Powered By Blogger
ADALET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ADALET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2014 Perşembe

Avukatlıkta 50 Yıl - Fadıl Altop

"Avukatlıkta 50 Yıl" Üstad Av. Fadıl Altop tarafından derlenen ve kendisinin elli yılı aşkın süre gerçekleştirdiği avukatlık mesleğindeki izlenimlerinden ve hayat tecrübelerinden oluşan bir anı kitabıdır. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Fadıl Altop uzun süre İstanbul Barosunda ve Türkiye Barolar Birliğinde önemli görevler almıştır. 2009 yılında yayınlanan bu kitaba uzun süredir sahiptim ancak bu hafta okunacaklar arasında ön sıralarda kendine bir yer bulabildi :). Özellikle dava avukatlığını icra etmeyen ve dolayısıyla "sahada olmak" deyimine bir hayli uzak birisi olarak kitapta anlatılan olayları merakla okudum. Yaşanmış anekdotların satır aralarında dönemin hükümetleri eleştirilmiş ve iyi bir avukat olmanın yanı sıra iyi bir insan olmanın telkinleri yapılmıştır. Anlatılan pek çok anısı muhtelif zamanlarda Güncel Hukuk Dergisinde yayınlanmış olan kitabın önsözü Prof. Dr. Köksal Bayraktar tarafından yazılmıştır. Öğrencilik yıllarında tıp okuyup doktor olma hayallari kuran Fadıl Altop, istemeden girdiği hukuk fakültesinde değerli hocalarının da yardımıyla "insanların en az sağlık kadar hukuka da ihtiyaçları olduğuna, haklarının  çiğnendiğine, can ve mal güvenliklerinin gasp edildiğine, haksız tecavüzlere maruz kaldıkları o ümitsiz anlarda, insanların dürüst bir avukata ve dürüst bir yargıya ihtiyaç duyduğuna" ikna olarak hukuk fakültesinden mezun olmuş ve uzun yıllar boyunca kendi ahlak ve vicdanına uygun şekilde avukatlık yapmıştır. Hatta mesleğinin ilk yıllarında çocuğu hasta iken elinde henüz ona ilaç yaptıracak mikatrda para yok iken usulsüz bir davayı ve kendisine bu dava için teklif edilen parayı reddetmesini şu sözle açıklamıştır:"Böyle bir durumda çocuğunuzun ölümle kalım noktasında ilaç parasını tamamlayamadığınız bir anda size önerilen yolsuz bir davanın karşılığı ihtiyacınızın beş katı ücreti reddedemezseniz, sakın avukat olmayın."

Avukatlara bakış açısını, dönemin politik gelişmelerinin hukuk ve adaleti nasıl etkilediğini (bu her parti değişikliğinde yaşanmıştır, günümüze has değildir) değerli bir avukatın anılarından okuyacaksınız. Eğer ilginizi çeken bir konu ise, okumanızı tavsiye ederim.

"İlk girdiğim duruşmayı hiç unutmadım. Üstadım, sulh mahkemesindeki bir tahliye davasının son ceslesine beni göndermişti....Mahkemeye gittim, duruşmaya girdim, Hakim Bey, taraf vekilleri geldi, davacı vekiline soruldu "talib-i tahlif" misiniz? diye suali bana tevcih etti. Bu iki kelimeyi hiç duymamıştım. Durakladım, bir daha tekrar etti, yine cevap veremedim. Bu sorada davalı vekili olan yaşlı meslektaşım, Hakime hitaben:

- İşte efendim, bu cahillere ruhsat verip avukat yapıyorlar! dedi

Hakim bey son derece sinirli bir tavırla "Avukat bey ne biçim konuşuyorsunuz, sizi böyle konuşmaktan men ederim!" dedi. Bu duraksamadan cesaret alarak, Hakim beye hitaben ve çok nazik bir üslupla "Sayın Hakimim, hiddet buyurmayın, ben cehaletimi kabul ediyorum. ancak bunu telafi edecek önümde çok uzun yıllarım var. Ama meslektaşımın bu adap ve terbiye noksanını giderecek vakti kalmamış." dedim. Hakim belli etmemekle birlikte, beni tasvip eden bir tavırla duruşmaya devam etti..."

7 Ekim 2013 Pazartesi

Mahkeme Kapısı - Sait Faik Abasıyanık

Mahkeme Kapısı'nda ünlü öykü yazarımız Sait Faik, Haber gazetesinde çalıştığı dönemde, gazetede yayınlanması için ceza mahkemesine giderek duruşmaları gözlemlemiş ve ilginç bulduğu olayları akıcı üslubuyla hikayeleştirmiş. 28 Nisan - 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında (bir ay gibi bir süre) her gün mahkemeye gitmiş ve 26 kısa öykü çıkmış ortaya. Önceleri her gün gazetede yayınlanan bu yazılar, 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından "Mahkeme Kapısı" adıyla kitaplaştırılmış. Şimdi ise Yapı Kredi Yayınlarından yeni baskılarını rahatça bulabilirsiniz. Kitabı okurken hiç sıkılmayacağınızı garanti ederim. Zira her bir hayatın tam içinden ve birkaç sayfadan uzun olmadığı için hemen başlayıp bitiyor. Bazı hikayelerin sonu yok :). Çünkü mahkeme kararın açıklanmasını bir sonraki duruşmaya bırakılmış. Bu beni hem meraklandırdı hem de hüzünlendirdi. Ama sonunu öğrenemediğim hikayelerden daha fazla hüzünledirecek şey vardı zaten kitapta (ceza mahkemesine düşen olaylar gibi). Kıyafet çalmak, ekmek çalmak, yumurta çalıp yemek, kaçak çay satmak gibi suçlardan yargılanan bir - iki ay hapis cezası alan genç insanlar, toplumun içinden garip insanlar... Aslında buradan 1942 yılında ülkenin durumunun pek vahim olduğunu anlayabiliriz. Arkadaşının ceketini çalıp satmak için bir mektep öğrencisinin ne durumda olması gerekir? Ya da sokak satıcısından fındık - fıstık alabilmek veya sinemaya gidebilmek bu kadar lüks müydü gerçekten?
 
"Hakim: Parayı ne yapacaktın?
Çocuk: Fındık, fıstık alırdım. Sinemaya giderdim.
 
Olur şey değil demeyin, bir çocuğun üstünü başını ancak anası babası düşünür, onun üstü başı ne olursa olsun, fındık fıstığa daha çok muhtaçtır. Çocukluk güzel şey! Çocukluk arzuların, hayallerin, ümitlerin, fantezilerin, olmaz güzelliklerin memleketinde yaşar... daha küçük çocukların hırsızlık yapması mümkün olsaydı, dokuz aylık yavrunun hakim huzurunda , "ne için çaldın" sualine şöyle bir cevap vermesi mümkündü: "Gökteki ayı satın alacaktım."
 
Ancak okurken gülümseyeceğiniz hikayeler de mevcut. Özellikle "Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri" beni aynı zamanda gülümsetti:
 
"Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın.
 
Birinci asker: Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.
 
Hakim: Çamaşırların neydi?
 
Birinci asker: Gömlek ve şey efendim...
 
Hakim: Ne?
 
Asker: Şey
....
Hakim: Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.
 
Asker: Don, efendim.
 
Hakim: Senin neni aldı?
 
İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle): Dun gumlek...
 
Hakim: Senin de mi don gömleğin?
 
İkinci asker: Hayır efendim....
 
Hakim: Neyini öyleyse?
 
İkinci asker: Dun gumlek efendim...
 
Hakim: Yani, senin donunla gömleğini mi?"
 
:) Herkese okumasını tavsiye ederim!