhametliler - Sandman Serisi / Neil Gaiman (352 sayfa)

3. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap. Solomon Kane / Robert E. Howard (432 sayfa)

4. Kategori (10 puan): Adında bir akrabalık ilişkisi geçen bir kitap. Boysan Ailesinin Yaşam Öyküsü / İsmet Çepel

5. Kategori (10 puan): Bir şiir kitabı.  Deli Kızın Türküsü / Gülten Akın (112 sayfa)

6. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap. Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley (348 sayfa)

7. Kategori (10 puan): Tarihi kurgu türünde bir roman. Taif'te Ölüm / Hıfzı Topuz (271 sayfa)

8. Kategori (10 puan): İsminde kış mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların karda kışta geçtiği bir kitap. Kış Bahçesi / Khristin Hannah (sayfa 512)

9. Kategori (10 puan): Bir yazarın tavsiye ettiği bir kitap. İçimizdeki Şeytan / Sabahattin Ali (268 sayfa) Sabit Fikir'in online bir köşesinde yer alan "Sizin İçin Seçtiler" başlığı altında Hakan Günday'ın tavsiyesi.

10. Kategori (10 puan): Yayınlanmış tek bir romanı olan bir yazarın "o" romanı. Doğu'nun Kızı / Benazir Bhutto (540 sayfa)

11. Kategori (10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.  Daha Çok Ateş Daha Çok Rüzgar / Susanna Tamaro (232 sayfa)

12. Kategori (10 puan): İlkokulu bitirdiğiniz yıl ilk baskısını yapmış bir kitap. Yüzüncü Ad / Amin Maalouf (412 sayfa) (2000 yılında ilk baskısını yapmış)

13. Kategori (10 puan): Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap. İnci Küpeli Kız / Tracy Chevalier (248 sayfa)

14. Kategori (10 puan): 20. yüzyılda Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazardan bir kitap. Boncuk Oyunu / Hermann Hesse (560 sayfa)

15. Kategori (10 puan):Goodreads'in "Ölmeden Önce Okunması Gerekn 1001 Kitap" listesinden bir kitap. Lolita / Vladimir Nabokov (364 sayfa)

16. Kategori (10 puan): Bir aşk romanı. A.Ş.K. Neyin Kısaltması? / Tuna Kiremitçi (196 sayfa)

17. Kategori (10 puan): Size veya aynı evde yaşadığınız kişilere ait olmayan bir kitap. Senden Önce Ben / Jojo Moyes (480 sayfa) İş arkadaşım Sedoş getirecek :)

18. Kategori (Her kitap 10 x 2 + 20): Bir Türk, bir yabancı yazardan birer öykü kitabı. Hayat Bu İşte / Suzan Mumcu (200 sayfa)
Hikayeler / Anton Çehov (216 sayfa)

19. Kategori (Her bir kitap 10 x 4 + 30): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Bir Bilim Adamının Romanı / Oğuz Atay (280 sayfa)
Kaçıklık Diploması / Ayşe Nil (160 sayfa)
Deniz Feneri / Virginia Woolf (228 sayfa)
Kör Baykuş / Sadık Hidayet (100 sayfa)

20. Kategori (Her bir kitap 10 x 3 + 40): Pulitzer veya Man Booker veya Goncourt veya Nebula veya Hugo ödülü kazanmış veya bu ödüller için finalist olmuş üç kitap.  Deniz / John Banville (176 sayfa) (2005 Man Booker Ödülü)
Angela'nın Külleri / Frank McCourt (463 sayfa) (1996 Pulitzer Ödülü)
Tanios Kayası / Amin Maalouf (260 sayfa) (1993 Goncourt Ödülü) 

21. Kategori (Her bir kitap 10 x 4 + 30): Dünya edebiyatından dört kitap. Kitapların biri Latin Amerika, biri Afrika, biri Asya ve biri Avrupa edebiyatından olmalı. Brida / Paulo Coelho (224 sayfa) (Latin Amerika Edebiyatı)
Dişi Kurdun Rüyaları / Cengiz Aytmatov (400 sayfa) (Sovyet - Asya Edebiyatı)
Aşk Zamanı / Necib Mahfuz (136 sayfa) (Afrika Edebiyatı)
Kimlik / Milan Kundera (136 sayfa) (Doğu Avrupa Edebiyatı)

22. Kategori (Her bir kitap 10 x 3 + 40): Türk bir yazardan bir üçleme veya aynı seriye ait üç kitap. Yeni Yalan Zamanlar Üçlemesi
Mor / İnci Aral (416 sayfa)
Yeşil / İnci Aral (472 sayfa)
Safran Sarı / İnci Aral (400 sayfa)

Pinuccia Kış Okuma Şenliği Linki:
http://pinucciasbooks.blogspot.com.tr/2014/12/ks-okuma-senligi-2014.html

Geçen sene oluşturduğum okuma listesini aşağıdaki bulabilirsiniz:

17 Haziran 2014 Salı

Sineklerin Tanrısı - William Golding

1983 yılında nobel Edebiyat Ödülü kazanan William Golding'in ("Gerçekle söylenceyi birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı") en ünlü ve en çok okunan kitabıdır Sineklerin Tanrısı. Aylardır okuyacaklar listemde bekledi ve şu an okuma fırsatı bulduğum için memnunum. Ancak peşin olarak söylemek gerekirse, okuduğum alegorik eserlerden ve yaşadığım şu kısacık hayatta edindiğim tecrübelerden sonra bana farklı bir şey anlatmadığını belirtmek zorundayım :). Golding bu eseri 1954 yılında yazmış ve öğrendiğim kadarıyla pek çok yayınevinden geri çevrilmiş (bazen bu yayınevlerinin basiretsizliği trajikomik oluyor, J.K. Rowling için de aynı şey yapılmıştı, ah hayatımın hatası). Günümüzde en iyi İngiliz yazarlar arasında sayılan Golding, bu eserinde gerçekçi bir anlatımla kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğu iddiası üzerinde bir konu seçmiştir. Hikaye "atom çağının çocukları" denilen bir grup çocuğun ülkelerindeki savaş nedeniyle daha güvenli bir yere nakledilirken bir şekilde uçaklarının düşmesi sonucu bir adaya düşerek burada başlarından geçenleri anlatmaktadır. Hayatta kalan çocukların (ki yaşları 6 ile 12 arasında değişmektedir) adada verdikleri mücadele simgesel olarak geldikleri modern dünyanın küçük bir kopyası gibidir: iktidar kavgası, faşizm, darbe, saf iyilik ve saf kötülük, öğrenilmiş davranışların üzerindeki baskı kalkar kalkmaz ilkel davranışlara dönüşmesi vb.

Kitabın ilk tercümesi ve ilk baskısında adı (1969 yılında) "İşte Bizim Dünya" şeklinde tercüme edilmiş. Her ne kadar bu isim de kitaba uyumlu olsa da, tercümanın yorum yapmasına gerek yoktu kanaatimce. Adın direkt tercümesi (Lord of the Flies) hikayeyi çok iyi temsil ediyor: kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı (şeytan), insanlığın başlıca hastalığını (içimizdeki ilkel canavar) ve kötülüğü simgelemektedir. İngilizlerin Beelzebub dedikleri şeytanın Kutsal Kitap'taki İbranice adı, Sineklerin Tanrısı anlamına gelen Ba-al-z-bub olduğu için Golding kitabına bu adı vermiştir (Mina Urgan Eleştirisi)

Şöyle düşünebilirdik belki de, adayı cehenneme çeviren bu çocuklar atom çağında yaşadıkları ve savaş ortamını görüdükleri için travmatik ve kötü olabilirler. Çocukların doğuştan kötü / iyi oldukları üzerine değil de, çocukların gördüklerini ve öğrendiklerini hayata geçirdikleri yönünde bir yorum belki de daha gerçekçidir.

"Roger bir avuç taş topladı, atmaya başladı. Gel gelelim, Henry'nin çevresindeki çapı belki altı yarda olan bir alan vardı ki, oraya taş atmayı göze alamıyordu. Roger'in eski yaşantısına bağlı ve gözle görülmediği halde henüz güçlü kalan keskin yasaklar, çömelen küçüğü korumaktaydı. Roger'in varlığından haberi olmayan, yıkılıp giden bir uygarlık, Roger'in kolunu koşullandırıyordu hala."

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez

Kırmızı Pazartesi, 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarın ödüllü kitabıdır. Hikaye her ne kadar sizi ortada bıraksa da (en azından bende öyle oldu) başlangıcı gerçekten ilginç: İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü (Kitabın İngilizce adı: A Chronicle of a Death Foretold). Kitabın sonunda işlenecek cinayet daha ilk satırda söylenmesine rağmen kitap heyecanından ve gizeminden hiçbir şey kaybetmiyor ve sonuna kadar zevkle okunuyor. Aslında işlenecek cinayet konusu itibariyle (ki bu beni çok şaşırtmıştır) Türk okuyuculara farklı gelmeyecektir: Namus cinayeti. Olay örgüsünden anladığım kadarıyla olay 1950'lerde geçmektedir (1981 yazılan roman aşağıda yukarı 30 yıl öncesini anlatıyor) ve bu durum ister istermez Kolombiya'da bekaret kavramının bu yıllarda önemli olabileceği ve hatta namus cinayetine kadar insanı itebileceği düşüncesiyle sizi baş başa bırakıyor (bu ayrı bir sosyolojik çalışma konusu olabilir). Türkiye'den farklı olan şey düğün gecesi bakire olmadığı için ailesine iade edilen kızın abilerinin Angela Vicario yerine onun bekaretini bozduğu iddia edilen Santiago Nasar'ı öldürmesi. Angela'nın abileri Pedro ve Pablo kızın iade edildiği gece itibarları zedelendiği için büyük bir öfkeyle kasap bıçaklarını alarak Santiago Nasar'ı öldürmek için yola çıksalar da, aslında bu cinayeti işlemek istememektediler. Öyle ki, cinayet işleyecek insan her önüne gelen sebepleriyle beraber yapacağı eylemi anlatmaz. İş ciddileştikçe bir insanı öldürmenin ne kadar zor olduğunun farkına varan kardeşler, işleyecekleri cinayeti herkese anlatarak kanaatimce içten içe birinin engel olmasını veya Santiago Nasar'ın karşılarına çıkmadan kaçıp saklanmasını istemektedirler. Hikayenin ilginç yanı burada başlıyor: Kimsenin Santiago'ya haber vermemesi! (Son ana kadar). Herkesin kendince sebepleri vardı; bazıları Pablo ile Pedro'nun böyle bir işe kalkışamayacaklarını, sarhoş palavrası attıklarını düşünüyor, polis bıçağı ellerinden alarak görevini yerine getirdiğini sanıyor (sanki başka bıçak alamazlar), sevmeyen birkaç kişi ölmesi için uyarıda bulunmuyor, onu görenler de, neşeli ve sağlıklı göründüğü için olayın çözüldüğünü sanıyordu. Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.

 Hikayenin rahatsız edici pek çok yönü var: Santiago Nasar'ın gerçekten suçlu mu olduğu yoksa Angela Vicario'nun başka birini korumak için mi onun adını verdiği? Nitekim herkes her şeyi bilirken Santiago Nasarın hiçbir şey bilmemesi ya da çok garip tesadüflerin bir araya gelerek Santiago'nun ölümüne zemin hazırlaması veya son sayfalarda olayın sanki ağır çekimde gibi anlatılarak tüm gerginliğin okuyucuya da geçirlmesi gibi. Kitabın rahatsız edici etkisi uzun bir süre üzerinizden geçmiyor, kime neye inanmanız gerektiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Çok başarılı bir eser, okumanızı tavsiye ederim!

"Sorgu yargıcı onu görmüş olan hiç değilse bir kişiyi aramış, bunu da benim kadar inatla yapmıştı ama o kişiyi bulmak mümkün değildi. Raporun 382. sayfasının kenarına kırmızı mürekkeple bir yargı daha yazmıştı: Kader bizleri görünmez kılar."

22 Ocak 2014 Çarşamba

Midak Sokağı - Necib Mahfuz

İşte bu kitap iyi bir yazar nasıl olurun güzel bir örneğiydi! Bildiğiniz üzere Necib Mahfuz 1988 yılına ait Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Mısırlı bir yazar. Ortadoğu'da pek çok kaliteli insanın başına geldiği gibi, yazarımızın da kitapları bir dönem Mısır'da yasaklanmış ve adına ölüm fetvası bile yayınlanmış. Neyse ki, Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bu yasak kaldırılmış ancak hala Mısırlıların Necib Mahfuz kitapları okuyup okumadıkları konusunda merakım söz konusu (pek okunduğunu sanmıyorum niyeyse). Nobel Edebiyat ödüllerinde gelenek olduğu üzere, Necib Mahfuz da kitabında hayatını geçirdiği Mısır'ı, Kahire'yi ve başkentte modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan insanları Midak Sokağı gözleminden yola çıkarak anlatmaktadır. Duyduğum kadarıyla, diğer kitaplarında da aynı temayı işlemiş. Bu durum beni şaşırtmadı zira "gelenek olduğu üzere" Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar hep aynı temayı kullanırlar :). Necib Mahfuz'u tekrar okuma fırsatım olur mu yakın zamanda bilmiyorum ancak bir sonraki okuyacağım kitabı şimdiden merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle şu açıklamasından sonra: "Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirirdim."

Gelelim hikayeye, aslında Midak Sokağında yaşayan insanları (esnaf ve sakinler) anlatsa da, hikayenin temelinde hırslı ve güzel bir genç kız var: Hamide. Hamide ve çevresindeki insanlar: dilenmek isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, Hamide'ye aşık olan genç berber Abbas, zengin şirket sahibi Elvan Salim, kahveci Kirşa, Hamide'nin çöpçatan annesi Ümmü Hamide ve diğerleri arasında akıp giden bir hayat. Daha fazlasını bahsetmeye gerek olmadığı kanaatineyim.

Yazara ve hikayeye lafımız yok ancak şu kitabın arkasına kim (---- spolier alert ----) "para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide" diye yazdı, onu sorgularım. Bu olay hikayede büyük heyecanlar yaratacak ve merak uyandıracak bir olayken, bunu daha kitabı okumaya başlamadan öğrenmemizi sağlayan sevgili editöre (artık yazan her kimse) teşekkürlerimi iletirim. Sana da okuduğun kitabın kilit noktasını hep birileri söylesin, hoş oluyor.

"Midak Sokağı'nda hayat çevresindeki faaliyetten neredeyse tamamıyla yalıtılmış bir şekilde sürer, kendine özgü, özel bir hayattır. Özde ve temelde hayatın bütünüyle birleşit kökleri, ama aynı zamanda sokak artık geçmişte kalmış bir dünyanın bazı sırlarını da barındırır."

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Aşk - Toni Morrison

1993 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison bu romanında siyah kadınların yaşantısını ve hayata bakışlarını irdelemiş. Duyduğum kadarıyla diğer romanları da benzer konulara sahip (Katran Bebek veya Sula romanları). Nedense kitaptan çok fazla bir beklentim yoktu :). Öyle de oldu, çok beğenmedim. Nedenini bilmiyorum, belki olayların biraz yavaş akması veya pek çok sorumun cevapsız kalması yüzünden. Sonuçta beklentim yüksek olmadığı için kitap bittiğinde hayal kırıklığına uğramadım ancak kitabın sonunu sevdim. Kitap, Silk adı verilen ve siyahların yaşadığı bir sahil kasabasında hayatlarını aynı evde ancak birbirlerinden nefret ederek sürdüren iki yaşlı bayanın hikayesini anlatıyor. Sık sık anımsamalar şeklinde (flashback) ilerliyor ve böylece kitabın sonuna yaklaştığımızda bu kadınların neden birbirlerinden nefret ettiğini ve yaşamları boyunca başlarından neler geçtiğini öğreniyoruz. Kanaatimce kitabın adının tercümesi doğru yapılmadı (İngilizcesi Love ve "Aşk"tan ziyade, "Sevgi" adıyla tercümes edilmesi daha uygun olurdu). Aşktan bahsediliyor evet ama özellikle kadınların ilişkilerine yoğunlaşıldığı için bu kitap bir "Sevgi" kitabı. iki kadın üzerinden temiz bir çocukluk sevgisi ile başlayan ilişkilerin nasıl olup da katı bir nefrete ve kör bir hırsa dönüştüğünün hikayesi anlatılırken, çevrelerinde yer alan diğer kadınların da hikayelerine yer veriliyor. Kitabın jönü ve Silk'te otel sahibi olan Bay Cosey'in kendi karısı ile ilişkisi başlıyor önce, ve gelini May, torunu Christine, oteli çekip çeviren aşçı L. ve ikinci eşi Heed'in aileye dahil olması, Heed'in yaşlılığında ona hizmet eden genç ve güzel Junior'ın hayata karşı hırsı biraz yavan bir dille anlatılıyor. En çok sevdiğim yer bir dedenin torununa kadınlar hakkında yaptığı tavsiye, bu dede kadınları ve hayatı doğru gözlemlemiş kanaatimce. Kolay kolay karşılaşamayacağımız bir anlatım şekline sahip kitap. Bu nedenle okunabilir düşüncesindeyim ancak yine de beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor.
 
"......tabutunun sağında, öteki solunda, öylece dikilirken aslında balla kurum kadar farklı olan yüzleri tıpatıp aynı görünüyordu: nefret yüzünden. Nefret, kendinden başka her şeyi yakıp yıkar, böylece çektiğin acının nedeni ne olursa olsun, yüzün tıpkı düşmanının yüzüne benzer.

21 Mart 2013 Perşembe

Yabancı - Albert Camus

Bu aralar Nobel ödüllü yazarların kitaplarına kafayı taktım niyeyse :). 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Albert Camus, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar. Yabancı aynı zamanda ince bir kitap olması dolayısıyla da yazarın diğer kitapları arasında ilk tercihim oldu. Sonra sevmezsem vakit kaybetmeyeyim diye :). Kitabı beğendim. Cezayir'de yaşayan - ya da bir zamanlar yaşamış - Fransız topluluğundan bir insanın hayatının bir kısmını yine kendi gözünden anlatıyor. Anlatıcı oldukça başarılı ayrıca ne mutluluktu ki kitabın tercümesi de çok iyi yapılmıştı.
Mersault - yani anlatıcımız - kendi halinde yalnız yaşayan, dışarıdan bakıldığından hiçbir vasfı olmayan orta halli bir genç adam. Ancak, o anlatmaya devam ettikçe aslında bu genç adamın toplumun genelinde var olan veya topluma ayak uydurarak yaşayan insanlardan çok farklı yönleri olduğunu keşfediyorsunuz. Nasıl tanımlayacağımı bile bilemiyorum kendisini. Hayata boş vermiş mi, ya da her şeyi kabullenmiş mi? Ama Camus çok başarılı bir sıfat bulmuş: Yabancılaşmış. Yine anlayamadığım bir sebepten bir Arabı öldürdüğünde, yargılama esnasında, hapishanede hissettikleri de Mersault aslında insan değil diye düşünmeme sebep oldu. 
Ancak, karakterin inanılmaz umursamaz oluşu (sanırım en yakın sıfat bu) beni zaman zaman sinirlendirdi. Mesela, sevgilisi (ya da partneri) Marie'nin onunla evlenmek istediğini söylediğinde verdiği cevap:
 
".....Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. "Bence bir, ama istersen evleniriz" dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer söylediğim gibi: "Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur" diye cevap verdim."

İlginç bir bakış açısı var bu adamın :). En sevdiğim ve kendisini özetleyen sözü: Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım.

26 Şubat 2013 Salı

John Steinbeck'in Hayatı

John Steinbeck'ın hayatının detaylarını yeni öğrendim ve oldukça ilgimi çekti. Eserlerinde anlattığı insanlar gibi, kendisi de ırgat bir ailenin oğlu olarak ABD'de dünyaya gelmiş ve çocukluğu çiftliklerde işçi olarak çalışmakla geçmiş. 1919 yılında Stanford Üniversitesi'ne başlayan Steinbeck'in aklında yazarlık var olduğundan, yalnızca bununla alakalı derslere girmiş üniversiteyi bitirememiş. Öğrencilik yıllarında para kazanabilmek için ırgatlık, tezgahtarlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi işlerde çalışmış dolayısıyla romanlarında emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini bu kadar başarılı aktarabiliyor sanırım. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Steinbeck 1968 yılında vefat etmiş. Başlıca eserleri, Altın Kupa (1929), Yukarı Mahalle (1935), Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937), Gazap Üzümleri (1939).

Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" kitabı, American Library Association tarafından 21. yüzyılın en çok sorgulanan kitaplarından biri seçilmiş. Özellikle ABD'de bazı eyaletlerde okul müfredatından çıkarılıp, halk kütüphanelerinde yasaklanmış kitap. Bunun sebepleri arasında, ötenaziyi destekler ifadelerin yer alması, nefret söylemi içermesi (ırkçı ifadeler), genel olarak kullanılan saldırgan dil sayılmış. Aslında doğruluk payı var. Ancak, bunlar kitabın geçtiği dönemi dikkate alırsak, bir çiftlikte çalışan sefil işçilerin sözleri ve hayatı gerçekçi gözlemleyecek olursak, bunun zaten var olduğunu söylemek zorundayız. Realist ifadeleri gereği mi bir kitabı yasaklamalıyız? Neyse ki, ilerleyen yıllarda bu yasaklar kaldırılmıştır ve bu kitap pek çok ülkede okutulması zorunlu kitaplardandır. Türkiye'de de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutulması tavsiye edilen yüz temel eser arasında sayılmasına rağmen, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitap İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulundu geçtiğimiz aylarda. Her ne olursa olsun, ben kitap sansürüne karşıyım.