Powered By Blogger

30 Ekim 2014 Perşembe

Noterler ve Edebiyat - B. Sadık Albayrak

Kitabın adının çok çekici olmadığının farkındayım. Herhangi bir kitapçının rafında görseniz muhtemelen (ki zaten eleştiri tarzında yazılan kitapların pek okuyucusu yoktur) eliniz bu kitaba gitmez. Kitap adını İnsancıl dergisinin 2003 Mayıs sayısında yayınlanan ve noterlik müessesesinin sert bir şekilde eleştirildiği "Noterler ve Edebiyat" isimli yazıdan almaktadır. Bu yazı üzerine hakkında Noterler Birliği tarafından tazminat ve ceza davası açılan yazar, beraat ettiği bu davaların süreçlerini, söz konusu yazıyı ve savunmasını kitabın sonuna ekleyerek, kitabı bu şekilde isimlendirmeyi seçmiştir. Genel olarak kapitalizmin ve tekelciliğin eleştirildiği kitap, "Bata Çıka Edebiyat", "Soru Yağdıran Edebiyat", "Tarihi Soluyan Edebiyat" ve "Noterler ve Edebiyat" olarak dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yasaklanan kitaplar hakkında kısa bir yazı, bankaların sponse ettiği yayınevleri (bu durumu ölüsoyuculuk olarak nitelendirmiştir) ve 1980 sonrasında Türk Romancılığının daha da geriye gittiği iddiası üzerine bir yazı (Bu konuda kendisine katılmıyorum, zira ben sanatın ve edebiyatın bir devinin halinde olduğuna inananlardanım. İyi bir kitap belli kalıplarda olmak zorunda değildir), kapitalizmin neden olduğu reklam sanatı üzerine bir eleştiri ve edebiyatta bireycilik üzerine bir yazı bulunmaktadır. Sadık Albayrak edebiyatta bireyciliğin sebebinin emperyalizmin tekelci anlayışının dünyayı bütünüyle ele geçirmesi olarak değerlendirmekte ve 1980 yılının toplumsal tarihte olduğu kadar sanat tarihinde de bir milat olduğunu savunmaktadır. Yazıların tamamına baktığımızda toplumcu görüşü savunan, Rus Klasiklerini okumayı seven, Brecht hayranı ve anti-kapitalist bir yazarın profili çizilmektedir.

Kitapta en sevdiğim bölüm Tarihi Soluyan Edebiyat olarak adlandırılan ve birkaç yazarın eserleriyle birlikte tanıtıldığı bölümdür. Kitap okumayı seven birisi olarak, okuduğum kitaplarda henüz tanımadığım bir yazarın tanıtılmasından çok memnun olurum zira bir hazine bulmak gibidir yeni bir yazarı & şairi keşfetmek. Bu bölümde Yusuf Ziya Bahadınlı, Şükran Kurdakul, Mehmet Güler, Güngör Gençay, Ümit Kaftancıoğlu, Ruşen Hakkı gibi öykü yazarları ve şairler tanıtılmıştır. Okunacak kitaplar sıraya girdiği için kısa zamanda okuyabilir miyim bilmiyorum ancak aklımın bir köşesinde bu isimleri tutacağım.

Kitapta eleştirdiğim bazı hususlar var ama çok uzun yazmayı sevmediği için bazılarına değineceğim. Öncelikle; entel insanların kullandığı (genelde televizyon programlarına çıkan festival filmi tadında kitap tanıtan yeni yazarlar gibi) ve TDK'da yeri olmayan, ne olduğunu tam çözemediğim kelimelerin kullanılması beni rahatsız eder. Bu kullanımların Sayın Albayrak kitabın bazı bölümlerinde kullanmış: yanlışlamak (s.61), kişiliklilik (s.63), yalıtlamak (s.71), olumlamak (s.87), somutlamak (s.149) vb. Ayrıca "Noterler ve Edebiyat" bölümünde, davacı vekili avukatın dava dilekçesinde Balzac adının küçük "b" ile yazılmasını eleştiren bir yazardan, kitabında "typing mistake" dediğimiz küçük hatalarının olmamasını beklerim: türkçe (s. 40), süpriz (s.241). Bu konuda en dikkatimi çeken husus ise Ülkü Tamer'in "Konuşma" isimli şiirinden yapılan alıntıdaki küçük hatadır: "Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten." (s. 256) olmalıydı özgün hali (sevdiğim şiirlerden biri olduğu için dikkatimi çekti). Şiirlerden devam edersek, Günümüz Şiiri Üzerine Notlar başlıklı yazıda İlhan Berk'in biraz acımasız eleştirilmesine alındım açıkçası. En sevdiğim şair olmasa da, "Ne Böyle Sevdalar Gördüm, Ne Böyle Ayrılıklar" şiirinden dolayı kendisini severim. Aslında doğadan, denizden ve çiçeklerden bahsettiği için kendisini "ot şairi" olarak nitelendirmesi değil eleştirdiğim nokta, daha ziyade öyle ya da böyle, bir emek harcamış şairlerin şiirleri için "tükenmiş şiirlerden uzak durun" telkini yapmasıdır. Bu bana değişime kapalı ve belirli kalıplar dışındaki sanatı kabul etmeyen birinin söyleyeceği söz gibi göründü. Resim yapmayı ve şiir okumayı seven birisi olarak, hiçbir sanatçı için "tükenmiştir" veya "uzak durmakta yarar vardır" diyerek söz etmem diye tahmin ediyorum.

Farklı bir bakış açısı kazanmak istiyorsanız, okumanızı tavsiye ederim: "Her yapıt özel olarak yaratıcısını, genel olarak bütün insanı içerir. Buna göre güzel, bir insanın ve bir insanlığın özelliklerini taşır."

18 Ekim 2014 Cumartesi

Nana - Emile Zola

Kitabın konusunu Hint Filmlerine benzettim zira tıpkı Hint Sineması gibi bir karakterin hayatının bir kesitini bize sunuyor (Nana'nın tiyatroda Venüs rolünü oynamaya başladığı zamandan önceki hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok, içinde yaşadığı zaman uzun uzun tüm detayları ile anlatılmasına rağmen kitabın sonu yine çok hızlı geçiyor). Kitapta olaylar Nana'nın Paris'in en ünlü tiyatrosunda rol almasıyla başlıyor ve Paris'in varoşlarından geldiği birkaç yerde vurgulanan bu iri ve sarışın kız sahip olduğu cinsel cazibe ile insanları bir anda etkilemeyi başarıyor. Aslında oyunculuk ve ses olarak hiçbir yeteneği yok, sahnede de mucizeler yaratmıyor, hatta yetiştiği yer olan kaldırımların kabalığını sahneye yansıtıyor ancak cesareti (Venüs'ün denizden çıktığı sahneyi çırılçıplak ve üzerinde yalnızca bir tül ile oynuyor) ve erkekleri etkileyen albesini sayesinde çok kısa sürede tüm Paris yüksek sosyetesinin konuştuğu biri haline geliyor. Nana'nın eski hayatına dair bildiğimiz birkaç şey çok fakir bir aileden geldiği ve halasının yanında yaşayan ve on altı yaşındayken dünyaya getirdiği minik bir oğlu olduğu. Bu gizemli kızın geçtiği yollar ve onu tiyatroda Venüs rolünü oynamaya getiren süreç hakkında da tatmin edici bir bilgi edinilemiyor ancak hayatını bedenini kullanarak kazanmayı alışkanlık haline getiren bir kızın ne tür yollardan geçerek o noktaya geldiğini tahmin etmek de zor olmayacaktır. Tiyatrodaki ani yükselişi ve tüm erkeklerin onun etrafında pervane olmasının ardından istediği lüks hayatın zengin erkeklerin yatağından geçtiğini keşfeden Nana (bir kadın neden fahişe olur?) yaşadığı eski sefil hayatın intikamını alırcasına metresliğini yaptığı erkeklerin hayatlarını tam anlamıyla mahveder.
 
Ben Emile Zola'yı natüralizm akımının bir temsilcisi sanırdım :). Ancak bazı kaynaklardan okuduğuma göre, bu kitaptaki çarpıcı tezatlar (güzellik abidesi Nana'nın kitabın sonunda içine düştüğü durum veya parasız olduğu dönemde mücevherler ve heykellere süslü dev bir aşk yatağı yaptırması) ve Paris'in kalburüstü kesiminin çürümüşlüğü Fransa'da kurulan II. İmparatorluk döneminin sahte lüksünün bir fahişe üzerinden resmedilmesiymiş. O halde, bu haliyle sembolist olan eser nasıl bir natüralistin elinden çıkmış olabilir? Kanaatimce Zola İmparatorluğu eleştirmekten ziyade Nana isimli karakteri gerçekten yaratarak aşırılığa varan bir biçimle gerçeği anlatıyor (Aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, Nana'nın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur, bir de bu kızın kaçarı yok, fahişe olacaktır). Demek istediğim kitabı okurken olayların akışına odaklanmak ve altında yatan toplumsal nedenleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Zira Nana'nın kendi yazgısını biçimlendirecek bir gücü yoktur.

Kitapta çarpıcı bulduğum noktalar Mösyö Fauchery'nin yazdığı bir makalede Nana'yı sineğe benzetmesi, çıplaklığın, cinselliğin ve seviciliğin bu kadar çok anlatıldığı bir kitapta hiçbir erotizmin olmaması, Nana'nın narsistliğinin gözümüze sokulması ve kadın ve erkeğin soya çekimden kaynaklanan farklılıklarının özellikle kitabın son sahnelerinde tüm netliğiyle vurgulanması. Germinal kadar beğenmesem de, oldukça etkileyici bir eser olduğunu kabul etmek zorundayım. Okumayanlara tavsiye ederim!

"... Siz erkekler öküz olmasaydınız eğer bizim yanımızda olduğu kadar karılarınızın  yanında da rahat ederdiniz. Kadınlarınız kaz olmasaydı sizi alıkoymak için bizim katlandığımız zorluklara katlanırdı... Azizim söylediklerim kulağında küpe kalsın! (Nana)"

13 Ekim 2014 Pazartesi

Dörtlükler - Ömer Hayyam

Ömer Hayyam (doğum ve ölüm tarihleri çeşitli kaynaklara göre farklılıklar gösterse de) 1048 - 1131 yılları arasında yaşamış İranlı şair, felsefeci ve bilim adamıdır. Hayatnı çeşitli tarihi romanlarda okusam da, en sevdiğim kurgu Amin Maalouf'un Semerkant kitabında anlatılan şekliyledir. Bununla beraber, günümüze kadar gelen rubailerin (dörtlüklerin) bazılarının Ömer Hayyam'a ait olmadığına ve ona atfedildiğine de inanılmaktadır (Camiden kilim çalmaya gittiği dörtlük veya kendisini fahişeye benzettiği dörtlük gibi). Sabahattin Eyüboğlu'na göre, fazla saldırgan olan dörtlüklerin tümü kendisine ait değildir ancak felsefi ve aşık Hayyam'ı daha gerçekçi anlatmaktadır.  Hayyam evreni anlamak için içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır: Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana / Bensem, ne bakarsın o yana bu yana? / Kendine gel de düşün, içine iyi bak: / Ben senim, sen ben, aranıp durma boşuna!. "Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır." Hayyam Doğulu bir düşünce ve şair adamı olmasına karşın, Batı'da daha çok sevilmektedir, bunun sebebi de kalıplara alışmış olan Doğu'nun Hayyam'ı bir türlü anlayamamış olması olabilir.

İş Bankası yayınlarının "Dörtlükler" kitabını tavsiye ederim. Bunun sebebi, tercüme yapılırken Sabahattin Eyüboğlu'nun sade bir dil kullanarak dörtlükleri Türkçeye kazandırmış olmasıdır (Abdülbaki Gölpınarlı'dan farklı olarak). Kendisi bunu şu sebeple açıklar: Hayyam'ın da Farsçada halkın anlayabileceği bir dilla rubailerini söylemiş olması. Eyüboğlu'nun bu yaklaşımını kitabın adının neden "Rubailer" değil de, "Dörtlükler" konulmuş olmasından anlayabiliriz. Bir konuda da kendisiyle hemfikirim: "...bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu Klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız. Başta Kur'an olmak üzere, Arap ve Fars edebiyatını, biz bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden, aklımızı sağduyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız'ın serçe kuşun dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi'nin ev dediğini saraya çevirmişiz. Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz."

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

*****************************
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

*****************************
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir şah kafasıdır ya da vezir eli!

19 Eylül 2014 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Kitaba girmek (demek istediğim artık sıkılmadan okumaya başlamak) biraz zaman aldı. Genellikle klasik olarak kabul edilen kitaplarda bu süreç 15-20 sayfada tamamlanırdı ancak bu kitapta 80 sayfa okuduktan sonra içimde okumak için istek oluşabildi :). Kitap bittiğinde ise bambaşka düşüncelere sahiptim. Kitabın hakkını vermek gerekiyor, çok özgün bir konuya sahip. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayınladığı kitap (1901 doğumlu Tanpınar kitabın yayınlanmasından 1 yıl sonra hayata veda etmiştir) muhtemelen son yüz yılın en özgün kitaplarından birisi olacaktır. Aslında bir yönüyle kitap oldukça sıradan bir konuya sahiptir: Hayri İrdal'ın kendi yaşam öyküsünü anlatması. Çevresindeki herkesten çok farklı olan ve hayata daima "negatif" pencereden bakan Hayri İrdal'ın ilginç karakteri ve anlattıkları kitabı bir noktadan sonra benim için fantastik bir hikayeye dönüştürdü. Çocukluğu Abdülhamit döneminde İstanbul Edirnekapı'da geçen Hayri İrdal yoksulluk içinde yaşayan bir ailenin saatlere meraklı oğludur. Herhangi bir işte tutunamaz ve bir muvakkithanede Nuri Efendi'nin yanında bir süre çalışır (Hayri İrdal çocukluğunu ve gençliğini anlatırken çevresindeki pek çok karakteri bize kendi bakışıyla anlatacaktır). Zamanla normal insanlar gibi evlenen ve çocuk sahibi olan Hayri İrdal bu süreçte çeşitli işlerde çalışacak en sonunda İspritizma Cemiyetinde kendine bir yer edinmeye çalışacaktır. İkinci evliliğinin akabinde silik kişiliğiyle pek çevresince itibar görmemesinden dolayı yoksulluktan bir türlü yakasını kurtaramayan kahramanımız işini kaybettikten sonra daha önce kendisine sayısız psikanaliz tedavisi uygulamış olan Doktor Ramiz aracılığıyla "velinimetim" dediği Halit Ayarcı'yla  tanışır. Halit Ayarcıyla olan karşılaştıktan sonraki hayatının tek bir özeti olabilir: Ben aslında yokum!

Kitap dört bölümden oluşmaktadır: Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru ve Her Mevsimin bir Sonu Vardır. Hayatını dört bölümde tasnif eden Hayri İrdal'ın  yalanla kuşatılmış yaşamı gerçekçi davranmaya çalışmasından dolayı hep ikilemde geçse de, hayatın kendisine geç kazandırdıklarını kaybetmemek için Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne dört elle sarılır ve geçmiş hayatının kendisinden aldıklarını telafi etmeye çalışır. Bununal beraber, Hayri İrdal'ın gözlemleriyle Türkiye'nin Tanzimat öncesinde başlayan, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam eden bir döneminin alaycı ve eleştirel anlatımı yapılır.

Ben kitabın konusunu çok farklı buldum, şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor. Sanki bir insanmışçasına tanıtılan Mübarek (ayaklı ve yaşlı bir saat), ölümünde sonra bambaşka kurgu bir karakterde hayat bulan ve soyutlaşan Nuri Efendi ve insanları etkileme gücüyle (ki bir gün bu gücün sınırları olduğunu görecektir) Halit Ayarcı kitabın "zaman" üzerinde kurulan kurgusu içinde bütünleşiyor ve okuyucuyu içine alıyor. Size de bir yandan şu mesajı veriyor: Dürüstlük kavramı herkeste farklı olabilir! Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mezar taşına mısrası yazılan şiirini bu romandan esinlendiğini tahmin ediyorum: Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında...

"... Hata dene şey tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimzi andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır..."

12 Eylül 2014 Cuma

Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım Hikmet

Şiir okumayı severim ancak özellikle okumaktan hoşlandığım şairler var: Orhan Veli veya Muzaffer Tayyip Uslu gibi. Nazım Hikmet de o şairler arasındadır. Şiir kitaplarımı (sizin de fark ettiğiniz üzere) hususiyetle Yapı Kredi Yayınlarından seçiyorum zira ortalama yüz sayfada şairlerin en çok beğenilen şiirlerinin bir derlemesi yapılıyor. Böylece sıkılmadan bir şair hakkında bilgi sahibi olarak şiirlerini okuyup, başka kitaplara yönelebiliyorsunuz. Uzun bir aradan sonra yeniden Nazım Hikmet'in şiir kitabını okumak bana iyi geldi. Yeri gelmişken söylemek isterim, sanılanın aksine, Nazım Hşkmet yalnızca şair değildir, yayınlanan şiir kitaplarının ve çeşitli dergilerdeki yayınlarının yanı sıra (fıkra yazarlığı yapmıştır), sinema ile ilgilenmiş ve "Cici Berber", "Fena Yol", "Karım Beni Aldatırsa", "Milyon Avcıları" gibi filmlerin senaryolarını yazmıştır. Ayrıca "Düğün Gecesi" (1933) ve "Güneşe Doğru" (1937) filmlerini ise hem yazıp hem yönetmiştir. Dönemin politik paranoyası sebebiyle görüşlerinden dolayı zor günler geçirmiş, pratik politikadan uzak durmak, kavgasını bir devrimci şair olarak  sürdürmek eğilimine karşın, yargılamlardan kurtulamamıştır. Hayatının son yıllarını Moskova'da geçiren Nazım Hikmet'in "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" adlı bir romanı da bulunmaktadır.

Çok zor koşullarda geçen yaşamı kendisine ilham olmuş olmalı ki, inanılmaz üretken bir şair & yazardır. Rus fütürist sanatçılardan da etkilenerek basamaklı diye tabir ettiğimiz şiirleri de eserleri arasındadır. Genel olaral serbest konularda serbest şiirler yazmıştır. Bu şiir kitabından (belirli bir kronoloji izlendiği için) az da olsa sanatına yansıttıkları hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olanıdır
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür.

*****************************
Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor, yüreğim sersem,!" diyorsun
"Seni asarlarsa, seni kaybedersem" diyorsun
"Yaşayamam!"
Yaşarsın karıcığım,
Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
Yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
En fazla bir yıl sürer
Yirminci asırlılarda ölüm acısı

4 Eylül 2014 Perşembe

Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır - Levi Tolstoy

Pek çok başarılı yazar/sanatçı gibi Levi Tolstoy'un da hayatının bir kısmı sıkıntılı geçmiştir. Ancak diğerlerinden ayrı olarak bu Tolstoy'un kendi seçimidir, zira kendisi toprak sahibi ve soylu bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. Yaşadığı ruhsal bunalımlar, resmi eğitime ve Hristiyanlık inancına duyduğu güvensizlik sebebiyle sürekli hayatı sorgulamıştır. Aristokrat yaşantıyı bırakıp halkın arasına karıştıktan sonra bir tren istasyonunda sefiller gibi ölmüştür (1910). Bu kitapta toplanan hikayelerin bir kısmını da "kendini arayış" zamanlarında yazdığını tahmin ediyorum. Özelikle kitaba adını veren "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" hikayesinde İncil'den alıntılar yaparak insanın özünde gizlenmiş olan iyilik ve yardımseverlik gibi duyguları ön plana çıkarmaktadır. Eserlerin içine serpiştirilmiş küçük mucizeler ile Tanrı'nın büyüklüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Tolstoy'un "Anna Karenina" romanının bazı bölümlerinde de, yardımcı karakterler bu arayışlara girerek huzuru Hristiyanlıkta bulmuştu diye anımsıyorum. Tolstoy kendi içinde sürekli bu ikilemleri yaşamış ve eserlerinde bize bu çatışmalarını eksiksiz yansıtarak dünya edebiyat tarihine giren eserler vermiştir. Tolstoy okuyarak 19. yy Rusya'sının kentli ve köylü yaşamları hakkında detaylı bilgi edinebiliyorsunuz. Özellikle Çarlık Rusya'sının yıkılmasına sebep olan Sovyet İhtilaline giden yolda halkın evrimi Tolstoy'un kendi ideolojilerini de barındırarak yaptığı gözlemlerle eserlerinde anlatılmaktadır.

Diğer eserlerindeki aristokrat karakterlerin aksine "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" hikayesinin baş kahramanı bir ayakkabı tamircisidir. Hazreti İsa'nın kendisini ziyaret etmesini beklemektedir. İncil'deki günahkar kadının (muhtemelen Magdalalı Meryem) İsa'nın ayaklarını gözyaşıyla yıkaması ve saçlarıyla kurutması hikayesinden etkilenerek ona bu şekilde hizmet ederse kendi günahlarının da affedileceğine ve ebedi huzura kavuşacağına inanmaktadır. Ancak zamanla asıl huzuru "sevgi"de bulduğunu fark edecektir.

"Ben açtım, sen bana et verdin; ben susamıştım, sen bana içecek verdin; ben bir yabancıydım ve sen beni evine aldın...Benim kardeşlerime bu kadarcık iyiliği bile yaparsan, ben onu kendime yapılmış sayarım."

Tolstoy dünya dillerine en çok tercümesi yapılan yazarlar arasındadır. Sahip olduğu uzun yaşamın birikimlerinin anlatıldığı eserlerini fırsat buldukça okumanızı tavsiye ederim. Anna Karenina'yı okumak için tıklayınız: http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/01/anna-karenina-levi-tolstoy.html

28 Ağustos 2014 Perşembe

Ruhsatsız Kelimeler - Davut Savaş Çıtraz

Fırsat bulduğum taktirde tanınan kitapların dışındaki eserleri de okumak hoşuma gider. Ruhsatsız Kelimeler genç bir şairin son yıllarda yazdığı şiir ve kısa sözlerinden oluşmuş bir şir kitabı (muhtemelen adından da anlaşılacağı üzere). Kitabın şairi kendisini "sigarayı sağlam içen, huysuz, aksi ve gri bir adam" olarak tanımlamış. Aksi düşünülemezdi zaten, o zaman şair olamazdı. Şiirleri okunduğunda pek çok şair gibi şairin melankolik ve duygusal ruh halinin portresi çizilebiliyor. Sabahattin Ali gibi hayata melankolik pencereden bakan bir şair ve dolayısıyla şiirlerin ağırlığını anlayabiliyoruz: Aşk (Zeytin kokulu kadın). Kitap dört bölümden oluşuyor: Bir Çay Koy (şair çayı seviyor sanırım), İki Sigara Yak (sigarayı sevdiğini söylemişti zaten), Ötesini Sen Bilirsin (ayrılık şiirleri) ve Yaralı Bir Cinnet (bu kısmı da biraz depresyon içeriyor). Açıkçası belirli bölümlere sürekli ayrılık/aşk acısını anlatan şiirleri okumak biraz yorucu oluyor, bu nedenle mümkün ise kitaba ara verilerek (mesela birkaç öykü okuyarak veya bikaç gün bekleyerek) devam etmekte fayda var. Bununla beraber, şairin içten yazıdığı pek çok şiirde kendi yaşamınızdan veya en azından çevrenizde gözlemlediğiniz hayatlardan bir parça bulacağınızdan eminim. Şiir okumayı seviyorsanız, bir de bunu deneyin derim!

Şairin kitabın başında yazdığı şiir yorumuna katılıyorum: "Her insan bir şiirdir aslında. Onun güzelliğini ortaya çıkaran ise okuyucusudur. Çünkü herkes şiiri kendi düşüncesiyle yoğurur ve öyle okur." Nasıl ki her kitap için beğenimiz farklı, güzellik anlaşıyı rölatif, şiirler de öyle. Ve şairin bir yaklaşımı daha beğendim: Bazı şairler yazdıkça tüketir içindekini...

Yaz/amadığım, yaz/amayacağım şiirlerim var satır satır
Sakladıklarım sayfa sayfa
Nihayetinde tükettiklerim ömür ömür.
Ben ölünce hepsinin hesabına "hükümsüzdür" diye not düşülür.
Arada bir satır aralarında yazarım bazılarını anlamazsınız!
Geçtiğim yolları bilseniz
Geldiğim yerlere inanmazsınız...

**********************
Anlaşılmak isteyince,
Anlaşılır kılınmıyor her şey sevgili.
Kafam biraz karışık
İyisi mi!
Sen bir çay dök içelim.
Limonlu, tek şekerli ve de açık.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kalenderiye - Gürsel Korat

Kitap uzun süredir kitaplığımdaydı. Hatta üzerine attığım tarihten 2009 yılında aldığımı tespit edebiliyorum :). Demekki üniversite yıllarımdan bu yana okumaya fırsatım olmamış. Bu hafta kitabın arkasında yazan bir cümleden etkilenerek okumak istedim: "Neden yaşadıklarını anlamaya çalışan üç adam...". Kitabı okumak için açtığımda karşıma çıkan ilk cümle (kitapta bölümlerin başlıkları bu şekildedir): "Giritli Hristo Lindo Hanı'nda Martana'yı beklerken .... Birinci günün akşamında neler yaşandığıdır." Bu ifade bana çok tanıdık geldi, hatta birkaç dakika daha önce nerede okumuş olduğumu düşündüm. Daha sonra anımsadım: Neil Gaiman. Gaiman'ın Yıldız Tozu (Stardust) romanındaki bölümler de bu şekilde ayrılmıştı ve tamamen aynı ifadeyle başlık atılmıştı. Her neyse bu akılda kalan ancak önemsiz bir detay. Kalenderiye (Alevilik tarikatıdır ancak zaman dilimi anlamında da kullanılmıştır) farklı zamanları anlatan 3 bölümden oluşuyor: Taronto - Temmuz 1324, Kayseri - Nisan 1527 ve Kapadokya'da belirsiz bir yer ve zamanda geçiyor ve aradaki bağlantıyı nesilden nesile aktarılmış bir yazılı bir eser sağlıyor. Kitabın arkasında yazdığı kadarıyla Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor ancak ben üçüncü bölümün yer ve zamanını tam olarak kavrayamadım (aslında olay akışından ikinci bölümde anlatılanın devamı günlerde olduğunu kestirebilsem de, 3 gün sürdüğünü tespit edemedim, sanki günlerce sürmüş gibiydi). Bunun sebebinin üçüncü bölümün anlatıcısı Sergüloğlu'nun 16. yüzyıla ait bir Türkmen lehçesi kullanıyor olması olduğunu düşünüyorum. Hem anlamakta zorlandım hem de çok dikkatim dağıldı ki bu kısımların anlatıcısı çok içten olmasına rağmen ben okumaktan pek zevk almadım (daha doğrusu yorucu buldum). Olaylar yaklaşık 200 yıllık bir zaman dilimi içince bir handa başlıyor ve Hristo'nun hikayesini öğrenmesinin akabinde bir anda Osmanlı'da buluyoruz kendimizi. Bu ikinci bölümde olaylar biraz hızlı gelişiyor ve karakterleri tanıdığımız anda üçüncü bölüme, bir kervan yolculuğuna geçiyoruz. Olayları -özellikle ilk bölümü- birbirinden kopuk buldum ve sonu için de çok büyük bir sürpriz yaşamadım açıkçası. Kitabın yazarı kitapta "zaman karşısındaki insanın aczi"ni anlatmak istediğini belirtmiş ki belki bu açıdan olayları biraz daha anlamlandırabiliriz.

Kitabın aslında yazarın diğer kitapları (Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt) ile bağlantılı olduğu bazı kaynaklarda yazılmış. Diğer kitapları okumadığım için herhangi bir bağlantıdan söz edemiyorum ancak diğer kitaplarını okuyacak kadar merak etmediğimi belirtmek isterim. Bununla beraber, yazar bu eser ile 2009 yılında "Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü"ne layık görülmüştür.

"Doğuluların sakınmadan yüze bakmalarını eblehlik sananlar vardır; oysa onlar yüz aşığıdır, erkek yüzünde Tanrı'yı gördüklerini düşünüp uzun uzun incelerler. Beni de inceledikten sonra, sen, dedi, zaman zaman kendinde şeytanlık bulmadın mı hiç? Ya da İsa'ya bakıp o yüce bedende tanrının insan yüzü edinip, gözümüze göründüğünü hiç aklına getirmedin mi?"

Not: Bir yer için eleştirim olacak, kitabın 130. sayfasında bir çocuk için "Belli çocuk çirkin ve acuzeydi" diye bir ifade kullanılmış. "Acuze" bildiğim kadarıyla "Yaşlı kadın" demek bu nedenle bir çocuk için bu sıfatın kullanılması tuhaf olmuş!

14 Ağustos 2014 Perşembe

Avukatlıkta 50 Yıl - Fadıl Altop

"Avukatlıkta 50 Yıl" Üstad Av. Fadıl Altop tarafından derlenen ve kendisinin elli yılı aşkın süre gerçekleştirdiği avukatlık mesleğindeki izlenimlerinden ve hayat tecrübelerinden oluşan bir anı kitabıdır. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Fadıl Altop uzun süre İstanbul Barosunda ve Türkiye Barolar Birliğinde önemli görevler almıştır. 2009 yılında yayınlanan bu kitaba uzun süredir sahiptim ancak bu hafta okunacaklar arasında ön sıralarda kendine bir yer bulabildi :). Özellikle dava avukatlığını icra etmeyen ve dolayısıyla "sahada olmak" deyimine bir hayli uzak birisi olarak kitapta anlatılan olayları merakla okudum. Yaşanmış anekdotların satır aralarında dönemin hükümetleri eleştirilmiş ve iyi bir avukat olmanın yanı sıra iyi bir insan olmanın telkinleri yapılmıştır. Anlatılan pek çok anısı muhtelif zamanlarda Güncel Hukuk Dergisinde yayınlanmış olan kitabın önsözü Prof. Dr. Köksal Bayraktar tarafından yazılmıştır. Öğrencilik yıllarında tıp okuyup doktor olma hayallari kuran Fadıl Altop, istemeden girdiği hukuk fakültesinde değerli hocalarının da yardımıyla "insanların en az sağlık kadar hukuka da ihtiyaçları olduğuna, haklarının  çiğnendiğine, can ve mal güvenliklerinin gasp edildiğine, haksız tecavüzlere maruz kaldıkları o ümitsiz anlarda, insanların dürüst bir avukata ve dürüst bir yargıya ihtiyaç duyduğuna" ikna olarak hukuk fakültesinden mezun olmuş ve uzun yıllar boyunca kendi ahlak ve vicdanına uygun şekilde avukatlık yapmıştır. Hatta mesleğinin ilk yıllarında çocuğu hasta iken elinde henüz ona ilaç yaptıracak mikatrda para yok iken usulsüz bir davayı ve kendisine bu dava için teklif edilen parayı reddetmesini şu sözle açıklamıştır:"Böyle bir durumda çocuğunuzun ölümle kalım noktasında ilaç parasını tamamlayamadığınız bir anda size önerilen yolsuz bir davanın karşılığı ihtiyacınızın beş katı ücreti reddedemezseniz, sakın avukat olmayın."

Avukatlara bakış açısını, dönemin politik gelişmelerinin hukuk ve adaleti nasıl etkilediğini (bu her parti değişikliğinde yaşanmıştır, günümüze has değildir) değerli bir avukatın anılarından okuyacaksınız. Eğer ilginizi çeken bir konu ise, okumanızı tavsiye ederim.

"İlk girdiğim duruşmayı hiç unutmadım. Üstadım, sulh mahkemesindeki bir tahliye davasının son ceslesine beni göndermişti....Mahkemeye gittim, duruşmaya girdim, Hakim Bey, taraf vekilleri geldi, davacı vekiline soruldu "talib-i tahlif" misiniz? diye suali bana tevcih etti. Bu iki kelimeyi hiç duymamıştım. Durakladım, bir daha tekrar etti, yine cevap veremedim. Bu sorada davalı vekili olan yaşlı meslektaşım, Hakime hitaben:

- İşte efendim, bu cahillere ruhsat verip avukat yapıyorlar! dedi

Hakim bey son derece sinirli bir tavırla "Avukat bey ne biçim konuşuyorsunuz, sizi böyle konuşmaktan men ederim!" dedi. Bu duraksamadan cesaret alarak, Hakim beye hitaben ve çok nazik bir üslupla "Sayın Hakimim, hiddet buyurmayın, ben cehaletimi kabul ediyorum. ancak bunu telafi edecek önümde çok uzun yıllarım var. Ama meslektaşımın bu adap ve terbiye noksanını giderecek vakti kalmamış." dedim. Hakim belli etmemekle birlikte, beni tasvip eden bir tavırla duruşmaya devam etti..."

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Germinal - Emile Zola

Natüralizm akımının en öenmli temsilcilerinden birisi Emile Zola'nın bu eseri gerçek bir başyapıt. Kitap hakkında bilgi vermeden önce Natüralizm'den bahsetmekte fayda var: Natüralizm, doğayı detayları ile olduğu gibi yansıtmayı öngören akımların genel adıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da etkili olan bu akımın Türkiye'deki temsilcileri Ahmet Midhat Efendi ve Hüseyin Rahmi'dir. Natüralist yazarlar nesnel gerçekleri anlatırlar ve yaşamın acımasız yönlerini yazılarında yansıtırlar. İşte bu kitabı en güzel tanımlayan cümle budur: Yaşamın acımasız yönleri. Germinal'de 1860'larda Fransa'nın kömür madenleri ile ünlü Montsou bölgesindeki kömür işçilerinin grevi konu alınmıştır. Voreux Kömür Madeninde çalışan bir kömür işçisi ailenin hayatından yola çıkarak tüm işçilerin sefilliği ve şartlarının zorluğuna değinilmektedir. Hatta işçilerin çocukları "mutluluğu çocukların sereserpe oynadıkları, tıkabasa yemek yedikleri sıcacık bir ev olarak canlandırıyordu kafalarında." Kitabın baş karakteri başka bir bölgeden iş bulma amacıyla Voreux Kömür Madenine gelen Etienne Lantier'dir (Bazı kaynaklardan okuduğum kadarıyla, bu kitapta gençliğinin bir bölümü anlatılan Etienne'in çocukluğu Emile Zola'nın Meyhane adlı eserinde anlatılıyormuş). Bu korkutucu madende her geçen gün eriyip biten işçilerin arasına karşıan Etienne, kıdemli bir madenci olan Maheu ile tanışır ve arkadaşlığını iletlertir. Maheu ve ailesi uzun yıllardır maden işçiliği yapan sefil ve kalabalık bir ailedir ve kendisi saygı duyulan bir işçidir. Her geçen gün artan haksızlıklar ve azalan ücretler karşısında artık iyice bıkmış olan zavallı işçiler Etienne ve onun fikirleri ile etkilediği Maheu önderliğinde ayaklanır. Maden işçilerinin hayatlarındaki karmaşıklık, çektikleri ciddi sefalet ve zulüm, onların roman boyunca yaşam şartlarının daha da kötüleşmesi bunun sonucunda patlak veren romanın kırılma noktası Etienne'in liderlik ettiği grevle gözler önüne koyulur.  Tabiri caizse bir ölüm orucu şeklinde grev başlar. Tabi bu hengamede Etienne ve Maheu'nun kızı arasında filizlenen aşk da kendine bir yol bulur.

"Ekmeğin ahlaktan önce geldiğini" tüm acımasızlığıyla anlatan romanın adı "Germinal" (Jerminal de denilmektedir) Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür (aynı zamanda Fransız devriminden sonra kabul edilen cumhuriyetçi takvimin ilkbahar aylarına denk gelen 7. ayının adı imiş). Romanın son cümleleri adının hakkını veriyordu:

"Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yer küreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."

Not: Kitabı benim gibi tatil kitabı yapmanızı tavsiye etmem, zira biraz hüzünlü, tatilinizin keyfini çıkarın öncelikle!

29 Temmuz 2014 Salı

Hamlet - William Shakespeare

Shakespeare'nin en etkileyici oyunlarından birisi olan Hamlet ayrıca yazarın en uzun trajedisidir. Özgün adı The Tragical History of Hamlet, Prince of Denmark'tır. Türkçe'ye yalnızca prensin adı "Hamlet" olarak tercüme edilen eserin trajik hikayesi (Danimarka Prensi olmasından da anlayacağınız üzere)  Avrupa'nın kuzey masallarına bağlanmaktaymış. İzlandalı veya Danimarkalı olduğu iddia edilen Amiothi veya Amieth (bazı kaynaklarda Hamlet) olarak bilinen deli bir prensin hikayesi yazılı kaynaklarda da günümüze kadar gelmekte ve Shakespeare'in bu kaynaklardan yararlanarak bu trajediyi kaleme aldığı düşünülmektedir. Hamlet'i kim yazdı ise - Shakespeare veya bir başkası- mitoloji, tarih ve felsefe konularında oldukça birikime sahip olmalı. Eserde Prens Hamlet'in kral olan babasının ölümünden sonra tahta geçen ve aynı zamanda annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius'dan almak istediği intikam anlatılmaktadır (Hamlet babasının hayaleti ile konuşarak onun amcası tarafından öldürüldüğüne inanmıştır). Babasının ölüm acısıyla ve amcasının katil olduğunu öğrenmesiyle iyice çılgına dönen Hamlet, amcasını öldürmek için planlar yapmaya ve  anormal davranışlar sergilemeye başlar (cinayeti soğukkanlılıkla planladığı ve deli olmadığı da söylentiler arasındadır ve psikoanalitik çalışmaların kahramanıdır kendisi). Oyun renkli bir biçimde kahır dolu kederden, hiddet dolu gazaba geçen gerçek ve yapmacık cinnetin izlediği yolu çizer ve ihanet, intikam, ensest, ahlaksızlık konularını işler ve trajik bir sonla sona erer.

Shakespeare'in herkes tarafından bilinen efsanevi "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" sözü bu eserinde Hamlet tarafından sorulmaktadır (Hamlet: To be, or not to be, that is the question). Eserin edebi yönü pek çok eleştirmen tarafından eleştirilse de, akıllarda kalan repliğiyle İngiltere tarihinin en çok sergilenen oyunlarından birisidir. Umarım bir gün oyunu da izlemek kısmet olur ancak şimdilik eseri okumanızı tavsiye ediyorum.

"Babamın ruhu zırhlar içinde?
İyiye alamet değil bu;
Korkunç bir oyun oynanmış olmasın?
Çabu gel ey gece! Sen de uslu dur ruhum gecede dek!
Kötü işler gömülse de yerin dibine
Çıkar bir gün insanların gözü önüne." (Hamlet'in babasının hayaleti haberini aldığı an)

Shakespeare'i okumaya yeni başladım diyebilirim. Fırsatım oldukça (eğer mümkünse ayda bir şeklinde) yeni bir eserini okuyarak size tanıtıyor olacağım. "Bir Yaz Gecesi Rüyası" hakkındaki yorumlarım için tıklayınız:

http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/04/bir-yaz-gecesi-ruyas-william-shakespeare.html

25 Temmuz 2014 Cuma

Sandman / Fabllar ve Yansımalar - Neil Gaiman

Elimde okuyacak çok kitap oldukça, her ay birini okuduğum Sandman serisine ara vermek durumunda kalıyorum. Aslında merakla takip ediyorum ancak bazen anlatılanlara odaklanmam gerektiğinden (genel kültür ve mitolojik çok bilgi veriyor) daha uygun bir zamana ertelemek de iyi oluyor. Şimdiye kadar okuduklarım arasında en çok sevdiğim kitap bu: Sandman 6 (Fabllar ve Yansımalar'da geçmişin sislerinden günümüzün kabuslarına uzanan, aşkın ve yaşamın, gücün ve karanlığın dokuz etkili hikayesini sunuyor.) Genellikle Rüyalar Lordu Morpheus'a odaklanan hikayeler, onun geçmişinde ve özel ilişkilerinden de bilgiler vermektedir. Daha önce Sandman kitapları için "birbirinin devamı olmadığına" ilişkin bir yorum okumuştum, yeri gelmişken belirteyim: Evet, devamı değil ama önceki kitaplarda olan bazı şeylerin açıklaması sonraki hikayelere serpiştiriliyor. Bu nedenle eğer okuyacaksanız, lütfen sıralamaya uyarak okuyun. Fabllar ve Yansımalar'da anlatılanlar arasında ilginç hikayeler var, mesela Üç Eylül ve Bir Ocak, Amerika Birleşk Devletleri'nin ilk ve son imparatorunu tanıyoruz; Thermidor, Fransa'nın ihtilalden sonraki Robespierre ile olan yıllarındayız; August, Roma zamanına gidiyoruz ve İmparator August'un her yıl yalnzıca bir gün tebdili kıyafet dilenci gibi halkın arasına karışarak dolaşmasının sebepleri üzerinde duruyoruz (en sevdiğim anlatılardan birisi budur); Yumuşak yerler, Marco Polo'nun dünya seyahatinin bir bölümünün perde arkası; ve en son hikaye: Ramazan. Doğu mitolojisi ve simgelerini içeren bir hikayeyi okumak oldukça hoşuma gitti. Bağdat'ı masal şehri halinde getiren Halife Harun El Reşit'in Düş Lordu ile yaptığı anlaşmayı konu alan bu anlatıda, Doğu kültürüne ait pek çok simge ile beraber "Desert Fantasy" dediğimiz Arap- Fars mimarisi ve mitolojilerinin düşünüzde oluşturduğu tüm imgeler yer alıyor. Her ne kadar hüzünlü bir sonla bitse, düşlerimiz olduğu için yaşıyoruz sonuçta, değil mi?

"Rüyalar bir çok şeyden müteşekkildir oğlum. Hayallerden ve umutlardan, korkulardan ve hatıralardan, hatıralarından ve geleceğin hatıralarından..."

"Çöllerden geçtim ve ıssız bomboş çöllerdeki çöl rüzgarının kayaları, eski duvar kalıntılarını ve heykelleri ne hale getirdiğini gördüm. Rüzgarla kum kucaklaştıklarında şehirlerin kalıntıları, sarayları, tanrıları ve insanlığın br çağı daha yitip gitti. Unutuldu. Hatırlanmadı. Bundan iyisi olmayacak değil mi? ...Bir tek Allah bilir aslında."

Sandman 5 : Sen Oyunu
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/06/sandman-sen-oyunu-neil-gaiman.html

18 Temmuz 2014 Cuma

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin on üç hikayesinin ve dört masalının toplandığı kitaptır. "Sırça Köşk" de kitabın sonunda yer alan alegorik bir masaldır. Her ne kadar çocuklar için yazılmış gibi görünse de, aslında direnmeyi ve örgütlenmeyi öğrendiği taktirde halkın iktidarı kolayca yerle bir edebileceğini anlatır. Aynı zamanda daha komün ve eşitlikçi bir yaşamın gizli propagandası yapılmaktadır. Diğer masalları tamamen masal özelliği taşımasa da aynı şekilde alegoriktir (hayvanlar ve simgeler vardır). Hikayeleri ise kısa ve sade bir dille yazılan (her ne kadar bazı eski dilde kelimeler olsa da, kitabın 1947 yılında yayınalndığını düşünmek gerekir) kolay okunan eserlerdir. Büyük bir kısmının -içinde anlatılanlardan yola çıkarak- Sabahattin Ali'nin anıları olduğu kanaatindeyim. Zira kendisi gençliğinin birkaç yılını Almanya'da geçirdiği ve iyi seviyede Almanca bildiği için yazılan hikayelerdeki Almanca tercümanın kendisi olduğunu, haksızlığa uğrayan insanları anlattığı hikayelerin konularını kendi yaşadıklarından veya şahit olduklarından derlediğini tahmin ediyorum. Ancak Sabahattin Ali'nin hikayeleri kendi duygusal ve naif kişiliğinden ayrıca hayatı boyunca haksızlığa uğradığını düşündüğünden olsa gerek, oldukça hüzünlü ve kırılgan. Bununla beraber dönemin (1940lar) yaşantısı, maddi ve hukuki zorlukları ve toplumsal önyargıları adına pek çok bilgi edinebiliriz. En azından Türkiye'nin o günlerden bu günlerde bazı alanlarda önemli bir yol kat ettiğini gözlemleyebiliriz.

Kitabın içindeki bir öyküde (adı "Çirkince") İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün tarihi geçmişinden biraz söz edilmektedir. En çok ilgimi bu öykü çekti zira önümüzdeki haftalarda Şirince'ye turistik bir gezi yapmayı planlıyordum. Bu nedenle Sabahattin Ali'nin anlattığı zeytinlikleri, incir ağaçlarıyla çevrili yolu, tepeye doğru uzanan çivitli Rum evlerini görmek için sabırsızlanıyorum diyebilirim.
  
"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
 
Sırça Köşk masalından
 
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. "Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?" diyorlar. "Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yzılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?"
 

11 Temmuz 2014 Cuma

Sakın Şaşırma - Orhan Veli

İlk okuduğum andan bu yana Orhan Veli'nin içtenliğine hayranım diyebilirim. Genç yaşında geleneklerin dışına çıkarak yepyeni bir akımı denemesi hatta tanıtıp sevdirmesi başlı başına ilgi uyandıracak bir harekettir. 1941 yılında Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte çıkardıkları Garip adlı şiir kitabıyla yenileşme hareketini başlattıklarında (Bu nednele Birinci Yenicilerin bu hareketine Garip Akımı da denilmiştir) edebiyatçıları "alışılmış şeylerden şüphe etmeye davet ettikleri için güçlü bir muhalefet ile de karşılaşmışlardır. Bütün toplumcu şairler ve gelenekçi edebiyatçılar kendilerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Hatta Yusuf Ziya Ortaç bir yazısında "Ey Türk gençliği! Sizi bu hayasızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum" diyerek kendilerinden sanki bir vatan haini gibi söz etmiştir. Buna rağmen, toplumda büyük ilgi uyandıran Orhan Veli'nin öncülük ettiği bu akım özellikle yenilikleri destekleyen Nurullah Ataç'ın da desteğiyle Türk şiirinde kendine önemli bir yer edinmiştir. Orhan Veli'nin meşhur "Süleyman Efendi" şiiri, söylendiği kadarıyla, sokakta, kahvehanelerde, sosyal diğer mekanlarda insanların dilden dile aktardığı bir şiir olmuştur (Y.Z. Ortaç'ın ve bazı şairlerin neden bu kadar karşı çıktıklarına şaşırmamak gerekiyor belki de). Garip Akımının ve Orhan Velinin başlıca özelliği süsten arınmış bir yalınlık, içtenlik, duygulara olduğu kadar düşünce ve akla da seslenmek olan şiirlerde belagattan kaçınarak anlama yönelmektir. Süleyman Efendi'nin anlatıldığı şiiri okuyanlar ne demek istenildiğini daha iyi kavrayacaklardır.

Orhan Veli'nin bütün şiirlerini Almanya'da Münih'ten Salzburg'a giden trende okumuştum. O sebeple tekrar okumak hem güzel anılarımı canlandırdı, hem de daha önce fark etmediğim noktaları fark etmemi sağladı: Yaşama sevinci. İçten ve yalın anlatımına hayran olduğum yazarın ne kadar yaşama sevinciyle dolu, güzel havaları ve denizi bu kadar seven biri olduğunu fark etmek kendisiyle aramda özel bir bağ kurdu :)

Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik / Akşam olmuş / Güneş batmış / İçmeyip de ne halt edeceksin?

Bekliyorum / Öyle bir havada gel ki / Vazgeçmek mümkün olmasın.

Çayın rengi ne kadar güzel /Sabah sabah / Açık havada! / Hava ne kadar güzel / Oğlan çocuk ne kadar güzel / Çay ne kadar güzel!

Beni bu güzel havalar mahvetti
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden
Tütüne böyle havada alıştım
Böyle havada aşık oldum
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
-----------------------------------
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam.