Powered By Blogger
HASAN ALİ YÜCEL KLASİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HASAN ALİ YÜCEL KLASİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2019 Cuma

Pericles - William Shakespeare

Shakespeare'in oyunlarını fırsat buldukça okuyorum, okudukça da kendisinin tarih ve mitoloji bilgisine ve kurmaca yeteneğine hayran kalıyorum. Bu çerçevede Pericles de Shakespeare'den beğendiğim oyunlardan birisi oldu diyebilirim. Aslında Pericles Shakespeare'in ünlü oyunları arasında sayılmıyor hatta özel olarak Shakespeare ilgisi yok ise pek çok kişinin bu eserin adını duymuş olma ihtimali de çok düşük (fakat şaşırtıcı şekilde sağlığında sahnelenen en popüler eserlerden birisi). Bu şüpheli durum belki de hikayedeki basitlik ya da bu eserin Shakespeare'in onaylanmış toplu eserleri koleksiyonunda yer almaması (First Folio) nedeniyle meydana gelmiş olabilir. Bununla birlikte, yazının başında da belirttiğim gibi, ben bu hikayeyi beğendim. Elbette Pericles'i hikayenin etkileyiciliği açısından bir Macbeth, Hamlet veya Julius Caesar'la karşılaştıramayız ancak Pericles'in basit hikayesinin güzel bir albenisi olduğunu söyleyebiliriz. Hikayedeki yalınlığın yanı sıra her sahnede arka planda duyulan müzik ve giriş sahnelerindeki şiirsel dil de kitabın okuma zevkini arttırmakta. Ayrıca, her ne kadar kahramanlar prens, prenses ve diğer soylu insanlardan seçilse de, kahramanların mütevazi ve kalender oluşu da oyunun havasını değiştiren unsurlardan denilebilir. Hikayeden kısaca bahsedecek olursak, olaylar Sur Prensi Pericles'in Antakya Kralı Antiochus'un güzelliği dillere destan olmuş kızı ile evlenmek istemesiyle başlıyor. Antiochus, kızıyla evlenmek isteyene bir bilmece soruyor ve bilmecenin yanıtını doğru bilen kişi kızıyla evlenmeye hak kazanırken, verile yanlış cevabın cezası ölüm oluyor. Pericles'in zekasını ve sezgilerini konuşturduğu bu tehlikeli macera Antakya'dan Tarsus'a, Tarsus'tan Midilli'ye oradan da Efes'e kadar uzanıyor.

Kitabın arkasında yazan tanıtımda, Shakespeare'in bu eser ile yeni bir metafizik ve daha esnek bir üslup sergilediğinden bahsedilmiş. Bu yeni tarz nedeniyle eserin Shakespeare'e ait olamayabileceği de zaman zaman tartışma konusu olmuş. Ancak bir sanatçı ve oyun yazarı olarak Shakespeare'in sanatına yeni bir bakış açısı getirmesi de mümkün. Abartılı sahneleri keyifle okumayı başarırsanız, ortada akıcı bir trajedi olduğu da bir gerçek. Belirttiğim gibi ben hikayeyi beğendim, okumanızı tavsiye ederim!

"Yılan değilim ama bana can veren / Annemin etinden beslenirim / Bir koca aradım, ararken / O ilgiyi babada buldum / Kendisi baba, oğul, biraz da koca / Ben annesi, karısı, ama evladı da / İki kişi nasıl bu kadar çok olur / Canını seven cevabını bulur"

7 Mayıs 2018 Pazartesi

İnsan Neyle Yaşar? - L.N. Tolstoy

İnsan Neyle Yaşar?, hayatının bir döneminde kendisini inançlarına bağlayan Tolstoy'un bu döneminde (1872-1886) yazdığı hikayelerinin bir kısmının derlenmesinden oluşan bir kitaptır (İşbankası yayınları Rusça aslından tercümedir). Eser toplamda yalnızca altı hikayeden ibarettir ve tüm hikayelerin ana temalarını da ortak bir konu olarak "insan" oluşturmaktadır. Yazar bir dönem inançlarının etkisinde kaldığı için kitaptaki bazı hikayelerinde İncil'den de yaptığı alıntılarda insanları eğitmeyi ve iyi bir insan olmak yönündeki  ahlak anlayışını yaygınlaştırmayı hedeflemiştir. Hikayelerde didaktik konuların yanı sıra gözleme dayalı olarak Rus köylülerinin, ihtiyaç içindeki fakir halkın ve göçebe topluklukların yaşam tarzı hakkında da bilgiler bulundurmaktadır. "İnsana Çok Toprak Gerekir mi?" hikayesinde Başkurtlar ve onların yaşam alanları hakkında verilen kısa bilgiler, "Mum" hikayesinde Rus köylüsünün derebeylik (kahyalık da denilebilir) sorunu, "İlyas"  ve "İnsan Neyle Yaşar?" hikayelerinde inanç ve teslimiyet gibi konular işlenmiştir. Yazar yeri geldiğinde Tanrı'nın meleklerini ve şaytanlarını da insanlar arasında yaşıyormuşçasına hikayelerine konu ederek daha soyut mesajlar vermeyi de ihmal etmemiştir. Bu yönüyle Gogol'un Palto hikayesi ile bazı benzerlikleri de bulunmaktadır. Belki de Rus edebiyatçıların realizm akımındaki çizgileri bu benzerliği de ortaya çıkarmış olabilir.

Tolstoy'un her zaman tuhaf bir hayat algısı olmuş, zengin doğmasına rağmen tüm malvarlığını fakir Rus köylüleri ile paylaşarak yaşlılık döneminde onlar gibi yaşamaya başlamış. Ancak Tolstoy hayatının her döneminde mutlaka yazılarına devam etmiş, yalnızca kitaplarında işlediği temalar değişmiş. Bu eserindeki altı hikayenin hepsi de hayatın anlamını anlamaya çalışan inançlı bir adamın arayışları üzerine kurgulanmış. Tolstoy arayışını konu ettiği hikayelere yer yer doğa üstü kavramları da yerleştirmiş, bu durumda eserleri didaktik olmasına rağmen çok akıcı hale getirmiş. Hikaye okuyan biriyseniz bu kitabı seveceksiniz, sevmiyorsanız da, Tolstoy çok üretken bir yazar olduğundan, mutlaka seveceğiniz bir eserini bulacaksınız. İyi okumalar!

Önceleri Tanrı'nın insana sırf yaşasınlar diye can verdiğini sanıyordum; artık diğer nedenleri de biliyorum. Anladım ki Tanrı insanların ayrı yaşamasını istemiyor; bu yüzden tek tek neye ihtiyaçları olduğunu açık etmiyor. Beraber yaşamalarını istediğinden hepsine kendileri ve diğerlerinin neye ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş."

9 Şubat 2017 Perşembe

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

Bugün itibariyle gündemde olmasa da, geçtiğimiz aylarda Türkiye'de tartışılan bir konuya yaklaşık iki yüz yıl önce yapılmış ince bir eleştiri sunuyor Victor Hugo. Kitabın 1829 yılında yazıldığını göz önüne aldığımızda, Fransız toplumunun ideolojik ve siyasal anlamda bizden ne kadar ilerde olduğu anlaşılacaktır (ya da başarılı aydınlar yetiştirdiğinin). Tabi Victor Hugo bu kitabı ilk yayınladığında toplumun bir kesiminin muhalefetiyle karşılaşmış, bu durumu da kitabın yeni baskılarına eklediği önsöz ve trajedi ile eleştirmiştir. Victor Hugo'nun ölümsüz eserlerin birisi olarak kabul edilen roman bir çırpıda okunan yalın bir eserdir. Birinci tekil ağızdan yazılan ilk kitaplardan birisi olan Bir İdam Mahkumunun Son Günü'de konunun tamamı bir suçlunun işlediği bir suç yüzünden idam cezasına çarptırıldıktan sonra cezanın infazına kadar geçen sürede hissettikleri üzerine kuruludur.  İdam cezasına çarptırılan adamın kendi bakış açısından hezeyanlarının anlatıldığı eserde kahramanın adı okuyucuya açıklanmamaktadır. Kitap, öleceği günü bilerek yaşamak ne demektir, geride bıraktıklarının ne halde olacaklarını tahmin etmek, imkansız da olsa bir mucize beklemek ve en küçük bir ümide bile tutunmak ne demektir iliklerinize kadar hissettirmektedir. İdamı izlemeye gelen halkın da bu olaya sanki eğlenceli bir tiyatro varmış gibi ilgi göstermeleri de ayrı bir farkındalık olarak sunulmuştur. Victor Hugo'nun bu sahneyi bizzat yaşadığı başka bir idam cezasında yaşadıklarından esinlenerek anlattığı iddia edilmektedir, ancak halkın bu aymazlığı hepinize tanıdık gelmiyor mu?

Victor Hugo eserde suçun ne olduğunun üzerinde durmuyor, zira verdiği mesaj çok açık: Suçun ne önemi var? İdam cezasının trajik ve saçma yönlerini eleştiren yazar hiçbir suçun cezasının "giyotin" olmaması gerektiğini yaşama hakkı çerçevesinde anlatmaya çalışmış. Peki roman bir bahtsızın son sözleri mi yoksa bu talihsiz insanlar karşılaşan bir filozofun idam düşüncesinden kurtulma yolu mu? İşte Victor Hugo bunu cevaplamadan bu kararı okuyucuya bırakmış. Başarılı bir iç monolog örneği sunan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Eskiden haftaların yıllar gibi geçtiğini hissettiğim için böyle diyorum, diğerleri gibi sıradan bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın ayrı bir düşüncesi vardı; genç ve girişken zihnim beni eğlendirmek için bitmek tükenmek bilmeyen fantezilerini peş peşe, düzensizce önüme yuvarlamaktan keyif alır, hayatın o kaba ve ince kumaşını işlemelerle süslerdi.... Hayal gücüm hep bir şenliğin coşkusu içindeydi; istediğimi düşünebilmekte özgürdüm. Şimdi tutsağım....Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var: Ölüm cezası!"

13 Ekim 2014 Pazartesi

Dörtlükler - Ömer Hayyam

Ömer Hayyam (doğum ve ölüm tarihleri çeşitli kaynaklara göre farklılıklar gösterse de) 1048 - 1131 yılları arasında yaşamış İranlı şair, felsefeci ve bilim adamıdır. Hayatnı çeşitli tarihi romanlarda okusam da, en sevdiğim kurgu Amin Maalouf'un Semerkant kitabında anlatılan şekliyledir. Bununla beraber, günümüze kadar gelen rubailerin (dörtlüklerin) bazılarının Ömer Hayyam'a ait olmadığına ve ona atfedildiğine de inanılmaktadır (Camiden kilim çalmaya gittiği dörtlük veya kendisini fahişeye benzettiği dörtlük gibi). Sabahattin Eyüboğlu'na göre, fazla saldırgan olan dörtlüklerin tümü kendisine ait değildir ancak felsefi ve aşık Hayyam'ı daha gerçekçi anlatmaktadır.  Hayyam evreni anlamak için içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır: Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana / Bensem, ne bakarsın o yana bu yana? / Kendine gel de düşün, içine iyi bak: / Ben senim, sen ben, aranıp durma boşuna!. "Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır." Hayyam Doğulu bir düşünce ve şair adamı olmasına karşın, Batı'da daha çok sevilmektedir, bunun sebebi de kalıplara alışmış olan Doğu'nun Hayyam'ı bir türlü anlayamamış olması olabilir.

İş Bankası yayınlarının "Dörtlükler" kitabını tavsiye ederim. Bunun sebebi, tercüme yapılırken Sabahattin Eyüboğlu'nun sade bir dil kullanarak dörtlükleri Türkçeye kazandırmış olmasıdır (Abdülbaki Gölpınarlı'dan farklı olarak). Kendisi bunu şu sebeple açıklar: Hayyam'ın da Farsçada halkın anlayabileceği bir dilla rubailerini söylemiş olması. Eyüboğlu'nun bu yaklaşımını kitabın adının neden "Rubailer" değil de, "Dörtlükler" konulmuş olmasından anlayabiliriz. Bir konuda da kendisiyle hemfikirim: "...bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu Klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız. Başta Kur'an olmak üzere, Arap ve Fars edebiyatını, biz bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden, aklımızı sağduyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız'ın serçe kuşun dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi'nin ev dediğini saraya çevirmişiz. Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz."

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

*****************************
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

*****************************
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir şah kafasıdır ya da vezir eli!