Powered By Blogger
LÜBNAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
LÜBNAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2016 Çarşamba

Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl - Amin Maalouf

Bu kitabı okurken aynı zamanda ülkede küçük yaşta evliliklerin legalleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştı ve halk nezdinde yoğun bir tepkiyle karşılanmıştı. Dolayısıyla kitapta anlatılan konudan daha fazla etkilendim diyebilirim. Aslında kitabın konusu ile ülkemizde yaşanan bu olay arasında doğrudan bir bağlantı yok ancak gelişmiş bir uygarlık ile gelişmemiş bir uygarlığın arasındaki farkı "erkek doğumu" üzerinden anlatması benim olaylar arasında bağ kurmama yeterli oldu. Maalouf bu eserinde "çocuğun cinsiyet tercihine" müdahale edebilmeyi sağlayan bir yeniliğin dünyada nasıl bir kaosa yol açabileceğini anlatmaktadır. Yazarın Kuzey ülkeleri dediği gelişmiş ülkeler ile Güney ülkeleri dediği gelişmemiş ülkeler arasındaki kadına/erkeğe bakışın farklı olması, doğumlara müdahale edilebilmesi sebebiyle dünyada evrensel bir soruna dönüşmekte ve sonu öngörülemez bir felakete yol açmaktadır. Tahmin edileceği üzere erkek çocuğuna sahip olmak isteyen Güney ülkelerinin bu seçimleri bir jenerasyon sonra toplumda kaosun hüküm sürmesine neden olacaktır. Kuzey ülkelerinden birinde yaşayan bir böcek-bilimci, gazetesi eşinin de yardımıyla "Bilgeler Şebekesi" adını vermiş olduğu bir dernek kurarak insanları bilinçlendirme çalışmakta ancak hem kemikleşmiş bazı düşüncelerle savaşmanın hiç de öyle kolay olmadığını tecrübe etmektedir. Kitap adını anlatıcının (böcek-bilimcinin) olayların kronolojisini kendi kızı Beatrice'nin doğumunu milat alarak anlatmayı tercih etmesinden almaktadır. Bu Beatrice'nin yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı...

Amin Maalouf'tan okuduğum diğer kitapların bu kitaptan daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Aslında eserin konusunu özgün buldum ancak anlatılış tarzını sıkıcı ve eksikti (belki bir distopyada işlenseydi müthiş bir eser olabilirdi). Yaşamın en önemli unsurlarından birisi "kadın"ın eksikliğinin yarattığı/yaratacağı eksiklik tam anlamıyla yansıtılamamıştı, belki de yazar bu kısımları okuyucunun hayal gücüne bırakmak istemiştir kim bilir. Zira gerçekten "cinsiyet belirleme teknolojisi" var olsa, nasıl sonuçların yaşanacağını gerçekten kestirmek çok güç. İyi okumalar!

"Öncelikle 'madde', 'seçici doğum', 'ayrımcı kürtaj' ve 'kısırlaştırma' tekniklerinin tümü çevresinde dönen tartışma evrensel ve gündelik bir olaya dönüşüyordu. Yaratıcılar ve üreticiler kuşkusuz suçluydular ama sunulan kelleler - üstelik yasal olarak- artık yetmez olmuştu. Kuzey'de yetkililer öngörüsüz, ihmalci, bir bakıma suç ortağı olmakla suçlanıyordu. Güney ülkelerinde, söylediğim gibi, tartışmalar etnik grupları, toplulukları birbirine düşürüyordu; genellikle haksız yere tıp zümresi ve politika yöneticileri de sorumlu tutuluyordu....

30 Kasım 2015 Pazartesi

Ermiş - Halil Cibran

Halil Cibran hakkında daha önce yazı yazmadım, uzun zamandır kitaplarından birini okumamıştım. Ancak kısa bir sure önce okuduğum "Ölüm İlanı Yazarı"nda kendisinde bahsedilince okumaya karar verdim. Bildiğiniz üzere, Halil Cibran Lübnan kökenli (Doğum yılı 1883, Osmanlı vatandaşı) bir şair, filozof ve ressamdır. Felsefi esintiler içeren ve nazım biçiminde (farklı bir tarzı var) yazılmış pek çok eseri bulunmasına ragmen en ünlüsü ve en sevileni Türkçeye "Ermiş" olarak tercüme edilen "The Prophet" isimli eseridir (1920 ilk basım). Bu eserin Türkçeye bu isimle tercüme edilmesini uygun bulmuyorum zira hem içeriğinden hem de İngilizce adından anlaşılacağı üzere kitabın ana kahramanı aslında bir peygamberdir. El Mustafa adındaki bu peygamber on iki yıldır yaşadığı Orphalese kentinden ayrılarak kendi doğduğu topraklara doğru yola çıkmak ister. Orphalese halkı ise kendisini yolcu etmeden önce günlük hayatın merkezindeki konular hakkında kendisine sorular sorarlar. Tüm kitap halkın bu sorularına El Mustafa'nın verdiği cevapları içermektedir. Bu cevaplar hem halkı bilgilendirmek hem de yönlendirmek adına aşk, evlilik, güzellik, özgürlük, suç ve ceza, din, ölüm gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Kitaptaki karakterin İslam peygamberi Hz. Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler olduğu gibi, Halil Cibran'ın üslubunu ve işlediği konuların Matta İncil'indeki Hz. İsa'nın vaazlarıyla paralellik gösterdiğini iddia edenler de vardır. Halil Cibran'ın Hz. İsa'yı işaret ediyor olmasının daha yüksek bir ihtimal olduğu belirtilmektedir, zira hem kendisi Hristiyandır hem de diğer kitaplarındaki çalışmalar da Hz. İsa'nın hayatı ile benzerlik göstermektedir. "Ermiş'in Bahçesi" kitabı da bu eserin devamı niteliğinde kaleme alınmıştır.

Daha önce blogda Paulo Coelho'nun bir eserinden söz etmiştim: Akra'da Bulunan El Yazması. Birebir alıntı olması sebebiyle kitaptan çok hoşlanmadığımı da belirtmiştim. Ermiş de tarz olarak bu kitaba benziyor ancak biraz daha şiirsel bir dili var ve açıklamaları daha başarılı yapılmış. Yine de Paulo Coelho'nun Halil Cibran'a bir şekilde gıpta ettiği izlenimi oluştu bende. Ermiş'i okumanızı tavsiye ederim, beğeneceğinizi tahmin ediyorum, ancak iyi bir yayın evinden tercih etmelisiniz, ya da İngilizcesini de okuyabilirsiniz. Doğunun gizemine bir kez daha hayran olacaksınız.

"İnsan yapısı bir zindan kapısına ilişmeden zihninizdeki boyunduruğunuzu kırarsanız, hangi insan yasası size bağlayabilir?
İnsan elinden çıkma hiçbir zincire takılmadan dans ederseniz, hangi yasa korkutabilir sizi?
... Ey Orphalese halkı, davulun senini susturabilir, lirin telini gevşetebilirsiniz, ama tarlakuşu kim alıkoyabilir şakımasından?"

Akra'da Bulunan El Yazması - Paulo Coelho
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/07/akrada-bulunan-elyazmas-paulo-coelho.html

29 Haziran 2015 Pazartesi

Doğu'dan Uzakta - Amin Maalouf

Kitabı ilk yayınlandığı günden itibaren okumak istiyordum, bu hafta sonuna kısmetmiş :). Aslında daha önce başladım ancak hafta sonu bol bol vakit ayırarak bitirdim. Uzun bir kitap olmasına rağmen (457 sayfa) akıcı olduğu için kolay okunuyor olması nedeniyle birkaç günde bitirilebiliyor. Kitap, gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren bir grup arkadaşın ülkelerinde (Maalouf kesinlikle ülke adı kullanmıyor ama Lübnan'ı anlattığı rahatça anlaşılıyor) yaşanan iç savaştan sonra farklı yerlere dağılmalarını ve yıllar sonra bir arkadaşlarının cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmeleriyle başlayan on altı günlük yüzleşme anlarını anlatıyor. Ancak burada bir yanlış yönlendirme var kanaatimce: Kitap aslında ana karakterin, yani Adam'ın hem kendisiyle hem de geçmişiyle yüzleşmesinin romanı. Üniversite yıllarında ülkeyi terk ederek Fransa'ya giden ve yaklaşık otuz yıl ülkesine hiç dönmeyen Adam'ın gençlik arkadaşının cenazesi dolayısıyla ülkesine dönmesi sonucu hissettikleri, ülkeyi terk etmeyi tercih etmeyen arkadaşlarıyla konuşmaları ve Adam'ın gayreti sonucu dünyanın dört bir tarafından gelen diğer arkadaşları ile yaşadıkları, hikayenin temelidir diyebiliriz. Doğu'nun İncisi Lübnan'ın (adı yazılmasa da) yaşadığı savaş sebebiyle sahip olduğu kültürel zenginliği kaybetmesinin ve ülkeyi terk eden insanlarının özlemlerinin ve kırgınlıklarının güzel bir güncesi veriliyor. Kitapta anlatılan kimi karakterleri ve fikirleri eleştirsem de, Maalouf'un zaten amacının farklı düşünen insanları bir araya getirerek bir mesaj vermek olduğunu düşünüyorum: Kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. Darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

Adam karakterinin akademisyen olması dolayısıyla sık sık karşımıza çıkan günlüklerinde paylaşılan genel kültür bilgileri ve Doğu'nun etnik ve dini savaşlarına yapılan yorumlar kitabı başarılı kılan önemli detaylardan. Bu yönüyle bu karakteri Amin Maalouf'un kendisiyle de özdeşleştirdim açıkçası. Kitap içeriği ne kadar dolu ve etkileyici ise de, sonu o kadar hüsrandı. Tanios Kayası dışında ilk defa bir kitabının sonu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı, sanki toparlayamamış da çalakalem ortaya bırakılmış gibi. Yine de Maalouf okumaya devam etmeyeceğim anlamına gelmez bu :).

Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağluplarıysak, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur.