Powered By Blogger
KLASİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KLASİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2016 Cuma

Parasız Yatılı - Füruzan

Çeşitli kaynaklarda ve bloglarda Füruzan'ın kitaplarından sıklıkla bahsedildiğini ve beğenildiğini fark ettim dolayısıyla bir arkadaşımdan ödünç alarak bu kitabı okumaya karar verdim. Parasız Yatılı, Füruzan'ın 1971 yılında yayınlanan öykü kitabı ve yayınlandıktan sonra Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış bir eser. Bu özellikleri sayesinde okumak için bende yeterince motivasyon oluştu. Kitap üç bölümden oluşuyor (hikayeleri üç bölüme ayırmış yazar) ve kitapta toplamda on iki hikaye bulunuyor. İlk bölümde yer alan hikayelerin tarzı biraz farklı, aslında sıklıkla öykü kitabı okuyor olsaydım belki farklı gelmeyebilirdi ama şiirsel bir dil ve bilinç akışı (aşağıdaki paragraf size bu konuda fikir verecektir) tekniği kullanıldığı için okumakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Devam eden hikayeler daha anlaşılırdı, konuları ise genellikle anne-kız ilişkileri, kalburüstü ailelerin yanında yaşayan gündelikçiler, kentin fakir ve ayakta kalmaya çalışan ezilmiş ve hakkı yenmiş insanlarının hayatlarından seçilmişti (dikkatimi çeken bir diğer konu da ana karakterlerin hep kadınlar olmasıydı). Kitabın yazıldığı tarihin üzerinden yaklaşık elli yıl geçtiği için bazı konuların hala gündemde olmadığını da (en azından benim böyle bir gözlemim yok) söyleyebiliriz. Her ne kadar henüz bir kitabını okusam da, yazarın bana genel itibariyle bir toplumcu yazar izlenimi verdiğini belirtmeliyim.

Kitabın içindeki öyküler eleştirmenlerden olumlu eleştiriler almış, hatta Ülkü Tamer tarafından "çağdaş bir klasik" olarak nitelendirilmiş. Ülkü Tamer benim için iyi bir ölçüt zira öykü okumayı kendisiyle sevdiğimi söyleyebilirim (Alleben Öyküleri adında bir kitabı vardı bende yıllar önce). Türk öykücülüğünün önemli eserlerinden sayılan Parasız Yatılı'yı okumanızı tavsiye ederim eğer öykü okumayı seviyorsanız. İyi okumalar!

 "....Yeni genç kız oluyordum. Gipur dantel yakalı robum, Paris esanslarım vardı.... Dedikleri gibi insan gözüne bakamıyor. Müthiş canım. Bir gün bağa giderken annem de landosunda onu görmüş. Atatürk, doru bir kısraktaymış. Mümkün değil gözlerine bakmak... Ha ne diyordum, Hariciye'den birinin ne aşktı adamınki, o zarafet, o yaşamayı bilmesi, çiçek göndermedeki isabeti... Aaaa yani aşkı kabul etmediğimizi nereden çıkarıyorsunuz..."

30 Eylül 2015 Çarşamba

Aya Yolculuk - Jules Verne

Muhtemelen orta okul yıllarında Jules Verne'nin kitaplarını okumuş veya en azından duymuşsunuzdur. Jules Verne'nin kitapları bende her zaman büyük bir ilgi uyandırırdı, isimlerini de çok enteresan bulurdum. Aya Yolculuk (De la Terre à la Lune) o yıllardan aklımda kalan bir kitaptı, Profilo Sinemalarının kitaplığında görünce hemen alıp okudum. İtiraf etmek gerekirse, kitabı daha önce okumadığım için hayıflandım, içeriği de adı gibi ilginçti. Hikaye Amerikan İç Savaşı'ndan sonra Baltimore kentinde şehrin ileri gelenlerinin ve kıdemli askerlerin kurduğu Topçu Kulübü'nün savaştan sonra yeni bir arayışa girerek dev bir top hazırlayıp Ay'a göndermek istemeleriyle başlıyor. Öncelikle Ay'a havan topu fırlatıp burada yaşayanlara Dünya'dan mesaj vermek hedeflenirken, çılgın bir Fransız olan Michael Ardan'ın topun içinde Ay'a gitme sevdası sebebiyle konik mermi şeklinde bir proje hayata geçirilir. Columbiad adı verilen bu konik-merminin dökülmesi ABD'nin ve kulübün maliyetini çok aşınca bütün dünyadan bilimsel araştırma adı altında fon sağlanır (burada Türkiye'nin de oldukça eli açık davrandığı çünkü Ramazan ayında Ay Takvimi kullandığı bilgisi veriliyor). Merminin dökümü, barutunun sağlanması, içine insan gireceği için tepkimesinin azaltılması, hız-zaman-mesafe tahminlerinin akabinde merminin Florida'dan açık bir havada ateşlenmesi planlanır (teleskopla gidişinin ve Ay'a inişinin izlenmesi planlanmaktadır). Son anda değişen planlarla Topçu Kulübü başkanı Barbicane, en büyük hasmı Yüzbaşı Nicholl ve Michael Ardan merminin içine girerler ve mermi üyük bir güçle ateşlenerek Ay'a gönderilir.

Kitabı okurken bende dönemi itibariyle çok ilerde ve detaylı araştırılmış bilimsel bilgilere değinildiği şeklinde bir kanaat oluştu. Ayrıca dönemin astronomiye ilişkin bilimsel bilgilerinin yanı sıra, topçu Kulübü projesini geliştirirken tarihten örneklere de değinerek Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un Fethinde kullandığı havan toplarından ve Malta Şövalyelerinin mermilerinden de söz etmektedir. Bitirdikten sonra, yaptığım kısa bir araştırmada kitabın 1865 yılında yazılmış olduğunu tespit ettim, Jules Verne'nin yüz yıl önce bu kadar bilgiye erişmiş olması gerçekten hayranlık verici! Her ne kadar pratikte mümkün olmasa da, yapılan tahminlerin gerçeğe yakınlığından dolayı ve yazılış tarihi itibariyle oldukça ufuk açıcı bir hikayesi olduğunu belirtmek isterim. Bilim kurgu türünün ilk örneklerinden olan bu kitabı okumadıysanız mutlaka okuyun derim!

- Spoiler Alert - İnternette incelediğim ve bloglardan okuduğum kadarıyla, sanırım kitabın birkaç versiyonu var. Zira benim okuduğum versiyonda internette yazan yorumlar gibi dünyaya geri dönme veya tekrar denize düşme vb. yoktu. Bu kadar farklı bilgilerin kaynağı nedir bilmiyorum ama benim okuduğum hikayenin sonu çok daha farklı ve muğlak bitiyordu. Bu konu hakkında kitabı okuyan insanların yorumlarını merak etmekteyim.

"...Mermi konusu kesin olarak çözümlenmişti. Ay sakinlerine alüminyumdan yapılmış bir mermi göndermek fikri J.T. Maston'u çok sevindirmişti. Böylece oradakiler Dünya sakinleri hakkında önemli bilgiler öğreneceklerdi."

18 Haziran 2015 Perşembe

Vadideki Zambak - Honoré de Balzac

Devrim sonrası Fransa'da yaşayan aristokrat sınıfına mensup evli bir kadın ile genç bir adamın arasındaki imkansız aşkı anlatan kitap Balzac'ın en beğenilen kitaplarından birisi olarak kabul edilmektedir. 19. yüz yılda Fransa'da ortaya çıkan Realizm akımının öncülerinden olan Balzac, bu eserinde günlük yaşamı yapaylıktan kurtararak nesnel bir bakış açısıyla anlatmaktadır (Bu kitapta Balzac'ın kendi hayatında bazı kesitlere de yer verdiği tahmin edilmektedir). Kitapta olaylar Felix de Vandennesse'nin sevgilisi Natalie'ye yazdığı mektup ile başlamaktadır, aslında neredeyse tüm kitap Felix'in anımsalarından (flashbacks) oluşan bir anı kitabıdır da diyebiliriz. Çocukluğu anne sevgisinden ve ailesinden uzak geçmiş olan Felix, ailesinin yanına döndükten sonra bir baloya katılır ve baloda karşılaştığı genç bir kadından çok etkilenir (Kontes Henriette de Mortsauf). Uzun süre bu kadını unutamayan Felix, onunla bir gün karşılaşır ve kadının evinin bulunduğu vadiyi onun güzelliği ile özdeşleştirerek kendisine "Vadideki Zambak" adını verir. Öncelikle aile dostluğu şeklindeki görüşmeleri giderek sıklaşır ve Felix ile Henriette birbirlerinin en büyük sırdaşları olurlar. Henriette'nin mutsuz evliliği, hasta çocukları ve yaşadığı psikolojik sorunlar kadını Felix'e yaklaştırır. Aralarında bir aşk doğar ancak Henriette her zaman Felix'e bir abla şefkati ile yaklaşmaya çalışır, kendisini iş ve mevki sahibi olması konusunda destekler (hayatda dair verdiği nasihatları siz de uygulayabilrisiniz) ve kendi ailesi için büyük bir fedakarlık yapmaya çalışır. Bu süreçte mevki ve güç sahibi olan Felix başka bir kadın ile de tamamen tensel bir kaçamak yaşar (hayatındaki kadınları ruhumun ve bedenimin sevgilileri diye tanımlayacaktır). Kontes Henriette'yi hayatı boyunca unutamayan Felix, eninde sonunda kadınlara dair bazı gerçekler ile yüz yüze gelecektir.

Balzac'ın en popüler kitabı olan Vadideki Zambak, başarılı bir toplum bilimi incelemesi yapmaktadır. Acı ve ızdırabın hissedilir bir şekilde romana yansıtılmış olması ve mekan tasvirlerinin ustalıkla yapılmış olması dolayısıyla da sayılı eserler arasındadır. Bu arada bazı kaynaklar, Balzac'ın kendi hayatından kesitlere de kitapta yer verdiğini söylemektedir. Benim eserde en beğendiğim bölüm - ne yalan söyleyeyim- Natalie'nin kitabın sonunda Felix'e yazdığı mektuptu. Bir kadından da bu beklenirdi!

Suçlu da olsam, nihayet şuramda bir kalp taşıyordum, bütün bu sözler, kalbimin onun özellikle seçtiği en hassas noktalarına soğukkanlılıkla indirilmiş hançer darbeleriydi. Manevi acıların mutlak bir ölçüsü yoktur, ruhların duyarlılığıyla orantılıdır bu acılar.

14 Nisan 2015 Salı

Lolita - Vladimir Nabokov

Nabokov'un "Lolita"sının çok etkileyici bir eser olduğunu inkar edemeyiz. 1955 yılında ilk basıkısını Paris'te yapan eser, o günlerden günümüze kadar pek çok dile çevrilmiş (aslı İngilizcedir) ve mutlaka okunması gereken kitaplar listesinde de yerini almıştır. Hem adı hem de malum konusu nedeniyle insanlar üzerinde "ahlaksız" veya "erotik" bir kitap çağrışımı yapsa da, Nabokov'un da dediği gibi "lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutmayın". Bir şekilde bildiğinizi tahmin ediyorum ancak kitabın konusuna da değinmek isterim; ana karakter Humbert Humbert, "su pericikleri" adını verdiği henüz ergenlik çağını sürdüren (teenage dediğimiz) kızlara karşı özel bir ilgi duymaktadır; hatta yer yer bu ilgisinin asıl nedeni olduğunu tahmin ettiği ve kendi ergenlik çağında yaşadığı bir olayı da anlatır. Amerika'ya yerleşmiş bir Fransız olarak ilgi çeken olgun bir beydir (yaklaşık olarak 40 yaşında olduğunu tahmin ediyorum). Bazı tesadüfler sonucunda pansiyoner olarak yerleştiği evde Bayan Haze'nin on iki yaşındaki kızı Dolores'e (Dolly, L, Lo, Lola ya da Lolita) ilgi duymaya başlayınca, Lo'ya daha yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Bundan sonra neler olacağı, Bayan Haze'nin bu sapıkça ilginin farkına varıp varmayacağı ya da Lolita aşkının Humbert'i nelere sürükleyeceğini okuyup görmekte fayda var. Ancak kitap jüriye sunulan bir itiraf gibi başladığından farklı bir izlenime kapılmanıza neden oluyor, bunu söyleyebilirim :).
 
Etkileyici ancak yoğun bir eser, çok fazla isim ve detay olması dolayısyla bazı yerlerde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Kitabın birkaç vurucu ve tansiyon yükseltici yerleri olsa da (O kalbimi kırdı, sense hayatımı yıktın sadece), benim en etkileyici bulduğum yer epilogdu. Nabokov'un kitabını yazarken hissettikleri, yazıp yazıp yok ettiği kopyalar, konunun nasıl evrildiği, yayınevlerinin ve kitabın basılmamış kopyasını okuyanların tepkilerinin yer aldığı epilog hem toplumun bu kitaba bakışının bir özeti hem de insalarda uyandırdığı etkinin bir açıklaması gibi, kitabı tamamlayan bir bölüm. Lolita'yı okuduktan sonra Nabokov'un değerlendirmesinden mutlaka geçirin: "Romanımın bir sapkının fizyolojik dürtülerine çeşitli anıştırmalarda bulunduğu bir gerçek. Ama unutmayınız ki çocuk değiliz..."

Lolita daha önce iki kez filme çekilmiş, 1962 yılında Stanley Kubrick tarafından ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından çekilen filmlerin ikisini de henüz izlemedim. Vaktim olduğunda izleyeceğim ancak yaplan yorumlar Kubrick'in filminin daha başarılı olduğu yönünde.

"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklı bir yol alır. Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır: Lo-Li-Ta."

26 Şubat 2013 Salı

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Steinbeck'in 1937 yılında yazdığı bu kitabını yıllar önce okumuştum ancak pek detayları kalmamıştı aklımda. Uzun süredir aklındaydı okumak. Bir klasiği yeniden okumanın zevki de bambaşka açıkçası :). Kitabı tekrar çok beğendim, küçük insanların büyük hayalleri üzerine yazılmış, kolay okunabilen ve fazla uzun olmayan bir hikayesi var.

Kitap, ABD'de büyük bunalım sonrasında, Salinas adı verilen bir bölgede, çiftlik çiftlik gezerek çalışan evsiz ve yalnız işçileri konu alıyor. Dev ve güçlü görüntüsünün altında çekingen ve korkak kişiliği ve kıt aklı bulunan Lennie Small ve onun ufak tefek ancak onu sürekli yönlendiren arkadaşı George Milton'un yokluk içinde fakat hayallerle zenginleşen hayatları anlatılmaktadır. Bir çiftlikten yanlış anlaşılma sonucu kaçmak zorunda kalıp daha güneyda başka bir çiftliğe arpa çuvalları yüklemek için yerleşen George ve Lennie'nin peşini bu yanlış anlaşılmalar bırakabilecek midir? Lennie'nin dev görüntüsünün aksine yumuşacık bir yüreği var ve yumuşak şeylere dokunmayı, minik hayvanları okşamayı çok sevmektedir. Gücünü kontrol etmeyi bir türlü başaramadığından, küçük sevimli hayvanları okşarken öldürmektedir ve güzel şeyleri okşama tutkusu dışarıdan yanlış anlaşılmaktadır. George ile Lennie'nin para biriktirip kendi topraklarına sahip olma (neredeyse tüm işçilerin hayali aynı) ve kendi hasatlarını yapıp kendi hayvanlarına bakma hayalleri öyle güzel anlatılır ki neredeyse kitabın içinden çıkıp somutlaşır. Hep bu hayalleri gerçek olsun istersiniz. Ancak yine Lennie'nin başını belaya sokması sonucu onun çiftlikteki adamlar tarafından cezasının verilmesini engellemek isteyen George başka trajik bir çare uygulamak zorunda kalır. Kitaba ilham olan Robert Burns'un "To a Mouse" isimli şiirinin iki dizesi bize aslında asıl mesajı verir: "En iyi planları farelerin ve insanların/Sıkça ters gider."

"Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var......Sana bir şey diyeyim mi? İnsan uzun süre yalnız kaldı mı hastalanır, yalnızlıktan hastalanır."

7 Ocak 2013 Pazartesi

Anna Karenina - Levi Tolstoy

Tolstoy’un en çok beğendiğim klasiğidir Anna Karenina. Bu kadar geç okumuş olmam da benim bir kaybımdır. Bu kitabı yıllarca okuyamamamın sebebi hikayesini lise yıllarımdan biliyor olmamdı. Bir gün değerli bir arkadaşım başka bir kitap için “Sana kitabın sonunu söylerim” esprime “İstersen söyle, sonunu bilmek mühim değil, önemli olan süreçtir” demişti. Benim  söz benim ufkumu açtı. Açık ufkumla ilk okuduğum kitap Anna Karenina oldu. Normal şartlarda haftada bir kitap okurum ancak bu kitabı yirmi günde bitirdim (sebebi: 900 sayfa J ).

Sevgili Anna 19. Yüzyıl Rusya’sında yaşayan aristokrat bir ailenin güzel mi güzel kızıdır. O dönemin aile gelenekleri (muhtemelen yüksek sosyeteye mensup ailelerde böyleydi) kızların ailenin uygun bulduğu damat adaylarıyla evlenmelerini gerektirmektedir. Ancak bu durumda her zaman mutlu evlilikler yaşanamamaktadır elbette. Anna’da veya onun erkek kardeşi Stephan Arkadyeviç’te olduğu gibi. Anna yakışıklı ve genç subay Kont Vronski ile karşılaşmasaydı veya Kont kendisine âşık olup peşine düşmeseydi, belki mutsuz evliliğinin farkına varamayacaktı. Sekiz yaşındaki dünyalar sevimlisi biricik oğluyla mutlu bir hayatı olduğunu bile düşünecekti. Ancak aşkın yakıcılığı Anna’yı da sarınca artık geri dönülemez bir yola girmiş olduğu farkeden Anna uzun süre aşkı ve ailesi arasında bocaladıktan sonra kitabın içinde geçtiği zamanın toplumsal değerlerine ters düşecek ve kendisini mensup olduğu yüksek sosyete içinde küçük düşürecek bir kararla aşkını tercih edecekti. Aslında Vronski’nin bebeğini doğurduktan sonra –ki o zaman öleceğine inanmıştı ve bu inançla neredeyse ölüyordu- yaşadığı vicdan azabıyla eşinden af dilemiş ve bir süre daha devam etmeye çalışmıştı ancak sonuç olarak Anna onunla mutlu değildi. Vronski için eşini ve oğlunu terk edince beraber bütün Avrupa’yı gezip yeniden Rusya’ya döndüklerinde gördüler ki artık yüksek sosyetenin onlara bakışı pek hoş değildi bu durum hayatlarını sıkıcı hale getiriyordu. Çünkü kitaptan anlaşıldığı kadarıyla yüksek sosyetenin vazgeçilmez eğlenceleri vardı: konserler, opera, tiyatro, balolar ve kabul günleri… Takdir edersiniz ki Anna ve Vronski artık bu eğlencelere katılamıyorlardı ve artık misafirleri de pek olmuyordu. Bu durum ilişkilerinde yıpranmaya ve özellikle Anna’yı etkisi altına alacak psikolojik sorunlara sebep olacaktı. Anna günden güne bozulan psikolojisiyle verdiği kararı gözden geçirecek ve daha da saçma kararlar alacaktı.

Ne kadar doğru yaptı bilemeyiz elbette, o kısmı okuyucunun takdirine kalmıştır. Ancak bu kitapta oldukça başarılı psikolojik çözümlemeler gözlemleyebilir, 19. Yüzyıl Rusya’sının soylularının günlük hayatı, yeri geldiğinde yemek ve giyinme kültürleri, döneme has sosyal aktiviteleri, sorunları – aslında Bolşevik ihtilaline giden yolda yaşanılan zorlukların izlerini ve gün gün fakirleşen zengin kesimin sıkıntılarını – hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Dönemin yüksek sosyetesi, gözlemlerime göre çok iyi derecede Fransızca bilen, çocuklarını mutlaka İngiliz veya Fransız dadılarla yetiştiren, bir araya geldiklerinde politika veya sanat gibi entelektüel konularda konuşan kişiler olarak anlatılmış – ki mektupları ve birbirlerine hitapları bile çok kibar - (Belki de Tolstoy olanı değil olması gerekeni yazmıştır J ). Tolstoy ana karakterlerden ziyade diğer karakterleri ve onların hayatlarını da detaylı anlatmayı tercih etmiştir (ki aslında Anna ve Vronski’nin hikâyesi 200 sayfayı geçmezdi). Anna’nın erkek kardeşi Stephan, onun Doli ile artık monotonlaşmış evliliği (ve altı çocukları), Doli’nin kız kardeşi Kiti ve onun toprak ağası Levin ile evliliği (köylülerin yaşamını ve soylu-köylü ilişkisini az da olsa burada anlatılanlardan anlayabiliyoruz), Levin’in erkek kardeşleri ile ilişkisi vb. Ancak onların hayatları da ilginç. Tahminimce sıkılmadan okunabilecek birkaç klasikten biridir. Okumaya fırsatı olmamış herkese tavsiye ederim.