Powered By Blogger
FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2015 Salı

Lolita - Vladimir Nabokov

Nabokov'un "Lolita"sının çok etkileyici bir eser olduğunu inkar edemeyiz. 1955 yılında ilk basıkısını Paris'te yapan eser, o günlerden günümüze kadar pek çok dile çevrilmiş (aslı İngilizcedir) ve mutlaka okunması gereken kitaplar listesinde de yerini almıştır. Hem adı hem de malum konusu nedeniyle insanlar üzerinde "ahlaksız" veya "erotik" bir kitap çağrışımı yapsa da, Nabokov'un da dediği gibi "lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutmayın". Bir şekilde bildiğinizi tahmin ediyorum ancak kitabın konusuna da değinmek isterim; ana karakter Humbert Humbert, "su pericikleri" adını verdiği henüz ergenlik çağını sürdüren (teenage dediğimiz) kızlara karşı özel bir ilgi duymaktadır; hatta yer yer bu ilgisinin asıl nedeni olduğunu tahmin ettiği ve kendi ergenlik çağında yaşadığı bir olayı da anlatır. Amerika'ya yerleşmiş bir Fransız olarak ilgi çeken olgun bir beydir (yaklaşık olarak 40 yaşında olduğunu tahmin ediyorum). Bazı tesadüfler sonucunda pansiyoner olarak yerleştiği evde Bayan Haze'nin on iki yaşındaki kızı Dolores'e (Dolly, L, Lo, Lola ya da Lolita) ilgi duymaya başlayınca, Lo'ya daha yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Bundan sonra neler olacağı, Bayan Haze'nin bu sapıkça ilginin farkına varıp varmayacağı ya da Lolita aşkının Humbert'i nelere sürükleyeceğini okuyup görmekte fayda var. Ancak kitap jüriye sunulan bir itiraf gibi başladığından farklı bir izlenime kapılmanıza neden oluyor, bunu söyleyebilirim :).
 
Etkileyici ancak yoğun bir eser, çok fazla isim ve detay olması dolayısyla bazı yerlerde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Kitabın birkaç vurucu ve tansiyon yükseltici yerleri olsa da (O kalbimi kırdı, sense hayatımı yıktın sadece), benim en etkileyici bulduğum yer epilogdu. Nabokov'un kitabını yazarken hissettikleri, yazıp yazıp yok ettiği kopyalar, konunun nasıl evrildiği, yayınevlerinin ve kitabın basılmamış kopyasını okuyanların tepkilerinin yer aldığı epilog hem toplumun bu kitaba bakışının bir özeti hem de insalarda uyandırdığı etkinin bir açıklaması gibi, kitabı tamamlayan bir bölüm. Lolita'yı okuduktan sonra Nabokov'un değerlendirmesinden mutlaka geçirin: "Romanımın bir sapkının fizyolojik dürtülerine çeşitli anıştırmalarda bulunduğu bir gerçek. Ama unutmayınız ki çocuk değiliz..."

Lolita daha önce iki kez filme çekilmiş, 1962 yılında Stanley Kubrick tarafından ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından çekilen filmlerin ikisini de henüz izlemedim. Vaktim olduğunda izleyeceğim ancak yaplan yorumlar Kubrick'in filminin daha başarılı olduğu yönünde.

"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklı bir yol alır. Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır: Lo-Li-Ta."

26 Ocak 2015 Pazartesi

Kaçıklık Diploması - Ayşe Nil

Ayşe Nil'in kendi anılarını yazdığı bu kitapta -belirttiğine göre- yer, mekan ve isimler değiştirilmeden aktarılmış. Bu konuda da bir argümanı var: "Bence insanlar yaptıklarından utanmamalıdır. Utanılacak şeyleri ise yapmamalıdırlar." Evet, aslında yaşama dair formüller bu kadar basit ancak benim de katıldığım bir konu var; hayat bu kadar basit değil. Bu nedenle isimlerin aynen aktarılması benim de eleştirdiğim bir konu. Kitap manik-depresif bozukluk teşhisi konulan bir kadının (Ayşe Nil'in ta kendisi) anımsayabildiği kadarıyla kendisini bu sürece götüren yaşam öyküsünü anlatması şeklinde ilerliyor. Benim okuduğum kitap yakın zamanda (2005) baskı yaptığı için önsöz ve epilog olarak birkaç metin daha eklenmiş, böylece yazar kitabın ilk baskısından itibaren (1993) yapılan yorumlara ve hayatında olan değişikliklere de değinmiş. Çocukluğunda yaşadığı travmaları, ailesiyle olan ilişkisini, üniversite eğitimini ve mutlu olup olmadığına kendisinin de karar veremediği evliliğini anlatan yazar buradan tabir-i caizse akıl hastananesinde doktorlarla olan anılarına geçiyor. Manik-depresif hastaların genel özelliği midir bilmiyorum ancak kitapta bakış açısının (sonradan eklenen önsöz-epilog hariç) oldukça negatif ve saldırgan olduğunu söyleyebilirim. Kitapta tamamen kötü anılarını anımsayan, kendisine yapılan hiçbir eleştiriye tahammül edemeyen ancak birikimli bir karakter var (kriz anlarında Türkiye'yi yıkmaya çalışan örgütlere karşı planlar yapıyor ve siyah pantolonluların ajan olduğunu düşünüyor vb.). Depresif kişiliğinin okuyucuya hissettirilmesi kitabın başarılı olduğunu gösteriyor ama ben hayata pozitif bakmayı seven birisi olarak okurken biraz rahatsız oldum açıkçası.

Kitabın konusu senaryolaştırılarak 1998 yılında Tunç Başaran tarafından filme çekilmiş. Kitabın benim okuduğum genişletilmiş baskısında Ayşe Nil bu yönetmeni kendisine hiç benzemeyen bir karakter yarattığı için oldukça sert bir dille (açıkçası hakarete varan bir dille) eleştiriyor ancak zaten bir hikayenin senaryolaştırılması bambaşka bir olgudur. Eğer o film biyografi değilse -ki anladığım kadarıyla değil- yönetmenin ve senaristin hayal gücünün girmesi oldukça olağan (ve gereklidir). Bu nedenle yazarın eleştirilerini yersiz buldum. Bu arada izleyen pek çok kişi filmin çok başarılı bir psikolojik dram olduğu yönünde, fırsatım olursa izleyeceğim.

"Kaçık sözcüğü kaçmak fiilinden türemiştir. Tanrı aşkına bunca olumsuz koşullarda, insanlar kaçmayıp da ne halt etsinler? Genelde insanlar kendilerinden kaçmaktadır. Kendini seven, kendinden hoşnut olan insan o kadar az ki... Bunun bilincinde olanlar da çok sayıda değil. Kendini tanımaksızın, kusurlarının farkına varmaksızın yaşayan, başka kalıpların içine sığınan insan, mutluluğu nasıl yakalayacak?"