Powered By Blogger
HİKAYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİKAYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2018 Cuma

Akışı Olmayan Sular - Pınar Kür


Arada sırada çizgi roman okumak gibi hikaye okumak da bana ayrı bir zevk veriyor. Pınar Kür de hikayeciliğini beğendiği yazarlar arasında (daha önce belirtmiş olmalıyım, kendisinin roman çalışmalarını hikayeleri kadar beğenmiyorum). Akışı Olmayan Sular, Pınar Kür'ün 1984 Sait Faik Hikaye Armağanı kazanan ve toplamda beş uzun öyküden oluşan bir kitabı. Kitapta geçen ilk dört hikaye, farklı sosyo-ekonomik kültürlerden gelen ve ilerleyen yaşlarında farklı işlerle meşgul erkeklerin bakış açıları ile yazılmış hüzünlü ve imkansız aşk hikayeleri. Tabi yazarın kadın olması aslında bu detayları daha enteresan kılan etkenlerden. Yine de kanaatimce kitabın en etkileyici hikayesi, bir kadının bakış açısıyla yazılmış son hikayesi olan "Bitmiş Zamana Dair" adındaki hikayeydi. Gizemli anlatıcının adını asla öğrenemediğimiz (yalnızca Şatuşka'nın adının kısaltması olduğunu öğrendiğimiz) hikaye klasik anlatım tarzının en iyi örneklerinden birisi. Anlatıcının karakter tasviri, üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen anılarını yer-zaman-mekan detayları ile yalın ve net bir şekilde anlatması ve bir kız çocuğu ile bir kadının bakış açılarının farklarını okuyucuya aktarabilmesi hoşuma giden detaylardan. Okuyucu olarak, hikayede İstanbul'un eski zenginliklerinin yavaş yavaş ortadan kalkmasını gözlemlerken bir taraftan da bir mucize olmasını bekliyorsunuz.

Pınar Kür'ün yazdığı hikayeleri severek okuyabilmek için "durum hikayeciliğini" sevmek gerekir diye düşünüyorum. Zira hikayelerin geçmiş bir zamana sıkışı kalmış gibi akmaması (sanki kitabın adı bu detaydan geliyor gibi) ve anlatıcıların karamsarlığı her okuyucuya hitap eden bir tarz olmasa gerek. Kitabı merak edenlere ve hikaye okumayı sevenlere tavsiye ederim, sadece bir şeyi sorgulamak için: Yaşam ırmağının akmadığını hissedince tam olarak çözüm ne olabilir?

"Bir armonik askı, bir kararmış ayna, bir garip iskemle, bir olası sandık, tozlu bir vitrinin gerilerinde. Gelinlik giymiş, kollarını iki yana açmış dört yapay kadın bir yapının yükseklerinde. Hepsi cansız bunların, hepsi ölü madde. Neden o duraklardan birinde yaşamı bulacağımı sanıyorum, onu da bilmiyorum."

16 Haziran 2017 Cuma

Bilekkesenler - Etgar Keret / Asaf Hanuka

Bilekkesenler daha önce bu blogda yazdığım "Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü" kitabında yer alan hikayelerden birisiydi (kitaptaki adı "Kneller'in Mutluluk Kampı"). Etgar Keret'in bu kitabından bahsederken bu hikayeyi çok ilginç bulduğumu ve çizgi romanını da okumak istediğimi belirtmiştim (bu kitap Etgar Keret'ten okuduğum ilk kitaptı). Çizgi romanını da bu hafta edindim ve her ne kadar hikayenin acayipliğine tezat oluşturacak şekilde koyu renklerle çizilmiş olsa da çok beğendim. Asaf Hanuka tarafından kurşuni-gri-gümüş çizgilerle çizilen hikaye görsel olarak da muhteşem olmuş. Hikayenin ana kahramanı Mordy, yaşadığı üzücü bir olaydan sonra intihar edince, dünyanın bir kopyası (intihar edenlerin gittiği) ancak dünyadan daha renksiz araf gibi bir yere gider. Burada herkes üzerinde intihar izini taşımaktadır ve dünyadaki umutlarını ve sorunlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Herkesin hareketlerinde isteksizlik, tatminsizlik ve boş vermişlik hissedilmektedir. Burada da dünyaya benzeyen kurulu bir düzen vardır ve Mordy de yeni arkadaşlar edinip bir pizzacıda işe girerek buradaki düzene ayak uydurmaya çalışır, ta ki intihar eden başka bir arkadaşı aracılığı ile önemli bir haber alana kadar. Bu haberle yeni bir gaye edinen Mordy, hayattan vazgeçenlerin dünyasında küçük de olsa bir umut yolculuğuna çıkar.

Bu hikaye için rahatlıkla "okuduğum en ilginç kurgulardan birisi" diyebilirim, aslında Etgar Keret'in kitabındaki tüm hikayeler ilginçti. Çok kısa olmasına rağmen "Ben şu an ne okudum?" diye düşündüren ve kendisini düşündükçe sevdiren hikayeler bunlar. Dolayısıyla hikayelerin çizgi-romana aktarılması kolay ve başarılı olmuş (ve Asaf Hanuka'nın çizimleri). Çizerin çizgilerini gümüş-gri olarak tercih etmesi "arada kalmışlığı" ve "kararsızlığı" çok iyi betimlemiş. Çizgi roman seven biriyseniz, okumanızı tavsiye ederim.

"Buradaki insanlar hiçbir şeyi arzulamıyor. Onlarlayken yarı ölü olduğun halde her şey yolunda sanıyorsun.
- Tanıdığım bütün insanlar, ölmeden öncekiler dahil, zaten ya yarı ya da bütünüyle ölüydü, o yüzden iyi durumda sayılırsın."

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (kitap):

Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi (film):

19 Ocak 2017 Perşembe

Semaver - Sait Faik Abasıyanık


Uzun zamandır Sait Faik’e ait bir kitap okumadığımı fark ettim, hatta bu blogda daha önce paylaşmadığım düşünülürse ne kadar uzun bir süre olduğu anlaşılabilir. Sait Faik’i çok severim, çağdaş Türk hikâyeciliğine önemli katkılarda bulunmuş bir yazardır. Öyle ki, Türk edebiyatında kendi tarzı ile bilinen bir yazar olarak tanındı ve kendisinden sonra gelen yazarlara da tarzı ile öncülük etti. Sait Faik bir şiir ve iki romanı dışındaki tüm eserlerini hikâye türünde vermiştir ve edebiyat çevrelerince hikâyeciliği konu ve biçimlerine göre üç dönemde incelenmektedir. Semaver, yazarın ilk hikâye kitabı olup, 1936 yılında ilk basımı yapılmıştır. Dolayısıyla eğer daha önce yazarın başka hikayelerini okuduysanız bu kitap size daha acemi gelecektir. Sait Faik bu kitaptaki hikayelerinin büyük kısmında günlük yaşamdan seçtiği karakterlerin hayatlarından kısa kesitler sunmaktadır. Burgazadada'ki Rum balıkçıların, adanın çocuklarının ve sıradan insanlarının ve işçilerin yaşamı, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikayesi, İpekli Mendil, Kıskançlık hikayesi gibi değişik açılardan anlatılan hikayeler  dikkat çekmektedir. En akılda kalan hikaye hem ilk sırada olması hem de acıklı içeriği nedeniyle olsa gerek, Semaver hikayesidir, tabi sonlarda yer alan ve daha uzun yazılmış İhtiyar Talebe'yi de unutmamak gerek. Durum hikayelerini (Çehov tarzı hikaye de denir) seven okuyucular bu kitabı da seveceklerdir.

Sait Faik hikayelerinde en sevdiğim özellik, giriş-geliş-sonuç gibi unsurlara vakit harcamadan bir durumu tıpkı bir ayna tutar gibi aktarmasıdır. Öyle ki bazı anlarda yorumları dahi okuyucuya bırakmayı tercih etmesi de okuyucuyu düşünmeye sevk etmektedir. Hüzünlü konuları seçse de, "ayna tutma"nın bir sonucu olarak, daha olağan, daha hayatın içinden olası bir konu anlatılmış hissi yaratılmaktadır. Ben Anton Çehov hikayelerini daha önce okumadım, belki Sait Faik'den aldığım ilhamla, onu da okumaya başlarım diye umut ediyorum, iyi okumalar!

Yazar Hakkında Not: 1906-1954 yılları arasında yaşamış olan yazar, modern Türk hikayeciliğinin öncülerinden kabul edilir. Hayatının uzun bir bölümünü Burgazada'da geçirmiştir, ölümünün ardından Burgazada'daki evi müzeye dönüştürülmüştür, yolunuz düşerse bir uğrayın derim. Ayırca Kalpazankaya'yı da unutmayın :)

19 Ağustos 2016 Cuma

Parasız Yatılı - Füruzan

Çeşitli kaynaklarda ve bloglarda Füruzan'ın kitaplarından sıklıkla bahsedildiğini ve beğenildiğini fark ettim dolayısıyla bir arkadaşımdan ödünç alarak bu kitabı okumaya karar verdim. Parasız Yatılı, Füruzan'ın 1971 yılında yayınlanan öykü kitabı ve yayınlandıktan sonra Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış bir eser. Bu özellikleri sayesinde okumak için bende yeterince motivasyon oluştu. Kitap üç bölümden oluşuyor (hikayeleri üç bölüme ayırmış yazar) ve kitapta toplamda on iki hikaye bulunuyor. İlk bölümde yer alan hikayelerin tarzı biraz farklı, aslında sıklıkla öykü kitabı okuyor olsaydım belki farklı gelmeyebilirdi ama şiirsel bir dil ve bilinç akışı (aşağıdaki paragraf size bu konuda fikir verecektir) tekniği kullanıldığı için okumakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Devam eden hikayeler daha anlaşılırdı, konuları ise genellikle anne-kız ilişkileri, kalburüstü ailelerin yanında yaşayan gündelikçiler, kentin fakir ve ayakta kalmaya çalışan ezilmiş ve hakkı yenmiş insanlarının hayatlarından seçilmişti (dikkatimi çeken bir diğer konu da ana karakterlerin hep kadınlar olmasıydı). Kitabın yazıldığı tarihin üzerinden yaklaşık elli yıl geçtiği için bazı konuların hala gündemde olmadığını da (en azından benim böyle bir gözlemim yok) söyleyebiliriz. Her ne kadar henüz bir kitabını okusam da, yazarın bana genel itibariyle bir toplumcu yazar izlenimi verdiğini belirtmeliyim.

Kitabın içindeki öyküler eleştirmenlerden olumlu eleştiriler almış, hatta Ülkü Tamer tarafından "çağdaş bir klasik" olarak nitelendirilmiş. Ülkü Tamer benim için iyi bir ölçüt zira öykü okumayı kendisiyle sevdiğimi söyleyebilirim (Alleben Öyküleri adında bir kitabı vardı bende yıllar önce). Türk öykücülüğünün önemli eserlerinden sayılan Parasız Yatılı'yı okumanızı tavsiye ederim eğer öykü okumayı seviyorsanız. İyi okumalar!

 "....Yeni genç kız oluyordum. Gipur dantel yakalı robum, Paris esanslarım vardı.... Dedikleri gibi insan gözüne bakamıyor. Müthiş canım. Bir gün bağa giderken annem de landosunda onu görmüş. Atatürk, doru bir kısraktaymış. Mümkün değil gözlerine bakmak... Ha ne diyordum, Hariciye'den birinin ne aşktı adamınki, o zarafet, o yaşamayı bilmesi, çiçek göndermedeki isabeti... Aaaa yani aşkı kabul etmediğimizi nereden çıkarıyorsunuz..."

14 Mart 2016 Pazartesi

Çakıcı'nın İlk Kurşunu - Sabahattin Ali

Muhtemelen bu bloga yazmaya başladığımdan bu yana en çok tercih ettiğim yazar Sabahattin Ali olmuştur. Ancak kendisinden okuduğum bu kadar kitaba rağmen, Sabahattin Ali'yi gerçekten tanımam kitap sayesinde oldu diyebilirim. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden olmasına rağmen Sabahattin Ali en çok hikaye ve romanlarıyla tanınır, işte bu eser kendisinin farklı taraflarını da tanımaya vesile olmaktadır. Kitabın muhteviyatında yer alan şiirleri (bazılarının eski yazıyla görüntüleri taranmıştır), hikayeleri, makaleleri, bir adet opera eseri (Kağnı eserini operaya uyarlamış) ve kendi çizimleri (resim çizdiğini yeni öğrendim) aslında yazarın çok yönlü olduğunun kanıtıdır. İçerikte yer alan hikayelerden bir tanesi ("Barsak" hikayesi) tamamalanamamıştır, şiirleri de diğer şiir kitaplarındaki gibi tatmin edici değil, muhtemelen Sabahattin Ali bu eserler üzerinde daha çalışmayı planlıyordu. Ancak son bölümde yer alan makaleleri çok etkileyici, özellikle "Kadınlar Üzerine Bir Konferans" ve "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" başlıklı yazılar kendisinin ne kadar öngörülü ve bu konuların aradan geçen seksen yıla rağmen ne kadar aktüel olduğunu göstermektedir. Farklı türleri içinde barındırmasına rağmen, kitabın adının "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" olmasının sebebi, kitapta aynı adla yer alan uzun hikayedir. Adından da anlaşılacağı üzere, hikayede Türk edebiyatında hakkında çok yazılan ve efsaneleşen Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı Efe) adındaki eşkıya anlatılmaktadır. Son olarak belirtmek istediğim, kitabın muhtemelen en hüzünlü bölümü, yazmayı planladığı ancak yazamadığı roman ve hikayelerin listesidir. Keşke öldürülmeseydi ve bu eserleri de kendisinin kaleminden okuyabilseydik!
 
Kitabın üzerinde yazan "Tereke" kelimesinin fikir vereceği üzere, bu kitapta toplanan eserler yazarın "sandığı"ndan çıkan mirasıdır.  Kitabın önsözünde yazıldığı kadarıyla, Nüket Esen, Sabahattin Ali'nin sandığından çıkan eserlerin 1997 yılında kızı Filiz Ali tarafından kendisine ulaştırılması akabinde, oluşturduğu küçük bir ekip ile tümünü tarayıp yeni yazıya aktararak düzene soktuğu bu eserleri bu kitapta bir araya getirmiş (farklı başlıklar altında tasnif edilenler ve şahsi mektupları ayrı kitaplarda yayınlanmıştır). Bir sandık açılınca her zaman içinden hazine çıkmayabilir, ancak bu kez öyle olmamış anlaşılan! Hayatta olmayan naif ve sevilen bir adamın iç dünyasını öğrenmek isterseniz, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
 
"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir." Kadınlar Üzerine Bir Konferans, Konya, 1932.

18 Şubat 2016 Perşembe

Baklava Dürümü - Ali Atalar

Bu yaz Gaziantep'e gittiğim bir gezide, Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesini ziyaretim sırasında bu kitabı satın almıştım. Müze Antep Kalesi'ne yakın bir noktada, satın alınan eski bir konağın restorasyonu ile Ali Atalar (yazar) tarafından oluşturulmuş. Müzede bizzat Ali Atalar tarafından genellikle Gaziantep ve yöresinden toplanan bakır eserler sergilenmektedir (yolunuz düşerse bir uğrayın derim). Gaziantep folklorü konusunda araştırma yazıları yazan yazarın öykü kitaplarından birisi olan Baklava Dürümü, yine Gaziantep çevresinden uzaklaşmıyor. Kitapta anlatılan hikayelerin tam tarihlerini tespit edemedim ancak anlatılan bazı olaylardan aşağı yukarı bir çıkarım yapılabilmektedir. Sağ-sol çatışmalarının şiddetli olduğu bir dönemi anlatan Külhan Çıkmazı 1970'li yıllarda geçtiğini tahmin ettiğim bir olayı anlatırken, Amerikan Bezi hikayesi 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konulan Marshall planından söz etmektedir. Aynı şekilde portalin gazozundan bahseden Ben Ölmedim hikayesi için, bu gazoz 1964'te üretilmeye başlandığından, bu döneme ait olduğu söylenebilir.  Bu nedenle hikayelerin hepsinin yazarın gözlemlerine dayanılarak yazıldığını söylemek zor, bir kısmında duyduklarını yazıya geçirmiş olabilir. Ancak neredeyse tüm hikayelerinin ortak yönü kendisinin de belirttiği gibi "ölümle yaşam arasındaki ince çizgide tutunanların mücadelesi" olarak özetlenebilir.
 
Yazar öykülerinin yanı sıra yerli tarihi yapılarla ilgili fotoğraf sergileri ve ve Gaziantep kültürünü anlatan araştırma yazıları ile de tanınıyor. Bu kitabında toplamda on iki hikaye anlatılmaktadır, merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim, zira okurken aynı zamanda Gaziantep yöresine ait bazı kelimeleri de öğreneceksiniz: Portalin gazozu, ciğer deldi (nakış modeli), kübban (pide), doğranbaç (ekmek doğranmış süt), bartış (eşik), değirme (topaç) vb.
 
"...Okuduğu kitapları sabah götürür, akşam kucağında yenileriyle gelirdi. Bu kadar kalın ve zor anlaşılan onlarca kitabı okumak zorunda kaldığı için üzlürdüm. Ama kendisi yüzündeki mimiklerle bu işten çok büyük keyif aldığını hissettirirdi."
 
Saklı Konak Bakır Eserleri Müzesi hakkında:
 

29 Ocak 2016 Cuma

Arafat'ta Bir Çocuk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli, 1978'de yayınlanan bir hikaye kitabının başına "gerçek yaşamdan alınmamıştır" kaydı düşmüş ancak hikayeler sanki gerçek yaşamın içinden alınmış gibi detaylı (Livaneli bu durumu bir röportajında insanların kafasını karıştırmamak için bu ifadeyi tercih ettiği şeklinde açıklamıştır). Toplamda sekiz hikayeden oluşan kitap Livaneli'nin basılmış ilk kitabı olma özelliğine de sahip. Yazarın gözlemlerinden oluştuğunu tahmin ettiğim hikayeler, yazılan dönemin de etkisiyle gurbetçilerin ve siyasi suçluların acıları, siyasi çalkantıların günlük hayata etkileri ve insanların acınası yalnızlığını somutlaştırıyor. Bu kitabı yıllar önce okusaydım ne hissederdim bilemiyorum ancak şimdi pek beğenmediğimi itiraf etmek isterim. Belki de Livaneli'nin diğer eserleri benim beklentimi yükseltmiştir ancak değindiği konular bana çok klişe geldi ve hikaye tekniği açısından da bazı hikayelerini yetersiz ve anlam bakımından kopuk buldum. Bu anlamda "Bütün Kuşların Uykusu" hikayesi kitapta beni bir sonuca ulaştırmayan hikayelerden bir tanesi, ancak kitaba adını veren "Arafat'ta Bir Çocuk" hikayesini ve "Üniforma" hikayesini beğendim. Özellikle Üniforma hikayesinde işlenen niteliksiz bir adamın hayatındaki eksikliklerin tümünü sahip olduğu bir üniforma ile kapatacağını düşünmesi güzel bir psikolojik çözümleme ile anlatılmıştı. Hikaye okumayı seven insanlar eğer vakitleri varsa bu kitaba da bir şans verebilirler.

Kitaba adını veren "Arafat'ta Bir Çocuk" hikayesi, İsveç'te mülteci olarak yaşayan bir çocuğun sorunlarını anlatan bir eser ve 1980'lerin başında İsveç'te film olarak çekilmiş. Bazı kaynaklara göre Almanya'da da gösterilmiş ancak nedense bu hikayenin filmini ben bulamadım, bilginiz olsun, belki rastlarsanız izleyip yorumlarınızı benimle de paylaşmak istersiniz.
 
"'Devletin ve milletin bütünlüğüne kasteden şehir eşkıyalarından ikisi, dün güvenlik kuvvetlerinin teslim ol ihtarına uymayıp...' Ancak o zaman anladı bir arpa boyu yol gittiğini, Türkiye'den hiç çıkmadığını, hiçbir zaman da çıkamayacağını; sınırların, yolculukların, buralara gelemsinin durumu daha ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını..."

6 Ocak 2016 Çarşamba

Yeni Dünya - Sabahattin Ali

Türk edebiyatının büyük yazarından düşünen ve söyleyen öyküler: Sabahattin Ali'nin beni sarsmayan herhangi bir eseri yok sanırım! Her okuduğumda daha fazla hayran oluyorum. Başarılı gözlem yeteneğinin yanında içinden geçen duyguları bu kadar iyi yazıya dökebilen yazar sayısının pek az olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, bu kitabı okurken farklı öykülerdeki mekanlar gözümde canlandı, karakterlerin hissettikleri duyguları ben de aynı derecede hissettim. Ancak öykülerin acıklı olması ve tahminimce gerçekten yaşanan/gözlemlediği olayları aktarıyor olması sebebiyle kitabı bitirdiğimde hüzünlendim. Kitaba adını veren hikaye "Yeni Dünya" eskiden Anadolu'da var olan ve para karşılığında düğünlere çağırılan dansçı kadınlardan (avrat oynatma) birinin hayatından bir kesit sunmaktadır  (60-70 yıl öncesi gibi düşünebiliriz). Asfalt Yol hikayesinde Anadolu köylülerinin sabit fikirliliğinin ve Hasan Boğuldu'da obalı insanların açık sözlülüğünün yanı sıra Sulfata hikayesindeki insanların çaresizliği ince detaylarıyla ve araya serpiştirilen toplumsal mesajlarla işlendiği de görülmektedir. Aynı şekilde toplumsal konuların işlendiği diğer hikayelerinde anlatılmak istenilen duygular yoğun bir şekilde okuyucuya iletilmektedir: Isıtmak İçin hikayesindeki insanın iliklerine işleyen soğuk, Ayran'daki korku, Uyku'da kamyon şoförünün yaşadığı uykusuzluk, Hanende Melek'in tiksinti duygusu okuyucuyu da içine almaktadır.

Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir bakış açısı kazandıran Sabahattin Ali'yi fırsat bulduğum her vakit okurum. Gerçekçi romanın en güzel örneklerini veren ve satır aralarında yaptığı eleştirileri ince bir şekilde sunan bu yazarı okumanızı tavsiye ederim. Ezilen insanların acılarını Sabahattin Ali kadar net verebilen başka bir Türk yazar var mıdır acaba?

"Bana bak Yusuf, dedim, insan hali işte böyle. On beş günlük ömrü on beş seneye sığdıramazsın da, on beş senelik ömrü on beş günde yaşayıverirsin! Aldırma, Allah ömür verir de sakalımız ağarır, belimiz bükülürse karşı karşıya oturur, bugünleri anıp söyleşiriz. İnsanın iyi günü de, kötü günü de geçer, elverir ki bugünlerden anacak bir şey kalsın!"

6 Kasım 2015 Cuma

Değirmen - Sabahattin Ali

Okurken içimi Sabahattin Ali kadar titreten yazar pek azdır, neden olduğunu anlamadığım şekilde (belkide toplumcu yazar olması ve memleketimi tüm gerçekliğiyle gözlemlemesi sebebiyle) ben Sabahattin Ali'nin roman ve öykülerini çok beğenirim. Bu kitabında yazarın gençliğinde çeşitli mecmualarda yayınlanan hikayeleri bir araya getirilmiştir (hikayelerin sonunda hangi yıl hangi mecmuada yayınlandığı belirtilmiştir). Kitaba adını veren "Değirmen" hikayesi kitabın ilk hikayesidir ve diğerlerinden farkı bir Çingene'nin sesinden şiirsel bir dille aşkın anlatılmasıdır. Diğer hikayelerin büyük kısmı yazarın Anadolu'nun (İç Anadolu ve İç Ege bölgeleri) çeşitli yerlerinde görev yaparken yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılmış gibidir. "Kırlangıçlar" ve "Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi" diğerlerinden farklı olarak daha fantastik unsurları içermektedir, "Viyolonsel" ise kendi hikayesinin altında politik bir eleştiriyi de içermektedir. Tabi toplumcu bir yazarın halk-bürokrasi çatışmalarını da anlatması kaçınılmaz. "Bir Orman Hikayesi", "Kazlar", "Candarma Bekir", "Bir Firar", "Komik-i Şehir" gibi hikayelerinde bu konulara da değinilmiştir ancak bu yönüyle oldukça acıklı hikayelerdir.  Ezilen insanların acıları, sömürülmeleri dile getirilmiş ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrır eleştirilmiştir.

Sabahattin Ali çok başarılı bir gözlemci ve anlatıcıdır, hasbelkader yolunun düştüğü yerlerde yaşayan insanları (köylü-kentli) yazıya olduğu gibi aktarmıştır. Fakat bir şeyi belirtmek isterim, Değirmen okuduğum kitapları arasında genel itibariyle değerlendirdiğimde en az sevdiğim eseridir, zira kendisi de önsözde bu hikayelerin bir kısmını çok erken yaşta yazdığını (1929-1934 yılları arasında) ve aralarında bulunan bazı eserlerden utandığını ancak yine de baskıdan çıkarmadığını belirtmektedir. Ben de bazı hikayelerini "etkileyici yazar olmaya çalışan genç bir adamın sıkıcı yazıları" olarak değerlendirmedim değil, ancan bir kısmını da çok beğendim. Bu kitap Sabahattin Ali'nin yazarlıkta ne kadar yol aldığının somut bir kanıtıdır, okunmasını mutlaka tavsiye ediyorum, tabi kesinlikle bir "Kürk Mantolu Madonna" değil :).

"İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."

Yazarın bu blogdaki diğer kitapları:

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/icimizdeki-seytan-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kamyon
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/11/kamyon-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Sırça Köşk:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/srca-kosk-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/butun-siirleri-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/05/kuyucakl-yusuf-sabahattin-ali.html

8 Eylül 2015 Salı

Sizin Hiç Babanız Öldü mü - Feride Çiçekoğlu

Daha önce Tunç Başaran yönetmenliğinde filmi çekilen "Uçurtmayı Vurmasınlar" (1989) kitabının yazarı olan Feride Çiçekoğlu; bu kitabında muhtemelen kendi anılarından da esinlendiği öykülere yer veriyor. Kendi anılarından esinlendiği yönündeki tahminim, öykülerin 1980-1990 döneminde geçmesi ve çoğunluğunun hapishane ortamlarından ilham alınarak kaleme alınmış olmasından ileri geliyor. Bildiğiniz üzere, 12 Eylül askeri darbesi döneminde dört yıl cezaevinde kalan Feride Çiçekoğlu yazdığı kitap ve film senaryolarında cezaevi anılarından sık sık söz etmiştir. Dolayısıyla eserdeki hikayelerin büyük kısmının -başından geçmese de- cezaevindeki gözlemlerine ve duyduğu yaşam öykülerine dayanmakta olduğu izlenimi oluşuyor. Benim okuduğum kitap Can Yayınlarının 1991 yılında yapmış olduğu baskısı (yeni tarihliler farklı olabilir) ve 1980-1990 dönemini kapsayan on dört öyküden oluşuyor. Sıkça değinilen konular cezaevi koşulları ve fikir suçlularının yaşadığı travmatik işkenceler olmakla beraber, birkaç mahkeme temalı hikaye ve sığınmacı birinin hissettikleri de anlatılıyor. Her bir hikayenin anlatımı farklı olsa da, ortak noktaları anlatımın çok içten olması, iç hesaplaşmaların ve duyguların çok iyi yansıtılmış olmasıdır. Artık yaşananlar ve 80'lerin hatıraları çok uzakta kalsa da (hatta bizim jenerasyonumuz için bir masaldan ibaret olsa da) bu kitabı bir okuyun derim, bazı olaylara bakış açınız kesinlikle değişecek.
 
Uçurtmayı Vurmasınlar filminden sonra büyük beğeni kazanan yazarın 1990 yılında senaryosunu yazdığı ve Maraşlı Alevi bir aileyi anlatan Umuda Yolculuk filmi yabancı dilde en iyi film akademi ödülünü kazanmıştır. Halihazırda İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde sinema bölümünde öğretim üyesi olan Feride Çiçekoğlu'ndan daha fazla eser ortaya çıkarmasını umut ediyoruz.

"...Senin fevkalade başarılı bir tahsil hayatından sonra layık olmadığın sıkıntılarla muhatap olmana 'tökezleme' tabir etmiştim. 'Teşbihte hata olmaz' sözünü bilirsin. Bu ekseriyetle 'her nevi teşbih yapılabilir' şeklinde tefsir edilirse de, aslında 'teşbih hatayı kaldırmaz' manasındadır. Hata yaptımsa kusura bakma güzel kızım."

9 Şubat 2015 Pazartesi

Hayat Bu İşte - Suzan Mumcu

Bu kitabı aylar önce alıp birkaç öykü okuyup bırakmıştım. Beğenmediğimden değil sanırım alıştığım tarzda olmamasından dolayı bırakmış olmalıyım. Okuma listesi oluştururken kitaplığımda bulunan kitaplara öncelik vermeye çalıştığım için "Türk bir yazardan öykü kitabı" kategorisine en uygun düşen kitabım buydu :). Suzan Mumcu öykülerini kısa kısa ve detaylandırmadan vurucu şekilde anlatmayı tercih etmiş. Ancak içerikteki bazı konular uzun uzun işlenebilir ve ortaya enfes bir psikolojik drama çıkabilirdi. Yazarın tercihine saygı duyuyoruz elbette. Eserin adının "Hayat Bu İşte" olması, seçtiği öykülerin hayatın içinden insanlardan esinilerek yazılmış olması, hatta yazar bu konuyu "bize şaşırmayı hatırlatan öyküler..." olarak tanımlamış. Öykülerin büyük bir kısmı oldukça hüzünlü; köylüsünden kentlisine, muhacirinden ecnebisine her kesimden kişinin hayatlarına değinilmiş. Yazarın öğretmen olması ve tahminimce Türkiye'nin değişik yerlerinde görev yapması öykülerinden bazılarının kurgu değil gözlem üzerine yazılmış olduğu kanaatini doğuruyor. Kitapta köyünden şehre gelen çobandan, alzheimer hastası bir anneye, imkansız aşklardan zorla evlendirilen küçük kızlara kadar pek çok konuda öykü bulunmaktadır. Aslını sorarsanız, ben yazarın yazdığı konuların yaşanmış olmasından ziyade kurgu olmasını tercih ederdim (birilerinin böyle acılar yaşamış olması daha mı iyi olurdu?).

Kitap okumayı ve ilginç işeyleri araştırmayı sevdiğim için genelde halk deyişlerine aşinayımdır ancak bu kitapta yeni bir atasözü öğrendim: "Maşa kadar kocası olanın, paşa kadar hükmü olur". Bu söz bana yakın zamanda çıkan "Kocan Kadar Konuş" kitabını anımsattı :). Tekrar konuya dönersek, genel anlamda çok beğendiğim bir eser olmadı ama "Nefret" ve "Eleni" isimli öyküler kitapta okuduklarım arasında en beğendiklerim oldu. Bir de çok sevdiği eşini aniden kaybeden bir kadının yarım kalan kitabı için yaptığı yorum:

"......Eşyalarda hala sıcaklığı var. Son okuduğu kitabın sayfası açık, onu bekler gibi duruyor. Ya ben, bir kitap kadar olmayayım mı? Onu beklemeyeyim mi yani? Gidersem çiçeklerini kim sular, duvardaki çalar saatini kim kurar, kitaplarının tozunu kim alır, değil mi?..."

15 Aralık 2014 Pazartesi

Sandman / Dünyaların Sonu - Neil Gaiman

Bir gerçeklik fırtınasının girdabına kapılmış, zaman, söylenceler ve hayallerin yolcuları, Dünyaların Sonu'ndaki bir hana sığınırlar. Chaucer'in Canterbury Öyküleri'nin geleneğine uygun olarak fırtınanın dinmesini beklerken gittikleri yerlerin, gördükleri şeylerin ve düşlerinin öykülerini anlatırlar. Tabi Sandman'ın sekizinci kitabında yer alan bu kurgunun Canterbury Öykülerinden farkı tümünün fantastik hikayelerden oluşması. Aslında konu temel itibariyle biraz basit: Hepsi kötü hava koşullarına veya yolculuğa engel bir duruma takılan bir grup yolcu, bir şekilde kendilerini "Dünyaların Sonu" hanında bulurlar (Worlds' End). Burada her türlü (zaman ve mekandan bağımsız) karakter bulunmaktadır: Perilerin elçisi Cluracan, 1994 yılından iki yolcu (kitabın yazıldığı yıl), 1914 yılından bir miço, Litharge mezar şehrinden bir grup definci vb. tuhaf tipler. Anlattıkları hikayeler ilginçti, bu anlamda kitabı sevdim ancak üzülerek belirtmeliyim ki şimdiye kadar okuduğum Sandman serisinde en az sevdiğim kitap buydu. Nedenini henüz bilmiyorum, belki de Düş Lordu ve diğer Ebedilerden çok az bahsettiği içindir. Yine de, son kısım ben de merak uyandırdı. Tüm han yolcularının pencereden bakarak gökyüzünde gördüğü ve Ebedilerle beraber diğer görnünmekeyn dünya halklarından temsilcilerin katıldığı cenaze töreni. Kim içindi, ne amaçlanıyordu? Umarım bu soruya devam eden kitapta cevap bulabilirim. Ayırca en son sahnede Lady Death'ın yüzünü görmek, beni hüzünlendirdi. Death'in neden bu kadar hüzünlü olduğunu öğrenmek istiyorum.

Gaiman ilgilnç hikayeler kurgulamış (en sevdiğim hikaye mezar şehrinde geçen "Kefenler" idi), ancak belirttiğim gibi, Sandman'ın hikayesini merak ediyorum ben, ve onu tamamlayana kadar seriyi okumaya devam edeceğim. Zaten buraya kadar geldiyseniz, Sandman sizi çoktan avucuna almış demektir :).

"Böyle yerlerin olması önemlidir. Ruhu uçup da yaşamın kıvılcımı söndüğünde veda ayinleri gereklidir. Yaptığımız bütün ayinler veda etmemize yardım eder. Veda edilmelidir. Bu ayinlerin başka işlevleri de var tabi. Bizi bir zamanlar sevmiş olanların ölümden sonra peşimizden ayrılmaması korkunç bir şeydir. Sevdiklerimizin peşinden ayrılmama korkunç bir şeydir." (Kefenler).

Sandman 7: Kısa Yaşamlar
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/12/sandman-ksa-yasamlar-neil-gaiman.html

18 Temmuz 2014 Cuma

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin on üç hikayesinin ve dört masalının toplandığı kitaptır. "Sırça Köşk" de kitabın sonunda yer alan alegorik bir masaldır. Her ne kadar çocuklar için yazılmış gibi görünse de, aslında direnmeyi ve örgütlenmeyi öğrendiği taktirde halkın iktidarı kolayca yerle bir edebileceğini anlatır. Aynı zamanda daha komün ve eşitlikçi bir yaşamın gizli propagandası yapılmaktadır. Diğer masalları tamamen masal özelliği taşımasa da aynı şekilde alegoriktir (hayvanlar ve simgeler vardır). Hikayeleri ise kısa ve sade bir dille yazılan (her ne kadar bazı eski dilde kelimeler olsa da, kitabın 1947 yılında yayınalndığını düşünmek gerekir) kolay okunan eserlerdir. Büyük bir kısmının -içinde anlatılanlardan yola çıkarak- Sabahattin Ali'nin anıları olduğu kanaatindeyim. Zira kendisi gençliğinin birkaç yılını Almanya'da geçirdiği ve iyi seviyede Almanca bildiği için yazılan hikayelerdeki Almanca tercümanın kendisi olduğunu, haksızlığa uğrayan insanları anlattığı hikayelerin konularını kendi yaşadıklarından veya şahit olduklarından derlediğini tahmin ediyorum. Ancak Sabahattin Ali'nin hikayeleri kendi duygusal ve naif kişiliğinden ayrıca hayatı boyunca haksızlığa uğradığını düşündüğünden olsa gerek, oldukça hüzünlü ve kırılgan. Bununla beraber dönemin (1940lar) yaşantısı, maddi ve hukuki zorlukları ve toplumsal önyargıları adına pek çok bilgi edinebiliriz. En azından Türkiye'nin o günlerden bu günlerde bazı alanlarda önemli bir yol kat ettiğini gözlemleyebiliriz.

Kitabın içindeki bir öyküde (adı "Çirkince") İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün tarihi geçmişinden biraz söz edilmektedir. En çok ilgimi bu öykü çekti zira önümüzdeki haftalarda Şirince'ye turistik bir gezi yapmayı planlıyordum. Bu nedenle Sabahattin Ali'nin anlattığı zeytinlikleri, incir ağaçlarıyla çevrili yolu, tepeye doğru uzanan çivitli Rum evlerini görmek için sabırsızlanıyorum diyebilirim.
  
"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
 
Sırça Köşk masalından
 
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. "Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?" diyorlar. "Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yzılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?"
 

1 Kasım 2013 Cuma

Yetmiş Yaşım Merhaba - Aziz Nesin

Aziz Nesin'in "Şimdiki Çocuklar Harika" kitabından sonra başka bir eserini okumaya fırsatım olmamıştı. Aslında, okuyacaklar listem çok uzun olduğu için yine fırsatım olmayabilirdi ancak bu kitabı bir tavsiye üzerine öne aldım :). Kitaptaki öykülerde Aziz Nesin'in diğer hikayeleri gibi mizahi bir anlatım yerine duygusal ve hüzünlü bir uslüp kullanılmış. Hikayelerin büyük çoğunluğu 1984 yılında (Aziz Nesin yetmiş yaşında iken) yazılmış ve kitap ilk olarak 1984 yılında yayınlanmış. Zaten bazı anlatımlardan yazarın hikaye ortaya çıkarmaktan daha ziyade kendini anlattığı söylenebilir (en azından ben böyle hissettim). Hikayelerin büyük çoğunluğunda aynı konu var: yetmiş yaş civarında - genelde olduğundan genç görünen- - bir adam ve onun hayatına bir şekilde giren genç kadın ve dünyanın değişik yerlerinde yaşanan aşk serüvenleri. Bu kitabı genç bir yaşta okumanın bazı avantajları oldu tabi ki: mesela hayatta bazı şeylerin kıymetini anladım, baktığım şeylerin tadını çıkarmayı öğrendim ve henüz vakit varken zevk almayı. Yine de, yeterince empati kuramamış ve anlatılan bazı hikayeleri anlayamamış olabilirim. Daha farklı açılardan bakabilmek için bu kitap da "Benim Hüzünlü Orospularım" veya "Simyacı" gibi 20-30 yıl sonra tekrar okunmalıdır belki de.

Kitapta en çok "Tülsü'yü Sevmek" ve "Kan Yüzüğü" hikayesini beğendim. Diğer hikayelerde de altını çizdiğim ve beğendiğim anlatımlar vardı ancak kitaba hakim olan melankolik hava beni biraz etkiledi.

"Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bişeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinemeyen bağ...Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; herşeyde gülünecek biyan bulur ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar."

Kan Yüzüğü

 "Hiçbir yerde yerleşip kalmak istemeyen şair, 'burası dünyanın en güzel kenti, burada kalacağız' dedi. Orası neden dünyanın en güzel kentiydi anladınız mı? Çünkü dünyanın en güzel kızı o kentteydi."

Masal Kız

"Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bibaşıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha bir katmerleniyor. Yalnızlıktan, içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyordum."

Tülsü'yü Sevmek

27 Ekim 2013 Pazar

Story - Cahit Külebi

"Story" (aka Song) is one of my favourite poems in Turkish Literature. I would like to share English version of Story for you (translated by Bernard Lewis). Actually, I made a diligent search about Bernard Lewis but i still don't know who he is (there is some information but i have not confirmed yet). Before shraing the poem, it is better to take a look his explanations about this translation: "We all know that translating poems is virtually impossible and that any translation is just one of the many. This poem in particular melts the description of landscape and of some agricultural activities with delicate sensuality (the woman is 'clear and beautiful' like landscape and can scatter her hair in all directions recalling the action of winnowing corn, she is as fresh as the shadow of walnut trees). On the other hand tghe poet describes himself as a man damaged by violence (the bandits, sadness, solitude, the strong northern winds). These contrasting descriptions find rest and meet in sharing stories, in sharing the past and sad remembrances. But at the same time they bring joy and physical communication and contact.
 
I need to keep in short since I want you meet the poem in a short time. (You can criticize the translation - you would be right- but don't forget, the hardest thing in literature is translating the poems). You all know Turkish, you can complete the meaning by reading the original version.
 
Your lips are red / Your hands are white / Take my hands, child / Hold them a while
 
In the village where I was born / There were no walnut trees / That's why I yearn for coolness / Fondle me a while
 
In the village where I was born / There were no cornfields / So scatter your hair child / Flaunt it a while
 
In the village where I was born / The north winds blew / That's why my lips are cracked / Kiss them a while
 
In the village where I was born / Bandits struck by night / That's why I hate to be alone / Speak with me a while
 
In the village where I was born / Men did not know how to laugh / That's why I am still so unhappy / Make me laugh a while
 
You are light and beauty, like my country / The village where I was born was beautiful, too / Now tell me of the place where you were born / Tell me a while

7 Ekim 2013 Pazartesi

Mahkeme Kapısı - Sait Faik Abasıyanık

Mahkeme Kapısı'nda ünlü öykü yazarımız Sait Faik, Haber gazetesinde çalıştığı dönemde, gazetede yayınlanması için ceza mahkemesine giderek duruşmaları gözlemlemiş ve ilginç bulduğu olayları akıcı üslubuyla hikayeleştirmiş. 28 Nisan - 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında (bir ay gibi bir süre) her gün mahkemeye gitmiş ve 26 kısa öykü çıkmış ortaya. Önceleri her gün gazetede yayınlanan bu yazılar, 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından "Mahkeme Kapısı" adıyla kitaplaştırılmış. Şimdi ise Yapı Kredi Yayınlarından yeni baskılarını rahatça bulabilirsiniz. Kitabı okurken hiç sıkılmayacağınızı garanti ederim. Zira her bir hayatın tam içinden ve birkaç sayfadan uzun olmadığı için hemen başlayıp bitiyor. Bazı hikayelerin sonu yok :). Çünkü mahkeme kararın açıklanmasını bir sonraki duruşmaya bırakılmış. Bu beni hem meraklandırdı hem de hüzünlendirdi. Ama sonunu öğrenemediğim hikayelerden daha fazla hüzünledirecek şey vardı zaten kitapta (ceza mahkemesine düşen olaylar gibi). Kıyafet çalmak, ekmek çalmak, yumurta çalıp yemek, kaçak çay satmak gibi suçlardan yargılanan bir - iki ay hapis cezası alan genç insanlar, toplumun içinden garip insanlar... Aslında buradan 1942 yılında ülkenin durumunun pek vahim olduğunu anlayabiliriz. Arkadaşının ceketini çalıp satmak için bir mektep öğrencisinin ne durumda olması gerekir? Ya da sokak satıcısından fındık - fıstık alabilmek veya sinemaya gidebilmek bu kadar lüks müydü gerçekten?
 
"Hakim: Parayı ne yapacaktın?
Çocuk: Fındık, fıstık alırdım. Sinemaya giderdim.
 
Olur şey değil demeyin, bir çocuğun üstünü başını ancak anası babası düşünür, onun üstü başı ne olursa olsun, fındık fıstığa daha çok muhtaçtır. Çocukluk güzel şey! Çocukluk arzuların, hayallerin, ümitlerin, fantezilerin, olmaz güzelliklerin memleketinde yaşar... daha küçük çocukların hırsızlık yapması mümkün olsaydı, dokuz aylık yavrunun hakim huzurunda , "ne için çaldın" sualine şöyle bir cevap vermesi mümkündü: "Gökteki ayı satın alacaktım."
 
Ancak okurken gülümseyeceğiniz hikayeler de mevcut. Özellikle "Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri" beni aynı zamanda gülümsetti:
 
"Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın.
 
Birinci asker: Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.
 
Hakim: Çamaşırların neydi?
 
Birinci asker: Gömlek ve şey efendim...
 
Hakim: Ne?
 
Asker: Şey
....
Hakim: Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.
 
Asker: Don, efendim.
 
Hakim: Senin neni aldı?
 
İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle): Dun gumlek...
 
Hakim: Senin de mi don gömleğin?
 
İkinci asker: Hayır efendim....
 
Hakim: Neyini öyleyse?
 
İkinci asker: Dun gumlek efendim...
 
Hakim: Yani, senin donunla gömleğini mi?"
 
:) Herkese okumasını tavsiye ederim!

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Şiirin Kızkardeşi Öykü - Buket Uzuner

Bu aralar her zaman olduğumdan farklıyım. Bu nedenle olsa gerek, uzun süreli bir şeye kafa yoramıyorum. Dolayısıyla okumakta olduğum romana biraz ara verdim ve daha kolay ilerleyeceğini düşündüğüm bu hikaye kitabını seçtim. Tahmin ettiğim gibi de oldu, pişman değilim. Buket Uzuner'in kitaplarını severim. "Kumral Ada Mavi Tuna" ve "İki Yeşil Su Samuru"ndan sonra beklentim çok yüksek olsa da, bu hikaye kitabını da beğendim. Anlatımı akıcı ve kolay okunuyor. Ancak hikayelerin bazılarında tesadüfler ve ilginçlikler almış başını gitmiş :). Olsun, zira bu bir kurgu (?) kitap. Kitabın en güzel hikayesi, kitaba adını veren Şiirin Kızkardeşi Öykü. Bu hikaye bana Kumral Ada Mavi Tuna'yı anımsattı biraz. Kitabın en çok ilgi çeken bölümü cinsel öyküler beşlemesiydi bence: "2001 yılının bir İstanbul yaz gecesinde üniversiteyi beraber okumuş beş eski arkadaş yeniden buluştuklarında alkolün de etkisiyle ilk bakışta çok eğlenceli ve masum görünen bir oyun oynadılar. Oyun basitti ve tek kuralı içten olmaktı: Herkes ilk cinsel deneyimini anlatacaktı." Aslında bu bir hikayenin konusunu oluşturabilirdi. Ancak sonrasında anlatıcıların ne kadar içten olup olmadıklarını anlayabilmemiz için beş arkadaşın geçmişini de anlatan beş hikaye daha ortaya çıkacak. Hikaye okumaktan hoşlanan kişilere, bir de bu kitabı denemelerini tavsiye ederim.

"Kadın cinselliğini zincirleyen hurafeler, sevişirken haz almayı önleyen mitler, uyduruk yasaklar, aptalca korkular, aslı olmayan günahlar ve bedeninin kontrolünü kadının elinden alan binlerce yıllık baskılar...Sonra tabi; ah bıkkın, umutsuz, sakatlanmış genç ruhlarımız... ama öyleydi işte. Bu kadar salakça ve bu kadar acımasız. Bu kadar gerçek ve eziciydi."