Powered By Blogger
ZÜLFÜ LİVANELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZÜLFÜ LİVANELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2017 Salı

Elia ile Yolculuk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli bu kitapta kitabın amacını tam yansıtamamış bence. Kitabın içinde Elia Kazan'ı anlatmak istediğini belirtiyor ancak sanki daha çok kendisini anlatmaya çalışıyor gibi (hadi bitirin de kitabı eleştirelim). Gerçekten bir yerde artık "Sen en iyisin Livaneli, herkesi tanıyorsun, çevren çok geniş ve müthiş başarılısın, artık Elia'ya dönebilir miyiz?" diye bağırmak istedim. Ayrıca Livaneli bu kadar kendinden bahsetmek istiyorsa, otobiyografi de yazabilir, okunacağından eminim. Bununla beraber, Livaneli hayatı boyunca Elia'nın yanında olmadığı için yalnızca onunla girdiği ortamlardan veya gözlemlerinden bahsetmekle yetinecek elbette ama Elia'nın hayatını değiştiren en önemli detaylar hakkında (HUAC vb.) hiç bilgi vermemesi de hoşuma gitmedi. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile, Elia 1909 İstanbul doğumlu ve dört yaşındayken ailesi ile birlikte New York'a göç etmiş ve tiyatro eğitimi almış birisi. Başarılı yönetmenlik deneyimlerinden sonra hayatının kalan yıllarını da Amerika'da geçirmiş ve hayatı hakkında kitap da yazmıştır. Livaneli ile dostluğundan dolayı, onun da yardımı ile ailesinin yaşadığı topraklara, Kayseri'nin Germir kasabasına hayatının yolculuğa çıkmıştır (muhtemelen ölümünden birkaç yıl önce). Bu yolculuğu Livaneli kitabında "İthaka'ya Yolculuk" olarak tanımlamıştır.

Aslında Zülfü Livaneli'nin bu kitabı yayınlama hikayesini de merak ediyorum, zira Elia Kazan 2003 yılında vefat etti, oysaki kitap sanki geçen ay ayrılmışlar izlenimi uyandırıyor. Sanki Livaneli bu kitabı 2003'te yazmış ama yayın için 15 yıl beklemiş gibi... Elia Kazan hakkında da ne düşüneceğimi bilemiyorum, yalnızca Marlon Brando'yu ve Anthony Quinn'i sinemaya kazandıran ve Marilyn Monroe ile flört etme şansını yakalayan ve başarılı filmleri olan bir yönetmen olarak aklımda kalsa yeter diye düşünüyorum. Ha bir de HUAC soruşturmasında sol görüşlü arkadaşlarının isimlerini hükümete veren kişi olduğunu da unutmamak gerekir diye düşünmekteyim. Bu kitaplar ilgili en sevdiğim detay başka bir Anadolulu olan M.K. Perker tarafından resimlendirilmiş olmasıydı, gerçekten görsel olarak muhteşem güzellik katan bir detaydı. İyi okumalar!

"Bana verdiği öğüt de buydu zaten.: Üzülmememi söylüyor, üzüntü duygusunu yasaklıyor, üzüntü çürütür insanı diye uyarıyor, ama kızmak iyi gelir, ferahlarsın diyordu: 'Sakın ola hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür."

Elia Kazan'ın hayatı, filmleri, kitapları hakkında:
https://www.biography.com/people/elia-kazan-9361216
https://www.biyografi.net.tr/elia-kazan-kimdir/

30 Ocak 2017 Pazartesi

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin son eserini satışta görünce hemen alıp bir solukta okudum. Zaten Konstanyiniyyle Oteli gibi değil, hem daha kısa hem de daha akıcı olduğu için kısa sürede okunabilecek bir eser yaratmış bu kez. Livaneli'nin Mutluluk eserine benzeyen tarzda ancak farklı bir anlatım biçimiyle ortaya konulan bir eser olmuş Huzursuzluk. Yazarın güncel konuları ele aldığı romanda olaylar İstanbul'da gazetecilik yapan İbrahim'in bir gün çalıştığı gazetenin üçücü sayfa haberinde çocukluk arkadaşı Hüseyin'in Amerika'da nefret cinayetine kurban gittiğini öğrenmesiyle başlar. Arkadaşının cenaze töreni için ata toprağı Mardin'e giden İbrahim, çocukluk anılarının da etkisiyle bu kızıl kumla kaplı şehrin gizemine kendini kaptırır. Gazeteciliğin de verdiği bir merak duygusuyla Hüseyin'in cinayetinin altında yatan nedenleri araştırmaya başlayan İbrahim, cinayetin gizeminin araştırdıkça yıldız çiçeği gibi kat kat açıldığını fark eder. Hüseyin'in ailesinden göçmen kamplarına, Süryani rahip Gabriel'den IŞİD zülmünden kaçan Ezidi kızı Meleknaz'a uzanan bir olaylar silsilesinin içinde bulur kendini. Hikaye bir anda herkesin acı dolu hikayelerinin iç içe girdiği büyük bir girdapa dönüşür. Bütün bu acıların karşısında İbrahim, yaşadığı hayatın ona ne kattığını, hayatından neler götürdüğünü ve dertlerinin aslında ne kadar anlamsız olduğunu sorgulayacaktır.

Kitapta sanki Zülfü Livaneli kendisinden bahsetmiş gibi bir izlenim oluşuyor. Bir gazetecinin gözlemleri ve geçmiş anıları anlatıldığından, yazarın başından geçen bir hikaye gibi akıp gidiyor olaylar. Kitabın anlatım dili de bu şekilde, roman, hem yazarın gazeteci gibi anlatımıyla hem de konuştuğu kişilerin tapeye kaydedilmiş gibi konuşmalarının aynen aktarılmasıyla oluşturulmuş. Kitabın adı da okurken hissettiğiniz duyguyu aynen tanımlıyor: Huzursuzluk. Tam olarak sizi neyin huzursuz ettiğini anlayamasanız da, İbrahim gibi, modern dünyanın tüm "yüz"lerinden rahatsız olduğunuzu yoğun bir şekilde hissediyorsunuz. Sevdiğim bir diğer özellik de Mardin ve Ezidilik hakkında okuyucuda bir merak uyandırması, bilmediğiniz pek çok şey öğreneceğinizi tahmin ediyorum. İyi okumalar!

"Bu dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti, diye tekrarlıyorum durmadan. Felsefe bundan başka nedir ki diyorum; raf çökerten onca kitap, onca üniversite, anlı şanlı felsefe profesörleri, sözümona varlığı sorgulayanlar bundan başka bir şey söyleyebilirler mi? Ya o din alimi geçinenler? Din alanlar, din staanlar, laf kalabalığından başka ne söylüyorlar? Onların bütün laflarını da bir Karadeniz türküsünün iki dizesi açıklıyor: Bu dünya yalan dünya / Öteki de şüpheli."

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

Livaneli'nin bu kitabı "ölmeden önce son kitap" gibi olmuş. Bu şekilde düşünmemin sebebi, değinebileceğim tüm toplumsal sorunlara değineyim veya Türk ve dünya edebiyatına katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılara, tarihçilere veya sanatçılara bir selam göndereyim tarzında bir içeriğe sahip olması. Bununla beraber, Türk toplumundaki insanların bir profilini oteldeki insan topluluğu üzerinden veren Livaneli'nin analizlerine katılmamak elde değil, ancak benim bazı eleştirilerim oldu ve bazı değerlendirmelerini de yerinde bulmadım. Bu ayrı bir konu olmakla beraber, bir bütün olarak değerlendirdiğimde kitabı beğendim. Livaneli daha önce okuduğum kitaplarındaki gibi bir olayı gözlemleyerek birkaç soruna değinmekle kalmamış, boş verilmemesi gereken akla gelebilecek tüm konulara değinmiş. Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli'nin açılış gecesine katılan Türkiye'nin siyasi ve sosyo-ekonomik olarak önde gelen insanlarından başlayarak, kat görevlisi, güvenlikçi, garsonuna kadar her kesimden insanın karakteri üzerinden bu coğrafyadaki tüm sorunları bir şekilde ele almış.  Kitabın ana karakteri Konstantiniyye Oteli'nin sahibi olan zengin iş adamının asistanı Zehra Ertan, en azından açılış gecesini düzenleyen kişi olarak kendisinden diğer karakterlere göre daha çok bahsediliyor. Sonra yavaş yavaş belediye başkanları, politikacılar, büyükelçiler, medya patronları, yeni zenginler, salondaki DJ, garsonlar ile ilerleyen şekilde başka hayatlara giriyoruz. Livaneli genelde anlatıcı olmayı tercih etse de, bu kişilerin gözünden de kısa değerlendirmele yapmayı ihmal etmemiş.

Kitap sağa-sola çekilen konusuyla biraz zorlama olmuş kanaatimce, okuyucunun kitabı bitirince "Şimdi ne okudum?" sorusunu düşündürecek kadar hem de. Ancak süreç güzel ilerliyor, okurken daha önce bilmediğiniz pek çok bilgi öğreniyor ve düşünmediğiniz pek çok konuyu düşünmeye başlıyorsunuz. Özellikle yazar olmak isteyen ve ünlü yabancı yazarlara hayran olan bir karakterin Türk yazarların kıymetini anladığı bölüm hoşuma gitti, burada bahsedilen kitapların bir kısmını da okumadığımı fark ettim :). Umarım en kısa sürede okuma fırsatı bulurum. Merak edenler için: Refik Halit - Memleket Hikayeleri, Seyahatname - Evliya Çelebi, Fahim Bey ve Biz - Abdülhak Şinasi Hisar, vb.

"... Aslında yıllardır bu şehri anlatan bir roman konusu dönüp duruyor zihnimde ama öyle bir biçim bulmalıyım ki şehrin hem bugününü kapsamalı, hem de geriye giderek Osmanlı'yı, Roma'yı, Bizans'ı içine almalı. Tarihsel değil ama tarihi de içeren bir roman. Şuraya baksana; bir masal uygarlığı değil mi burası? Zaten binlerce yıl hep masalla ayakta durmuş..."

Daha önce Zülfü Livaneli'den okuduğum ve blogumda paylaştğım kitapların linkeri aşağıdadır, ne tesadüf ki, blogun ilk kaydı Livaneli'nin Serenad'ı. Struma Olayı'nın anlatıldığı kitapta da, "Coğrafya kaderdir" sözünün satır aralarında vurgulandığından söz etmişim. Konstantiniyye Oteli'nde de aynı vurgular mevcuttu, sanırım Livaneli bu sözü her seferinde vurgulamaktan özellikle hoşlanıyor.

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/05/bir-kedi-bir-adam-bir-olum-zulfu.html

Engereğin Gözü - Zülfü Livaneli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/01/engeregin-gozu-zulfu-livaneli.html

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/06/kardesimin-hikayesi-zulfu-livaneli.html

Serenad - Zülfü Livaneli
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2012/12/serenad.html 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli

Şimdiye kadar Zülfü Livaneli'ye ait okuduğum kitaplar arasında en az bu kitabını sevdim. Ayrıca kitabın önsözünde yazdığı kadarıyla kitabın sürekli yamalanır gibi değiştirilmiş olması da beni rahatsız etti. Kitabın ilk taslağına otuz (belki de biraz daha uzun) yıl önce başlanmış olması sebebiyle, keşke ilk haliyle bırakılsaydı diye düşündüm. En azından ilk kitaplarından olması dolayısıyla okurları tarafından daha fazla tolerans gösterilebilirdi. Kitap 2001 yılında ilk olarak yayınlanmış ancak sonrasında dahi Zülfü Livaneli ara ara kitapta değişiklikler yapmış hatta başka dillere değiştirilmiş haliyle çevrilmiş. Ben de yeni baskılarından birini okuduğum için, muhtemelen son halini okumuşumdur. Kitapta da farklı bir teknik kullanılmış: Ana karakter Sami Baran'ın hikayesini yazan yazarın notları arasında Sami Baran'ın da eleştirileri ve eklemeleri iliştirilmek suretiyle, iki ayrı anlatıcıdan oluşan tek bir hayat hikayeleştirilmiş. Kitaba ısınmama sebeplerimden birisi de bu ikili anlatım tarzı oldu. Sami Baran adlı karakterin sürekli yazarın hikayesine "yok burası böyle değil, burayı abartmış, aslında şu yaşandı" şeklindeki yorumları ve bir noktadan sonra rol çalarak kendi kitabını yazıyor olması sebebiyle kitabın içine hiç giremedim. Kitap; 12 Mart döneminde Türkiye'de yaşadığı olumsuzluklar sonucu sığınmacı olarak İsveç'e giden Sami Baran'ın, tedavi gördüğü hastanede yaşadıklarının sorumlusu olarak gördüğü eski bakanın da olduğunu öğrenince yaşadığı ikilemi anlatıyor. İntikam alma arzusuyla mülteci diğer arkadaşlarıyla eski bakanı öldürme planları yapan Sami, bir süre sonra bu durumu sorgulamaya başlayacaktır. Psikolojik tedavi gören ve halüsinasyonlardan muzdarip olan Sami'nin anlattıklarının ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusu tabi.
 
Kitapta bazı eksik noktalar vardı, bu durumu kitabın çok kısa tutulmasına bağlıyorum (200 sayfa civarında). Sami Baran'ın geçmişi çok kısa anlatılmıştı ve aynı şekilde diğer mültecilerin (mesela Clara'nın) ne yaşadığının veya neden öfke nöbetleri geçirdiğinin de yeterli açıklaması yapılmamıştı. Zaten Livaneli'nin içine de sinmemiş olacak ki, sürekli üzerinde eklemeler/değişiklikler yapmış. Yine de şahsi kanaatim, okuyucuyu yeterince tatmin etmeyen bir eser olduğu yönünde. Merak ediyorsanız, okumanızı tavsiye ediyorum. Bu arada bence kitabın ana fikrini Sami Baran yapıyor:

"...Çünkü insanları konuşarak tanıyamazsınız. Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil."

12 Ocak 2015 Pazartesi

Deli Kızın Türküsü - Gülten Akın

Kış Okuma Şenliği için şiir kitabı seçerken pek zorlanmadım zira evde okunmayı bekleyen beş-altı adet şiir kitabı vardı. Uzun süredir beklettiğim bu kitabı seçtim ben de. Gülten Akın'ın Hukukçu olduğunu, younlar yazdığımı ve bazı şiirlerinin bestelendiğini biliyordum ancak şiir kitabını hayatını okuyunca ne kadar üretken bir şair olduğunu anladım. Memur olan eşinin görevi sebebiyle Anadolu'nun pek çok yerini dolaşan şair, gözlem yeteneği ile sanatını da birleştirerek pek çok şiirine folklorik ögeler katmış. Şiirlerini toplum için yazan Gülten Akın, bu durumu "halkta var olan öz ve biçimi diyalektik olarak yükseltmek, şiiri yükseltirken halkın yaşamının ve yaşam biçimlerinin yükselmesine yardımcı olmak" olarak açıklar. İlk şiiri Çin Masalı "Son Haber" gazetesinde 1951 yılında yayınlanmış (o yıllarda haftalık & aylık dergiler ve gazetelerde böyle faydalı yayınlar yapılıyormuş anladığım kadarıyla). İlk şiirlerinin yayınlandığı dönemde benimsenen akım İkinci Yenici olduğundan olsa gerek, doğa, aşk, ayrılık ve yalnızlık gibi temalar ağırlık kazanırken 1970'lerde toplumsal sorunlara yönelmiş ve halk şiiri geleneğinden de yararlanarak kaynağını halkın yaşamından alan şiirler de yazmaya başlamıştır. Muhtemelen şiirlerinin on bir dile çevrildiğini ve yurtdışında çeşitli akademik çalışmalara konu olduğunu bilmiyorsunuzdur :) (ben de yeni öğrendim). Ancak popüler kültür sevenlerin Gülten Akın'ın şiirlerinin başta Zülfü Livaneli, Grup Yorum ve Sezen Aksu olmak üzere pek çok sanatçı tarafından bestelendiğini bildiğinden eminim (Sezen Aksu'nun 1993 tarihli albümününm adıdır: Deli Kızın Türküsü).

Yapı Kredi Yayınlarından çıkan şiir kitaplarını okumayı daha çok seviyorum zira kısa ve öz oluyor, şairlerin sevilen şiirleri bir araya toplanmış oluyor ve kolaylıkla okunuyor. Böylelikle şairi severseniz eğer, diğer kitaplarını da alıp okumamanız için hiçbir engel yok :). Şiir okumayı seviyorsanız bu minik şiir kitaplarından mutlaka edinin, zevkle okuyacağınızdan eminim: "Bir roman kadar uzun bu tümce / Sonra işte yaşlandım."

-Deli Kızın Türküsü-
Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü
............

-İlk Yaz-
Ah, kimselin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiriyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler
..............

4 Haziran 2013 Salı

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

Kitaba bir arkadaşımın tavsiyesi ile başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse ilginç bir kitaptı, sevdim. Kitapta başından türlü olaylar geçen ve bu sebeple insanlara güveni azalan ve insanlara karşı dokunma fobisi geliştiren bir mühendisin emekli olduktan sonra İstanbul'a bir saat mesafedeki Podima köyündeki mütevazi yaşamı anlatılır. Ahmet olarak bilinen bu mühendisin Podima köyündeki kitaplarıyla olan sessiz yaşamı, yine kendisi gibi şehirden kaçan entellektüel bir çiftin gece davetinden sonra evin hanımı genç ve güzel Arzu'nun öldürülmesiyle biraz değişir. Zira Arzu'nun eşinin Güzel Sanatlar Akademisinde profesör ve belli kesimlerce tanınan bir ressam olması dolayısıyla olay medyanın dikkatini çekmiştir ve köye gazeteciler akın etmiştir. Bu gazeteciler arasında genç ve hırslı bir kız, Arzu ile tanışıklığı sebebiyle bu tuhaf mühendis beyle iletişime geçmeye çabalar. İnsanlarla arası pek iyi olmayan mühendis bey ilk olarak konuşmak istemese de, bu hırslı gazeteci kızdan hoşlanır ve kendisine ilginç hikayeler (kardeşinin hikayesi) anlatarak ve biraz da kendinden bahsederek onu uzun süre yanında tutar. Tabi bu hikayelerden, asıl olayımız gibi görünen cinayetle ilgili bazı ip uçları ediniriz (ben katili tahmin etmiştim mesela). Ancak, kitabın sürprizi bu değil, kaldı ki, cinayet kanaatimce kitabın asıl konusu değil. Asıl çarpıcı olan olay bizi kitabın sonunda bekliyor olacak. Kitabın sonu yazılırken hukukçulardan destek alınması yerinde olmuş :)
 
"Bak bu Anna Karenina, aşk yüzünden intihar; bu Bovary o da aşk yüzünden intihar; bu Werther; o da aynı şekilde; bu Othello, aşk yüzünden cinayet; bu Fuzuli'den Leyla ile Mecnun....Söylüyorum sana, dünyanın en tehlikeli duygusu aşktır. İnsanları felakete sürükler."

30 Ocak 2013 Çarşamba

Engereğin Gözü - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin bu kitabını da çok beğendim. Kitap bir haremağasının dilinden anlatılıyor ve anlatıcının oldukça akıcı bir üslubu var. Gerçekten zevkle okudum (Livaneli kitabın başında Evliya Çelebi ve Naima'nın üslubunu kullandığını ve onlardan bazı alıntılar yaptığını yazıyor).
Kitapta, Osmanlı Devleti'nin -belirli- bir dönemindeki iktidar oyunları anlatılıyor. Yıllarca bir hücreye kapatılmış ve öldürülmeyi beklerken birden kendini padişah olarak bulan bir şehzadenin hikayesi... Nasıl bir psikolojik bozukluk yaşadığını tarif etmek çok zor. Zaten tüm iktidarın kendisinde olduğunu öğrendiği anda ilk söylediği cümle bunu kanıtlar gibidir: "İlk önce hanginizi katletsem acaba!"
Kitabın anlatıcısı olan haremağası, padişah efendisine büyük bir aşkla ve sadakatle bağlı. Onun her yaptığının doğru olduğunu düşünmekle beraber, içinde bulunduğu durumu ve yaşadıklarını da anlayabiliyor. Haremağasının da acılı geçmişinden ve eksikliğinden kaynaklanan psikolojik problemleri var ve bazen o da mantıklı olmaktan çıkıp eksikliğini haremdeki güzel kızların üzerinden tatmin etmeye çalışıyor. Bununla, bir insanın yalnızca bir organını kesmekle ondan erkekliğinin alınamayacağını da anlıyoruz. Yine de, hayat tecrübesi çok fazla ve yeri geldiğinde bunu okuyucu ile paylaşıyor: "Hem bizim Zekeriya sofrası dediğimiz şey de "zeker" yani "erkek organı"ndan türememiş miydi? Zeker'i "bereket"in karşılığı olarak kullanmıyor muyduk?"
Valide sultanın küçücük bir çocukken öldürülmesine kıyamayıp koruduğu ve yıllarca hücrede ölümü bekleyen şehzadesinin padişah olmasıyla aralarında meydana gelen anlaşmazlık sonucu onu yeniden hücreye kapattırmayı başarabilmesi kadınların aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündürür haremağasına. Ancak, bu iktidar hırsının insanı nasıl yakıp kavurduğunu da iyi anlamaktadır. Bu öyle bir şeydir ki, engereğin gözünü bile kamaştırmaktadır. Haremağası, padişah efendisinin yeniden hücreye kapatılıp küçük oğlunun padişah yapılmasıyla, efendisine olan sevgisini de sorgulamaya başlar. Yavaş yavaş onun yaptıklarının aslında çok doğru şeyler olmadığı kanaatiyle ona karşı ilgisi de azalır (buradan iktidarın haremağasının da gözünü kamaştırmış olduğunu anlıyoruz ki o da bu sistemin bir parçası aslında). Bu arada kendi iktidarını da düşünmeden edemez tabi. Belki de eski padişahı oradan kurtarırsa -ki bunun tek yolu var: Osmanoğlu ailesinde ondan başka erkek kalmaması- saraydaki itibarının, padişah efendisi sayesinde artacağına inanır. Sizce bu durumu padişah efendisi nasıl karşılar? Belki de, hayatında verdiği en akıllıca kararı vermektedir. İşte tam bu noktada efendisine gerçekten hayran olacaktır haremağası.
 
Kitabın tarihi bir kitap olması dolayısıyla tarih severler için okunulası bir kitap. Ayrıca, haremağası sayesinde ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Bununla beraber, tek eleştirim kitabın adına olacak. Daha önce "Engereğin Gözündeki Kamaşma" olan kitabın adının neden "Engereğin Gözü" yapıldığı açıklaması hiç tatmin edici değil. Zira Livaneli, kitabın adının zor söylendiği veya akılda kalmadığı yönünde eleştiriler almış. Bu sebeple kitabın adını kısaltmış. Ancak, ben de "Kamaşma" kelimesinin isimdeki en önemli metafor olduğunu ve bu değişikliğin gereksiz olduğunu düşünenlerdenim. Okuyunca belki siz de öyle düşüneceksiniz :)
 

23 Aralık 2012 Pazar

Serenad - Zülfü Livaneli

Çok sevdiğim kitaplardan biri oldu Zülfü Livaneli'nin Serenad'ı. Kitabın akıcılığının yanı sıra bugüne kadar değinilmemiş bir konudan bahsetmesi de ilgi çekici: Struma. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya'dan Filistin'e gitmek için yola çıkan Yahudileri taşıyan geminin adı. Trajik sonunu artık hepimiz biliyoruz.
İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevinde yer alan Maya Duran bu kez oldukça kibar ve hoş bir misafiri ağırlar: Alman asıllı profesör Maximilian Wagner. Onu tanıdıkça profesörün geçmişinde oldukça hüzünlü bir aşk hikayesi sakladığını öğrenecektir. Bu profesör İstanbul'da geçirdiği birkaç günde Maya'nın tüm hayatını değiştirmiştir desek yanlış olmaz. Maya hem kendisinin aslında kim olduğunu (anneannesinin ve babaannesinin etnik kimliğini) hem de yakın zamanda dünyada yaşanmış üzücü olayları (Struma faciası, Mavi Alay) öğrenir. Tabi profesörle olan samimiyeti dikkatleri üzerine çekecek ve işsiz kalacaktır. Ama hayatında açılan yeni bir ufuk bunun her şeye değer olduğuna ikna edecektir onu.
"Üç ayrı din, üç ayrı kadın ama ortak kaderler" kitapta da bahsedildiği gibi İbn Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözünün doğruluğunu bir kez daha anımsatır bize. Yeni pek çok şey öğretir bu kitap: Franz Schubert'in Serenad'ı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'dan kaçıp Türkiye'de ders veren Yahudi profesörler, bu topraklarda yazılmış Erich Auerbach'ın Mimesis'i...
Kitap okurken beğendiğim yerlerin altını çizmeyi ve bunu paylaşmayı severim. Serenad'dan yaptığım birkaç alıntı:

"Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hapsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu."
"Demek ki bu ülkede zulüm, Türk,Kürt, Ermeni, Kürt, Rum, Yahudi tanımıyordu. Devletler herkese karşı zalimdi."

"Çünkü ancak hikayesi anlatılan insanlar var oluyordu."