Powered By Blogger

30 Eylül 2016 Cuma

Aşık Nihani / Erzurum'un Yüzleri - Sedat Adıgüzel

Atatürk Üniversitesi Yayınlarından basılan bu kitap hasbelkader elime geçmiş ama nereden temin ettim anımsamıyorum. Kitabı yeni kitap almamak için kütüphanemde okumadığım kitapları ayırırken buldum ve halk şiirlerini okumayı sevdiğim için okudum, zaten yetmiş sayfa olduğundan okuması da kolay oldu. Asıl adı Mustafa (Gedik) olan Aşık Nihani, Erzurum'un Bardız Beldesine bağlı Göreşken Köyünde doğmuş (1884) ve önceleri hafızlığa başlasa da, hafızlığa devam etmeyip badeli aşıklardan olmuştur (Badeli Aşık, düşünde bir pirin elinden aşk badesi içerek saz çalıp söyleyen halk şairine verilen isim). Söylenene göre Aşık Nihani bir şehit mezarı yakınlarında namaza durur ve namaz sırasında (yarı uyanık yarı uyur iken) üç derviş görür. Bu dervişler kendisine hem bade içirip hem de sonraları pek çok şiirinde aşkla söz edeceği kadını gösterirler. Kadının Afgan Emirinin kızı Mihriban Sultan olduğu kendisine malum olur ve dervişler bir anda ortadan kaybolurlar. İşte bu nedenle şair kaybolmak/gizli kalmak anlamına gelen "Nihani" kelimesini mahlas olarak kullanmaktadır. Aşık Sümmani ile aynı dönemde yaşayan Aşık Nihani kendisi ile görüşme şansı da elde ederek aşıklık geleneğini ve inceliklerini Aşık Sümmani ile Anadolu'yu gezerken öğrenir. Bu geziler sayesinde pek çok aşık ile tanışır ve adını Anadolu'da duyurmayı başarır. Aşık Sümmani'yi kendisine örnek aldığı için olsa gerek, şiirlerinde Sümmani etkisinin çokça görüldüğü da söylentiler arasındadır.


Bazı şiirlerinde eski dilden kelimeler kullansa da (yaşadığı dönem itibariyle normal sanırım) ben Aşık Nihani'nin şiirlerini beğendim. Eski dilden kelimeleri bolca kullanmasını kendi adıma eleştiriyorum zira halk şairlerinin en önemli ve sevilen özelliğinin "halk dili" olması gerektiğini düşünüyorum. Şiirlerinde hem ilahi aşk hem de beşeri aşkı anlatan Aşık Nihani'den bazı alıntılarımı da beğeninize sunuyorum:


***********
Bin üç yüz on sekiz tarih bu müddet
Hudam bana bir ihsanı gösterdi
Geldi selam verdi üçbeş dervişan
Bin derdime bir Lokmanı gösterdi
......
Seyredip cemalin gördüm cismini
Yeşil hat üstüne aldım resmini
Dedim bana söylen yarin ismini
Onlar bana Mehruban'ı gösterdi
.....
Sır taşıyan iki gençtir galiba
Üçler beşler kırklar dedi merhaba
Aceb kimdir buna ola müptela
Yara meftun kul Nihan'ı gösterdi
**************
Hatırıma düşüt canan illeri
Bu saat bu dakka orada olaydım
Bahçıvan bağında gonce gülleri
Derer iken ben o yanda olaydım
.....
Canan ben vuruldum veçhin nuruna
Kaldım bu illerde körü körüne
Evde validemin gelir zoruna
Her dedikçe ben Afgan'da olaydım


Nihani'ye kim söz diye kim haber
Sürür kenar durur rast gelir keder
Her daim yastadır bağlı sim kemer
Belen bağlı o gerdanda olaydım.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Yeraltından Notlar - Fyodor Dostoyevski

Bazı giriş cümleleri vardır, kitapla özdeşleşen, Gregor Samsa'nın bir sabah kendini böceğe dönüşmüş olarak bulması gibi ya da Anna Karenina'da olduğu gibi: "Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Yeraltından Notlar da aynı şekilde unutulmaz bir giriş cümlesi sunuyor, bütün kitabı özetleyecek şekilde: Ben hasta bir adamım... Kitap bu hasta adamın yazdığı iki bölümden oluşuyor, birincisi günlük gibi, hayata ve insanlara karşı nefretini, iç çatışmalarını ve hezeyanlarını anlatıyor (burayı çelişkilerle dolu bir monolog gibi düşünebiliriz). İkinci bölümde ise başından geçen kısa olaylar silsilesini anı şeklinde okuyucuya aktarmayı seçiyor. Tabiri caizse hasta ruhlu bir adamın kendisine dışarıdan bakma çabaları, insanlar tarafından fark edilebilmek için verdiği acınası mücadele ve bir fahişe ile yaşadığı nefret dolu bir anı ne kadar aşağılayıcı olabilirin net bir cevabı bu kitap. Karakterin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış birisi olduğu çok açık çünkü itirafları veya olayları yorumlayışı fazlasıyla içten ve gerçekçi (ölmeden önce yapılan itiraflar kadar açık fikirli ve dürüst). Bununla beraber, romandaki anlatıcının da belirttiği gibi, bir hikayedeki kahramanın erdemli, yakışıklı, hali vakti yerinde ya da çok iyi niyetli birisi olması gibi bir mecburiyet olmamalı değil mi? Kendisini anti-kahraman olarak tanımlayan Yeraltı Adamı'nın anlattıklarına bir kulak vermekte fayda var.


Kitap bana karakterleri ayrı dünyalar olsa da Albert Camus'un Yabancı'sını anımsattı, aslında tarz anlamında çok da farklı sayılmazlar, her iki eser de Varoluşçulu eserlere örnek olacak niteliktedir. Bu düşünceden yola çıkarak olsa gerek, Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmi Dostoyevski'nin eserinden, Yazgı filmi ise Albert Camus'un eserinden sinemaya uyarlanmıştır (Demizkubuz izleyebiliyorsanız izleyin). Kitap fazla karamsar olsa da, okumanızı tavsiye ederim, kendinize bile ifade edemediğiniz bazı itirafları okuyacaksınız belki de!


"Uzun lafın kısası beyler, hiçbir şey yapmamak en iyisi! Bilinçli tembellik en iyisi! Yaşasın yeraltı! Normal insanları kıskanmaktan çatladığımı söylediysem de şu anda onların bulunduğu yerde bulunmak istemezdim -onları kıskanmaktan hiç vazgeçmem- yo, yo yine de en iyisi yerin altındaki hayat benim için. Orada insan hiç olmazsa... Ah! Şimdi bile yalan söylüyorum! Yalan söylüyorum çünkü iki kere iki dört eder kadar iyi biliyorum ki iyi olan yer altındaki karanlık hücreler değil, bambaşka bir şey, arayıp bulamadığım bir şey..."

20 Eylül 2016 Salı

Sürgündeki Prenses Süreyya - Süreyya İsfendiyari

Geçtiğimiz haftalarda Süreyya İsfendiyari'nin annesinin kızını anlattığı "Kızım Süreyya" kitabını okumuştum ve kitap hakkındaki fikirlerimi belirtmiştim (birkaç entry geriye giderseniz görebilirsiniz). Prenses Süreyya'nın hayatı hakkındaki merak ettiklerim açısından kitabın çok yetersiz olduğunu ve beni tatmin etmediğini de belirtmiştim. Bu nedenle bu kez Süreyya İsfendiyari'nin kendisinin kaleme aldığı hatıralarından oluşan bu kitabı tatilde okudum. Kitabın üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkün: Süreyya'nın boşandıktan sonra anılarını anlatığı bölüm ("Hayatım"), anıları yayınlandıktan sonra okurlarının mektuplarına verdiği yanıtların anlatıldığı bölüm ("Unuttuklarım") ve Şah'ın anılarından derlenen bölüm ("Şah Anlatıyor" - Şah'ın hayatı hakkında kısa bir özet mevcut), eserin sonunda da bir fotoğraf albümü bulunuyor. Kitapta Süreyya evliliğine giden süreç ile beraber İran saraylarında geçirdiği yedi yılı, saray hayatının iç yüzünü, kendi gözlemlerini ve bu süreçte İran'ı etkileyen siyasi olayları kendi açısından anlatmıştır (1951-1958). Şah'tn boşandıktan sonra Avrupa'daki hayatını, nasıl sosyeteye girdiğini ve magazin basınının nasıl kendisini adım adım takip edip hakkında yalan haber yaptığını da arada anlatmayı ihmal etmiyor. Bir önceki kitaba göre Prenses Süreyya'nın hayatı hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz ancak benim kitapta anlatılanlardan hissettiğim kadarıyla Süreyya oldukça politik davranıyor. Hiç kimseyi özellikle Şah'ı incitmeyecek ifadeler seçerek anılarını anlatmayı seçiyor ki bunu da diplomasiyle geçirdiği yedi yılın bir sonucu olarak görüyorum.

Prenses Süreyya'nın anıları ile anladım ki Avrupa'da (en azından 20. yy'da) magazin basınının ünlü insanların hayatlarına yaptığı psikolojik baskı çok yüksek boyutta. Prenses Diana'dan anımsayacağınız gibi magazin basınının tacizlerinden kurtulmaya çalışırken trafik kazasında vefat etmişti. Tabi yalnızca bu tür konulardan bahsedilmiyor kitapta, İran'da kadınların yaşamı, evlilik prosedürleri, kraliçe konumundaki kadınların hayat tarzları gibi daha ilginç konulara da değiniliyor. Benim merak ettiğim bir diğer husus da Prenses Süreyya'nın manevi çöküşünün nasıl olduğu; buna değinilmiyor. Anılarını 1961 yılında yazan Süreyya, anılarını yazarken henüz çok genç (30 yaşında), halbuki 2001 yılında vefat ettiği için kırk yıl daha hayatta kalıyor. Bu kırk yıllık süreçteki yalnızlığı, sevgilileri, çevirdiği filmler, İran devrimi hakkındaki düşünceleri, yavaş yavaş popülaritesini kaybetmesi ve bu süreçte neler hissettiği şu an tam bir muamma. Bununla beraber, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Bir prenses de milyonlarca kadının yaptıklarını hiç kimseye konu olmadan yapabilmek ister. Bir dostla sohbet etmeye, bir bardak şarap içemey, bir kahvede oturmaya, dükkan dükkan dolaşmaya, tiyatroya veya sinemaya gitmeye hasrettir. Ender de olsa kabuğundan sıyrılıp tatil yapmaya, sıcak kumların üzerinde mayo ile yatmaya, top oynamaya, koşup zıplamaya, sahilde dalgaların arasında oynamaya ve bu arada mutlu ve sadece kendisi olmaya, kimse tarafından dürbünle tetkik edilmediğini bilmeye hasrettir."

9 Eylül 2016 Cuma

Jeanne D'arc (Orleans Bakiresi) - Nida Yılmaz

Jeanne D'arc (Jan Dark) hakkında yazılmış kitaplar ve çekilmiş filmler olduğundan hayatını merak ediyorsanız öğrenmek için seçenekleriniz mevcut. Ben adını çok duyduğum bu genç kadın hakkında bu kitabı okuyana kadar hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. Roman biyografik bir roman tarzıyla yazıldığından, içerikte kişi - tarih bilgilerine de yer verilmiştir. Dolayısıyla Jeanne D'arc'ın hayatını okurken dönemin tarihi gerçekliğini de bir şekilde öğrenmeniz mümkün olabilecektir. Jeanne D'arc 1412 yılında -çok soğuk bir kış gününde- Fransa'nın Güney-Doğu'sunda yer alan Domremy kasabasında doğmuştur. Doğduğu yılarda İngiltere-Fransa arasında devam eden Yüzyıl Savaşları nedeniyle ülkesi İngiliz işgali altındadır. Henüz on altı yaşındayken St. Catherine, St. Margearet ve St. Micheal'in Tanrı adına kendisiyle konuştuğu ve Fransa'yı düşman işgalinden kurtarmak için kendisine manevi bir görev verdikleri iddiasıyla Fransa Kralı VII. Charles ile görüşmek için yola düşmüş ve başarmıştır. Kendisine verilen izinle Fransız Ordusunun başına geçerek Orleans kentini İngiliz işgalinden kurtarmıştır. Bu zafer sonrasında Orleans Bakiresi veya Kızların Hası adıyla anılmaya başlanmıştır. Bu kadar dikkat çekmesi, erkek gibi giyinip savaşması, halk tarafından azize gibi karşılanması dönemin Fransız Katolik Kilisesi'nin hoşuna gitmemiş ve dinsizlikle suçlanmıştır. Kral olmasına yardımcı olmasına rağmen o dönemde dini otoritelerin siyasi otoritelerden daha güçlü olması nedeniyle, VII. Charles kendisine yardımcı olamamış ve İngiliz yanlısı bir piskoposun başkanlık yaptığı Engizisyon Mahkemesinde kafirlik suçlamasıyla yargılanmış ve yakılarak öldürülme cezasına çarptırılmıştır.

Günümüzde öldürme kararını veren Kilise tarafından itibarı iade edilen Jeanne D'arc Katolik Azizesi olarak bilinmektedir. Jeanne D'arc'ın hayatı hakkında bu kadar detayın bilinmesi kiliselerde tutulan tutanak/kayıtlarde adının sıkça geçmesindendir. Yargılandığı Engizisyon Mahkemesi tutanaklarının Fransa Milli Kütüphanesinde saklandığı belirtilmektedir. Nida Yılmaz bu eserinde kronolojik bilgilerin arasına Jeanne D'arc'ın nasıl düşünmüş/davranmış olabileceğini tahmin ederek bir olay silsilesi yerleştirmiştir. Ancak kitabın sonunda veya herhangi bir yerinde kaynakça göremedim, hayatı ve yargılaması hakkındaki bilgileri nereden aldığını yazmamış, ayrıca kitabın çeşitli yerlerinde yer alan resimlerin de alıntılandığı kaynaklar belirtilmemiş.

"Ben Jeanne D'arc, aşağıdaki yüz kızartıcı günahları işlediğimi dorularım. Tanrı, melekler ve ermişlerden buyruklar aldığımı söyledim. Kilise bunların şeytan ayartmaları olduğu yolunda beni uyardı, ama bunu dinlememekte direndim. Kutsal vatan sevgisine; ona ait olan her şeye, kutsal kitaba, din adamlarına karşı gelip erdemli bir kıza yakışmayacak giysiler giydim. Tanrı katında hoşa giden ve asıl görevim olan kadınlık görevlerimi unutup asker oldum..."


4 Eylül 2016 Pazar

Kızım Süreyya - Eva İsfendiyari

O dönemleri yaşamadığımız için 1950'li yılların dünyasını ve yüksek sosyetesinde rol almış, dünyanın takip ettiği kişileri bilmiyoruz (belki en son anımsadığımız Prenses Diana'dır). Bir açıdan bakarsak 20. yy aristokrasi ve yüksek sosyete alışkanlıklarının son demlerinin yaşandığı dönem olabilir. Konuşmaya ve anlatmaya değer pek çok kişi olsa da, bu sefer ölümünden on beş yıl sonra dahi dünya gündemini meşgul edebilen Prenses Süreyya'yı tercih ettim. Süreyya İsfendiyari (Soraya Asfandiyari-Bakhtiyari) son İran şahı (devrik şah) Muhammed Rıza Pehlevi'nin 1951 yılında evlendiği ikinci eşidir, ayrıca Sabık Prenses veya Sürgündeki Prenses olarak da tanınmaktadır. Batı Almanya'nın İran Büyükelçisi'nin kızı olan Süreyya, henüz on sekiz yaşındayken İran Şahı ile evlenmeyi kabul etmiş ve yedi yıl süren evliliğin ardından şaha bir çocuk veremediği çin saraydan uzaklaştırılmıştır. Şahtan boşandıktan sonra Avrupa sosyetesinde tekrar eski yerini alan Süreyya, tekrar evlilik yapmamasına rağmen adı çeşitli aşk dedikodularına karışmış ve sürekli paparazziler tarafından takip edilen birisi olmuştur. Bu kitapta Süreyyâ'nın geçmişine kısaca değinerek boşandıktan sonraki sürecine ve hayata tutunma çabalarına yer verilmiştir denilebilir. Süreyya'nın "Bir Kadının Üç Yüzü" filminin çekimlerinden önce ve çekimler sırasında yaşadıkları ve annesiyle beraberken nelerle meşgul olduğu anlatılmaktadır.


Kitap, Süreyya İsfendiyari'nin annesi Eva İsfendiyari tarafından kaleme alınmıştır ancak kitabın sonunda Hayat Mecmuasında yayınlanan ve İStanbul sosyetesinin on güzel kadını ile güzellik üzerine yapılan uzun bir röportaj yer almaktadır, ilginizi çeker diye düşünüyorum. Bu kitapta Prenses Süreyya ve hayatı ile ilgili detaylı bilgiler edinemiyoruz maalesef, özellikle İran'da geçirdiği yedi yıl hakkında (muhtemelen annesi yanında olmadığı için) neredeyse hiç bilgi yok. Bu nedenle yakın bir zamanda, Prenses Süreyya'nın hayatının bu dönemini öğrenmek için kendi anılarından yayına hazırlanan "Sürgündeki Prenses"i okumak istiyorum. İyi okumalar!


"Bazı anneler, hayallerinde oğullarının bir imparatoriçe, kızlarının bir kral veya prensle evlenişini canlandırır ve kızlarını halktan bir adama verseler bile hayatlarının sonuna kadar aynı hülyalar içinde yaşar. Ben hiçbir zaman böyle hafifliklere kendimi kaptırmadım. Üstelik bu imkansız bir şeydi. Fakat bir mucize oldu ve tarihte Leatitia Bonaparte'dan beri, Avrupa'da ilk defa halktan bir kadın, kızının imparatoriçelik tahtına çıktığını gördü."

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Cemile - Orhan Kemal

Orhan Kemal'in pek çok romanı film/dizi haline getirildi, bu nedenle kitaplarına az çok aşina olduğunuzu tahmin ediyorum (Hanımın Çiftliği, Kötü Yol gibi dizileri duymuşsunuzdur). Üretken olduğu için ve toplumun nabzını tutan eserler vermeyi tercih ettiğinden bu tür televizyon projelerinde sıklıkla esinlenilen yazarlardan olmuştur. Türk Edebiyatının önemli ustaları arasında sayılan Orhan Kemal roman türünün yanı sıra hikaye, oyun ve şiir türünde de eserler vermiş olup, genellikle Adana’daki tarla veya fabrika işçilerinin hayatlarını ya da büyük şehirdeki fabrika işçileri ve gecekondu mahallelerinde yaşayan insanların hayatlarını anlatmayı tercih etmiştir.  Cemile, Orhan Kemal’in 1952 yılında yayınlanmış bir romanı. Konu olarak Çukurova’da bir dokuma fabrikasında çalışan işçilerin hayatı işleniyor. Kitaba adını veren karakter Cemile; Bosna’dan ailesiyle (Adana'da babası ve abisi ile birlikte yaşamaktadır) birlikte Çukurova’ya yerleştirilmiş ve ailesinin geçimi için fabrikada çalışmaya mecbur kalmış bir Boşnak kızıdır. Henüz on beş yaşında olmasına rağmen hayatın da kendisini erken olgunlaştırmasıyla bir genç kızın yükünü omuzlarında taşıyan Cemile, aynı zamanda güzelliğiyle de dikkat çekmektedir. Hem güzel hem de yoksul olması bir işçi kızının hayatını zorlaştıracak iki önemli etkendir.

Yazdığı bazı romanlarda kendi hayatını anlatan ve gözlemlerine sıklıkla yer veren Orhan Kemal'in bu romanda yine kendi hikayesinden esinlendiği söyleniyor. Cemile karakterinin 1937 yılında çırçır fabrikasında katiplik yapan Orhan Kemal'in katiplik yıllarında aşık olduğu işçi kız olduğu iddia edilenler arasındadır. Bu bilgiden ayrı olarak, yoksul kesimlerin ayakta kalma çabasını ve direnişini anlatan kitap arka plana da aşkı alıyor. Orhan Kemal'i okumanızı tavsiye ederim.

Fabrikanın kurşuni boyalı demir kapısı önünden üçe ayırarak her biri bir başka mahalleye giden yollar öküz, camız arabaları, İnegöl çift atlıları, boy boy, renk renk kamyonlar ve yüklü deve dizileriyle doluydu. Geçit vermeyecek şekilde tıkalı üç yol, fabrika kapısında birleşip kalın bir kol halinde içeri giriyor, Malzeme Yedek Ambarını sağına, demirhaneyi soluna alıp, tohumlu pamukların tohumundan ayrılma işinin görüldüğü Çırçır Dairesinin de önünden geçerek, fabrikanın arka mağazalarında yan yana üç kantarın oraya uzanıyordu."

19 Ağustos 2016 Cuma

Parasız Yatılı - Füruzan

Çeşitli kaynaklarda ve bloglarda Füruzan'ın kitaplarından sıklıkla bahsedildiğini ve beğenildiğini fark ettim dolayısıyla bir arkadaşımdan ödünç alarak bu kitabı okumaya karar verdim. Parasız Yatılı, Füruzan'ın 1971 yılında yayınlanan öykü kitabı ve yayınlandıktan sonra Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış bir eser. Bu özellikleri sayesinde okumak için bende yeterince motivasyon oluştu. Kitap üç bölümden oluşuyor (hikayeleri üç bölüme ayırmış yazar) ve kitapta toplamda on iki hikaye bulunuyor. İlk bölümde yer alan hikayelerin tarzı biraz farklı, aslında sıklıkla öykü kitabı okuyor olsaydım belki farklı gelmeyebilirdi ama şiirsel bir dil ve bilinç akışı (aşağıdaki paragraf size bu konuda fikir verecektir) tekniği kullanıldığı için okumakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Devam eden hikayeler daha anlaşılırdı, konuları ise genellikle anne-kız ilişkileri, kalburüstü ailelerin yanında yaşayan gündelikçiler, kentin fakir ve ayakta kalmaya çalışan ezilmiş ve hakkı yenmiş insanlarının hayatlarından seçilmişti (dikkatimi çeken bir diğer konu da ana karakterlerin hep kadınlar olmasıydı). Kitabın yazıldığı tarihin üzerinden yaklaşık elli yıl geçtiği için bazı konuların hala gündemde olmadığını da (en azından benim böyle bir gözlemim yok) söyleyebiliriz. Her ne kadar henüz bir kitabını okusam da, yazarın bana genel itibariyle bir toplumcu yazar izlenimi verdiğini belirtmeliyim.

Kitabın içindeki öyküler eleştirmenlerden olumlu eleştiriler almış, hatta Ülkü Tamer tarafından "çağdaş bir klasik" olarak nitelendirilmiş. Ülkü Tamer benim için iyi bir ölçüt zira öykü okumayı kendisiyle sevdiğimi söyleyebilirim (Alleben Öyküleri adında bir kitabı vardı bende yıllar önce). Türk öykücülüğünün önemli eserlerinden sayılan Parasız Yatılı'yı okumanızı tavsiye ederim eğer öykü okumayı seviyorsanız. İyi okumalar!

 "....Yeni genç kız oluyordum. Gipur dantel yakalı robum, Paris esanslarım vardı.... Dedikleri gibi insan gözüne bakamıyor. Müthiş canım. Bir gün bağa giderken annem de landosunda onu görmüş. Atatürk, doru bir kısraktaymış. Mümkün değil gözlerine bakmak... Ha ne diyordum, Hariciye'den birinin ne aşktı adamınki, o zarafet, o yaşamayı bilmesi, çiçek göndermedeki isabeti... Aaaa yani aşkı kabul etmediğimizi nereden çıkarıyorsunuz..."

14 Ağustos 2016 Pazar

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Kitabın yeni baskılarından birini okuduğum için kitabın başında Ray Bradbury'nin 1993 yılında yazmış olduğu ön sözünü de okuma şansı elde ettim (bu nedenle yeni baskılardan birini tercih edebilirsiniz). Yazar kitaba yazdığı ön sözde hikayenin nasıl oluşup şekillendiğini, yazarken ve yayınlatmaya çalışırken çektiği zorlukları anlatmış. Bu açıklamaları bana büyük oranda Martin Eden'in hikayesini anımsattı :). Bu kısımları okursunuz zaten, Fahrenheit 451 ilk olarak 1950'li yılların başında basılan bir distopyadır. Hikaye on yıllık bir itfaiye memuru olan Guy Montag'ın tecrübeleriyle şekillenmektedir. Yazıldığı dönem itibariyle olaylar gelecekte geçtiğinden, itfaiye memurlarının görevi artık yangın söndürmek değil kitap yakmaktır. Kitapların itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların yalnızca evlerinde kurulan dev ekranlardan anlamsız TV programları izleyerek ve anı yaşayarak zaman geçirdiği ve kitapları saklayan insanların ihbar edilerek cezalandırıldığı bir gelecek kurgulanmıştır. Bu sistemi sorgulamadan yıllarca bir parçası olan Guy Montag bir gün tesadüfen tanıştığı yan komşusu olan on yedi yaşındaki Clarisse sayesinde daha önce farkına varmadığı bir dünya keşfeder. Kitap yakarken yaşadığı bazı olaylardan da etkilenerek büyük bir arayışa giren Montag, bu hezeyanlardan kurtulabilmek için hayatındaki doğrularla yanlışları tekrar konumlandırmak ihtiyacı hisseder. Ancak planlamadığı şey sistemi kuran kişilerin sistemi sorgulayan herkesi bir tehlike olarak gördüğüdür.

Kitap ilk basıldığından bu yana bazı revizelerden geçmiş ve eklemeler yapılmış zira yazar ilk olarak hikayeyi gazetelere yazı dizisi şeklinde planlayıp yola çıkmış. Hikayenin ilgi çekerek kitap halinde getirilmesinin akabinde hem operası hem de 1966 yılında Fransız yönetmen François Truffaut tarafından filmi yapılmış (film Türkiye'de Değişen Dünyanın İnsanları adıyla gösterime girmiştir). Okuyucu yorumlarından tespit ettiğim kadarıyla kitabın hem çok sevenleri hem de sıkıcı bulanları var. Ben sevenler grubundayım, umarım siz de seversiniz. İyi okumalar!

"İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar.  Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz."

Not: Kitabın adı kitap kağıdını tutuşturmaya yarayan sıcaklık derecesidir. Kitap hakkında sorularınız olursa bazı cevaplar burada:

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Zaman Geçecek ve Ben Yalnızlığımla Öleceğim - Semih Dikkatli

Psikiyatr Semih Dikkatli’den okuduğum ikinci kitap bu, daha önce birkaç meslektaşıyla beraber yazmış olduğu "Doktor Yazısıyla Aşk" kitabını okuyup kitap hakkındaki görüşlerimi sizinle paylaşmıştım. Bu kitap ise Semih Dikkatli'nin yayınlanan son eseri (şimdilik). Genel olarak tespit ettiğim kadarıyla yazar kendi çalışma alanından ve deneyimlerinden faydalanarak yazmayı seviyor, "Doktor Yazısıyla Aşk" eserinde bir kadın psikiyatrisin anlattıklarından yola çıkarak "Aşk" kavramını açıklayan Semih Dikkatli, bu eserinde de bir grup terapisinin katılımcılarını incelemeyi seçmiş. Kitabın asıl karakteri orta yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim ve bir hastanede kanser tedavisi gören yalnız adam Uğur. Yıllar önce bir grup insanla grup terapisine katılan ve terapiye katılanlarla yakın dostluklar kuran Uğur, yıllar sonra kendisine ulaşan bir arkadaşının ısrarıyla eski ekiple tekrar görüşme kararı alır. Eski grupla tekrar bir araya gelecekleri güne kadar anımsamalar (flashbacks) ve Uğur'un yıllar önce tuttuğu günlükler sayesinde okuyucuya eski günlerde neler yaşandığı ve kimlerin yeni ve son oturuma katılacağı aktarılır. Bu flashback'ler sayesinde hayatın çok içinden bazı sorunların sadece bizim başımıza gelmediğini tespit edeceksiniz. Belki bazıları için bir çözüm üretemeseniz de, insanların yaşadıkları sorunlar ve sorunlarına çözüm arayışlarının sizin de ufkunuzu ne kadar açtığını fark edeceksiniz. 
 
Kitabın etkileyici olmasını sağlayan etkenlerden birisi de, anlatılanların gerçek olması. Kitapta yer alan ön sözdeki gibi, diyalogların etkileyiciliği bu gerçeklikten kaynaklanıyor. Yıllarca süren bir grup çalışmasının somutlaştığı bu eserde her türlü duygu barınıyor, bu duyguları bir kez daha okuyun. Böylece kaçmamanız gerektiğine ikna olabilirsiniz. İyi okumalar!
 
"Gruba katıldığınız ilk günden itibaren gerçekleştirdiğiniz mucizeye hep hayranlık duydum. Bugün günlüğümü sizlere emanet etmem bu hayranlığın bir ürünüdür. Yıllardır hayatım ve özellikle grup çalışmaları hakkında notlar tutmuştum. Belki bir gün Ertan Hoca bunları kitaplaştırır. ... Sürekli yalnızlıklarla geçirdiğim ömrümde olmayan olur ve hayatım, anılarım başkalarının hayatına dokunur, kim bilir?"
 
Semih Dikkatli'nin meslektaşlarıyla beraber yazdığı diğer kitabı için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2016/02/doktor-yazsyla-ask-dikkatlisayarherken.html

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Puşkin

Rus Klasiklerini fırsat buldukça okuyorum, bu kitabı da uzun bir zaman önce aldığımı ancak okumadığımı fark ettim. Aleksandr Puşkin (1799-1837) 19. Yüzyıl klasik Rus edebiyatının kurucusu kabul edilen yazarlardandır. Yüzbaşının Kızı 1833 yılında yazılan ve Pugaçov ayaklanmasını konu alan bir eserdir. Kitabın başında yazar “Pyotr Andreyiç Grinyov ” anılarından şeklinde bir açıklama yapmış, bu nedenle kitapta anlatılanların gerçekten yaşamış bir Rus askerinin anılarından yola çıkılarak mı yazıldığı şeklinde bir soru beni meşgul etti. Ancak yaptığım araştırmada bu husus teyit edecek bir açıklamaya rastlamadım, belki de yazar dikkat çekebilmek adına öyle bir giriş yapmış olabilir. Kitapta olaylar genç asker Pyotr Andreyiç’in askerliğini yapması için Orenburg’a gönderilmesiyle başlar. Yolda tipiye yakalnınca esrarengiz bir adamla karşılaşan ve kendisinden yardım gören Pyotr Andreyiç Orenburg’a ulaşınca Belogorsky kalesine Yüzbaşı Mironov’un emri altına göreve gönderilir. Burada tesadüfen Yüzbaşının kızı Marya İvanovna (Masha) ile tanışan Pyotr Andreyiç, bir süre sonra bu kıza âşık olduğunu fark eder. Her ne kadar Pyotr Andreyiç’in aşkı karşılıksız olmasa da, kale içinde kendilerinin yakınlaşmalarını istemeyen kişilerden etkilenirler. Bu sırada ülkede büyük bir isyan patlak verince (Kendisinin Rus İmparatoru III. Petro olduğunu ilan eden Yemelyan Pugachev isyanı) genç sevgililer için işler daha da güçleşir.

Kitapta olaylar o kadar hızlı akıyordu ki bir yerden sonra takip edemedim, bu anlamda bazı bölümleri okuyucu olarak beni tatmin etmedi. Ayrıca kitaptaki en önemli olayların tesadüfler zincirine bağlanması da yaşananların bir Rus askerinin anıları olduğu yönündeki inancımı azalttı. Bununla beraber, edebiyat çevreleri tarafından Rus Edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Aleksandr Puşkin’in en önemli eseri “Yüzbaşının Kızı” olarak ifade edilmektedir. Okumanızı tavsiye ederim.
“N…’den otuz kilometre uzakta on kişinin malı olan büyük bir köy vardır. Beylerin evinde duvara asılı camlı, çerçeveli bir mektup görülür. Bu Çariçe  II. Katerina’nın kendi eliyle Pyotr Andreyiç’in babasına yazdığı, ona oğlunun suçsuzluğunu bildiren, Yüzbaşı Mironov’un kızının da zekasını, iyi kalpliliğini öven mektuptur."

Yemelyan Pugaçev İsyanı: II. Katerina döneminde Rusya İmparatorluğu'na karşı bir Kazak liderin ayaklanmasıdır.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Haziranda Ölmek Zor - Hasan Hüseyin

Hasan Hüseyin Korkmazgil toplumcu-gerçekçi şiirin temsilcilerinden birisi olarak kısa hayatına pek çok eser sığdırmış şairlerden! Bestelenen şiirlerini veya bazı ünlü şiirlerini (Haziranda Ölmek Zor gibi) daha önce bir şekilde duymuştum ancak bir şiir kitabını ilk defa okuyorum. Aslında Hasan Hüseyin'in şiirleri birden on beşe kadar seri halinde basılmış, dolayısıyla sekizinci kitaptan başlamış olmam size tuhaf gelecek ama bu kitap bana armağan edildi :). Şiir okumayı ve kendime kitap armağan edilmesini sevdiğim için çok vakit kaybetmeksizin bu hafta sonu bu kitabı okudum.  Hem kitabın başında yer alan hem ilk baskısı için (1976 yılında) ve diğer baskıları için yazılmış (1982 yılında) önsözlerini hem de Hasan Hüseyin'in şiirlerini çok beğendim. Kitabının adını neden "Haziranda Ölmek Zor" olduğuna ilişkin yaptığı açıklamayı sizinle de paylaşmak isterim. Bildiğiniz üzere Nazım Hikmet ve Orhan Kemal haziran ayında vefat etmiş iki şairimizdir. Orhan Kemal'in vefatından sonra her ikisine de ithafen yazılan şiir için yazar, kendi memleketinde (Sivas) uzun geçen soğuk kış aylarından sonra haziran ayının allı-güllü ve bereketiyle gelmesinden bahisle böyle bir ayda hiçbir canlının acı çekmemesini, ölüm yüzü görmemesini dilediğini belirtmektedir: Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/ yaralı bir şahin olmuş yüreğim/uy anam anam/ haziranda ölmek zor! Şairin diğer şiirlerinde dönemin bazı olumsuz koşullarından etkilenerek bazen karamsarlığa düştüğü gözlense de, genel itibariyle yaşama sevincini ve memleketinin haziran kokusunu da almak mümkün. Anadolu'yu anlatmayı sevdiği için belki de, ben buram buram toprak, renk ve umut kokan Hasan Hüseyin'in şiirlerini çok sevdim, okumanızı tavsiye ederim.

Yukarıda size şairin bazı şiirlerinin bestelendiğinden bahsetmiştim. Grup Yorum tarafından söylenen "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin dışında hepinizin bildiği "Acılara Tutunmak" şarkısının da şairi Hasan Hüseyin'dir. 1984 yılında vefat eden şairimizin mizah dergilerinde yayınlanmış mizah hikayeleri, bir gezi yazısı (Bağdat Basra Yollarında - 1974) ve birkaç tane çocuk kitabı bulunmaktadır.

....
Uzun eski satıcıyım sevda satarım
Sevda satar aç yatarım çağlar üstüne
Bileklerim ta ezelden kandan kınalı
Gelinler hey güzeller hey kızlar hey

Fistanı da allı güllü basmadan
Gelin olmuş ondördüne basmadan
Uzat elin karanlıklar basmadan
Çiçek devşir üzerimden sevdiğim
Toprağıma basmadan

-------------
......
Birdenbire anladım
Sabahleyin balkonda gerinmenin güzelliğini
Otobüste göz göze gelip gülümseşmenin
Bir bayram kartpostalında denzile bakışmanın
gidilmemiş korularda yaz akşamları
Çam kokulu yerllerle öpüşüp koklaşmanın
Birdenbire anladım
Eşsiz güzelliğini
....
Ama işte anlamadım nedense
Severken ağlatmanın güzelliğini

22 Temmuz 2016 Cuma

Gerçek Hesap Bu - Nejat İşler

Bir kitaptan son birisi size hayatını anlatıyormuş gibi sıcak ve samimi bir eser bu! Nejat İşler deneyimli bir yazar değil tabi, kendisinden harika bir iş beklememek lazım ancak anılarını anlattığı bu kitabı hem akıcı hem de eğlenceli buldum. Hepimizin hikayesinden bir parça taşıyor bu kitap. Çocukluğunu anlatırken, okul yıllarını anlatırken, sinemeya nasıl giriş yaptğını, ilk aşkını, tatil anılarını anlatırken kendimizden tanıdığımız bir hikayeye rastlamamak mümkün değil. Eyüp'te muhafazakar bir dedenin torunu ve orta yolcu bir ailenin Necat isimli çocuğu olarak başlayan hayatı Anadolu Lisesine başlamasıyla İstanbul'da devam eder. Peki Eyüp İstanbul'da değil mi? Daha önce Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın isimli kitabında da fark ettiğim üzere eskiden (30-40 yıl önce) yalnızca bazı merkezi yerler İstanbul olarak adlandırılıyor, ilçelerde yaşayan insanlar merkeze inmeyi "İstanbul'a gitmek" olarak değerlendiriyorlar. Bu açıklamayla, liseyi kazanarak İstanbul'a gelen Nejat İşler işte o zaman fark eder dünyada ne kadar farklı insanların yaşadığını. Liseden üniversite yıllarına uzanarak oyunculuk kariyerine bir şekilde giriş yapar (bu arada aslında en sevdiği şeyin kitaplar olduğunu ve hayatının ilk dönemlerinde kitap satarak yaşamını sürdürdüğünü öğreniyoruz). Tezgah adındaki bu sahaf anılarından askerlik anılarına, hangi filmlerde ve dizilerde nasıl başladığından gezetelerde okuduğumuz hastalık dönemine doğru hızlı bir hikaye okuyoruz devamında. Şimdi kötü alışkanlıklarını terk ederek Gümüşlük'e yerleşen ve Gümüşlükspor'un kulüp başkanlığını yapan Nejat İşler'e hayatının geri kalan döneminde başarılar dilemekten başka ne yapabiliriz?

Hayat gerçekten beklenmedik sürprizlere gebe, hani eski bir şarkıda olduğu gibi beş dakikada değişiyor her şey. Nejat İşler de bu hikaye ile sürekli değişen hayatını anlatıyor bize. Yazar olarak da bir iddiası olmadığı için yazdıkları ile ilgili bir eleştirim yok, yalnızca Gülbeyaz dizisinden bahsetmemesine üzüldüm. Zira çıkış yaptığı bir projeydi ve biz kendisini bu dizi ile tanıdık, hiç anısı yok muydu acaba bu diziye ilişkin?

"Bu arada babamın dizilerle ilgili çok iyi bir lafı var. Hayatımda duyduğum en güzel tespit: 'Dizileri, insanlar hayatlarına alıyor ancak dizilerde kötü karakterler hiç ölmüyor. İyi karakterler sürekli ölüyor ama dizi bitse bile kötü karakterler hala yaşıyor. Filmde ölüyor ama dizide ölmüyor. Millet de kötüler ölmüyor diye düşünüyor.'"

14 Temmuz 2016 Perşembe

Havva'nın Üç Kızı - Elif Şafak

Elif Şafak'ın bazı kitaplarını sevmişimdir ancak son yıllarda eskiden kendisinde sevdiğim nitelikleri kaybettiğini ve her yeni kitabının bir öncekinden daha kötü olduğunu fark ediyorum. Her ne kadar eleştirsem de ben Elif Şafak okurum, neler yazdığını merak ediyorum ancak her seferinde farklı bir çeşit hayal kırıklığı yaşıyorum maalesef. Şunu söyleyebilirim ki, bu kitap "daha iyi" olabilirdi, ya da ben bu kadarını Elif Şafak'tan beklerdim. Duymaktan sıkıldığım tespitlerin, yaşamaktan sıkıldığım tüm olayların sanki yeni fark ediliyormuş gibi bana sunulmasını pek özgün bir fikir olarak bulmadım (ya da benim farkındalığım yüksektir bilmiyorum). Bir aydının/yazarın içinde yaşadığı dönemin sorunlarını anlatması kaçınılmazdır, yapılması da gerekir diye düşünüyorum. Fakat bunun insanların artık bıktığı bir uslüpla yapılmaması ya da mevcut olan tüm aksaklıkların tek bir kitap içinde sıkıştırılarak verilmesine mecbur hissedilmemesi de gerekir aynı şekilde. Kitapta din ile dinsizlik arasında kalmış Türk kızı Peri, dindar ve dirayetli Mısır kökenli Amerikalı Mona ve inançsız ve inantçı İran kökenli ama kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen Şirin'in Oxford'da kesişen hikayeleri yıllar sonra Peri'nin anımsamaları (dün ile bugün arasında gidip gelen flashbackler) şeklinde anlatılıyor. Anlatıcının Türk olmasından bahisle Türkiye'deki kimlik bunalımı ve oturmayan kişiliklerin yanı sıra ülkenin genel bir panoraması (bu yönüyle az da olsa Konstantiniyye Oteli'ni anısmattı bana) ve Doğu-Batı çatışmasına da değiniliyor. Aslında kendini arayışa dair bir roman ve şimdiye kadar bu konularda düşünmediyseniz, zihninizde kapılar açabilir. Ancak ince kitap zevkleri olan bir kişinin genel itibari ile kitabı çok beğeneceğini de sanmıyorum.

Kitapta özgün bulduğum birkaç tespit ve hoşuma giden bazı durumlar da yaşadım (az da olsa). Özellikle bu blogu açtığım ilk gün yukarıda yazdığım Mesnevi'den sevdiğim bir alıntının kitapta da geçiyor olması beni heyecanlandırdı. Biraz tercüme farkı var ama olsun, bir kitabevinin Mesnevi'ye bu şekilde atıf yapması bana etkileyici geldi. Ayrıca kitapta aralara serpiştirilen bazı eski kelimeler sayesinde anlamını bilmediğim yeni kelimeler de öğrendim, en sevdiğim "zerefşan" oldu. Beğendiğim bir tespit:

"Edebiyata tepkisel yaklaşmayı hiçbir zaman anlayamamıştı. Türkiye gibi kimlik sorunlarıyla cebelleşen ülkelerde insanlar, ne okuduklarından ziyade neyi okumayı reddettiklerini konuşuyorlardı. Dolayısıyla okumadıkları kitapları/yazarları tartışmaya daha çok zaman harcıyorlardı."

Şaif Hafız'dan ilk olarak kitapta okuyup beğendiğim bir şiir:

Ben Tanrı'dan o kadar çok şey öğrendim ki
Artık kendimi ne Hıristiyan, ne Hindu, ne Müslüman,
Ne Budist, ne Musevi addediyorum...
Hakikan bana o kadar çok açıldı ki
Artık kendimi ne erkek, ne kadın, ne melek,
Ne de hatta saf bir ruy sayıyorum...

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Martin Eden - Jack London

Amerikan Edebiyatına ile şimdiye kadar Harper Lee dışında pek ilgi gösterdiğim söylenemez. Aslında özel bir sebebi yok, yalnızca fırsat olmadı diyebilirim. Halbuki Amerikan Edebiyatında da Steinback, Edgar Allan Poe, Hemingway, Jack London gibi birbirinden başarılı yazarlar bulunmaktadır. Hepsini sırasıyla okumaya fırsatım olur diye ümit ederek, ilk tercihimi Jack London'dan yana kullandım. Çocukluğumda yazara ait Beyaz Diş kitabını okumuştum, belki de daha önce bir şekilde tanışmış olduğum için kendisini tercih etmişimdir :). Yazar  1909 yılında tamamlamış olduğu Martin Eden'de bir gemi işçisinin ideallerinin peşinden giderek yazar olma çabasını anlatmaktadır. Aslında Martin Eden kendi sınıfında (işçi sınıfı) sıradan ama mutlu yaşamaktayken bir gün tesadüf eseri bir burjuva kızı (Ruth) ile tanışmasının ardından bu hayallere kapılır. Ruth'un eğitimli ve sevgi dolu yaşamından, tavırlarından, kırılgan ve kültürlü halinden oldukça etkilenen Martin, ona daha da yaklaşmak adına eğitim almayı ve para kazanmayı aklına koyar. Bu motivasyonla başlayan serüven Martin Eden'in kendisini hikaye-makale-roman yazarak çeşitli dergi ve yayınlara gönderirken bulmasıyla neticelenir. Bu süreçte uzunca bir süre sıkıntı çeken Martin, Ruth'un her ne kadar kendisini her haliyle sevse de burjuva geleneklerini de aynı ölçüde sevdiğini fark eder. Aralarındaki sınıf farkı çatışmasına ve toplumda bulunan bazı kalıplaşmış düşüncelere kafa tutan Martin Eden, bu cesur ideallerinin peşinden nereye kadar gidebilecektir acaba? İlaveten bir söylentiye göre bu kitapta anlatılanlar aslında Jack London'un başına gelenlerdir.

Kitapta işçi-burjuva sınıfı çatışması çerçevesinde Amerikan toplumunun izlerini görmek de mümkün. Ekonomiye dayalı bir toplumsal sınıflandırmada, zenginleşen kişilerin sınıf atlamasına şaşırmamak gerek zira aynı olay İngiltere'de yaşansaydı Martin Eden gibi işçi sınıfından birinin soylu bir ailenin kızıyla kendisini birlikte düşünmezi mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ancak Amerika'da hangi meslekten kazanılırsa kazanılsın para ile beraber bir itibarın da gelmesi söz konusu oluyor. İdeallerini aşkı ve tutkusu üzerine kurmuş olan genç bir adamın bu gerçekle yüzleşmesi de pek kolay olmuyor haliyle. 
 
Bu arada, daha önce Dostoyevski - Kumarbaz yazısında bahsettiğim stenografinin bu eserde sık sık kullanılması dikkatimi çekti, bu nedenle biraz bahsetmek istedim. Stenografi harfleri-noktalama işaretlerini-kelimeleri kullanmadan sembol ve bazı temel kısaltmalarla yapılan bir hızlı yazma biçimi olarak açıklanabilir. Günümüzde kullanılıyor mu bilmiyorum eskiden mahkeme veya meclis gibi yerlerde tutanaklar stenograflar tarafından tutuluyormuş.

"...Çok mutluydu. Yaşamaktan hiç bu kadar haz duymamıştı. İflah olmaz bir hummayla yanıyordu. Tanrılara mahsus olduğu sanılan yaratma zevkine ermişti. Çevresindeki tüm hayat, çürük sebzelerin ve sabun köpüklerinin kokuları, ablasının pasaklı hali, Bay Higginbotham'ın alaycı yüzü, hepsi bir rüyaydı. Gerçek hayat kafasının içindeydi, yazdığı öykülerde kafasındaki gerçeğin parçalarıydı."

8 Temmuz 2016 Cuma

Bir Kadının Hayatından 24 Saat - Stefan Zweig

Bu kitabı, birkaç gün önce kitabımı iş yerinde unuttuğumu fark edince aldım. Bir arkadaşımı beklemem gerekiyordu ve bu süreyi kitap okuyarak değerlendirmek istediğim için ve eser de çok uzun olmadığından (100 sayfa) tercihimi Stefan Zweig'dan yana kullandım. Kitap mutlu bir evliliği olduğu tahmin edilen iki çocuk annesi bir kadının bir sabah eşini yeni tanıştığı bir adam için terk etmsiyle başlıyor. Monte Carlo yakınlarında olduğunu tahmin ettiğim bir pansiyonda geçen olayda Madam Henriette'nin genç bir Fransız adamla kaçması pansiyonda kalan diğer misafirler için bir anda önemli bir yuvarlak masa tartışmasına dönüşür. Pansiyon sakinlerinin genç bir adamla kaçan kadını adeta taşa tutarak acımasızca eleştirmelerine karşın, olayın anlatıcısı -yazar- bu olayda kadın ile empati kurarak madamı bu küçük topluluğa karşı savunur. Bu hararetli tartışmada yazarın ifadeleri tartışmaya hiç katılmamış olan yaşlı bir İngiliz hanımın -Mrs. C.- dikkatini çeker ve yazar ile özel olarak görüşme talebini iletir. Bütün gece sürecek olan bu özel görüşmede Mrs. C. yıllar önce başından geçen bir yirmi dört saatin hikayesini yazara anlatır ve yalnızca bir gün de sürse, tutkunun insan hayatını nasıl değiştirdiğini ve bir ömür sürecek şekilde nasıl etkileyebileceğini açıklar. Zweig'in bu eserindeki ruh çözümlemeleri ve karakterlerin derinliği o kadar etkileyicidir ki, bu eseri Freud'un çözümlediği yapıtlar arasında yerini almıştır.

Art arda okuduğum iki kitapta kumar konusunun işlenmesi ve kumarbazların anlatılması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Dostoyevski ve Stefan Zweig gibi iki dev yazarı karşılaştırmak istemem ancak daha kısa bir kitap olmasına ve ana konusu "kumar tutkusu" olmamasına rağmen Stefan Zweig; kumar bağımlılığını, kumarın insanın gözünü kör eden tutkusunu ve pişmanlığını daha etkileyici vermiş kanaatimce. Stefan Zweig'in eserini okurken gerçekten empati yapabildiğimi hissettim. Tabi sizi etkilemiş gibi olmayayım, ikisi de önemli eserler, okumanızı tavsiye ederim.

"...görünüşe göre kendilerini 'kolayca baştan çıkarılabilenler'den daha güçlül, daha edepli ve daha temiz hissetmek insanların hoşuna gidiyordu. Şahsen ben, bir kadının içgüdülerinin peşinden özgürce ve tutkuyla gitmesini, bilinen örneklerdeki gibi kocasını onun kollarındayken, gözlerini kapayarak aldatmasından daha dürüstçe buluyordum."