Powered By Blogger
MESNEVİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MESNEVİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2017 Çarşamba

Rubailer - Mevlana (Hasan Ali Yücel çevirisi)

Mevlevi tarikatının kurucusu olan Mevlana Celaleddin Rumi Belh şehrinde doğmuş ve Konya'da yaşamış şair ve düşünce adamıdır (1207-1273). Mevlana düşünce adamlığının yanında edebi yönüyle de tanınan bir mutasavvıftır. Yaklaşık yirmi altı bin beyitten oluşan Mesnevi'si, Divan-ı Kebir'i, Vaazları (Mecalis-i Seba'a) ve Mektubat'ları (Mektuplar) ile tanınır. Pek çok şairin mesnevisi olmasına rağmen bu tür ile tanınan, diğer bir deyişle Mesnevi denince akla gelen kişidir Bununla beraber Mevlana'nın aynı zamanda yine Farsça yazmış olduğu Rubaileri de vardır. Tabi rubai denince ilk akla Ömer Hayyam gelmektedir ancak Mevlana'nın rubailerinin de en az Hayyam'ınkiler kadar iyi olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyet döneminde Yahya Kemal Beyatlı veya Arif Nihat Asya gibi rubai türünde şiirler yazmaya devam eden şairler de olmuştur. Yeri gelmişken belirteyim, "rubai" aruz ölçüsü ile yazılan ve dört dizeden oluşan bir divan edebiyatı nazım biçimidir. Lisede edebiyat derslerinde aruz ölçüsü ile yazılan nazımların genelde beyitten (iki dizeden) oluştuğunu öğrenmiştik anımsarsanız, rubai bu biçime istisna teşkil eden bir türdür. Genelde mahlas olmadan yazılır ve çıkışı İran Edebiyatı'dır. Bu nedenle olsa gerek, gördüğüm tüm rubailerin özgün dili Farsçadır. Mevlana'nın bu eserde bulunan rubaileri de Farsça yazılmıştır ancak bu ülkenin gördüğü en aydın kişilerden birisi olan ve telif ve çevirileriyle de son derece nitelikli bir kültür insanı olan Hasan Ali Yücel tarafından Türkçeye çevrilmiştir (rubailerin Farsçaları da eserde yer alıyor bilenler veya öğrenmek isteyenler için). 

Rubailerde, aşk, şarap, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, tasavvuf gibi konular işlenir. İlk iki dize fikrin hazırlayıcısı olup, üçüncü veya dördüncü dizede de verilmek istenen asıl düşünce verilir. Mevlana'nın rubailerinden aldığım örnekler aşağıdadır, yanınıza bu kitabı alın ve canınız sıkıldığında birer dörtlük okuyun derim. İyi okumalar!

Başımı koyduğum her yerde secde edilen odur
Dört köşe ve altı bucakta tapılan hep odur
Bağ, gül, bülbül, sema, sevgili...
Bunlar hep bahanedir; yalnız ve asıl masut odur

Ben göklerin her birinde birtakım insanlar
Ve onların üzerinde de melekler görüyorum
Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan,
Ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum

Ey can, haberin var mı ki cananın kimdir?
En gönül farkında mısın kin mihmanın kimdir?
En ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun;
Halbuki o seni çekiyor, dikkat et seni arayan kimdir?

14 Temmuz 2016 Perşembe

Havva'nın Üç Kızı - Elif Şafak

Elif Şafak'ın bazı kitaplarını sevmişimdir ancak son yıllarda eskiden kendisinde sevdiğim nitelikleri kaybettiğini ve her yeni kitabının bir öncekinden daha kötü olduğunu fark ediyorum. Her ne kadar eleştirsem de ben Elif Şafak okurum, neler yazdığını merak ediyorum ancak her seferinde farklı bir çeşit hayal kırıklığı yaşıyorum maalesef. Şunu söyleyebilirim ki, bu kitap "daha iyi" olabilirdi, ya da ben bu kadarını Elif Şafak'tan beklerdim. Duymaktan sıkıldığım tespitlerin, yaşamaktan sıkıldığım tüm olayların sanki yeni fark ediliyormuş gibi bana sunulmasını pek özgün bir fikir olarak bulmadım (ya da benim farkındalığım yüksektir bilmiyorum). Bir aydının/yazarın içinde yaşadığı dönemin sorunlarını anlatması kaçınılmazdır, yapılması da gerekir diye düşünüyorum. Fakat bunun insanların artık bıktığı bir uslüpla yapılmaması ya da mevcut olan tüm aksaklıkların tek bir kitap içinde sıkıştırılarak verilmesine mecbur hissedilmemesi de gerekir aynı şekilde. Kitapta din ile dinsizlik arasında kalmış Türk kızı Peri, dindar ve dirayetli Mısır kökenli Amerikalı Mona ve inançsız ve inantçı İran kökenli ama kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen Şirin'in Oxford'da kesişen hikayeleri yıllar sonra Peri'nin anımsamaları (dün ile bugün arasında gidip gelen flashbackler) şeklinde anlatılıyor. Anlatıcının Türk olmasından bahisle Türkiye'deki kimlik bunalımı ve oturmayan kişiliklerin yanı sıra ülkenin genel bir panoraması (bu yönüyle az da olsa Konstantiniyye Oteli'ni anısmattı bana) ve Doğu-Batı çatışmasına da değiniliyor. Aslında kendini arayışa dair bir roman ve şimdiye kadar bu konularda düşünmediyseniz, zihninizde kapılar açabilir. Ancak ince kitap zevkleri olan bir kişinin genel itibari ile kitabı çok beğeneceğini de sanmıyorum.

Kitapta özgün bulduğum birkaç tespit ve hoşuma giden bazı durumlar da yaşadım (az da olsa). Özellikle bu blogu açtığım ilk gün yukarıda yazdığım Mesnevi'den sevdiğim bir alıntının kitapta da geçiyor olması beni heyecanlandırdı. Biraz tercüme farkı var ama olsun, bir kitabevinin Mesnevi'ye bu şekilde atıf yapması bana etkileyici geldi. Ayrıca kitapta aralara serpiştirilen bazı eski kelimeler sayesinde anlamını bilmediğim yeni kelimeler de öğrendim, en sevdiğim "zerefşan" oldu. Beğendiğim bir tespit:

"Edebiyata tepkisel yaklaşmayı hiçbir zaman anlayamamıştı. Türkiye gibi kimlik sorunlarıyla cebelleşen ülkelerde insanlar, ne okuduklarından ziyade neyi okumayı reddettiklerini konuşuyorlardı. Dolayısıyla okumadıkları kitapları/yazarları tartışmaya daha çok zaman harcıyorlardı."

Şaif Hafız'dan ilk olarak kitapta okuyup beğendiğim bir şiir:

Ben Tanrı'dan o kadar çok şey öğrendim ki
Artık kendimi ne Hıristiyan, ne Hindu, ne Müslüman,
Ne Budist, ne Musevi addediyorum...
Hakikan bana o kadar çok açıldı ki
Artık kendimi ne erkek, ne kadın, ne melek,
Ne de hatta saf bir ruy sayıyorum...