Powered By Blogger
SABAHATTİN ALİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SABAHATTİN ALİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2016 Salı

Macbeth - William Shakespeare

Shakespeare’in eserlerini mümkün mertebe okumaya çalışacağım zira Macbeth’den sonra bende henüz okumadığım diğer eserlerinde de büyük cevherlerin saklı olduğu izlenimi uyandı. Shakespeare de olsa art arda okumak istemiyorum bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlamasın diye. Tabi, ara sıra okumak şeklinde okuma zevkinize tat katabilirsiniz. William Shakespeare’in dünyanın en iz bırakan ve başarılı yazarları arasında olduğu su götürmez bir gerçek, ayrıca çok da üretken olması nedeniyle pek çok eserin de sahibi. Macbeth bu eserlerin arasında Romeo ve Juliet’ten sonra en tanınanlarından biridir. Shakespeare’in en kısa trajedisinde olaylar üç cadının İskoç soylusu gözü pek savaşçı Macbeth’e ve arkadaşı  Banquo'ya krallıkla ilgili kehanetini bildirmeleriyle başlar. İskoç kralı Duncan’a bağlılığı ile bilinen Macbeth bu kehanete aldırış etmez ancak günler geçtikçe kral olma tutkusu yavaş yavaş kendisini sarar. Karısına da bu tutkusundan bahsetmesinin ardından hırslı bir kadın olan Lady Macbeth'in de desteklemesiyle iyice gözünü karartır. Kral olmak uğruna hiç yapabileceğini tahmin etmediği şeyleri yapan ve derin pişmanlıklar yaşayan Macbeth, uğruna bu kadar fedakarlık yaparak kazandıklarını da kaybetmemek için zorbalık yolunda hızla ilerlemektedir. İskoçya'nın geleceği ile ilgili Banquo'nun da bildikleri kendisini rahatsız etmektedir. Cadıların kehanetlerine gereğinden fazla önem veren Macbeth, cadıların insanların kaderleri ile oynamaktan zevk aldığını biraz geç fark eder.

Macbeth hem kısa olması hem de konusunun akıcılığı nedeniyle olsa gerek, tiyatroya ve sinemaya uyarlanmış bir eserdir. Konusundan esinlenilerek çekilen filmlerin yanı sıra, 1971 yılında Roman Polanski tarafından ve 2015 yılında Justin Kurzel tarafından doğrudan aynı adla sinemaya uyarlanmış filmleri de mevcuttur. Ben henüz bu filmleri izlemedim ancak 2015 yapımı olan filmi yakın bir zamanda fırsat bulursam izlemeyi düşünüyorum. Shakespeare seviyorsanız ve daha önce okumadıysanız bu kitaba mutlaka okuyun. Benim tavsiyem İşbankası yayınları zira çevirisi Sabahattin Eyyüboğlu tarafından yapılmış. İyi okumalar!

"İş kral olmakta değil, kral olup sağ kalmakta / Banquo'dan korkumuz kökleri derin
Yaradılıştan kralca bir yanı var / Asıl korkulacak yanı da o
Her şeyi göze alabilir; yürekli adam / Üstelik aklını da kullanır yiğitliğinde,
Çürük tahtaya basmadan yapar yapacağı / Bir tek onun varlığı korkutuyo gözümü.
Yanında kafam siniveriyor sanki / Antonios da Caesar'ın yanında öyle olurmuş."

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Canım Aliye, Ruhum Filiz - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali insan olmaya dair tüm duyguları çok derin yaşayan bir insan. Pek çok kitabını okumuş biri olarak üzüntülerini sonuna kadar hisseden ve yazan biri olduğunu söyleyebilirim. Sabahattin Ali'nin mektuplarından oluşan Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabında, kendisinin aşk, sevgi ve özlem duygularını yakından hissediyor olacağız. Özellikle nişanlılık dönemlerinde biricik nişanlısı Aliye Hanım'a yazdığı mektuplardan gerçek bir aşk ve özlem fışkırıyor gibi. Nişanlılık döneminde İstanbul'da yaşayan (kendisi Ankara'da) Aliye Hanım'a evleneceği güne kadar neredeyse birkaç günde bir gönderdiği mektuplar kitabın ilk bölümünü oluşturuyor (1935 yılına ait). Aliye Hanım'ın Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış, bu nedenle ne yazmış olabileceğini yalnızca yazarın mektuplarından tahmin edebiliyoruz. Devamında 1943-1944 yıllarında Sabahattin Ali askerde iken eşine yazdığı mektuplar bulunmakta. Buraya kadar tüm mektuplar -muhtemelen alışkanlığı sebebiyle- hep eski yazı ile yazılmış (Osmanlı Alfabesi, mektupların görüntüleri de eklenmiştir). Ancak arada kızı Filiz Ali'ye gönderdiği kısa mektupları yeni yazı ile (Latin Alfabesi) yazılmış. Filiz Ali'nin yeni okula başladığı düşünülürse, yalnızca yeni yazıyı okuyabildiğini tahmin ediyorum :). Aliye Hanım'ın olduğu gibi, Filiz Ali'nin de kendisine yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış. Son olarak, 1946-1947-1948 yıllarında ait mektuplar da (maddi sıkıntılara, siyasi sorunlara ve dergilerine değinen) eserde yerini alıyor.

Sabahattin Ali tanınan ve sevilen bir yazar, bu nedenle özel hayatını da anlatsa, mektuplarının yayınlanmasında kendi adıma bir sakınca görmüyorum. Ancak eşinin ve kızının mektuplarının yayınlanmamış olmasını üzüntüyle karşılasam da yerinde bir hareket olarak görüyorum. Kitap kendisinin mektuplarından oluştuğu için eleştirilecek bir yönü yok ama son mektubunun 13 Mart 1948 (vefatından yaklaşık bir ay önce) olması beni biraz hüzünlendirdi.
 
"Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."

14 Mart 2016 Pazartesi

Çakıcı'nın İlk Kurşunu - Sabahattin Ali

Muhtemelen bu bloga yazmaya başladığımdan bu yana en çok tercih ettiğim yazar Sabahattin Ali olmuştur. Ancak kendisinden okuduğum bu kadar kitaba rağmen, Sabahattin Ali'yi gerçekten tanımam kitap sayesinde oldu diyebilirim. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden olmasına rağmen Sabahattin Ali en çok hikaye ve romanlarıyla tanınır, işte bu eser kendisinin farklı taraflarını da tanımaya vesile olmaktadır. Kitabın muhteviyatında yer alan şiirleri (bazılarının eski yazıyla görüntüleri taranmıştır), hikayeleri, makaleleri, bir adet opera eseri (Kağnı eserini operaya uyarlamış) ve kendi çizimleri (resim çizdiğini yeni öğrendim) aslında yazarın çok yönlü olduğunun kanıtıdır. İçerikte yer alan hikayelerden bir tanesi ("Barsak" hikayesi) tamamalanamamıştır, şiirleri de diğer şiir kitaplarındaki gibi tatmin edici değil, muhtemelen Sabahattin Ali bu eserler üzerinde daha çalışmayı planlıyordu. Ancak son bölümde yer alan makaleleri çok etkileyici, özellikle "Kadınlar Üzerine Bir Konferans" ve "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" başlıklı yazılar kendisinin ne kadar öngörülü ve bu konuların aradan geçen seksen yıla rağmen ne kadar aktüel olduğunu göstermektedir. Farklı türleri içinde barındırmasına rağmen, kitabın adının "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" olmasının sebebi, kitapta aynı adla yer alan uzun hikayedir. Adından da anlaşılacağı üzere, hikayede Türk edebiyatında hakkında çok yazılan ve efsaneleşen Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı Efe) adındaki eşkıya anlatılmaktadır. Son olarak belirtmek istediğim, kitabın muhtemelen en hüzünlü bölümü, yazmayı planladığı ancak yazamadığı roman ve hikayelerin listesidir. Keşke öldürülmeseydi ve bu eserleri de kendisinin kaleminden okuyabilseydik!
 
Kitabın üzerinde yazan "Tereke" kelimesinin fikir vereceği üzere, bu kitapta toplanan eserler yazarın "sandığı"ndan çıkan mirasıdır.  Kitabın önsözünde yazıldığı kadarıyla, Nüket Esen, Sabahattin Ali'nin sandığından çıkan eserlerin 1997 yılında kızı Filiz Ali tarafından kendisine ulaştırılması akabinde, oluşturduğu küçük bir ekip ile tümünü tarayıp yeni yazıya aktararak düzene soktuğu bu eserleri bu kitapta bir araya getirmiş (farklı başlıklar altında tasnif edilenler ve şahsi mektupları ayrı kitaplarda yayınlanmıştır). Bir sandık açılınca her zaman içinden hazine çıkmayabilir, ancak bu kez öyle olmamış anlaşılan! Hayatta olmayan naif ve sevilen bir adamın iç dünyasını öğrenmek isterseniz, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
 
"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir." Kadınlar Üzerine Bir Konferans, Konya, 1932.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Yeni Dünya - Sabahattin Ali

Türk edebiyatının büyük yazarından düşünen ve söyleyen öyküler: Sabahattin Ali'nin beni sarsmayan herhangi bir eseri yok sanırım! Her okuduğumda daha fazla hayran oluyorum. Başarılı gözlem yeteneğinin yanında içinden geçen duyguları bu kadar iyi yazıya dökebilen yazar sayısının pek az olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, bu kitabı okurken farklı öykülerdeki mekanlar gözümde canlandı, karakterlerin hissettikleri duyguları ben de aynı derecede hissettim. Ancak öykülerin acıklı olması ve tahminimce gerçekten yaşanan/gözlemlediği olayları aktarıyor olması sebebiyle kitabı bitirdiğimde hüzünlendim. Kitaba adını veren hikaye "Yeni Dünya" eskiden Anadolu'da var olan ve para karşılığında düğünlere çağırılan dansçı kadınlardan (avrat oynatma) birinin hayatından bir kesit sunmaktadır  (60-70 yıl öncesi gibi düşünebiliriz). Asfalt Yol hikayesinde Anadolu köylülerinin sabit fikirliliğinin ve Hasan Boğuldu'da obalı insanların açık sözlülüğünün yanı sıra Sulfata hikayesindeki insanların çaresizliği ince detaylarıyla ve araya serpiştirilen toplumsal mesajlarla işlendiği de görülmektedir. Aynı şekilde toplumsal konuların işlendiği diğer hikayelerinde anlatılmak istenilen duygular yoğun bir şekilde okuyucuya iletilmektedir: Isıtmak İçin hikayesindeki insanın iliklerine işleyen soğuk, Ayran'daki korku, Uyku'da kamyon şoförünün yaşadığı uykusuzluk, Hanende Melek'in tiksinti duygusu okuyucuyu da içine almaktadır.

Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir bakış açısı kazandıran Sabahattin Ali'yi fırsat bulduğum her vakit okurum. Gerçekçi romanın en güzel örneklerini veren ve satır aralarında yaptığı eleştirileri ince bir şekilde sunan bu yazarı okumanızı tavsiye ederim. Ezilen insanların acılarını Sabahattin Ali kadar net verebilen başka bir Türk yazar var mıdır acaba?

"Bana bak Yusuf, dedim, insan hali işte böyle. On beş günlük ömrü on beş seneye sığdıramazsın da, on beş senelik ömrü on beş günde yaşayıverirsin! Aldırma, Allah ömür verir de sakalımız ağarır, belimiz bükülürse karşı karşıya oturur, bugünleri anıp söyleşiriz. İnsanın iyi günü de, kötü günü de geçer, elverir ki bugünlerden anacak bir şey kalsın!"

6 Kasım 2015 Cuma

Değirmen - Sabahattin Ali

Okurken içimi Sabahattin Ali kadar titreten yazar pek azdır, neden olduğunu anlamadığım şekilde (belkide toplumcu yazar olması ve memleketimi tüm gerçekliğiyle gözlemlemesi sebebiyle) ben Sabahattin Ali'nin roman ve öykülerini çok beğenirim. Bu kitabında yazarın gençliğinde çeşitli mecmualarda yayınlanan hikayeleri bir araya getirilmiştir (hikayelerin sonunda hangi yıl hangi mecmuada yayınlandığı belirtilmiştir). Kitaba adını veren "Değirmen" hikayesi kitabın ilk hikayesidir ve diğerlerinden farkı bir Çingene'nin sesinden şiirsel bir dille aşkın anlatılmasıdır. Diğer hikayelerin büyük kısmı yazarın Anadolu'nun (İç Anadolu ve İç Ege bölgeleri) çeşitli yerlerinde görev yaparken yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılmış gibidir. "Kırlangıçlar" ve "Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi" diğerlerinden farklı olarak daha fantastik unsurları içermektedir, "Viyolonsel" ise kendi hikayesinin altında politik bir eleştiriyi de içermektedir. Tabi toplumcu bir yazarın halk-bürokrasi çatışmalarını da anlatması kaçınılmaz. "Bir Orman Hikayesi", "Kazlar", "Candarma Bekir", "Bir Firar", "Komik-i Şehir" gibi hikayelerinde bu konulara da değinilmiştir ancak bu yönüyle oldukça acıklı hikayelerdir.  Ezilen insanların acıları, sömürülmeleri dile getirilmiş ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrır eleştirilmiştir.

Sabahattin Ali çok başarılı bir gözlemci ve anlatıcıdır, hasbelkader yolunun düştüğü yerlerde yaşayan insanları (köylü-kentli) yazıya olduğu gibi aktarmıştır. Fakat bir şeyi belirtmek isterim, Değirmen okuduğum kitapları arasında genel itibariyle değerlendirdiğimde en az sevdiğim eseridir, zira kendisi de önsözde bu hikayelerin bir kısmını çok erken yaşta yazdığını (1929-1934 yılları arasında) ve aralarında bulunan bazı eserlerden utandığını ancak yine de baskıdan çıkarmadığını belirtmektedir. Ben de bazı hikayelerini "etkileyici yazar olmaya çalışan genç bir adamın sıkıcı yazıları" olarak değerlendirmedim değil, ancan bir kısmını da çok beğendim. Bu kitap Sabahattin Ali'nin yazarlıkta ne kadar yol aldığının somut bir kanıtıdır, okunmasını mutlaka tavsiye ediyorum, tabi kesinlikle bir "Kürk Mantolu Madonna" değil :).

"İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."

Yazarın bu blogdaki diğer kitapları:

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/icimizdeki-seytan-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kamyon
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/11/kamyon-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Sırça Köşk:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/srca-kosk-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/butun-siirleri-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/05/kuyucakl-yusuf-sabahattin-ali.html

2 Mart 2015 Pazartesi

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

İnsanın içinde saklı olan ve umulmadık zamanlarda ortaya çıkan şeytanın hikayesi: İçimizdeki Şeytan. Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı kadar etkileneceğim bir kitap daha yok sanıyordum meğer varmış. Hayatta yalnızca yaşamakla yetindiğimiz ve asla anlatamadığımız ikilemleri, iradesizliğimizi ve toplumun üzerimizdeki baskısını tüm çıplaklığıyla anlatan bir kitap olarak satır satır okunmayı ve baş ucu kitabı olmayı hak ediyor. 1940 yılında yayımlanan roman, karakterlerinin (Macide ve Ömer) iç konuşmaları ve kendileri ile hesaplaşmaları şeklinde ilerliyor. İstanbul'a konservatuvar okumak için gelen Macide ile tesadüfen vapurda karşılaştığı uzaktan akrabası Ömer arasında zamanla henüz tam anlamlandıramadıkları bir yakınlaşma olur. Duygularını derin yaşayan Ömer'in sempatikliğinden ve muhtemelen güzel konuşmasından etkilenen Macide, bir süre sonra başına gelen felaketlerin de neticesiyle Ömer'le iyice yakınlaşır. Tabi bu süreçte Ömer'i daha yakında tanıma fırsatı bulduğu için arkadaş çevresini, etkilendiği insanları, iradesizliğini ve kapana kısılmışlığını daha iyi görür. Ömer'e de çok haksızlık etmemek lazım, bütün yaşadıklarına rağmen güçsüz de olsa, başkalarına suçu atıp kaçmayı adet edinmemiş farkındalığı olan bir karakter. Yaşadıkları buhranlara bir de ekonomik olarak imkansızlık eklenince, hayatları iyice çekilmez hale gelen çift, bir müddet sonra farklı bir çözüm arayışına gireceklerdir.
 
Daha önce hiçbir roman karakterine bu kadar acımadım, Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i bile bu kadar acınacak halde değildi. Ama bir şüphem değişmedi, oluşturduğu roman karakterleriyle Sabahattin Ali aslında kendini mi yansıtıyor? Zira kitaptaki bazı karakterler üzerinden Peyami Safa ve Nihal Atsız'ın eleştirildiğni düşünürsek, kendi yaşadıklarından veya hissetiklerinden parçaların kitaba yansıtıldığını düşünmek mümkün. Her ne kadar 1940 yılında yayımlanmış da olsa, konunun her daim güncel olduğu kanaatindeyim, okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum.
 
"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir meulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizde şeytan yok...İçimizde aciz var... Tembellik var....İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatları görmekten kaçmak itiyadı var..."

24 Kasım 2014 Pazartesi

Kamyon - Sabahattin Ali

Daha önce de belirttiğim gibi, Sabahattin Ali'nin çok iyi bir gözlemci olduğu ve yaşadığı yerlerde insanları gözlemleyerek hayatlarını hikayeleştirdiği kanaatindeyim. Böyle bir kanıya kapılmamın sebebi toplumcu gerçeki bir yazar olan Sabahattin Ali'nin hikayeyi anlatırken olayın geçtiği yer-zaman hakkında bilgi vermesi ve bu dönemde gerçekten Anadolu'nun o bölgesinde bir vesile ile bulunuyor olmasıdır (öğretmenlik yaptığı için Konya'da, aydın'da evya Ankara'da görev yapmış olması). Derlenmiş hikayelerden oluşan "Kamyon" kitabında yer alan hikayelerin büyük çoğunluğu Konya'da geçmekte ve 1930'lu yıllarda bu çorak topraklarda yaşayan sefil insanları anlatmaktadır. Hikayelerin mahzunluğundan daha üzücü bir şey daha var: Anlatılanların gerçekten yaşanmış olma ihtimali (kurgu olmama ihtimali - ki öyle olmadığını düşünüyorum). Sabahattin Ali yaşadığı dönemin ekonomik, siyasi ve kültürel özelliklerini kendi gerçekliğiyle birleştirerek eserlerini ortaya koymaktadır, zaten birkaç kitabını okuyunca yazarın tarzı ve kitapların çizdiği profil de anlaşılabilmektedir. Kanal, Kağnı, Kazlar, Kamyon ve Bir Orman Hikayesi'nde karakterlerin çaresizliği ve kimsesizliği üzerinde durularak, insanların iç sesleri (yorumları) verilmeden "olay"ın kendisi anlatılmaktadır. Okuyucuda farklı ufuklar açsa da, kabul etmek gerekir ki Sabahattin Ali okumak biraz rahatsız edici, çünkü "....geri bir ekonomik düzenin ve baskıcı bir yönetimin ürünü yoksunluklar, yoksulluklar içinde ekmek uğruna, su uğruna, toprak uğruna ölen, öldüren hapislere düşen Anadolu insanını; ağa, eşraf, esnaf, köylü, bürokrat ilişkilerini konu edinecektir."

Şükran Kurdakul onun öykücülüğünü "Sabahattin Ali'nin 60'ı aşkın öyküsünde köylü kentli kadınlar, mahpuslar, çocuklar, bürokratlar, kendi niteliklerinin yanı sıra, sınıflı toplumun insanı olmaktan gelen nitelikleriyle birlikte yaşarlar. Issız, kendi durumuna bırakılmış Anadolu'nun yalnız insanları, idare lambalarının soluk ışıkları altında hüzünlü bakışlarıyla insanlığımızı arar gibidir." biçiminde değerlendirmiştir.

Hiç okumamış olan yoktur diye umut ediyorum ancak henüz okumadığınız bir kitabı ile karşılaşırsanız Sabahattin Ali'yi okumanızı mutlaka tavsiye ederim. Hikaleyerini akıcı ve içtenlikle yazan bu yazarın eserlerini çok beğeneceksiniz.

"Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buaraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"

Sabahattin Ali - Sırça Köşk:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/07/srca-kosk-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/butun-siirleri-sabahattin-ali.html
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/05/kuyucakl-yusuf-sabahattin-ali.html

18 Temmuz 2014 Cuma

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin on üç hikayesinin ve dört masalının toplandığı kitaptır. "Sırça Köşk" de kitabın sonunda yer alan alegorik bir masaldır. Her ne kadar çocuklar için yazılmış gibi görünse de, aslında direnmeyi ve örgütlenmeyi öğrendiği taktirde halkın iktidarı kolayca yerle bir edebileceğini anlatır. Aynı zamanda daha komün ve eşitlikçi bir yaşamın gizli propagandası yapılmaktadır. Diğer masalları tamamen masal özelliği taşımasa da aynı şekilde alegoriktir (hayvanlar ve simgeler vardır). Hikayeleri ise kısa ve sade bir dille yazılan (her ne kadar bazı eski dilde kelimeler olsa da, kitabın 1947 yılında yayınalndığını düşünmek gerekir) kolay okunan eserlerdir. Büyük bir kısmının -içinde anlatılanlardan yola çıkarak- Sabahattin Ali'nin anıları olduğu kanaatindeyim. Zira kendisi gençliğinin birkaç yılını Almanya'da geçirdiği ve iyi seviyede Almanca bildiği için yazılan hikayelerdeki Almanca tercümanın kendisi olduğunu, haksızlığa uğrayan insanları anlattığı hikayelerin konularını kendi yaşadıklarından veya şahit olduklarından derlediğini tahmin ediyorum. Ancak Sabahattin Ali'nin hikayeleri kendi duygusal ve naif kişiliğinden ayrıca hayatı boyunca haksızlığa uğradığını düşündüğünden olsa gerek, oldukça hüzünlü ve kırılgan. Bununla beraber dönemin (1940lar) yaşantısı, maddi ve hukuki zorlukları ve toplumsal önyargıları adına pek çok bilgi edinebiliriz. En azından Türkiye'nin o günlerden bu günlerde bazı alanlarda önemli bir yol kat ettiğini gözlemleyebiliriz.

Kitabın içindeki bir öyküde (adı "Çirkince") İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün tarihi geçmişinden biraz söz edilmektedir. En çok ilgimi bu öykü çekti zira önümüzdeki haftalarda Şirince'ye turistik bir gezi yapmayı planlıyordum. Bu nedenle Sabahattin Ali'nin anlattığı zeytinlikleri, incir ağaçlarıyla çevrili yolu, tepeye doğru uzanan çivitli Rum evlerini görmek için sabırsızlanıyorum diyebilirim.
  
"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
 
Sırça Köşk masalından
 
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. "Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?" diyorlar. "Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yzılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?"
 

2 Mayıs 2013 Perşembe

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali


Sabahattin Ali'nin kitaplarını okumayı seviyorum. Ancak şimdiye kadar hiçbir kitabını Kürk Mantolu Madonna kadar sevemedim. Aslında Kuyucaklı Yusuf'u heyecanla okudum fakat aklımda bazı sorular kaldı ve yazar bu soruları cevaplamadı :). Yazıldığı dönem itibariyle halkın be hükümetin gözlemi çok iyi yapılmış. Anadolu insanı, düşünüş ve yaşayış tarzları başarılı bir gözlemle okuyucuya sunulmuş. Kitapta annesi-babası eşkıyalar tarafından öldürülen Yusuf'un o bölgenin kaymakamı tarafından evlat edinilmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır. Kaymakam beyin eşi bu durumdan hoşnut olmasa da bir süre sonra herkes bu duruma alışır. Kaymakamın tayininin Edremit'e çıkması sonucu burada yeni bir yaşama başlarlar. Yusuf okumak istemez, satın alınan küçük bir zeytinlikte işçiler ile birlikte vakit geçirir. Bu arada Kaymakam beyin küçük kızı Muazzez de büyümüştür. Dikkat çekici bir genç kız olması ve kaymakamın kızı olması dolayısıyla bazı talipleri olur. Bu durum Yusuf'un hoşuna gitmez ancak kıskançlığı bir abinin kardeşini kıskanması gibi değildir. Muazzez de Yusuf'a karşı boş değildir. Bu sebeple bir gün beraber kaçarlar ve evlendikten sonra kaymakam beyin ricası sonrasında geri dönerler. Yusuf kaymakamlıkta işe başlar ve çok kısa bir süre sonra kaymakam bey ölür. Sonrasında hayatları değişir, daha fakirleşirler, Yusuf tahsildar olarak atandığı için köy köy gezip vergi toplamaya gidip günlerce dönmez. Annesi Şahinde Hanımla yalnız kalan Muazzez de yavaş yavaş annesinin sözünü dinlemeye başlar, yaşının küçük olmasından olsa gerek, pek çok şeyi neden yaptığını düşünmez bile. Yusuf da durumu öğrendiğinde verdiği tepkinin sonuçlarını düşünmez.
 
"'Saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir.' Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli ne de ondan bir şey eksiltmeli... Bazı şeyler vardır canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin varlık hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için gönlünün rahat olması istersen gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma...Sonra en mühimi: Kendini halinden şikayet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun."

24 Mart 2013 Pazar

Bütün Şiirleri - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali'yi "Kürk Mantolu Madonna" sını okuduğumdan beri çok seviyorum. Bütün kitaplarını okuma isteği var içimde. İlk olarak bu şiir kitabı dikkatimi çekti, aldım. Bir çırpıda bitti :). Bu kitap şairin "Dağlar ve Rüzgar", "Kurbağanın Serenadı" ve "Öteki Şiirler" şiir kitaplarının birleşimi. Şiirlerinin büyük kısmı yalın bir Türkçe ile ve hece ölçüsü ile yazılmış. Kitabın sonunda bazı yazıları ve şiirleri yer alıyor ki aruz ölçüsüyle ve oldukça zor anlaşılır bir Osmanlıca ile yazılmış. Bu kısmı biraz gözardı ettim maalesef. 
Şiirlerinde biraz kırılganlık var Sabahattin Ali'nin. Umutsuzluk, yalnızlık, hüzün ve doğa sevgisi var. Doğa sevgisi de çaresizliğinden ve yalnızlığından ileri geliyor gibi. Hapishanede yazdığı şiirleri de biraz isyankar. Aslında, şiirlerinden Sabahattin Ali'nin tüm gelgitleri ve karasızlıkları anlaşılıyor. İnsanlara kırgınlığını "Bir gün kadrim bilinirse / İsmim ağza alınırsa / Yerim soran bulunursa / Benim meskenim dağlardır." dizelerinden, mutsuzluğunu "İçiliversem dem gibi / Kırılıversem cam gibi / Şamdanda yanan mum gibi / Sabahı görmeden bitsem." dizelerinden ve "Ne kadar boşmuş hayat / İşte, bana birkaç hat / İhtiyarladın diyor." dizelerinden, karamsarlığını "Ekmeğim bahtımdan katı / Bahtım düşmanımdan kötü / Böyle kepaze hayatı / Sürüklemekten yoruldum." dizelerinden (adamı intihara sürükler bu şiir) anlayabiliyoruz. Kitapta onlarca örnek bulabilirsiniz. Yazdıklarım benim paylaşmak istediklerim. Kurbağanın Serenadı bölümünde bazı şiirleri ilan-ı aşk içeriyor ancak sevgiliyi övmekten çok benim sevmeye hakkım yok ben kimim ki der gibi :). Ayrılık şiirleri de var ama daha ziyade sevmekten vazgeçtiğini vurguluyor Sabahattin Ali: "Kendimi aldırdım gama / Yerleştin kaldın kafama / Unutmak istedim ama / Yar seni unutamadım." Kurbağanın Serenadı'ndan: "Bir paçavra yırtıldı kamışlar arasında / Bak sevgilim haddini bilmeyen bir kurbağa / Başladı yosunlarda serenat çalmaya /...../ Fakat senin karşında bu ne kadar küstahlık / Bir kere kendisine bakmıyor mu bu alık? / Nasıl açıyor sana gönlünün yarasını?"

Sabahattin Ali'nin şiirleri üzerine sayfalarca yazı yazılır aslında. Ben kitabını okumanızı tavsiye ederek gerisini sizin tespitlerinize bırakmak isterim. En sevdiğim şiiri "Çakır"ı da beğeninize sunarak:
"Altın saçlarını sıkıca tarar / Sonra iki örgü yana bırakır / Ayağında pembe dallı mor şalvar / Taze gelin gibi süzülür Çakır...
........
Çakır'sız olamaz hiçbir eğlence / Herkesin gönlünü kaplar çünkü sis / Bazen mal olsa da iki üç gence / Yine Çakır'ını ister her meclis...
Geniş meydanlarda yakılır çıra / Çakır nazlı nazlı dokunur defe / Süt gibi rakıyı sunar Çakır'a / Gür bıyıklı ateş gözlü bir efe...
......
Çakır yılan gibi döner kıvrılır / Sırma saçlarında fildişi tarak / Tabanca çekilir bıçak sıyrılır / O döner elini şakırdatarak...
Yalnız bazı kere taze gelinler / Bize kocamızı ver diye inler / O zaman Çakır'ın gözü doludur / O zaman gözünün önüne gelen / Cepheden şehitlik alıp yükselen / İncecik bıyıklı bir yavukludur..."