Powered By Blogger

9 Mart 2017 Perşembe

Yarım Dünya - Hiromi Goto

Uzun zamandır fantastik bir hikaye okumamıştım, o nedenle bu kitap bana çok iyi geldi. Fantastik hikayeleri üniversite yıllarımdam bu yana ara ara okuyorum ve genel olarak beğeniyorum. Okuyucuyu çok yormadan, pek çok unsuru okuyucunun hayal gücüne bırakıp hareketli bir konu çerçevesinde akan bir hikayesi olduğu için Yarım Dünya'yı da beğendim. Aslında itiraf etmek gerekirse, fantastik edebiyat müptelalarının bu kitabı özgün bulacağını düşünmüyorum, ama sizi yormayacak bir doğaüstü hikaye arıyorsanız, illüstrasyonları ile birlikte bu kitap yerinde bir seçim olacaktır. Kitapta olaylar on dört yaşında ve çevbresi tarafından pek sevilmeyen genç kız Melanie Tamaki etrafında şekilleniyor. Annesinden başka kimsesi olmayan ve okulda kimseyle anlaşamayan Melanie'nin rutin hayatı bir gün annesinin aniden ortadan kaybolmasıyla değişir. Annesinin Ten Alemi'nden yarım hayatların yaşandığı Yarım Dünya'ya geçtiğini ve Bay Tutkal tarafından alıkonulduğunu öğrenen Melanie annesinin peşinden gidip gitmemek arasında kalır. Belki de kaybedecek bir şeyi olmadığı için, annesini kurtarmak üzere Yarım Dünya'ya doğru yola çıkar. Yarım Dünya'ya yaptığı karanlık ve korku dolu yolculukta Ruh Alemi, Ten Alemi ve Yarım Dünya arasındaki dengenin bozulması ve yeniden kurulması üzerine yapılan kehanetler içinde bulur kendini.

Kitabın illüstrasyonları Kanadalı çizimci Jillian Tamaki tarafından yapılmış. Jillian  Tamaki kuzeni Mariko Tamaki'nin romanlarına yaptığı illustrasyonlarla tanınmış ve daha büyük işlem yapmış bir çizer, belki de bu yüzden kitaptaki baş kahramanın soyadı Tamaki (sadece bir tahmin). Bu kitabı okumamı sağlayan nedenlerden birisi de Neil Gaiman'ın (kendisini çok severim) hikaye hakkında olumlu şeyler söylemiş olması. Yarım Dünya, 2010 yılında Kanada Fantastik Edebiyat Ödülü'nü kazanmış bir eserdir, fantasik edebiyat sevenlere Japon mitolojisinden de beslenen bu eseri okumalarını tavsiye ederim.

"İmkansız olan gerçekleştiğinde, Yarım Dünya'da canlı bir bebek doğduğunda, işte ancak o zaman Alemlerin kaderinin değişeceği söyleniyor. Doüumun ve ölümün olmadığı, kimsenin gerçekten yaşamadığı bu alemde daimi acı döngüleri canavarlar yarattı. Bu değişmek bilmez karabasanda herhangi bir şey doğabilir mi? Canlı bir çocuğun doğumu Yarım Dünya'nın kıyameti ve umudu olacak."

16 Şubat 2017 Perşembe

Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

Bu kitabı 2006 yılında okumuştum, çok beğendiğimi anımsıyorum. Hatta Cengiz Aytmatov'a olan sevgim bu kitap ile başladı. Kitaplıkta kitap elime geçince tekrar okumak istedim, daha önce bu kadar naif ve hüzünlü bir kitap daha okumadım sanırım. Kırgız yazarın elli yıl önce basılmış bu kısa romanında (ya da uzun öykü de denilebilir) Issık Gölü civarında neredeyse sefalet içinde yaşayan bir çocuğun gözünden dönemim rejimine bir eleştiri yapılmaktadır.  Anne ve babası tarafından terk edilen ve dedesi ile neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez ve yalnızca birkaç evin bulunduğu bir orman kıyısında yaşayan çocuğun algıladığı kocaman bir dünyası vardır. Dedesi Mümin, Büke hala, halasının eşi Urazkul ve birkaç komşunun yaşadığı küçücük yerde ne huzur ne de refah vardır, ancak çocuğun zihninde dedesinin anlattığı masal ve efsanelerle zenginleşen hayalleri vardır.  En büyüğü "beyaz gemi"si ile ilgili olandır. Babasının arada sırada Issık Gölü üzerinde uzaktan gördüğü beyaz gemide çalıştığına ve bir gün balık olup bu gemiye yüzerek babasına kavuşacağına inanmaktadır. Hayallerin güzelliği karşısında bir de gerçeklerin acımasızlığı vardır. Dedesi Mümin iyi bir adam olsa da, kimsesiz bir çocuğun hayallerini koruyacak kadar güçlü bir adam değildir. Gelenekçi bir adam olan dedesinin anlattığı masallara yürekten inanan çocuğun yozlaşmış dünyanın gerçekleriyle yüzleşmesi bir çocuğun kaldırabileceğinden daha ağır olacaktır.

Cengiz Aytmatov kitaplarında sevdiğim özellik yazarın eleştirilerini kitabın kurgusu üzerinden çok ince bir şekilde veriyor olması. Kitaplarında sık sık ait olduğu coğrafyada yaşayan insanların kültürel ve tarihi zenginliklerini, efsanelerini ve masallarını anlatan Aytmatov, Sovyet rejimine de mesafeli olduğunu saklamadan söylemeyi tercih ediyor. Bu eserinde de gelenekçilik ile Sovyet rejiminin meydana getirdiği yozlaşmışlığı kişiler üzerinden anlatırken yeni nesillerin kendi geçmişlerini ve atalarını unutmaması gerektiğini vurguluyor. Aytmatov buna bir açıklama kendisi de getiriyor zaten: "Her yazar bir milletin çocuğudur..."

"Beyaz gemi gittikçe uzaklaşıyordu, dürbünle de bakılsa, artık bacaları seçilemiyordu. Biraz sonra gözden kaybolacak. Çocuk, babasının gemisiyle yaptığı hayali gezi sonunda artık bir yere varmalıydı. Masal da bitmeliydi. Buraya kadar her şey güzeldi ama bu masalın sonu nasıl olacaktı? Nasıl balık haline geldiğini, derede nasıl yüzdüğünü, nereden nasıl göle geçtiğini, beyaz gemiyi nasıl bulduğunu ve babasıyla nasıl buluştuğunu düşünmek kolaydı."

14 Şubat 2017 Salı

Mihail - Panait Istrati

Panait Istrati'yi yeni keşfettim, ilk okuduğum kitabını geçtiğimiz aylarda paylaşmıştım. Balkanların Maksim Gorki'sini çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Mihail de kendisinin en sevilen eserlerinden birisidir.

9 Şubat 2017 Perşembe

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

Bugün itibariyle gündemde olmasa da, geçtiğimiz aylarda Türkiye'de tartışılan bir konuya yaklaşık iki yüz yıl önce yapılmış ince bir eleştiri sunuyor Victor Hugo. Kitabın 1829 yılında yazıldığını göz önüne aldığımızda, Fransız toplumunun ideolojik ve siyasal anlamda bizden ne kadar ilerde olduğu anlaşılacaktır (ya da başarılı aydınlar yetiştirdiğinin). Tabi Victor Hugo bu kitabı ilk yayınladığında toplumun bir kesiminin muhalefetiyle karşılaşmış, bu durumu da kitabın yeni baskılarına eklediği önsöz ve trajedi ile eleştirmiştir. Victor Hugo'nun ölümsüz eserlerin birisi olarak kabul edilen roman bir çırpıda okunan yalın bir eserdir. Birinci tekil ağızdan yazılan ilk kitaplardan birisi olan Bir İdam Mahkumunun Son Günü'de konunun tamamı bir suçlunun işlediği bir suç yüzünden idam cezasına çarptırıldıktan sonra cezanın infazına kadar geçen sürede hissettikleri üzerine kuruludur.  İdam cezasına çarptırılan adamın kendi bakış açısından hezeyanlarının anlatıldığı eserde kahramanın adı okuyucuya açıklanmamaktadır. Kitap, öleceği günü bilerek yaşamak ne demektir, geride bıraktıklarının ne halde olacaklarını tahmin etmek, imkansız da olsa bir mucize beklemek ve en küçük bir ümide bile tutunmak ne demektir iliklerinize kadar hissettirmektedir. İdamı izlemeye gelen halkın da bu olaya sanki eğlenceli bir tiyatro varmış gibi ilgi göstermeleri de ayrı bir farkındalık olarak sunulmuştur. Victor Hugo'nun bu sahneyi bizzat yaşadığı başka bir idam cezasında yaşadıklarından esinlenerek anlattığı iddia edilmektedir, ancak halkın bu aymazlığı hepinize tanıdık gelmiyor mu?

Victor Hugo eserde suçun ne olduğunun üzerinde durmuyor, zira verdiği mesaj çok açık: Suçun ne önemi var? İdam cezasının trajik ve saçma yönlerini eleştiren yazar hiçbir suçun cezasının "giyotin" olmaması gerektiğini yaşama hakkı çerçevesinde anlatmaya çalışmış. Peki roman bir bahtsızın son sözleri mi yoksa bu talihsiz insanlar karşılaşan bir filozofun idam düşüncesinden kurtulma yolu mu? İşte Victor Hugo bunu cevaplamadan bu kararı okuyucuya bırakmış. Başarılı bir iç monolog örneği sunan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Eskiden haftaların yıllar gibi geçtiğini hissettiğim için böyle diyorum, diğerleri gibi sıradan bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın ayrı bir düşüncesi vardı; genç ve girişken zihnim beni eğlendirmek için bitmek tükenmek bilmeyen fantezilerini peş peşe, düzensizce önüme yuvarlamaktan keyif alır, hayatın o kaba ve ince kumaşını işlemelerle süslerdi.... Hayal gücüm hep bir şenliğin coşkusu içindeydi; istediğimi düşünebilmekte özgürdüm. Şimdi tutsağım....Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var: Ölüm cezası!"

30 Ocak 2017 Pazartesi

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin son eserini satışta görünce hemen alıp bir solukta okudum. Zaten Konstanyiniyyle Oteli gibi değil, hem daha kısa hem de daha akıcı olduğu için kısa sürede okunabilecek bir eser yaratmış bu kez. Livaneli'nin Mutluluk eserine benzeyen tarzda ancak farklı bir anlatım biçimiyle ortaya konulan bir eser olmuş Huzursuzluk. Yazarın güncel konuları ele aldığı romanda olaylar İstanbul'da gazetecilik yapan İbrahim'in bir gün çalıştığı gazetenin üçücü sayfa haberinde çocukluk arkadaşı Hüseyin'in Amerika'da nefret cinayetine kurban gittiğini öğrenmesiyle başlar. Arkadaşının cenaze töreni için ata toprağı Mardin'e giden İbrahim, çocukluk anılarının da etkisiyle bu kızıl kumla kaplı şehrin gizemine kendini kaptırır. Gazeteciliğin de verdiği bir merak duygusuyla Hüseyin'in cinayetinin altında yatan nedenleri araştırmaya başlayan İbrahim, cinayetin gizeminin araştırdıkça yıldız çiçeği gibi kat kat açıldığını fark eder. Hüseyin'in ailesinden göçmen kamplarına, Süryani rahip Gabriel'den IŞİD zülmünden kaçan Ezidi kızı Meleknaz'a uzanan bir olaylar silsilesinin içinde bulur kendini. Hikaye bir anda herkesin acı dolu hikayelerinin iç içe girdiği büyük bir girdapa dönüşür. Bütün bu acıların karşısında İbrahim, yaşadığı hayatın ona ne kattığını, hayatından neler götürdüğünü ve dertlerinin aslında ne kadar anlamsız olduğunu sorgulayacaktır.

Kitapta sanki Zülfü Livaneli kendisinden bahsetmiş gibi bir izlenim oluşuyor. Bir gazetecinin gözlemleri ve geçmiş anıları anlatıldığından, yazarın başından geçen bir hikaye gibi akıp gidiyor olaylar. Kitabın anlatım dili de bu şekilde, roman, hem yazarın gazeteci gibi anlatımıyla hem de konuştuğu kişilerin tapeye kaydedilmiş gibi konuşmalarının aynen aktarılmasıyla oluşturulmuş. Kitabın adı da okurken hissettiğiniz duyguyu aynen tanımlıyor: Huzursuzluk. Tam olarak sizi neyin huzursuz ettiğini anlayamasanız da, İbrahim gibi, modern dünyanın tüm "yüz"lerinden rahatsız olduğunuzu yoğun bir şekilde hissediyorsunuz. Sevdiğim bir diğer özellik de Mardin ve Ezidilik hakkında okuyucuda bir merak uyandırması, bilmediğiniz pek çok şey öğreneceğinizi tahmin ediyorum. İyi okumalar!

"Bu dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti, diye tekrarlıyorum durmadan. Felsefe bundan başka nedir ki diyorum; raf çökerten onca kitap, onca üniversite, anlı şanlı felsefe profesörleri, sözümona varlığı sorgulayanlar bundan başka bir şey söyleyebilirler mi? Ya o din alimi geçinenler? Din alanlar, din staanlar, laf kalabalığından başka ne söylüyorlar? Onların bütün laflarını da bir Karadeniz türküsünün iki dizesi açıklıyor: Bu dünya yalan dünya / Öteki de şüpheli."

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

19 Ocak 2017 Perşembe

Semaver - Sait Faik Abasıyanık


Uzun zamandır Sait Faik’e ait bir kitap okumadığımı fark ettim, hatta bu blogda daha önce paylaşmadığım düşünülürse ne kadar uzun bir süre olduğu anlaşılabilir. Sait Faik’i çok severim, çağdaş Türk hikâyeciliğine önemli katkılarda bulunmuş bir yazardır. Öyle ki, Türk edebiyatında kendi tarzı ile bilinen bir yazar olarak tanındı ve kendisinden sonra gelen yazarlara da tarzı ile öncülük etti. Sait Faik bir şiir ve iki romanı dışındaki tüm eserlerini hikâye türünde vermiştir ve edebiyat çevrelerince hikâyeciliği konu ve biçimlerine göre üç dönemde incelenmektedir. Semaver, yazarın ilk hikâye kitabı olup, 1936 yılında ilk basımı yapılmıştır. Dolayısıyla eğer daha önce yazarın başka hikayelerini okuduysanız bu kitap size daha acemi gelecektir. Sait Faik bu kitaptaki hikayelerinin büyük kısmında günlük yaşamdan seçtiği karakterlerin hayatlarından kısa kesitler sunmaktadır. Burgazadada'ki Rum balıkçıların, adanın çocuklarının ve sıradan insanlarının ve işçilerin yaşamı, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikayesi, İpekli Mendil, Kıskançlık hikayesi gibi değişik açılardan anlatılan hikayeler  dikkat çekmektedir. En akılda kalan hikaye hem ilk sırada olması hem de acıklı içeriği nedeniyle olsa gerek, Semaver hikayesidir, tabi sonlarda yer alan ve daha uzun yazılmış İhtiyar Talebe'yi de unutmamak gerek. Durum hikayelerini (Çehov tarzı hikaye de denir) seven okuyucular bu kitabı da seveceklerdir.

Sait Faik hikayelerinde en sevdiğim özellik, giriş-geliş-sonuç gibi unsurlara vakit harcamadan bir durumu tıpkı bir ayna tutar gibi aktarmasıdır. Öyle ki bazı anlarda yorumları dahi okuyucuya bırakmayı tercih etmesi de okuyucuyu düşünmeye sevk etmektedir. Hüzünlü konuları seçse de, "ayna tutma"nın bir sonucu olarak, daha olağan, daha hayatın içinden olası bir konu anlatılmış hissi yaratılmaktadır. Ben Anton Çehov hikayelerini daha önce okumadım, belki Sait Faik'den aldığım ilhamla, onu da okumaya başlarım diye umut ediyorum, iyi okumalar!

Yazar Hakkında Not: 1906-1954 yılları arasında yaşamış olan yazar, modern Türk hikayeciliğinin öncülerinden kabul edilir. Hayatının uzun bir bölümünü Burgazada'da geçirmiştir, ölümünün ardından Burgazada'daki evi müzeye dönüştürülmüştür, yolunuz düşerse bir uğrayın derim. Ayırca Kalpazankaya'yı da unutmayın :)

11 Ocak 2017 Çarşamba

Rubailer - Mevlana (Hasan Ali Yücel çevirisi)

Mevlevi tarikatının kurucusu olan Mevlana Celaleddin Rumi Belh şehrinde doğmuş ve Konya'da yaşamış şair ve düşünce adamıdır (1207-1273). Mevlana düşünce adamlığının yanında edebi yönüyle de tanınan bir mutasavvıftır. Yaklaşık yirmi altı bin beyitten oluşan Mesnevi'si, Divan-ı Kebir'i, Vaazları (Mecalis-i Seba'a) ve Mektubat'ları (Mektuplar) ile tanınır. Pek çok şairin mesnevisi olmasına rağmen bu tür ile tanınan, diğer bir deyişle Mesnevi denince akla gelen kişidir Bununla beraber Mevlana'nın aynı zamanda yine Farsça yazmış olduğu Rubaileri de vardır. Tabi rubai denince ilk akla Ömer Hayyam gelmektedir ancak Mevlana'nın rubailerinin de en az Hayyam'ınkiler kadar iyi olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyet döneminde Yahya Kemal Beyatlı veya Arif Nihat Asya gibi rubai türünde şiirler yazmaya devam eden şairler de olmuştur. Yeri gelmişken belirteyim, "rubai" aruz ölçüsü ile yazılan ve dört dizeden oluşan bir divan edebiyatı nazım biçimidir. Lisede edebiyat derslerinde aruz ölçüsü ile yazılan nazımların genelde beyitten (iki dizeden) oluştuğunu öğrenmiştik anımsarsanız, rubai bu biçime istisna teşkil eden bir türdür. Genelde mahlas olmadan yazılır ve çıkışı İran Edebiyatı'dır. Bu nedenle olsa gerek, gördüğüm tüm rubailerin özgün dili Farsçadır. Mevlana'nın bu eserde bulunan rubaileri de Farsça yazılmıştır ancak bu ülkenin gördüğü en aydın kişilerden birisi olan ve telif ve çevirileriyle de son derece nitelikli bir kültür insanı olan Hasan Ali Yücel tarafından Türkçeye çevrilmiştir (rubailerin Farsçaları da eserde yer alıyor bilenler veya öğrenmek isteyenler için). 

Rubailerde, aşk, şarap, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, tasavvuf gibi konular işlenir. İlk iki dize fikrin hazırlayıcısı olup, üçüncü veya dördüncü dizede de verilmek istenen asıl düşünce verilir. Mevlana'nın rubailerinden aldığım örnekler aşağıdadır, yanınıza bu kitabı alın ve canınız sıkıldığında birer dörtlük okuyun derim. İyi okumalar!

Başımı koyduğum her yerde secde edilen odur
Dört köşe ve altı bucakta tapılan hep odur
Bağ, gül, bülbül, sema, sevgili...
Bunlar hep bahanedir; yalnız ve asıl masut odur

Ben göklerin her birinde birtakım insanlar
Ve onların üzerinde de melekler görüyorum
Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan,
Ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum

Ey can, haberin var mı ki cananın kimdir?
En gönül farkında mısın kin mihmanın kimdir?
En ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun;
Halbuki o seni çekiyor, dikkat et seni arayan kimdir?

27 Aralık 2016 Salı

Macbeth - William Shakespeare

Shakespeare’in eserlerini mümkün mertebe okumaya çalışacağım zira Macbeth’den sonra bende henüz okumadığım diğer eserlerinde de büyük cevherlerin saklı olduğu izlenimi uyandı. Shakespeare de olsa art arda okumak istemiyorum bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlamasın diye. Tabi, ara sıra okumak şeklinde okuma zevkinize tat katabilirsiniz. William Shakespeare’in dünyanın en iz bırakan ve başarılı yazarları arasında olduğu su götürmez bir gerçek, ayrıca çok da üretken olması nedeniyle pek çok eserin de sahibi. Macbeth bu eserlerin arasında Romeo ve Juliet’ten sonra en tanınanlarından biridir. Shakespeare’in en kısa trajedisinde olaylar üç cadının İskoç soylusu gözü pek savaşçı Macbeth’e ve arkadaşı  Banquo'ya krallıkla ilgili kehanetini bildirmeleriyle başlar. İskoç kralı Duncan’a bağlılığı ile bilinen Macbeth bu kehanete aldırış etmez ancak günler geçtikçe kral olma tutkusu yavaş yavaş kendisini sarar. Karısına da bu tutkusundan bahsetmesinin ardından hırslı bir kadın olan Lady Macbeth'in de desteklemesiyle iyice gözünü karartır. Kral olmak uğruna hiç yapabileceğini tahmin etmediği şeyleri yapan ve derin pişmanlıklar yaşayan Macbeth, uğruna bu kadar fedakarlık yaparak kazandıklarını da kaybetmemek için zorbalık yolunda hızla ilerlemektedir. İskoçya'nın geleceği ile ilgili Banquo'nun da bildikleri kendisini rahatsız etmektedir. Cadıların kehanetlerine gereğinden fazla önem veren Macbeth, cadıların insanların kaderleri ile oynamaktan zevk aldığını biraz geç fark eder.

Macbeth hem kısa olması hem de konusunun akıcılığı nedeniyle olsa gerek, tiyatroya ve sinemaya uyarlanmış bir eserdir. Konusundan esinlenilerek çekilen filmlerin yanı sıra, 1971 yılında Roman Polanski tarafından ve 2015 yılında Justin Kurzel tarafından doğrudan aynı adla sinemaya uyarlanmış filmleri de mevcuttur. Ben henüz bu filmleri izlemedim ancak 2015 yapımı olan filmi yakın bir zamanda fırsat bulursam izlemeyi düşünüyorum. Shakespeare seviyorsanız ve daha önce okumadıysanız bu kitaba mutlaka okuyun. Benim tavsiyem İşbankası yayınları zira çevirisi Sabahattin Eyyüboğlu tarafından yapılmış. İyi okumalar!

"İş kral olmakta değil, kral olup sağ kalmakta / Banquo'dan korkumuz kökleri derin
Yaradılıştan kralca bir yanı var / Asıl korkulacak yanı da o
Her şeyi göze alabilir; yürekli adam / Üstelik aklını da kullanır yiğitliğinde,
Çürük tahtaya basmadan yapar yapacağı / Bir tek onun varlığı korkutuyo gözümü.
Yanında kafam siniveriyor sanki / Antonios da Caesar'ın yanında öyle olurmuş."

19 Aralık 2016 Pazartesi

Kira Kiralina - Panait Istrati

Panait Istrati 1884-1935 yılları arasında yaşamış ve Balkanların Maksim Gorki'si olarak tanınan Romen yazardır. Romanya'nın liman kenti İbrail'de doğan yazar, yaşadığı sürece Balkanlar ile beraber Osmanlı ve Orta Doğu topraklarında uzun süreli geziler yapmıştır  Fransızca öğrenmiştir (hatta eserlerini anadili olan Rumence değil Fransızca yazmıştır). Bu nedenle olsa gerek kitapları da gezi serüvenleri üzerinedir. Kitaplarının pek çoğunun birbiri ile bağlantılı olduğu söylenmektedir. Ben şimdilik iki kitabını aldım: Kira Kiralina ve Mihail. Adı diğerine göre daha çok hoşuma gittiği için okumaya Kira Kiralina'dan başladım. Kitap Stavro'nun arkadaşları Adrien ve Mihail'e anlattığı anıları ile şekillenmektedir. Aslında kitapta iki hikaye olduğu söylenebilir: Tinkutza'nın hikayesi ve Stavro'nun annesiyle kız kardeşi Kira'nın hikayesi. Stavro'nun bir anlamda geçmişiyle yüzleştiği hikayeler tahminimce on dokuzuncu yüz yılın sonunda hem Romanya'da hem de Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçmektedir. Her şeyini kaybeden Stavro'nun İstanbul'dan Lübnan'a, buradan İbrail'e uzanan serüvenleri temposunu hiç düşürmeden devam etmektedir. Annesinin ve kız kardeşi Kira'nın peşinden diyar diyar gezen Stavro acıklı öyküsüne karşın okuyucuda "acımak" duygusundan daha çok "merak" uyandırdığı için dengede tutulan bir roman dili olduğu söylenebilecektir. Stavro'nun hayatını derinden etkileyen bu kadınların içtenlikle anlatılmış hikayeleri sizi de etkileyecektir.

Bu kitabın kahramanları Adrien, Mihail ve Stavro'nun (Dragomir) diğer kitaplarda da mevcut olduğunu tespit ettim, hatta sanırım yazarın Mihail kitabı, bu karakterin hayatına odaklanıyor (henüz okumadım bu kitabı). Bu kapsamda baktığımda, Panait Istrati'nin kendi anılarını (belki biraz da hayal gücü katarak) anlattığını düşünüyorum. Ben ilk defa bu yazardan bir kitap okudum, izlenimlerim olumlu yönde, okumanızı tavsiye ederim. Bu arada, kitabın 2014 yılında Romanyalı senarist & yönetmen Dan Pita tarafından çekilmiş bir sinema filmi de var izlemek isteyenler varsa :).

"Bakın size ne diyeceğim: Sen, Kira, - düşündüğüm gibi- Tanrı'dan gelen ve neşe içinde yaşanan erdeme uygun yaşayacak gücü duyumsamıyorsan kupkuru ve zorlama biçimde erdemli olma, yüce Tanrı'yla alay etme, seni nasıl yarattıysa öyle ol: Yaşamdan keyif alan bir kız ol, gerekirse bir sürtük ol ama sevip acımayı bilen bir sürtük! Öylesi çok daha iyidir."

Not: Bu yazıyı yazarken bu kitabın da çevirisini yapmış olan değerli çevirmen Bertan Onaran'ın vefat ettiği haberini aldım. Türkçeye çok değerli klasikleri kazandırmış bir çevirmendir, kendisine Allah'tan rahmet diliyorum.

14 Aralık 2016 Çarşamba

Suç (Bir ceza avukatından gerçek hikayeler) - Ferdinand Von Schirach

Kitap 2011 yılında Türkiye'de basıldığı yıl haftalarca çok satanlar listesinde kaldı, kolay okunduğu için olsa gerek pek çok kişi tarafından okundu. Aslında kabul etmek gerekir ki konu olarak da "ceza hukuku" alanına giren her türlü olay insanların ilgisini çekiyor. Bunu güncel tv programlarından veya gazetelerin en çok okunan sayfalarından da anlayabiliriz. Bu durumu eleştirmiyorum, aksine araştırılması gerektiğini düşünüyorum, bu konu hakkında yapılmış bir araştırma vb. varsa da okumak isterim açıkçası. Neyse konuyu daha fazla uzatmadan kitaba geçelim, yazar kitapta ceza avukatlığı sırasında yaşadığı bazı olayları kaleme almıştır. Bir ceza avukatının müvekkillerinin sorunlarını -isim vermeden de olsa- bu şekilde aktarmasının etik tartışması bir yana, hikayelerin arasında Alman ceza hukukuna dair kısa açıklamalar da yapılmaktadır. Kitabın arkasındaki açıklama hikayeler konusundaki beklentiyi yükseltse de, yazar olayları fazla detaylandırmamayı tercih etmiş. Benim aktarılması istenilen duyguları en iyi hissettiğim hikaye genç bir kadının sevgisinden dolayı erkek kardeşini öldürmesini konu alan hikayeydi, bu ikilem başarılı bir şekilde verilmişti. Bir şey oldukça açık anlaşılıyor ki, her ne kadar farklı ülkeler/hayatlar da söz konusu olsa "ceza" kavramında ve insanların suç işleme motivasyonu ile işledikleri suçlar arasında tüm insanlığı da içine alan bir benzerlik var.


Olayların gerçekten yaşandığı iddia edildiğinden, hikayelerin gerçekliği dehşetin boyutunu da yükseltiyor denilebilir. Bazı hikayeler okuyucunun tüm merakını tatmin edemeden sona eriyor ancak bu kısımları sanırım avukatın kendisi de çözememiş. Yine de ilginç bir kitap olduğu söylenebilir, aynı zaman da akıcı olduğundan rahatlıkla okunabilir. İyi okumalar!


"Savunma, sanığın bir psikiyatr ya da psikolog tarafından incelenmesini talep edebilir. Sanığın psişik bir hastalıktan, rahatsızlıktan ya da anomaliden muzdarip olduğunu akla getiren bulguları ortaya koymak mümkün olursa, mahkeme bu tür bir talebi kabul eder. Bilirkişi raporu mahkeme için elbette bağlayıcı değildir, bir sanığın cezai ehliyeti olup olmadığına ya da cezasının hafifletilmesi gerektiğine psikiyatr karar veremez. Bu hükmü sadece mahkeme verebilir."


Kitabın Arkasından Alıntı: Ferdinand von Schirach 1964 Münih doğumlu, 1994 yılından beri Berlin'de avukatlık yapıyor. Müvekkilleri arasında Politbüro üyesi ve Almanya Federal Haber Alma Servisi ajanı da var, büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları da.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Katip Bartleby - Herman Melville

Katip Bartleby'nin çok farklı bir kitap olduğunu kabul etmek gerekiyor, üstelik de kısa olduğu için rahatlıkla bir günde okunabiliyor. Kitabı satın alırken motivasyonum WallStreet'te bir avukatın kısa bir anısı olmasıydı ancak okurken avukattan çok "katibi"ne odaklandığını tespit ettim. Böyle anlatınca sıkıcı gibi görünebilir, ancak hiç sıkıcı değil, hatta merak uyandırdığını da söyleyebilirim. Kitapta WallStreet'te avukatlık ofisi olan bir dava vekilinin (Amerikan sistemini net anlayamasam da avukat olduğunu tahmin ediyorum) yanında çalışan katiplerinden en ilginç bulduğu Bartleby karakteri anlatılmaktadır. Hayatı oldukça basit yaşayan ve insanları artık tanıdığını düşünen avukatın bu inancını temelden sarsan kişidir Bartleby. Her ne kadar hakkında uzun bir öykü yazmış olsa da, avukat aslında Bartleby'yi hiç tanımamaktadır (katip kimsenin kendisi hakkında bilgi sahibi olmasına izin vermemektedir). Yalnızca kendisine verilen işleri yapan, kimseyle sohbet etmeyen ve aklına yatmayan işleri ise yapmayı mütemadiyen reddeden biridir bu katip (sevmediği işlemi yapmayı "tercih etmemekte"dir). Katibin bu pasif direnişi herkesin sinirlerini yıpratmakta ve ne yapacaklarını bilemez duruma getirmektedir. Avukatın karşılaştığı kişi o kadar silik ve trajik bir durumdadır ki ne yardım edilebilmekte ne de suç duyurusunda bulunabilmektedir. Bu katiple ne yapacağını bilemez duruma gelen avukat katibin varoluşsal isyanları ve kendi huzuru arasında bir seçim yaparak bir süre sonra kendisinden kurtulmanın yollarını aramaya başlar.

Herman Melville Amerikan Edebiyatının en tanınan eserlerinden olan Moby Dick'in de yazarıdır. 1819-1891 yılları arasında yaşamış olan yazarın yaşadığı dönemde hikayelerinin pek tutmadığı ve yayınevleri tarafından basılmasının "tercih edilmediği" belirtilmektedir. Ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra keşfedilen yazarın eserleri günümüzde Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp arşivlenen eserler arasındadır. Bu arada, Katip Bartleby'ye kim ilham oldu bilemiyorum ancak ortaya çıkan karakter rahatlıkla varoluşsal problem yaşayan Gregor Samsa (Kafka - Değişim) ve Mersault (Albert Camus - Yabancı) ile kıyaslanabilir, hatta üçünün bir araya geldiği bir ortam düşünemiyorum :). "Yapmamayı tercih ederim" (I would refer not to) repliğiyle hafızanına kazınacak bu eseri "özgür insan" sorgulasmasını kendinizle yapabilmeniz için okumanızı tavsiye ederim.

"Heyecanlı bir insanı pasif direniş kadar çileden çıkaran bir şey yoktur. Böyle direnilen kişi inanlıktan uzak biri değilse ve direnen kişi pasifliğinde gayet zararsızsa, o zaman, direnilen kişi daha neşeli anlarında, aklıyla çözmesi imkansız olan şeyi hayal gücüyle bulmak için müşfik bir çaba gösterir. Üstüne üstlük, Bartleby'ye ve adetlerine çoğunlukla saygı gösterdim."

29 Kasım 2016 Salı

Çocukluğun Soğuk Geceleri - Tezer Özlü

Daha önce Tezer Özlü'nin herhangi bir kitabını okumamıştım, bu nedenle Türk edebiyatının nostaljik prensesi olarak tanınan yazarın bu kitabına bu hafta sonu biraz vakit ayırdım. Zaten kısa bir eser olduğu için okuyup bitirmekte çok zorlanmadım. Yazar kitabı dört bölüme ayırmış; ev-okul-konser-yeniden Akdemiz şeklinde. Zaten bir anlamda konu başlıkları ilgili bölümde ne anlatıldığına dair fikir veriyor. Yazarın ev ve okul anıları sanki sanrılar gören birinin hezeyanları gibi anlatılıyor, bazı yerlerde kim erkek kim kadın anlaşılamıyor. Yazar çocukluk ve lise anılarını öyle bir anlatıyor ki, sanki şu anda günlük hayatında karşılaştığı her şeyde çocukluğunu buluyor gibi. Benim en çok beğendiğim bölüm Yeniden Akdeniz'de anlattığı son bölüm oldu (Ağustos 1979'da yazılmış). Hem güneşin sıcaklığını hem de Antalya'nın yazı geçirdiği köyünü çok güzel tasvir etmişti. Kitabın tümüne yayılan soğuk ve hüzün sanki bu bölümde kendini yumuşamaya bırakmış gibiydi. Antik tiyatronun (muhtemelen Aspendos) en üst basamağına oturup güneşin doğuşunu beklediği anı kendisiyle beraber ben de yaşamak istedim. Güneşin Toros'lardan yansıyan renklerini, havanın yavaş yavaş ısınmasını ve denizin mavi rengini anlattığı satırlar bende memleket özlemi yarattı. Binlerce yıl insanların beklediği güneşin doğuş anını şimdi kendisinin beklediğini belirtmesi için ufkumda başka bir kapı açtı diyebilirim. Aspendos'a bir sonraki ziyaretimde sanırım her şeye bambaşka bir gözle bakacağım.

Kitabın  arkasında yazdığı gibi yazarın romanı, yaşamın yalnızca başlangıcını oluşturmakla kalmıyor, sürekli dönülen, belki de hiç çıkılamayan çocukluğunu yansıtıyor. Herkes böyle yaşamadı mı çocukluğunu? Sadece Tezer Özlü yaşadıklarını çıkıp yazacak kadar cesur. İyi okumalar!

"Bu denli çözümsüz, dış olgulara bağımlı bir yaşamın içinde olmamak ne büyük mutluluk. O esir. Her gün yaşlanmaya, her gün kafasından ve gövdesinden bir şeyler yitirmeye esir. Her gün gelişen, her gün büyüyen, tüm çağlara varan bir bağımsızlığın, nesnelere dayanmayan bir özgürlüğün mutluluğuna hiç varmayacak. Anadili bile gelişmemiş. Düşünceleri, insan varoluşunun gerçeğini kavramaya yeterli değil." 

23 Kasım 2016 Çarşamba

Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl - Amin Maalouf

Bu kitabı okurken aynı zamanda ülkede küçük yaşta evliliklerin legalleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştı ve halk nezdinde yoğun bir tepkiyle karşılanmıştı. Dolayısıyla kitapta anlatılan konudan daha fazla etkilendim diyebilirim. Aslında kitabın konusu ile ülkemizde yaşanan bu olay arasında doğrudan bir bağlantı yok ancak gelişmiş bir uygarlık ile gelişmemiş bir uygarlığın arasındaki farkı "erkek doğumu" üzerinden anlatması benim olaylar arasında bağ kurmama yeterli oldu. Maalouf bu eserinde "çocuğun cinsiyet tercihine" müdahale edebilmeyi sağlayan bir yeniliğin dünyada nasıl bir kaosa yol açabileceğini anlatmaktadır. Yazarın Kuzey ülkeleri dediği gelişmiş ülkeler ile Güney ülkeleri dediği gelişmemiş ülkeler arasındaki kadına/erkeğe bakışın farklı olması, doğumlara müdahale edilebilmesi sebebiyle dünyada evrensel bir soruna dönüşmekte ve sonu öngörülemez bir felakete yol açmaktadır. Tahmin edileceği üzere erkek çocuğuna sahip olmak isteyen Güney ülkelerinin bu seçimleri bir jenerasyon sonra toplumda kaosun hüküm sürmesine neden olacaktır. Kuzey ülkelerinden birinde yaşayan bir böcek-bilimci, gazetesi eşinin de yardımıyla "Bilgeler Şebekesi" adını vermiş olduğu bir dernek kurarak insanları bilinçlendirme çalışmakta ancak hem kemikleşmiş bazı düşüncelerle savaşmanın hiç de öyle kolay olmadığını tecrübe etmektedir. Kitap adını anlatıcının (böcek-bilimcinin) olayların kronolojisini kendi kızı Beatrice'nin doğumunu milat alarak anlatmayı tercih etmesinden almaktadır. Bu Beatrice'nin yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı...

Amin Maalouf'tan okuduğum diğer kitapların bu kitaptan daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Aslında eserin konusunu özgün buldum ancak anlatılış tarzını sıkıcı ve eksikti (belki bir distopyada işlenseydi müthiş bir eser olabilirdi). Yaşamın en önemli unsurlarından birisi "kadın"ın eksikliğinin yarattığı/yaratacağı eksiklik tam anlamıyla yansıtılamamıştı, belki de yazar bu kısımları okuyucunun hayal gücüne bırakmak istemiştir kim bilir. Zira gerçekten "cinsiyet belirleme teknolojisi" var olsa, nasıl sonuçların yaşanacağını gerçekten kestirmek çok güç. İyi okumalar!

"Öncelikle 'madde', 'seçici doğum', 'ayrımcı kürtaj' ve 'kısırlaştırma' tekniklerinin tümü çevresinde dönen tartışma evrensel ve gündelik bir olaya dönüşüyordu. Yaratıcılar ve üreticiler kuşkusuz suçluydular ama sunulan kelleler - üstelik yasal olarak- artık yetmez olmuştu. Kuzey'de yetkililer öngörüsüz, ihmalci, bir bakıma suç ortağı olmakla suçlanıyordu. Güney ülkelerinde, söylediğim gibi, tartışmalar etnik grupları, toplulukları birbirine düşürüyordu; genellikle haksız yere tıp zümresi ve politika yöneticileri de sorumlu tutuluyordu....

19 Kasım 2016 Cumartesi

Uykuda Sevilen Kızlar - Yasunari Kawabata

Bu kitabı çok aradım, ancak maalesef baskısı olmadığı için bulamadım. Eğer zorlanmayacaksanız pdf hali yayınlandığı için elektronik kopyasını bilgisayarınıza indirmek suretiyle kitabı temin edebilirsiniz ve pdf kopyası üzerinden okuyabilirsiniz. Zaten uzun bir eser değil, o edenle eğer siz de bu yöntemi izleyecekseniz okumakta zorlanmayacağınızı düşünüyorum. Daha önce Yasunari Kawabata (1899-1972)'nın adını Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlar arasında duymuştum ancak hiçbir eserini okumaya fırsatım olmamıştı. Uykuda Sevilen Kızlar kitabına ise Zülfü Livaneli'nin Serenad'ını okurken rastladım. Dolayısıyla ne zamandır içeriğini merak ettiğim bir kitaptı, okurken de çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Hikaye Japonya'da yaşayan ihtiyar Egushi'nin bir arkadaşının tavsiyesi üzerine kızların önceden uyutulduğu bir randevu evine giderek uyuyan kızla bir gece geçirmesi üzerine kurgulanmaktadır. Randevu evinin özelliği artık erkekliklerini yaşayamayan yaşlı erkeklere, genç ve güzel kızların yanında bir gece uyuma fırsatı vermesidir. Önce bu deneyimi merak ettiği için randevu evinin kapısını çalan Egushi, zamanla bu deneyimi daha sık yaşama ihtiyacı hisseder. İçinde bulunduğu bilinmezlik, kızların kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyor olması, nasıl uyutulduklarına dair yaşadığı merak zamanla kendisini rahatsız etmeye başlar. Ancak Egushi'nin kendisinden habersiz uyuyan kızların yatağında asıl aklından geçen, geçmişinde hayatına giren kadınlar ve hayata bir anda veda etme düşüncesidir.

Kitabı okurken her sayfada ne tür bir anımsama (flashback) geleceği bende büyük bir merak uyandırdı. Egushi'nin geçmişi de hiç sıradan değilmiş doğrusu :). Egushi'nin genç kadınların yanında uyumak istemesi muhtemelen ölümden korkmasıydı ki bunu kendisine bile ifade edemiyor olması ayrı bir tuhaflık. Kitabın sonunu ise çok çarpıcı buldum, sanırım bu kısım bile üzerinde sayfalarca tartışmayı hak ediyor. Bu arada Gabriel García Márquez'ın "Benim Hüzünlü Orospularım" da çok benzer bir konuyu anlatıyor ancak iki kitap arasında elli yıllık bir zaman farkı olduğunu da anımsatmak isterim. Okumanızı tavsiye ediyorum, farklı bulacağınızdan eminim.

"Onu böyle davranmaya iten, benliğinin derinliklerinden fışkırıp kendisini o kıza doğru götüren bir heyecan olmuştu. Kızın uyumuş olması, hiç konuşmaması, yaşlı adamın yüzüne, sesine dek hiçbir şeyi bilmemesi, kısaca orada nasılsa öyle olması, yani karşısındaki Egushi adlı yaratığa hiç aldırmaz olması... bütün bunlar birden çekilmez gibi görünüvermişti ona. Kendi varlığı kıza tümüyle yabancıydı."

Benim Hüznlü Orospularım kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/02/benim-huzunlu-orospularm-gabriel-garcia.html

7 Kasım 2016 Pazartesi

Dünyanın En Yalnız Adamı - Eugene Bird

Kitapta Adolf Hitler'in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisindeki vekili olan Rudolf Hess'in (Walter Richard Rudolf Hess) hapishane yaşantısından bir kesit anlatılmaktadır. 1894 Mısır doğumlu olan Rudolf Hess'in Nazi Almanya'sının önde gelen isimlerinden olması nedeniyle savaş sonunda yargılandığı sırada müebbet hapis cezası ile cezalandırılması da tesadüf değildir. Aslında Hess'in durumu diğer savaş suçlularından farklıdır, Almanya'nın Sovyetler Birliği ile savaşa girmesinin arefesinde barış görüşmeleri yapmak için İngiltere'ye giderken düşen uçağı sonucu İskoçya'da tutuklanır, bu arada Hitler tarafından Almanya'da vatan haini ilan edilir ve savaş sona erdiğinde diğer savaş suçluları ile beraber Nürnberg Mahkemelerinde yargılanır. Ne tutukluluk yıllarında ne de Nürnberg Mahmekelerindeki savunmasında İngiltere'ye asıl gidiş amacını açıklamadan yalnızca "barış görüşmeleri"nda ısrar eden Hess ölümü ile beraber bütün sırları da beraberinde götürür. Bu kitap Hess'in Berlin'deki Spandau Hapishanesi'nde geçirdiği yılların bir bölümünü anlatmaktadır. 1947 yılında Spandau Hapishanesi'ne kendisi gibi yedi kişi ile beraber getirilen Hess, yıllar sonra diğer mahkumların cezalarının sona ermesi ve hapishaneden çıkmaları akabinde tek başına cezasını çekmeye Spandau'da devam eder. Siyasi suçlulardan başka suçlu getirilmeyen hapishanede ölümüne kadar yıllarca yalnız kalır. Ara sıra tek konuştuğu insan, görevli asker olarak gelip Albay rütbesine yükselerek hapishane müdürlüğü yapan Eugene Bird'dir. Öyle ki, bazı anılarını yalnızca Eugene Bird'e anlatmış, hatta yayınlanması için kendisiyle günlüklerini de paylaşmıştır. Ancak -geçici hafıza kaydı- ve diğer psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle (bir kanaate göre gerçekleri anlatmamak için yıllarca bu rolü oynamıştır) anlattıklarının çok da işe yaradığı söylenemez. Yine de hapishanede yaptıklarına bakılırsa psikolojik olarak hiç normal bir insan olmadığı çok açık ortada.

Spandau Hapishanesi Müttefik Devletler'den askerler tarafından korunan bir yer, bu vesile ile hepsinin bakış açısının ne kadar farklı olduğunu da rahatlıkla tespit edebiliyoruz. Asla yemeklerin arttırılmasından yana olmayan, hükümlülerin sağlık kontrolleri için dahi hapishaneden dışarı çıkmalarına izin vermeyen ve oyalayıcı aktivitelere her zaman karşı çıkan tahmin edeceğimiz üzere Sovyetler Birliği askerleri olmuştur. Hatta Rudolf Hess'in artık çok yaşlandığı ve tehlikeli olmadığı için cezasının affedilebileceği fikrine müttefik devletler katılmasına rağmen Sovyetler Birliği karşı çıkmıştır. Hiçbir zaman hapishaneden çıkamayacağını anlayan Hess ise 1987 yılında intihar ederek yaşamına son vermiştir. Kitap Eugene Bird'in 1972 yılında görevden alındığı yıla kadar olan olayları anlattığı için, Hess'i intihara sürükleyen ruh halini hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Nazilerin hayatına ilgi duyuyorsanız okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, patolojik düşüncelerine de bazı örnekler bulabilirsiniz.

"Doktorlar Hess'in belki de akıl hastanesine yatırılması gerektiği görüşündeydiler. Amerikan Askeri Hastanesinin psikiyatrı Hess'in normal bir hastane yerine akıl hastanesine yatırılmasını gerektirecek nedenler bulunduğu düşüncesindeydi. Doktor, Hess'in serbest bırakıldığı takdirde bir Nazi lideri olması tehlikesinin bulunmadığını söylüyordu."