Powered By Blogger
DERVİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DERVİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kalenderiye - Gürsel Korat

Kitap uzun süredir kitaplığımdaydı. Hatta üzerine attığım tarihten 2009 yılında aldığımı tespit edebiliyorum :). Demekki üniversite yıllarımdan bu yana okumaya fırsatım olmamış. Bu hafta kitabın arkasında yazan bir cümleden etkilenerek okumak istedim: "Neden yaşadıklarını anlamaya çalışan üç adam...". Kitabı okumak için açtığımda karşıma çıkan ilk cümle (kitapta bölümlerin başlıkları bu şekildedir): "Giritli Hristo Lindo Hanı'nda Martana'yı beklerken .... Birinci günün akşamında neler yaşandığıdır." Bu ifade bana çok tanıdık geldi, hatta birkaç dakika daha önce nerede okumuş olduğumu düşündüm. Daha sonra anımsadım: Neil Gaiman. Gaiman'ın Yıldız Tozu (Stardust) romanındaki bölümler de bu şekilde ayrılmıştı ve tamamen aynı ifadeyle başlık atılmıştı. Her neyse bu akılda kalan ancak önemsiz bir detay. Kalenderiye (Alevilik tarikatıdır ancak zaman dilimi anlamında da kullanılmıştır) farklı zamanları anlatan 3 bölümden oluşuyor: Taronto - Temmuz 1324, Kayseri - Nisan 1527 ve Kapadokya'da belirsiz bir yer ve zamanda geçiyor ve aradaki bağlantıyı nesilden nesile aktarılmış bir yazılı bir eser sağlıyor. Kitabın arkasında yazdığı kadarıyla Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor ancak ben üçüncü bölümün yer ve zamanını tam olarak kavrayamadım (aslında olay akışından ikinci bölümde anlatılanın devamı günlerde olduğunu kestirebilsem de, 3 gün sürdüğünü tespit edemedim, sanki günlerce sürmüş gibiydi). Bunun sebebinin üçüncü bölümün anlatıcısı Sergüloğlu'nun 16. yüzyıla ait bir Türkmen lehçesi kullanıyor olması olduğunu düşünüyorum. Hem anlamakta zorlandım hem de çok dikkatim dağıldı ki bu kısımların anlatıcısı çok içten olmasına rağmen ben okumaktan pek zevk almadım (daha doğrusu yorucu buldum). Olaylar yaklaşık 200 yıllık bir zaman dilimi içince bir handa başlıyor ve Hristo'nun hikayesini öğrenmesinin akabinde bir anda Osmanlı'da buluyoruz kendimizi. Bu ikinci bölümde olaylar biraz hızlı gelişiyor ve karakterleri tanıdığımız anda üçüncü bölüme, bir kervan yolculuğuna geçiyoruz. Olayları -özellikle ilk bölümü- birbirinden kopuk buldum ve sonu için de çok büyük bir sürpriz yaşamadım açıkçası. Kitabın yazarı kitapta "zaman karşısındaki insanın aczi"ni anlatmak istediğini belirtmiş ki belki bu açıdan olayları biraz daha anlamlandırabiliriz.

Kitabın aslında yazarın diğer kitapları (Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt) ile bağlantılı olduğu bazı kaynaklarda yazılmış. Diğer kitapları okumadığım için herhangi bir bağlantıdan söz edemiyorum ancak diğer kitaplarını okuyacak kadar merak etmediğimi belirtmek isterim. Bununla beraber, yazar bu eser ile 2009 yılında "Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü"ne layık görülmüştür.

"Doğuluların sakınmadan yüze bakmalarını eblehlik sananlar vardır; oysa onlar yüz aşığıdır, erkek yüzünde Tanrı'yı gördüklerini düşünüp uzun uzun incelerler. Beni de inceledikten sonra, sen, dedi, zaman zaman kendinde şeytanlık bulmadın mı hiç? Ya da İsa'ya bakıp o yüce bedende tanrının insan yüzü edinip, gözümüze göründüğünü hiç aklına getirmedin mi?"

Not: Bir yer için eleştirim olacak, kitabın 130. sayfasında bir çocuk için "Belli çocuk çirkin ve acuzeydi" diye bir ifade kullanılmış. "Acuze" bildiğim kadarıyla "Yaşlı kadın" demek bu nedenle bir çocuk için bu sıfatın kullanılması tuhaf olmuş!

5 Aralık 2013 Perşembe

Pinhan - Elif Şafak

Kış okuma şenliği kapsamındaki ilk kitabım Pinhan oldu. 12. Kategori olan "Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabı" kategorisine Elif Şafak'ın Pinhan'ını seçmiştim (Aşağıdaki listeden görebileceğiniz üzere). Çok uzun bir eser olmadığı için (230 sayfa) kısa sürede bitti. Ancak biraz tuhaf bir kitap olduğunu itiraf etmeliyim. Elif Şafak'ın diğer okuduğum kitaplarına kıyasla (Aşk, Baba ve Piç, Bitpalas, Araf, Mahrem ve İskender) daha anlaşılması zor ve farklı bir konusu vardı. Anladığım kadarıyla Osmanlı döneminde geçiyor ve kendini bulmak için yollara düşen çift cinsiyetli derviş Pinhan'ın (bu isim kendisine sonradan verilir ve Farsçada 'gizli, saklı' anlamına gelmektedir) hikayesi dört ana bölümde anlatılıyor: toprak, hava, ateş ve su (bu bölümlerde başka hikayeler de anlatılıyor). Bu parça parça hikayelerin sonunda güzel bir sonla bağlanmasını bekliyordum ancak sanırım bu kitabın sonu yok (yarım kalmışlık hissi). Kitap bittiğinde kendini aramak için İstanbul'a gelen Pinhan'ın kendini bulup bulamadığından emin olamadım ben. Beyaz karınca felaketi nasıl sonuçlandı? Bir şu cin gibi doğaüstü ve kötü bir varlık ile iletişim halinde olan topal kız çocuğu Nevres'e ne oldu acaba? En çok onu merak etmekteyim.

Elif Şafak bu eserinde bol bol eski klasik eserlerden (Özellikle Osmanlı döneminde yazılmış aruz ölçülü şiirlerden) ve Osmanlıca kelimelerden faydalanmış. Romanın dili biraz ağır, zira anlamadığım çok fazla kelime vardı. Bu ağdalı anlatım bana biraz sıkıcı geldi, çünkü tüm kitap böyleydi. Kendim için şaşırtıcı zira Osmanlıcaya ve divan edebiyatına ait eserlere ilgim vardır. Belki de sıkılmamın sebebi, Elif Şafak'ın "müthiş bir eser" yaratmak kaygısıyla biraz fazla abartmış olmasıdır.

"İsimler ki büyülüdür / sade büyülü mü? / isimler hem de büyücüdür / sanmam ki çıkmış olsun hatırından / ismini fasl-ı hazan koyalım / söndüğü yerde aradığını bulasın / lakin fasl-ı hazan demek/ fasl-ı hüzün demek / söndüğü yerde / sana kavuşmam gerek/ onun söndüğü yerde / benim tutuşmam gerek..."