Powered By Blogger

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sofie'nin Dünyası - Jostein Gaarder

"Sofie'nin Dünyası" okurları için yapılan bazı eleştirilere katılmıyorum. Zira bu kitap hakkında felsefeden çok az anlayan insanların bu kitabı okuyarak felsefe konusunda sahip olduğu birtakım bilgiyle uğraşmadan bir yere gelmeye çalıştıkları söylenmiş. Diyeceğim şu ki, en azından 600 sayfalık bir kitabı okuyarak özet de olsa felsefe tarihi öğrenmiş o kişiler. Siz ne yaptınız? Diyorsanız ki, "bütün felsefe tarihini ansiklopedilerden araştırmak ve kütüphanelerde sabahlamak suretiyle kronolojik olarak öğrendim" ha o zaman saygım büyük, pardon! Sofie'nin Dünyası'nın roman kahramanı Sofie'nin bir gün posta kutusunda "Kimsin sen?" yazılı imzasız bir kart bulur ve o gün en temel sorularla başlayarak esrarengiz bir felsefe öğretmeninden felsefe tarihini öğrenir. İlkçağlardan ve mitolojilerden başlayan dersler Antik Yunan ve Doğa filozofları ile devam eder. Akabinde, tahmin ettiğiniz üzere, Demokritos, Sokrates, Platon ve Aristoteles'i felsefi akımlar (Helenizm), kültür etkileşimleri (Ortaçağ ve Rönesans), Barok dönem, Descartes, Spinoza, Locke ve Hume izler. Aydınlanma çağı ve Romantik çağ filozoflarından kısaca bahsedildikten sonra (Kant, Hegel, Kierkegaar, Marx) tam olarak filozof denilemese de, en azından düşünür/bilim adamı diyebileceğimiz Darwin, Sartre ve Freud anlatılarak günümüze gelinir. Tabi bu süreçte Sofie kendi hayatına dair ilginç sırlar da keşfedecektir. Roman içinde roman denilebilecek, her yaştan insanı kendi içine çekebilecek türden bir başyapıt, mistik tarihin felsefe taşı...

Oldukça başarılı bulduğum bir kitaptır. Bu başarıyı kitabın kolay okunması veya mükemmel bir kurgusu olması gibi durumlarla destekleyemeyeceğim ancak öyle tahmin ediyorum ki yıllar süren bir araştırmanın ve çalışmanın  ürünüdür. Kitabın insanlar üzerindeki olumlu bir etkisi de, eğer felsefeye ilgi duyuyorsanız, sizi araştırmaya itmesidir (ki ilgi duymayanların kitabı bitirebileceğini pek sanmıyorum). Sağladığı derin bigiler açısında genel kültürünüzü geliştirecek bir kitaptır. Okunmasını tavsiye ediyorum.

Yine de kitaba dair bazı eleştirilerimi belirtmek isterim: Bir tanesi bazı tarihi bilgilerin yanlış verildiği yönünde ki bu normal olabilir zira 1991 yılında yazılmış br kitaptan söz ediyoruz ve 25 yılda bazı tarihi gerçeklerin aslında öyle olmadığı ortaya çıkmış olabilir. İkinci bir husus da, Hristiyanlık ideolojisinden ve bu ideolojinin felsefeye olan ilhamından uzun uzun söz ederken, İslam felsefesinden oldukça az bahsediyor. İslam felsefesi de büyük bir coğrafyayı etkileyen önemli bir ideoloji olduğu için daha fazla bahsedilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Ayrıca "gizemcilikten" (mistisizm) söz ederken "Ben Tanrı'yım"ı anlatması ancak Hallacı Mansur'dan veya "yaradılanı yaradandan ötürü sevmeyi" anlatırken Yunus Emre'den hiç bahsetmemesi veya Mevlana gerçeğinin göz ardı edilmesi de dikkatimi çeken bir nokta.

"İyi bir filozof olabilmek için gereksindiğimiz tek şeyin hayret etme yeteneğimiz olduğunu söylemiş miydim? Eğer söylemediysem şimdi söylüyorum: İyi bir filozof olma için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir."

23 Haziran 2014 Pazartesi

Üstü Kalsın - Cemal Süreya

Kitaba adını veren "Üstü Kalsın" şiiri Cemal Süreya'nın ölmeden önce yazdığı son şiirlerindendir. Asıl adı Cemalettin Seber olan şairimiz, kitabın sonunda hayatının anlatıldığı bölümde bahsedildiği kadarıyla aralarında son eşi Birsen Sağnak'ın adının da bulunduğu pek çok değişik mahlasla şiirlerini yayınlamıştır (Ali Fakir, Suna Gün, Adil Fırat.. vb). Bununla beraber, anladığım kadarıyla kendisi tam bir aşk adamı! Başından pek çok romantik ilişki ve üç evlilik geçmesinin yanında yazdığı muhteşem şiirlerle de bunu belli ediyor. Gençliğinde pek çok kültür-sanat dergisinin yayınlanmasına öncülük eden ve şiirleri pek çok dergide yayınlanan Cemal Süreya'nın en dikkat çekici şiiri yeni bir akım başlattığı kabul edilen Üvercinka'dır (İkinci Yeni şiriinin öncülerindendir kendisi). Cemal Süraya, İkinci Yeni şiirinin en yetkin örneklerinden biri olarak kabul edilen Üvercinda'ka (Güvercin Kanadı) Garip akımına karşı dursa da, ondan gelen dil ve kültür değerlerini farklı bir duyarlık alanı yaratarak kullandığı söylenebilir. En azından Garipçilerin zekaya dayalı yalın anlatımlarına bazı noktalarda benzediği kanaatindeyim. #ŞiirSokakta akımıyla Cemal Süreya şiirlerinin bazı dizeleri ülkenin pek çok yerinde duvarlara yazıldığı için, şairin şiirlerine biraz aşinalığımız var:  "Ben nerede bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladım / Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu / Bir bunun için yaptım" Bu kadarı size yeterli gelmez biliyorum, o sebeple sevilen şiirlerinin derlendiği bu kitabı bir okuyun derim!

Oldukça üretken bir yazar olan Cemal Süreya, Üvercinka ile 1958'de Yeditepe Şiir Armağanı; Göçebe ile 1966'da TDK Şiir ödülü, Sıcak Nal ve Güz Bitiği ile 1988 Behçet Necatigil Şiir ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana ise kendi adına şiir ödülü verilmektedir (Cemal Süreya Şiir Ödülü).

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın  şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..

**************************
İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde kazanması zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

***************************

Daha önce Cemal Süreya hakkındaki yazım:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/01/cemal-sureya-bizim-ikinci-yenicilerden.html

17 Haziran 2014 Salı

Sineklerin Tanrısı - William Golding

1983 yılında nobel Edebiyat Ödülü kazanan William Golding'in ("Gerçekle söylenceyi birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı") en ünlü ve en çok okunan kitabıdır Sineklerin Tanrısı. Aylardır okuyacaklar listemde bekledi ve şu an okuma fırsatı bulduğum için memnunum. Ancak peşin olarak söylemek gerekirse, okuduğum alegorik eserlerden ve yaşadığım şu kısacık hayatta edindiğim tecrübelerden sonra bana farklı bir şey anlatmadığını belirtmek zorundayım :). Golding bu eseri 1954 yılında yazmış ve öğrendiğim kadarıyla pek çok yayınevinden geri çevrilmiş (bazen bu yayınevlerinin basiretsizliği trajikomik oluyor, J.K. Rowling için de aynı şey yapılmıştı, ah hayatımın hatası). Günümüzde en iyi İngiliz yazarlar arasında sayılan Golding, bu eserinde gerçekçi bir anlatımla kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğu iddiası üzerinde bir konu seçmiştir. Hikaye "atom çağının çocukları" denilen bir grup çocuğun ülkelerindeki savaş nedeniyle daha güvenli bir yere nakledilirken bir şekilde uçaklarının düşmesi sonucu bir adaya düşerek burada başlarından geçenleri anlatmaktadır. Hayatta kalan çocukların (ki yaşları 6 ile 12 arasında değişmektedir) adada verdikleri mücadele simgesel olarak geldikleri modern dünyanın küçük bir kopyası gibidir: iktidar kavgası, faşizm, darbe, saf iyilik ve saf kötülük, öğrenilmiş davranışların üzerindeki baskı kalkar kalkmaz ilkel davranışlara dönüşmesi vb.

Kitabın ilk tercümesi ve ilk baskısında adı (1969 yılında) "İşte Bizim Dünya" şeklinde tercüme edilmiş. Her ne kadar bu isim de kitaba uyumlu olsa da, tercümanın yorum yapmasına gerek yoktu kanaatimce. Adın direkt tercümesi (Lord of the Flies) hikayeyi çok iyi temsil ediyor: kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı (şeytan), insanlığın başlıca hastalığını (içimizdeki ilkel canavar) ve kötülüğü simgelemektedir. İngilizlerin Beelzebub dedikleri şeytanın Kutsal Kitap'taki İbranice adı, Sineklerin Tanrısı anlamına gelen Ba-al-z-bub olduğu için Golding kitabına bu adı vermiştir (Mina Urgan Eleştirisi)

Şöyle düşünebilirdik belki de, adayı cehenneme çeviren bu çocuklar atom çağında yaşadıkları ve savaş ortamını görüdükleri için travmatik ve kötü olabilirler. Çocukların doğuştan kötü / iyi oldukları üzerine değil de, çocukların gördüklerini ve öğrendiklerini hayata geçirdikleri yönünde bir yorum belki de daha gerçekçidir.

"Roger bir avuç taş topladı, atmaya başladı. Gel gelelim, Henry'nin çevresindeki çapı belki altı yarda olan bir alan vardı ki, oraya taş atmayı göze alamıyordu. Roger'in eski yaşantısına bağlı ve gözle görülmediği halde henüz güçlü kalan keskin yasaklar, çömelen küçüğü korumaktaydı. Roger'in varlığından haberi olmayan, yıkılıp giden bir uygarlık, Roger'in kolunu koşullandırıyordu hala."

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez

Kırmızı Pazartesi, 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarın ödüllü kitabıdır. Hikaye her ne kadar sizi ortada bıraksa da (en azından bende öyle oldu) başlangıcı gerçekten ilginç: İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü (Kitabın İngilizce adı: A Chronicle of a Death Foretold). Kitabın sonunda işlenecek cinayet daha ilk satırda söylenmesine rağmen kitap heyecanından ve gizeminden hiçbir şey kaybetmiyor ve sonuna kadar zevkle okunuyor. Aslında işlenecek cinayet konusu itibariyle (ki bu beni çok şaşırtmıştır) Türk okuyuculara farklı gelmeyecektir: Namus cinayeti. Olay örgüsünden anladığım kadarıyla olay 1950'lerde geçmektedir (1981 yazılan roman aşağıda yukarı 30 yıl öncesini anlatıyor) ve bu durum ister istermez Kolombiya'da bekaret kavramının bu yıllarda önemli olabileceği ve hatta namus cinayetine kadar insanı itebileceği düşüncesiyle sizi baş başa bırakıyor (bu ayrı bir sosyolojik çalışma konusu olabilir). Türkiye'den farklı olan şey düğün gecesi bakire olmadığı için ailesine iade edilen kızın abilerinin Angela Vicario yerine onun bekaretini bozduğu iddia edilen Santiago Nasar'ı öldürmesi. Angela'nın abileri Pedro ve Pablo kızın iade edildiği gece itibarları zedelendiği için büyük bir öfkeyle kasap bıçaklarını alarak Santiago Nasar'ı öldürmek için yola çıksalar da, aslında bu cinayeti işlemek istememektediler. Öyle ki, cinayet işleyecek insan her önüne gelen sebepleriyle beraber yapacağı eylemi anlatmaz. İş ciddileştikçe bir insanı öldürmenin ne kadar zor olduğunun farkına varan kardeşler, işleyecekleri cinayeti herkese anlatarak kanaatimce içten içe birinin engel olmasını veya Santiago Nasar'ın karşılarına çıkmadan kaçıp saklanmasını istemektedirler. Hikayenin ilginç yanı burada başlıyor: Kimsenin Santiago'ya haber vermemesi! (Son ana kadar). Herkesin kendince sebepleri vardı; bazıları Pablo ile Pedro'nun böyle bir işe kalkışamayacaklarını, sarhoş palavrası attıklarını düşünüyor, polis bıçağı ellerinden alarak görevini yerine getirdiğini sanıyor (sanki başka bıçak alamazlar), sevmeyen birkaç kişi ölmesi için uyarıda bulunmuyor, onu görenler de, neşeli ve sağlıklı göründüğü için olayın çözüldüğünü sanıyordu. Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.

 Hikayenin rahatsız edici pek çok yönü var: Santiago Nasar'ın gerçekten suçlu mu olduğu yoksa Angela Vicario'nun başka birini korumak için mi onun adını verdiği? Nitekim herkes her şeyi bilirken Santiago Nasarın hiçbir şey bilmemesi ya da çok garip tesadüflerin bir araya gelerek Santiago'nun ölümüne zemin hazırlaması veya son sayfalarda olayın sanki ağır çekimde gibi anlatılarak tüm gerginliğin okuyucuya da geçirlmesi gibi. Kitabın rahatsız edici etkisi uzun bir süre üzerinizden geçmiyor, kime neye inanmanız gerektiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Çok başarılı bir eser, okumanızı tavsiye ederim!

"Sorgu yargıcı onu görmüş olan hiç değilse bir kişiyi aramış, bunu da benim kadar inatla yapmıştı ama o kişiyi bulmak mümkün değildi. Raporun 382. sayfasının kenarına kırmızı mürekkeple bir yargı daha yazmıştı: Kader bizleri görünmez kılar."

5 Haziran 2014 Perşembe

Sandman / Sen Oyunu - Neil Gaiman

Modern mitle karanlık fantezinin, çağdaş edebiyat ve tarihsel dramayla kesiştiği Sandman efsanesi çizgi roman tarihinde eşine rastlanmayan öykülerden bir diğeriyle devam ediyor. İlginç bir şekilde bu kitapta bir öykü var: Barbie ve rüyası. Aslında iki hikaye iç içe geçermiş şekilde anlatılsa da, anlatılan tek bir hikaye. Diğer Sandman serileri içinde (şimdiye kadar) en az sevdiğim bu kitap oldu. Yalnızca bir hikayenin anlatılması, Düş Lordu Morpheus'un çok az rol alması, (hep son anda gelip ortalığı toplamasına bayılıyorum), Death'in şöyle bir görünüp kaybolması ve henüz diğer hikayelerle ne bağlantısı olduğunu kuramamış olmam buna sebep olmuş olabilir (Bir yerde ilk kitaptaki 24 saatlik bölümde ölen bir kişinin sevgilisi vardı bağlantı sağlayan). Yani sanki New York'ta sefil bir apartman dairesinde yaşayan tüm sakinlerin hayatının dağıldığı noktadaki kesit gibiydi tüm kitap. Öncelikle apartmanda oturanları tanıyoruz, Prenses Barbara (Barbie), travesti Wanda, lezbiyen bir çift, sıkıcı bir kadın olan Thessaly ve tuhaf görünüşlü bir adam. Diğer karakterler Barbie'nin çocukluğu ve gençliği boyunca gördüğü bir rüyanın kahramanları olan kuş, fare, maymun ve dev bir köpek (tabi bu karakterler düş resifinde yaşayan bir nevi Barbie'nin hayal gücünün ürünleri). Uzun süredir rüya görmeyen ve bu nedenle bu zavallı yaratıkları rüya aleminde yalnız bırakan Barbie, kendisine iletilen bir mesaj sonucu rüya alemine girerek korkunç yaratık Guguk Kuşu'ndan hem kendisini hem de arkadaşlarını kurtarmaya çalışır. Rüya alemi bir anlamda Barbie'nin kendisinden, korkularından, çocukken sahip olduğu oyuncaklardan ve gerçek hayatta yaşadıklarından şekilleniyor. Rüyaların kabuslara dönüşmekte olduğu sırada sıkıcı bir kadın olan Thessaly (Gaiman'ın Yunanistan'la neden bu kadar bağlantı kurduğunu merak ediyorum) apartmandaki diğer kadınları da yanına alarak Ay'ı aşağı indirip ışığında yürüyerek Barbie'nin rüyasına müdahele etmek ister. Bu noktada hem rüyada hem de dünyada işler çığırından çıkar.

Sevgili Sandman her zamanki gibi sadece izlemekle yetinir. He is cool and nice! Ancak geçmiş sayılarda ne kadar çapkın olduğu ortaya çıkan Morpheus'un bu sayıda Barbie ile bir aşk yaşamasını beklerdim, bekli diğer sayılarda :)

"Bence insanların... bence herkesin içinde gizli bir dünyası var. Herkesin. Dışarıdan ne kadar sıkıcı ve sıkıntılı görünürlerse görünsünler, bütün dünyadaki herkesin gizli bir dünyası var. Hepsinin içinde hayal edilemeyecek, debdebeli, şaşılacak, aptal ve büyüleyici dünyalar var. Tek bir dünya değil. Yüzlerce, belki binlerce. Bu garip bir düşünce, değil mi?"

Sandman 5: Sisler Mevsimi
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/05/sandman-sisler-mevsimi-neil-gaiman.html

30 Mayıs 2014 Cuma

Karma Atak - Klaus Peter Wolf

Yurt Yayınları genelde tarihden esinlenilerek yazılmış romanların satışını yapar bu nedenle sık karşılaşmasamda bulduğumda alıp okumak isterim. Bu kitap da konusu itibariyle (geçmiş yaşamlardan ve reenkarnasyondan bahsedilmektedir) bana ilginç geldiği için okumaya başladım. Kitap beni bir anda içine almadı açıkçası, yavaş yavaş ısındım. Ancak ortalarına doğru hikaye ilginç olmaktan uzaklaşınca işler bir anda çığırından çıktı, neyin ne olduğu kimin ne anısı olduğu karışmaya başladı. Tabi bu arada bolca gerilim ve kanlı cinayet ile karşı karşıya kaldık (ben daha ziyade psikolojik bir gerilim bekliyordum). Hikayemiz annesinin öldürülmesinden sonra 13 yaşında psikiyatri kliniğine yatan Vivien'in başından geçenleri anlatmaktadır. Yaklaşık 3 yıl klinikte kalan Vivien bu süreçte reenkarnasyona inanan ve regresyon yönetimiyle hastalarını tedavi eden profesör Peter Ullrich tarafından tedavi edilmeye çalışılır. Bu arada geçmiş yaşamlara inanan ve bu hayatlarda yarım kalmış hesaplaşmaların yaşadığımız çağda da bir şekilde devam ettiğine inanan Profesör Ullrich'in ortaya çıkardığı kaosun içinde kalan Vivien, bir süre sonra neye ve kime inanacağını şaşırır. Kitap her ne kadar hızlı akan bir polisye-gerilim kitabı olsa da benim aklıma takılan bazı sorulara yanıt vermemesi ve olayları karmaşıklaştırması (ve bu karmaşanın içinde sebepleri önemsizleştirmesi) sebebiyle ben pek sevmedim. Ayrıca hikayenin bir noktadan sonra astral yolculuklara kayması ve fantastikleşmesi de "psikolojik" unsurları çok geride bıraktı. Yine de bu tür kitaplara ilginiz varsa, okuyabilirsiniz!

Yazar Klaus Peter Wolf'un bu kitabı yazmak için bir reenkarnasyon terapistinden uzun süre ders aldığı belirtiliyor (diğer kitapları için de kadın ticareti yapan bir şirket kurduğu ve iki sene boyunca bir gençlik çetesiyle sokaklarda yaşadığı söyleniyor). Önceki yaşamlarında kurban ve fail olan ruhların sonraki yaşamlarında da bu hesaplaşmaya kaldıkları yerden devam ettiklerinin anlatıldığı romanda "önceki yaşam"dan kastın dünya olmasını (mesela eski Mısır olsun, Musa'nın Kızıldeniz'i yardığı sırada onun ardından giden inananlar olsun, Çin sarayında imparator koruması olsun, Orta Asya steplerinde Hun Türkü olsun veya Bavyera'da Germen köylüsü olsun) beklerdim. Thara da neresi ? Yaratıcı bir yazarın elinde muhteşem olabilecek bir konu "Thara" travması altında ezilip gitmiş kanaatimce.

"Geri dönüş bazı insanlarda sadece düne dönüş anlamına gelmez, aksine geçmiş yaşmaa dönüşlere de neden olur. Eski yaşamlara dair anılar o kadar güçlüdür ki şimdiki yaşamı dahi yoğun  bir şekilde etkilerler. Bu tür insanlar bazen zamanın akışıyla da başa çıkamazlar. Neyin sona ermiş ve neyin sürmekte olduğunu bilemezler. Yüzyıllar boyunca aynı savaşı sürdürürler."

20 Mayıs 2014 Salı

Soğuk Deri - Albert Sanchez Pinol

Bu kitap beni tamamen ters köşeye yatırdı diyebilirim! Bir arkadaşımdan fantastik ve okunası bir kitap tavsiyesiyle aldığım "Soğuk Deri"; arkasında yazdığı ve Antartika yakınlarında bir adada geçmesi dolayısıyla bende yetersiz uyarılmadan (psikolojiye meraklı olanlar bilirler, yetersiz uyarılma normal şiddetin altındaki uyarılar sonucu zamanla oluşan bir algılama bozukluğu) kaynaklanan halisünasyonları ile baş başa bir kahramanı okuyacağım izlenimi yaratmıştı. Belki de zaten bunu anlattı, bilemiyorum. Ama en azından kitabın vermek istediği mesajın bu olmadığını biliyorum. Hikayemiz Antartika dolaylarında küçük bir adaya 1 yıllığına meteoroloji uzmanı olarak atanan bir İrlandalının adaya ayak basmasının ardından daha önce adaya gelmiş ve tuhaf davranışları olan Batis Caffo ile karşılaşmasıyla başlar (Aslına bakarsanız, Tanrının sabrıyla karşılaştırıldığında, insan yaşamının bir yılı nedir ki?). Batis adadaki deniz fenerinde teknisyen olarak adaya gelmiştir ve bir şekilde adadaki vahşi koşullara uyum sağlamıştır. Bir süre sonra İrlandalı, Batis Caffo'daki tuhaf davranışların sebebini öğrenecektir. Kitabın klasik bir hikaye beklerken birden adrenalini yükseltmesi fantastik hikaye okumayı seven ve sürprizlerden hoşlananlar için birebir. Yine de, roman gerilim dolu olmasına rağmen bir korku romanı değil. Hikaye sona yaklaştıkça (çok uzun bir kitap değil) rahatsız edici olmaya başlıyor ve özellikle pek çok sorunuza yanıt vermiyor (en azından benim için böyleydi, tahmin etmek durumunda kaldım). Hikayenin zamanla üzerinizde yarattığı huzursuzluk, kitap bitse de geçmiyor: fener, silahlar, bombalar, gecenin soğuk karanlığı ve savaş... Gelecek onun için yalnızca yarın anlamına gelse de, Batis yüzü geleceğe dönük yaşıyordu, asla geçmişe dönük değil.

Kitabı Kıbrıs'ta hafta sonu sıcak kumsalda güneşlenirken okudum. Buna rağmen soğuk denizlerdeki bir adada geçmesi dolayısıyla üstümde yarattığı soğuk etkiyle neredeyse üşüdüm diyebilirim. Çok farklı bir eserdi, belki de asıl anlatılmak istenileni burada anlatamamışımdır. Siz de bir okuyun derim!

Kitabın arkasından:
İnsanoğlu kendini bildi bileli savaşıyor. Yüzyıllar, savaş gerekçeleri, bayraklar ve sloganlar değişiyor, ama tek bir şey değişmiyor; insanoğlu hâlâ savaşıyor. Neden? Genç bir kalemin, "klasiklerin" tadını özleyenlere hazırladığı hoş bir sürpriz. Dili ve kurgusuyla bir gerilim romanı; felsefi bir sorgulama ya da karmaşık ve gizemli bir aşk hikâyesi olarak da okunabilecek olağanüstü bir roman. Conrad'ın denizi ve denize sürgün kahramanları, Lovecraft'ın fantastik dünyası, Stevenson'un tehlikeli maceraları, Poe'nun gerilimi; Canetti'nin insana dair kaygıları bu romanda bir araya geliyor. Okuyup bitirdikten sonra bile peşimi bırakmayan bir roman..

8 Mayıs 2014 Perşembe

Sandman / Sisler Mevsimi - Neil Gaiman

Sandman'ın dördüncü kitabını bulmak zor olmadı. Ancak hiçbir yerde baskısı olmayan beşinci kitabı beni kendi içimde birtakım sıkıntılara sürüklemişti (neyse ki Bursa'da bir çizgi roman sahafında kitabı buldum). Dördüncü kitap şimdiye okuduklarımın en heyecan vericisiydi diyebilirim (birinci kitap da harikaydı). Üçüncü kitap ile yavaşlayan ve dağılan konu sanki bir anda Düş Lordu üzerinde yoğunlaşıverdi. hikaye Ebedilerin (Endless) aile meclisini toplamasıyla başlıyor ve altısını da tek tek tanıyoruz: Destiny (Kader), Death (Ölüm), Dream (Düş), Desire (İhtiras), Despair (Umutsuzluk) ve Delirium (Hezeyan). Toplantı başlamadan önce gelmeyen ve kendilerine izini kaybettirmiş olan bir Ebedi'den daha söz edildi ancak kendisi tanıtılmadı. İleri bölümlerde tanıyacağız diye tahmin ediyorum (Adı Destruction - Yıkım-). Kader'in topladığı meclis yıllar öncesinde kalan bir aşk hikayesini ortaya çıkarınca (Bebek Evi'nde söz edilen kum masallarının kahramanı olan Nada, artık biliyoruz ki Düş Lordu kendisini cehennemde ebedi acıya hapsetmiş) Düş Lordu kendisini kurtarmak için tekrar cehenneme doğru yola çıkıyor. Daha önce cehennemdeki düelloda cehennemin efendisi Lucifer'ı alt eden Dream, bu kez işinin hiç kolay olmayacağının farkındadır. Ancak bu kez pek de tahmin ettiği gibi olmaz ve Lucifer'ın savaşmak yerine kendisine yüklediği ağır sorumluluk ile karşı karşıya kalır: Cehennemin Anahtarı. Tüm tarihi ev mistik tanrılar, tanrının gözlemci melekleri ve cehennemin güçlü zebanileri deyimi yerindeyse görevini bırakıp giden Lucifer'in anahtarını ele geçirmek için Düş Lordu'nun rüyaların kalbindeki şatosunda buluşurlar. Herkesin kendisine sunduğu teklifleri gözden geçiren ve tehditleri dinleren Dream, anahtarı kime bırakacak dersiniz?

Sandman serisinin şimdiye kadar okuduğum en heyecanlı kitabıydı. Ama her şeyin Düş Lordu'nun lehine çözümlenmesi (kendi tahmin ettiğinden de fazlası, dört ayak üstüne düştü) pek hoşuma gitmedi. Ne de olsa savaşacak kadar güçlüydü ve ilk kitaptaki gibi bir düello görmek isterdim. Hadi buna da 20. yüzyılın büyük bir kısmını esaret altında geçiren Dream'a bir DM kıyağı diyelim!

"Kaderin bahçesinde hangi yoldan yürürseniz yürüyün sadece bir değil, birçok kez seçim yapmaya zorlanacaksınız. Kaderin bahçesinde attığınız her bir adımda yollar çatallanıp ayrılır, bir seçim yaparsınız ve yaptığınız her seçim gelecek yolların habercisi olur. Bununla beraber, bir ömür süren yürüyüşün ardından ya geri dönüp arkanıza bakar ve uzayıp giden dümdüz bir yol, ya da ileri bakar ve sadece karanlığı görürsünüz. Bazen kaderin size çizeceği yolları hayal eder ve durduk yerde tahminler yürütürsünüz. Seçtiğiniz ve seçmediğiniz yolların hayalini kurarsınız. Yollar birbirinden uzaklaşarak kollara ayrılır ve sonra tekrar birleşir; kimileri yolların sizi nereye götüreceğini, her bir yol ve kıvrımın ve dönemecinin nereye çıkacağını kaderin bile tam bilmediğini söyler. Ama kader size söyleyebilecek olsa bile söylemeyecektir. Kader sırlarını kendine saklar. Kaderin bahçesi. Görürseniz tanırsınız. Ne de olsa ölünceye dek orada dolaşacaksınız. Ya da ötesinde. Çünkü yollar uzundur ve ölümle bile sonları gelmez."

Sandman 3: Düş Ülkesi
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/04/sandman-dus-ulkesi-neil-gaiman.html

"Bebek Evi" hakkındaki yorumların için:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/sandman-bebek-evi-neil-gaiman.html

2 Mayıs 2014 Cuma

Ölmeye Yatmak - Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu'nun İncegül Bayram'ı anlattığı Fikrimin İnce Gülü kitabından sonra aldığım tavsiye üzerinde Ölmeye Yatmak'ı okudum. Açıkçası ilginç bir konusu olsa da, ben sanırım diğer kitabını daha çok sevmiştim. Ancak bu kitaptan sonra daha iyi anladım ki Adalet Ağaoğlu insanı çok iyi gözlemliyor ve iç hesaplaşmaları tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor -sanki kendi yaşamış gibi-. Atatürk'ün öldüğü yıl ilkokulu bitiren Ankara'nın henüz gelişmemiş bir ilçesinin çocukları üzerinden 1960ların sonuna kadar Türkiye'nin (en azından halkın) objektif bir belgeselini anlatıyor kitap. Romanın kahramanı bir sabah (7.22'de) bir otel odasında ölmeye yatan olgun yaşta (40 olduğunu tahmin ediyorum) bir doçent hanım ve hikaye onun ölümü beklerken bir film şeridi gibi gözünün önünden geçen hayatı ve iç hesaplaşmaları ile başlıyor: "Bir yanda Aysel'in saat 7:22'den 8:49'a ölmeye yattığı otel odasında kadın, öğretim üyesi ve aydın kimlikleri ekseninde kendisiyle hesaplaşması; öte yandaysa Ankara dekorunda, 1938'den 1968'e "işbaşındaki" Atatürk sonrası Cumhuriyet kuşaklarının "düşlenen-olan" sarkacındaki bireysel ve tolumsal tarihleri..." İşte tam da burada bahsedildiği gibi, modernleşmenin henüz çok başındaki genç Türkiye'nin iki arada bir derede kalmış çocuklarının toplumsal baskı altındaki modernleşme çabaları daha iyi bir kelime ile anlatılamazdı: Sarkaç. Bir ileri "Atatürk gençliği", "Kadın erkek eşitliği", "Polka ve ronda yapan çocuklar" bir geri, "kızlar kısmı okumaz", "kızlar erkeklerle parkta yan yana yürümez", "faşist gençler", "komünist mi olacaksın başımıza?". Aysel'in kendisi ve ilkokulu beraber bitirdiği arkadaşları üzerinden (zavallı babasız köylü Ali, Kaymakamın oğlu Aydın, Savcının kızı Sevil, esnafın oğlu Ertürk, okutulmayan Semiha vb.) Türkiye'nin bir dönemini gözlemleyebileceğimiz bu eserden aydın olmanın  sarkacında kadınlığını ve kendisini yeniden tanıdığına da şahit oluyoruz. "Ölmeye Yatmak'ta cinsellik, Cumhuriyetle birlikte ilkokullardaki müsamerelerin bir parçası olmaya başlayan kızlı erkekli gösterilerden, genç yaşta yapılan evliliklere, monoton birlikteliklerden evli insanların kurduğu gizli ilişkilere pek çok farklı düzlemde tolumsal baskılar karşısındaki konumu ile ele alınıyor."
 
"Ey Aysel! Şimdi sen nerelerdesin? Yine öyle papatya gibi beyaz ve ince misin? Alaturkalık etmeyip benimle arkadaşlık kursaydın kötü mü olurdu? Bu gece seni Gençlik Parkı'na götürürdüm". Sen Mekteb-i Sultani görmüş Fransızca bilen insansın Aydın, sen ağlama, Türk gençliği ağlasın senin yerine: "Beğendiğim bir kızla bir akşamüstü güneş batarken deniz kıyılarında çamlar altında yürüyemedikten sonra ne anladım ben okumuşluğumdan?" Cevap verme Aydın! Memleketin en okumuşundan en cahiline kadar okuyan kızlara "kadın" gözüyle bakmayı bırakamadığınız doğru mu? Bu çarpık ilişkiler arasında evli bir kadının kocasını aldatması yanlış mı? En güzel cevabı Aysel verir belki de: "Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek" Bu kadar da basit aslında!
 
Benim yazacaklarım kitabın hak ettiğinden çok az olacak, özelliklle pek çok yazar tarafından onlarca kez eleştirisi yapılmış ve sosyoloji derslerinin en önemli akademik eseri iken. Bu nedenle en iyisi bu kitabı okuyup kendi fikrimizi edindikten sonra hakkında yazılan eleştirileri okumak olacak. (Ölmeye Yatmak romanında Aysel'in yabancılaşmasına ilişkin hazırlanan bir inceleme: http://www.jasstudies.com/Makaleler/989615944_H%C3%BCseyin%20Ayaz_33-40.pdf).
  
Nasıl yazdı Adalet Ağaoğlu bu eseri? Üzerinde yıllarca düşünmüş ve on iki yaşından kırk yaşına kadar bu hikayeyi kalbinde yaşayarak saklamış olmalı. Ankara bu kadar küçük yer miydi gerçekten? Objektif gözlemle anlatılan bu kitabın bile yalnızca Ankara dekorunda kalması dolayısıyla tüm Türkiye'yi yansıtamadığını düşünsem de, bu dönemlere ilişkin hiçbir şey bilmediğimi anladım. Okurken sık sık iki kitap aklıma geldi: Adı:Aylin ve Tutuklama. Yalnızca iki kitap mı? Bu dönemlere ilişkin bilgim bu kadar zayıfmış işte: Yalnızca "modalarda yalılarda yaşayan" İstanbul zenginleri (Adı:Aylin) ve "vatan haini komünist Sovyet Ajanı" bir aydının tutuklanması (Tutuklama)? Siz gelin bu kitabı okuyun, şiddetle tavsiyemdir! Akabinde Dar Zamanlar üçlemesinin ikinci kitabına heyecanla başlayabilirsiniz.
 
Fikrimin İnce Gülü hakkındaki yorumum için:
 
Aclan Sayılgan'ın Tutuklama'sı:

28 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare

Sandman'in üçüncü kitabı olan "Düş Ülkesi"nin bir bölümünde Shakespeare'in "A Midsummer Night's Dream" oyunu (aynen oyunda söz edilen karakterlerden oluşan) fantastik dünyadan bu dünyaya gelen bir grup fantastik karakterlere oynanıyordu (izleyiciler arasında Dream, periler kraliçesi Titania, Oberon, şeytan Puck vb. vardı). Bu ilginç bölüm dolayısıyla, Shakespeare'in ilk en önemli eseri olan romantik komedyası "Bir Yaz Gecesi Rüyası"nı çok merak etmiştim. Sandman biter bitmez bu kitaba başladım. Yunan mitolojisinden ilham alan eserde (1595 yılında yazıldığı tahmin edilmektedir) pek çok fantastik olay ve kahraman yer alıyor. Oyunun ana teması aşk ve evlilik olmasına rağmen Shakespeare insani ilişkilerin komikliğine de vurgu yaparak o dönemde başarısız ancak mağrur tiyatro topluluklarını da eleştirmeyi ihmal etmiyor. Hikaye Atina dükü Theseus ve nişanlısı Amazonlar Kraliçesi Hippolyta'nın düğünü arifesinde Atina halkından aynı kıza aşık olan Demetrius ve Lysander arasındaki rekabet ile başlamaktadır. Karşılıksız bir aşkla Demetrius'u seven ve onun Hermia'ya olan sevgisini kıskanan Helena'nın ortalığı karıştırması ve perlier kralı ile periler kraliçesinin arasında -muhtemelen fazla sevgiden- kaynaklanan çatışmanın bu karışıklığı daha da alevlendirmesiyle olaylar gelişir. Pek çok klasik eserde olduğu gibi, bu hikaye de rahatlatıcı bir sonla biter. Oyunun sonunda şeytan Puck kapanışı yapar: Can sıktıysa biz gölgeler/ Şunu düşünün ve hoş görün/ Size görünürken biz demin/ Kestirdiniz farz edin.

"Bir Yaz Gecesi Rüyası, Shakespeare'in fantezisinin enginliğini gösterdiği bir oyundur. Her ne kadar aşk üzerine kurulmuş olsa da, Shakespeare bu oyunda da birey ve toplum eleştirisini ihmal etmemiştir. Onun insan huyu üzerine olan gözlemleri ve bilgisi sıra dışıdır. Bu yüzden hiçbir karakter yapaylık taşımaz. Bu oyundaki periler bile insan ilişkileri ve duyguları taşırlar. Bu oyundaki orman sahnesi bir düş sahnesi gibidir, ama yaşamın gerçekliğini de verir." Muhtemelen bu eser hakkında yapılan en güzel yorum budur. Kitabın tercümanının bu yorumuna ek olarak, bu eserin sınırsız hayalgücüne açık olduğuna da katılmamak elde değil zira her yönetmenin ve oyuncunun bu oyuna ekleyecek bir imgesel tasarımı olabilir. Bu oyun zaten hayalin kapılarını açacak anahtarı da beraberinde getirir.

Fırsatınız olduğu taktirde okumanızı tavsiye ederim! İçinde mitolojik ve fantastik pek çok unsurun yanında zengin ve şiirsel bir dil ile güzel teşbihler bulacaksınız. Benin en çok beğendiğim bölüm, eşek kafalı Bottom'un kendisine büyünün etkisinde aşık olan güzeller güzeli periler kraliçesi Titania'ya verdiği cevaptı:

"Bu bana pek de akla yakın gelmedi sevgili bayan. Ama yine de işin doğrusu, şimdilerde akıl ile aşkın birlikte oldukları pek söylenemez. Ne yazık ki dürüst dostlar bir araya gelip şunları barıştırmıyor... Fırsatını buldum mu nükte yapmaktan da geri kalmam."

21 Nisan 2014 Pazartesi

Sandman / Düş Ülkesi - Neil Gaiman

Düş Ülkesi: Neil Gaiman tarafından yazılan ve çizgi roman sektörünün en çok rağbet gören çizerleri tarafından resimlenen bu akıllıca yazılmış ve derin bir hüzün içeren destan, çağdaş kurgu, tarihi öyküler ve efsanelerin kusursuzca bir araya getirildiği, modern mitoloji ve karanlık fantezinin birleşimi olan bir eser. Sandman'ın bu üçüncü kitabında neredeyse birbirinden bağımsız dört hikaye var. Birincisi 1927 yılında ünlü yazar Erasmus Fry tarafından yakalanan ve 60 yıl boyunca onun tutsağı olan ilham perisi "Calliope"nin hüzünlü hikayesi. Calliope dokuz ilham perisinin (ilham perileri Zeus ve Mnemosyne'nin dokuz gecelik sevişmelerinin ürünleridir) en küçüğü ve epik şiirlerin ilhamıdır. Calliope'dan faydalanarak birbirinden güzel kitaplar yazan Erasmus Fry, onu kendisi gibi ilham arayışında olan başka bir yazara verir. Bu tutsaklığı sona ermeyen ve sürekli insanlar tarafından aşağılanan (tecavüze uğrayan) Calliope eskiden bir şekilde bir yakınlığı olan Ebdeiler'den birinden, Oneiros'dan yardım istemek zorunda kalır (Oneiros Sandman'ın Yunan Mitolojisindeki adıdır ve kendisi de bir süre insanların elinde tutsak kaldığı için yardım etmeye kararlıdır). İkinci hikayemiz "Bin Kedinin Düşü". Lovercraft okuyan bir arkadaşım bu hikayenin daha önce "Hayalet Şehirler: Ulthar'ın Kedileri"nde anlatıldığından bahsetti. Sandman'daki pek çok hikayenin Lovercraft'tan esinlenildiğine dair söylentiler duymuştum ancak mitoloji ve tarihten beslendikleri için aralarındaki benzerlik bana olağan geliyor açıkçası. Bin Kedinin Düşü insanoğlunun hakimiyetine kedi gözüyle bir bakış: Düşlerin Kedisiyle görüşen bir ev kedisinin diğer kedileri insanların hakimiyetinden kurtarma çabası da denilebilir. Biraz meşakkatli gibi :). Üçüncü hikaye "Bir yaz Gecesi Rüyası". Tam da tahmin ettiğiniz gibi, William Shakespeare'nin ilk en önemli eseri. Bir önceki kitapta, Düş Lordu'nun yeteneksiz bir yazarla pazarlık yaparak ona yetenek verdiği bir bölüm vardı - ki o Shakespeare'di. Ancak kendisinden bu yetenek karşılığında ne istediğini bu hikayede öğreniyoruz: Kendisi için iki oyun yazması. Birinci oyun başka bir boyuttan Düş Lordu'nun davetlisi olarak gelen doğaüstü yaratıklara bir gezici tiyatro ekibiyle oynanıyor ve ilginç bir şekilde oyunun pek çok karakteri bu fantastik kahramanların ta kendileri! Son bölüm "Maske". Burada süper kahraman olmak isteyen bir kadının düşünde Ra'nın yanına giderek ondan ölümsüzlük ve doğaüstü güçler alması anlatılıyor. Ancak olaylar pek de istediği gibi gelişmediği için, ölümsüz de olsa, çok çirkin bir görüntüye sahip oluyor ve insanların içine çıkamayarak karanlık bir evde hayatını sürdürüyor. Artık daha fazla dayanamayacağını hissettiği bir noktada ölmek isteğini yürekten belirtince birden karşısında Death'i görüyor (sonunda). Death ona gerçekten istediği şeyi almanın  bir yolunu gösteriyor.

Sandman'ın bu eserinde Ebediler'den çok az bahsedilse de, bu yan hikayeleri sevdim. Yunan mitolojisi ve Shakespeare hakkında biraz bilgi edinmemi sağladı. Sanırım bir sonraki okuyacağım kitap Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Rüyası" olacak. Uzun süredir bir yerden başlamak istediğim Shakespeare klasiklerine bu şekilde başlamak da ayrıca mutluluk verici :)

"Neden bu endişe onu da bilmiyorum. Will mükemmel hikayeler yaratmak için oldukça hevesli bir aday.  Hikayeleri insanlık var oldukça yaşayacak, kelimeleri zaman boyunca yankılanacak. Benden istediği buydu. Ama bedelinin ne olduğunu anlamadı. Ölümlüler bunu asla anlamıyor. Sadece ödülün, kalplerinin arzularının peşindeler... Ama istediğin bir şeyi elde etmenin bedeli, bir zamanlar istemiş olduğun bir şeye sahip olmaktır."

Sandman 2: Bebek Evi
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/sandman-bebek-evi-neil-gaiman.html

9 Nisan 2014 Çarşamba

Adriana Mater - Amin Maalouf

Amin Maalouf sevdiğim bir yazardır. "Semerkant", "Doğu'nun Limanları" ve "Tanios Kayası" severek okuduğum kitapları asrasındadır. Bu kez hem merakımdan hem de okunması akıcı ve kolay olacağı için bir libretto olan Adriana Mater'ı tercih ettim. İlk defa bir libretto okuduğum için kitabın bu türü anlamamda da bana yardımcı olduğunu söyleyebilirim.  Libretto; opera, bale, müzikal, operet gibi müzikli sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen addır ancak kelime itibariyle dini bir kökene sahiptir (Hristiyan dinî ayinlerinde sesle şarkı şeklinde söylenen dua). Amin Maalouf'un bu libretto eseri ilk kez 2006 yılında Finlandiyalı kompozitör Kaija Saariaho tarafından Bastille Operasında gösterilmiş ve daha sonra Paris ve Finlandiya Ulusal Operasında opera olarak gösterilmiş (Yönetmeni Peter Sellars). Eserde savaşın halkın olağan yaşamını etkilediği bir dönemde (belki de ikinci dünya savaşıdır) mahallenin güzel kızı Adriana'ya ilgi duyan serseri Tsargo'nun asker olduktan sonra o kargaşada Adriana tecavüz etmesiyle Adriana'nın başından geçenler anlatılır. Bu olay sonrasında bir erkek çocuk dünyaya getiren (Yonas) Adriana, yalanlarla büyüttüğü oğlunun günün birinde gerçeği öğrenmesinden sonra hem kendi içinde hem de diğer karakterlerin içinde yaşadığı ikilem anlatılmaktadır: "O adam ölmeyi hak ediyordu. Ama sen oğlum, öldürmeyi hak etmiyordun. Doğduğundan beri, hatta daha öncesinden, Hep kendi kendime sordum 'Öldürebilecek mi?'".

Eseri severek okudum, kolayca okunabileceği için konu/tür olarak ilgisini çeken herkese tavsiye ederim. Ancak duyduğuma göre operası daha başarılıymış, kaldı ki öyle olmalı zira iyi oyuncularla sesin, mimiklerin ve duyguların işin içine girmesiyle ortaya gerçekten başarılı bir gösteri çıkmış olmalı. Bestekar Saariaho'nun kendi hamilelik anılarından esinlendiği ve Maalouf'un gazeteci kimliğiyle savaş muhabirliği yaptığı dönemdeki tecrübelerini yansıttığı eser operada din ve politikanın çatışmasını anlatan başarılı eserlerden kabul edilmiştir.

Adriana:
Kim bu içimde taşıdığım varlık?
Kim bu beslediğim varlık?
İçimi rahatlatmak için zaman zaman
Havva'dan bu yana bütün kadınlar
Bu soruları sormuş olabilir diyorum
Bu aynı soruları: Kim bu içimde taşıdığım yaratık?
Kim bu beslediğim varlık?
Çocuğum Habil mi olacak Kabil mi?

3 Nisan 2014 Perşembe

Filin Yolculuğu - José Saramago

Bu kitabı da okuduktan sonra anladım ki, Elif Şafak bu kitaptan fena halde esinlenmiş. Ancak şöyle düşünebiliriz; bu fil bir şekilde Portekiz'den Avusturya'ya yolculuk etti (tarihsel bir gerçek). Tarihsel bir gerçekten esinlerek iki ayrı yazar bir filin yolculuğunu anlatan hikaye yazabilir düşüncesindeyim. Yine de son dönemdeki iddiaların üstüne (İskender isimli romanının konusunun İngiliz yazar Zadie Smith'in "İnci Gibi Dişler" isimli kitabından alındığı iddiası, Şemspare isimli kitabın kapak görselinin 2007'de İspanya'da yapılan bir enstalasyon çalışmasından alındığı iddiası vb.) bu intihal söylentisi pek hoş olmadı. Nitekim, Pinhan isimli romanının bir bölümünde de Ömer Seyfettin'in "Keramet" adlı öyküsünün alıntılanarak hikayeye sızdırıldığını tespit etmiştim. Bu şekilde kısa hikayelerin araya katılarak hikayenin içine yedirildiği pek çok örnek bulunabilir tahminindeyim niyeyse. Neyse, burada bir Elif Şafak eleştirisi yazmıyorum. Konuya dönersek, éfilin Yolculuğu"ndaki hikayeyi beğendim, ama yazarın noktalama işaretleriyle arasının iyi olmaması okurken dikkatimi dağıttı. Uzun uzun cümleler, konuşma çizgisi olmayan dialoglar, virgülle ayrılmış metinler hikayeye konsantre olmamı zorlaştırdı. Ancak Portekiz kralı III. Joao tarafından Avusturya kralı olan kuzeni II. Maximilian'a hediye olarak gönderilen filin terbiyecisi zavallı Subhro'nun gözünden anlatılan hikaye her şeye rağmen okunmaya değer kanaatindeyim. Yalnızca hayatlarında ilk kez bir Hintli ve bir fil ile karşılarak köylü/kentli insanların şaşkınlıkları değil, Subhro'nun bu insanlarda gözlemledikleri de sizi etkileyecek: "İlahi bilgelik başka türlüsünü buyurmuyorsa, evrensel barışa ulaşmanın en iyi koşulu herkesin kendi yerini bilmesi ve orada kalmasıdır."

Hikayenin devamında Subhro'nun dininin sürekli Hristiyanlar tarafından sorgulanması, kendisi bir Hint efsanesi anlatırken olaya dinsel açıdan bakıp Tanrıya hakaret ettiğinin düşünülmesi veya telaffuzu zor olan adının değiştirilmeye çalışılması dönemin bakış açısının bir eleştirisi amacıyla anlatılmış. O dönemde güç kaybetmeye başlayan Kilisenin zavallı bir fil sırtından yeniden taktir toplamaya çalışması muhtemelen olayn en trajik bölümüydü: "Fil bazilikanın kapısının önünde diz çökerse, bu sence de bir mucize değil midir? .. Ben mucizelerden anlamam, benim toprağımda, doğduğum yerde yani dünya kurulduğundan beri mucize falan yok, sanırım yaratılış toptan mucizeymiş ama sonra mucizeler tükenmiş..."

Bu yolculuk sırasında insanları ve karşılaştığı (ve eğittiği) hayvanları gözlemleyen Subhro'nun nasıl biraz daha bilgeleştiğini hayata dair öğrendiklerinden anlıyoruz: "Doğanın kimi gizemleri ilk bakışta çözülmez görünür, ayrıca olduğu gibi bırakmak daha hayırlı olabilir çünkü yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir."

"Arşidükün korktuğunun tersine sahte mucize yolculuğun geri kalanında onları izlemeyecek, kısa sürede unutulup gidecekti..... Neticede zavallı filin kilsienin hesapçı tarihinin bu grotesk epizotunun masum suç ortağından, fil terbiyecisinin de yaşanan yozlaşmanın  önemsiz bir ürününden başka bir şey olmadığı kabul edilebilirdi. Elveda dünya, giderek berbatlaşıyorsun!"

http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/ustam-ve-ben-elif-safak.html

28 Mart 2014 Cuma

Sandman / Bebek Evi - Neil Gaiman

Sonunda "Sandman" serisinin ikinci kitabını da okudum. Bu hafta o kadar yoğundum ki, bu kitabı bulduğum her fırsatta birkaç sayfa okuyarak bitirdim (bir taraftan hep aklım onda kaldı). Neil Gaiman'ın hikayelerindeki korku ve umut, insanın kalbinin en derinlerinde kıvrılmış yatan korku ve umudun birer yansıması. Sandman okumak yalnızca yeni ve radikal bir çizgi roman okumak demek değil! Bu seri fantastik edebiyat severler için bulunmaz bir mücevher! Hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Serinin bu ikinci kitabı, alakasız gibi görünen "Kum Masalları" ile başlıyor. Bir yerli kabilesi ergenliğe giren erkek çocukları çölün bir bölgesine götürerek o gece yalnızca bir kez duyacakları bir hikaye anlatıyor (bu erkek olma ritüelinin bir parçası). Hikaye geçmişte cam şehirde yaşayan güneşin şimdiye kadar gördüğü en güzel kraliçenin Düş Lordu'na aşık olması ancak ölümlülerle ölümsüzlerin aşkları yasaklandığı için intihar edip Ölümün Krallığına yol alması anlatılıyor. Sandman Ölümün Krallığın'da da bu kadına kendi diyarının kraliçesi yapmak için teklifini sunuyor ancak reddedilince Sandman'ın ona neler yaptığını henüz bilmiyoruz. Bu hikayenin bir de kadınlar arasında nalatılan versiyonu varmış, belki gelecek sayılarda öğreneceğiz. Ancak bu küçük hikayecik sayesinde Dream'in geçmişinden az da olsa bir şeyler öğreniyoruz ve devamında sevgili Ebediler'den bazıları ile tanışıyoruz: Desire (çift cinsiyetli ve feminen görünse de kadınları hamile bırakabiliyor) ve Despair (umutsuzluk ve çaresizlikten beslenen bir cins).

Bu serinin en heyecanlı olayı (ki bence birinci kitap daha heyecanlıydı) "Girdap"tı. Hikayenin geçtiği yüzyılda (20.yy) bir rüya girdabı oluşacaktır ve bu girdabı yaratacak kişi Rose isimli genç bir kızdır. Her nedense, bu girdabı fırsat bilen Desire girdap aracılığıyla Dream'i hedef alan hain planlar içindedir. Dream hem bu girdapla hem de uzun yıllar esir kaldıktan sonra geri dönüp sayım yapınca kaçtıkları anlaşılan dört hizmetkarıyla uğraşmak zorunda kalır (Brute ve Globe, Korintli ve Kemancının Bahçesi). Bir de "tuhaf nesneler koleksiyoncuları" var tabi, biri de Korintli. İşte burada psikopatlıkların dibini görebiliriz! Sandman'ın her yüzyıl buluşup sohbet muhabbet ettiği Talihli Adamları da size bırakıyorum :). 

Bir önceki yazımızda Death'in benzeri olan sanatçının resmini paylaşmıştım. Bu kez de Dream'in ilhamı olduğu iddia edilen İngiliz müzisyen Robert Smith'in resmini paylaşmak istiyorum. Her iki karakterin ilhamları da müzisyen olduğu için, Gaiman'ın bu serilerin satır aralarında engin bir genel kültür paylaşını yaptığı kanaatindeyim. Ne kadarını anladığımı bilmiyorum tabi:

"Bu demek ki dünya sonsuza kadar dibe inen simsiyah pis su ile dolu bir kuyunun üzerindeki pislik tabakası kadar katı ve inanılır. Ve derinliklerde öyle şeyler var ki düşünmek dahi istemiyorum. Bu demek ki hepimiz birer oyuncak bebeğiz. Ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Yalnızca hayatımızın kontrolünün elimizde olduğunu sanarak kendimizi kandırıyoruz. Aslında bir kağıdın inceliği kadar ötemizde, uzun zaman düşünürsek bizi çıldırtacak olan şeyler bizimle oyun oynuyor.”

Sandman 1: Düş Müziği
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/02/sandman-dus-muzigi-neil-gaiman.html

22 Mart 2014 Cumartesi

Ustam ve Ben - Elif Şafak

İşte buna tam bir "Osmanlı" kitabı diyebiliriz, içinde entrikalar, yalanlar ve hikayeler barındıran... Bir de aşk var tabi, olmazsa olmaz! Elif Şafak'ın her kitabını merak ederim ve severek okurum (bu şahsını sevdiğim anlamına gelmez). Hakkında söylenen intihal iddialarına (ki mümkün) ve bazı kendini çok aydın sananların "popüler kitap okumam, ben herkesten farklıyım" yorumlarına rağmen ben bu yazara takıntılıyım. Kitabın Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatması sebebiyle, yazarın Türkiye'nin son yıllarda içine düştüğü "Muhteşem Süleyman Dönemi" ilgisini kendi lehine kullanmak istediğini düşünüyorum. Yine de emin değilim, zira kitap dışarıdan da hikaye olarak da bu mesajı pek vermiyor. Kitapta Hint hükümdarı tarafından Osmanlı padişahına hediye edilen ender bulunan bir beyaz filin (Çota) ve onun bakıcısının (filbaz derler adına/inanma sakın lafına) hikayesi anlatılmaktadır. Gayri ihtiyari bir şekilde Mihrimah ile karşılaşan ve ona aşık olan filbaz Cihan'ın Mihrimah'ı etkileyebilmek için anlattığı masallar arasında kayboluyorsunuz. Böylece hikayenin bir bölümünde neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılamıyor. Mimar Sinan'ın (Usta) dikkatini çeken ve onun çırakları arasına alınan Cihan, hem fil bakıcılığı hem de mimar çıraklığı yaparak İstanbul'da zaman geçirir. Cihan'ın anlatımıyla, zavallı beyaz filin, Mimar Sinan'ın, Sultan Süleyman'ın, Sarı Selim'in ve unutkanlıklar şehri İstanbul'un "off the record" hikayelesini okuyacaksınız. Ancak, sanmayın ki kitap bu tarihi karakterler içindir! Aksine, tanınmayan kimsesiz bir mimar kalfası filbazın ara ara yolunun dönemin ileri gelenleriyle kesiştiği yaşam öyküsüdür bu!

Elif Şafak'ın hikayeleri genelde akıcıdır ve kolay okunur ayrıca ilginç hikayelerden de bahsetmeyi sever. Bu kitabını okuyarak, Mimar Sinan, kalfaları, Takiyeddin, Nurbanu Hatun, Ebussuud Efendi, Mecnun Şeyh Leyli, Sokullu Mehmet Paşa, İlahi Komedya vb. isimlerin veya Mimar Sinan'ın ünlü eserlerinin akılınızda dönemleriyle birlikte kalmasını sağlayabilirsiniz.  Hikayenin en sevdiğim bölümlerinden birisi, Hindistan diyarından gelen (!?) Cihan'ın İstanbul'a olan muhabbeti azaldığında gelmiş geçmiş en muhteşem yapılardan birisi olan Tac Mahal'ı görmeye Agra'ya gitmesiydi: "Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarına da şehir istediği için. Buraya ayak bastığı an, Agra'nın ta en başından beri onu çağırdığı hissine kapıldı Cihan."

 "Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden düşünmeden.... İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti züerinden, nice alametler birikti ama hala orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce ve binlerce taştan bir tanesi var ki; altında gizli Arzın Merkezi."

Bununla beraber, tarihle oynama yaptığını ve tarihi karakterlerden esinlenerek kurgu karakterler yarattığını Elif Şafak sonsözde söylemiş zaten. O nedenle tarihe (kronoloji) ilişkin yapılan eleştirileri yersiz buluyorum. Sonuçta, yazar bir tarih kitabı ortaya koymadığını belirtiyor zaten. Ancak aşağıdaki linkte bulunan eleştiriler bana çok dikkati ve başarılı geldi kendisini tebrik ediyorum:

http://www.arkitera.com/gorus/449

Ancak siz yine de okuyun, okumayı seven biri olarak okuyun: "Ama Simeon'un köhne evinde; mürekkep, kağıt, tirşe, balmumu ve ekmek kokularıyla sarılı halde, bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da... Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü."